SOHBET 2003 TEMMUZ

·  Hadis-i şerifleri açıklamak gerekir (Makale) (01/07/2003)

·  Emanetçilik yapmak (Makale) (02/07/2003)

·  Sevap olan bir şeye hata denmez (Makale) (03/07/2003)

 ·  Alıştıra alıştıra dini bozmak (Makale) (06/07/2003)

·  İlk insan ve ilk peygamber (Makale) (07/07/2003)

·  Amel, imanın parçası değildir (Makale) (08/07/2003)

·  Borçluya mühlet vermek (Makale) (09/07/2003)

·  Salih âlimler doğruyu bildirirler (Makale) (10/07/2003)

 ·  İmam-ı a’zamın mantığı ve itaat (Makale) (13/07/2003)

·  Karz-ı hasen [Ödünç] vermek (Makale) (14/07/2003)

·  İrâb hataları namazı bozmaz (24/06/2003)

·  Nefsini tanıyan, Rabbini tanır (Makale) (16/07/2003)

·  Nefsin fayda ve zararları (Makale) (17/07/2003)·  Nefsi terbiye etmek gerekir (Makale) (20/07/2003)

·  Nefsi emmare ve akl-ı selim (Makale) (21/07/2003)

·  Nefsin hevasına uymak (Makale) (22/07/2003)

·  Nefse hakim olmak (Makale) (23/07/2003)

·  Nefsin hilesi çoktur (Makale) (24/07/2003)

 

·  İhtiyatı elden bırakmamalı (Makale) (27/07/2003)

·  Günahtan kaçmak sevaptan önce gelir (Makale) (28/07/2003)

·  İlimsiz iyi niyetin zararı (Makale) (29/07/2003)

·  Salih âlimler tevazu sahibi idi (Makale) (30/07/2003)

·  Yolculuğa çıkarken okunacak dualar (Makale) (31/07/2003)

 

Hadis-i şerifleri açıklamak gerekir 01072003

 

Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, zındıklar hariç hepsi cennete gider) hadisi ile (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri cennete girecektir hadisi birbirine zıt değil midir?
CEVAP:
Zıt değildir. İkisi de aynı şeyi ifade etmektedir. Cennete gider demek, doğrudan gider demek değildir ki. Cehennemde cezalarını çektikten sonra gidecek demektir. Ümmet kaç fırkaya ayrılırsa ayrılsın, bid’ati küfür olmayan yani zerre kadar imanı olan elbette cennete gidecektir. Bunun gibi açıklama gerektiren birçok hadis-i şerif vardır. Birkaç örnek verelim:
(Din kardeşini ziyaret eden cennettedir.) [Taberâni], (Cömert, cennete gider.) [Ebuşşeyh], (Yatağa girince yüz kere “İhlas” okuyan cennete girer.) [Tirmizi]
Din kardeşini ziyaret etmekle, cömert olmakla ve ihlas okumakla diğer günahlarının cezasını çekmeden cennete mi gider? Açıklaması olması gerekir. Yani itikadı düzgün ise, sevapları günahlarından çok ise, yahut affa veya şefaate uğramışsa ancak o zaman din kardeşini ziyaret eden, cömert olan ve yüz ihlas okuyan cennete girer. Bir de iman şart. Ne kadar iyilik ederse etsin, insanlığa ne hizmeti yaparsa yapsın, hatta namaz kılsın Müslüman değilse cennete giremez. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cennete Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim], (Cebrail aleyhisselam, Allaha şirk [ortak] koşmadan ölen herkesin muhakkak Cennete gireceğini müjdeledi.) [Buhari]
Bu iki hadis-i şerifi bile açıklamak gerekir. Her Müslüman doğrudan cennete giremez. Günahlarının cezasını çektikten veya şefaate kavuştuktan sonra cennete girer. Bu bakımdan Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında aklımıza ters gelen bir hadis-i şerif görünce, bu uydurma demekten çok sakınmalı. Biz o hadisin uydurma olduğunu biliyoruz da o büyük âlimler bilemez mi? Onlardan öğrendiğimiz bilgilerle, onları mı sorguya çekeceğiz? Bu fen bilgisi değil ki, zamanla daha iyisi bulunmuş olsun. Muhaddis bir âlimin kitabındaki bir hadis-i şerife uydurma demek, o âlimi cahillikle suçlamak olur.
(Halktan bir şey istemeyeceğine söz verenin cennete gireceğine kefilim.) [Nesâi] (Çok günahkâr birisi günahlarının cezasını çekmeden veya şefaate kavuşmadan elbette cennete giremez.)
(Cennete temizler girer) [Deylemi] (Bir kâfir de temiz olabilir, imanı olmadan nasıl cennete girer. Sonra her temiz olan Müslüman da doğrudan cennete giremez.)
(Kibirden de uzak olduğu halde ölen Cennete girer.) [Tirmizi] (Diyelim ki bir canide kibir yok ama her kötülük var, bu adam doğrudan cennete girebilir mi? Demek ki bunları açıklamak gerekir.)
(İki kız evladına güzel muamele eden, mutlaka Cennete girer.) [İbni Mace] (Bu kimse, kibirli, hain, kul ve hak borçları varsa veya imanı yoksa nasıl cennete girer?)
(Kocası razı olduğu halde ölen kadın Cennete girer.) [Tirmizi] (Bir kadın her türlü melaneti yapsın, sırf kocası razıdır diye doğrudan cennete gidebilir mi? Burada kocaya itaatin önemi bildirilmektedir. Kocasını razı ederse, diğer işleri kolaylaşır demektir.)
İmam-ı Rabbani hazretleri (şartsız bildirilen bir hüküm şartlı olarak anlaşılır) buyuruyor. Mesela koyun eti yemek caizdir. Hüküm şartsız bildirilmiştir. Koyun eti caiz diye canlı bir koyunun bir budunu kesip yiyemeyiz. Ehl-i kitap hariç, gayrı müslim keserse veya kendiliğinden ölürse, leş olur, yenmez. Besmelesiz kesilirse de yenmez. Bu anlaşılınca bid’at fırkalarının hangi şartlar altında cennete gideceği anlaşılır.

 

Emanetçilik yapmak 02072003


Emanetçilik yapıyorum. Bir yolcunun valizini yanlışlıkla başka birine vermişim. Yolcunun valizini ödemem gerekir mi?
CEVAP:
Ödemeniz gerekir. Çünkü siz, onu ücretsiz, Allah rızası için saklamıyorsunuz. Sırf ücret almak için saklıyorsunuz. Yani onu saklamak sizin vazifenizdir. Mesleğiniz emanetçiliktir. İhmaliniz olmasa da ödemeniz gerekir. Güvenilen kimseye saklamak için verilen mala emanet denir. Parasız bırakılan emanet, kaybolursa ödenmez, ücretli olan ödenir. (Mecelle)
*********

Yapılan bir sözleşme, bilinmeyen bir sebeple aleyhimize dönse, o sözleşmeyi tek taraflı olarak bozmamızda, yani caymamızda bir sakınca var mıdır?
CEVAP:
Hiç kimse, tek taraflı olarak sözleşmeyi bozamaz. (Aleyhime oldu, ben de bozdum) demek geçersizdir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Ey iman edenler, sözleşmelerinize uyunuz!) [Maide 1]
(Allah, sözleşmeleri bozmaktan sakınanları sever.) [Tevbe 7]
Irzlarını koruyanlar, emanetlerine ve sözleşmelerine riayet edenler, doğru şahitlik yapanlar, namazlarını kılanlar, cennetle ikram olunacak kimselerdir. (Mearic 29-35)
Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Sözünde durmamak münafıklık alametidir.) [İ. Neccar]
********
Boyacılık yapıyorum. Bir müşterim, (Oğlum da, aynı boyadan, benden habersiz olarak başka birisinden almış) diyerek sattığım boyaları geri getirdi. Bunları almaya mecbur muyum?
CEVAP:
Sattığınız malı geri almaya mecbur değilsiniz. Ancak ihsan ederek, malları geri almak çok iyi olur. Kur’an-ı kerimde, (İhsan [iyilik] edenlere, rahmetim elbette çok yakındır) buyuruldu. (Araf 56)
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Müşteri pişman olursa, yapılan satışı bozmak iyi olur. Çünkü Resulullah, (Müşteri pişman olunca, satıcı da kabul edip sözleşmeyi bozarsa, Allahü teâlâ, onun günahlarını affeder) buyurdu. (K. Saadet)
……….
Ev sahibi, anlaşmamız sona erdikten sonra, rayicin üstünde kira istiyor. Rayiçten fazla vermesem günah olur mu?
CEVAP:
Evet günah olur.
………….

Müteahhitle üç yıl sonra evi teslim etmesi için anlaştık. Geciken her gün için bir miktar gecikme tazminatı almak üzere sözleşme yapmam caiz mi?
CEVAP:
Evet caizdir. Ancak, vaktinde ödenmeyen alacak için caiz olmaz. Çünkü alacak, evi teslim etmeye benzemez. Alacağını tehir ederek fazla istemek faiz olur. Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:
(Allah, alış verişi, ticareti helal, faizi haram kıldı.) [Bekara 275]
Alacaklının zarar etmemesi için, paranın o günkü kıymeti altın olarak hesaplanır. Ödeneceği gün, altın olarak verilir. Dolara veya herhangi bir eşyaya göre hesaplanmaz. Kıymet denilince, altın anlaşılır, başka mal ve para anlaşılmaz. Çünkü eşyanın kıymeti altın ile anlaşılır. (Keşfi rümuz-i gurer)
……………
Kuru yemişçide çalışıyorum. Mal sahibi “İstediğin kadar ye” diyor. İstediğim kadar yesem hak geçer mi? Yahut yemeyip eve giderken yiyeceğim kadar alsam mahzuru olur mu?
CEVAP:
Dükkanda iken istediğiniz kadar yemenizde mahzur yoktur. Fakat eve gelirken az da olsa getirmeniz caiz olmaz.

 

Sevap olan bir şeye hata denmez 03072003

 

Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olmaz demek, bir âlimi, hata yapmaz, masum, beşer üstü gibi görmek ve göstermek değil midir?
CEVAP:
Asla değildir. Peygamber de beşerdir. Beşer üstü göstermek hâşâ âlimleri melek veya ilâh olarak bildirmek demektir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Hatasız kul olmaz. Yalnız Yahya peygamber hata etmemiştir.) [İ. Asâkir]
Âlim ictihadında yanılabilir mi? Elbette yanılabilir. Resulullah efendimiz bile ictihadında yanılmıştır. Bedir’de alınan esirlere yapılacak muamele hakkında, Sahabe-i kiramın reyleri [ictihadları] farklı olmuştu. Ömer-ül Faruk ve Sad bin Muaz esirleri öldürelim dedi. Diğer sahabiler ise, para karşılığı bırakalım demişlerdi. Server-i âlem de, serbest bırakalım reyini kabul buyurup salıverdiler. Sonra, şu âyet gelerek birinci reyin doğru olduğu bildirildi:
(Savaşta alınan esirleri mal karşılığı olarak salıvermek, hiçbir Peygambere yakışmaz. Yer yüzünde onların çoğunu öldürmek, zayıflamalarına sebep olur. Siz dünya malını istiyorsunuz. Allahü teâlâ ise, sevap kazanmanızı, Cennete ve nimetlere kavuşmanızı istiyor. Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.) [Enfal 67, 68]
Bu âyetlerden sonra Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Eğer azap geri çevrilmeseydi, Ömer bin Hattab ile Sad bin Muaz’dan başka kimse kurtulmazdı.) [Beydavi, Meâlim-üt-tenzil]
Eshab-ı kiramın ictihadı Peygamberimizden farklı olabilirdi. Fakat bu ahkâm, Peygamberimiz zamanında hatalı ve şüpheli olamazdı. Çünkü, vahy gelerek, yanlış olan ictihadlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile bâtıl birbirinden hemen ayrılırdı. Ama âlimlerin hatalı ictihadlarının düzeltilmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü farklı ictihad yanlış da olsa rahmettir. Mesela hadis-i şerifte, denizde yaşayan her hayvanın eti yenir. Ama İmam-ı a’zam hazretleri ise, sadece balık ve balık şeklinde olanlar yenir diye ictihad etmiştir. Burada ya üç imamınki doğrudur veya İmam-ı a’zamınki doğrudur. Bunu da ancak Allahü teâlâ bilir. Fakat müctehid olan başka âlimler, farklı bir ictihadda bulunabilirler. Ama İmam-ı a’zamın ictihadı yanlış demezler. Çünkü ictihad ictihadla nakzedilemez. Sonra ictihadda yanılmak suç değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari]
Sevap olan bir şey için hata tabirini kullanmak caiz değildir. Böyle farklı ictihadlar da Allahü teâlânın bir rahmetidir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki]
Rahmet ve sevap olan bir ictihad için, nasıl olur da İmam-ı a’zamın veya İmam-ı Gazali’nin hatası var diyebiliriz? İşte bunun için (Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarında hata yoktur, uydurma hadis olmaz) deniyor. Böyle söylemenin hâşâ onları peygamber ve ilâh derecesine yükseltmekle ne alâkası var? İctihadları hatalı, kitaplarında uydurma hadis var zannı ile Resulullahın vârislerine dil uzatmak caiz olmaz.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Önce itikadı düzeltmek yani, doğru yolun âlimlerinin, Kur’an-ı kerim ve hadisi şeriflerden anladıklarına uygun olarak itikat etmek lazımdır. Çünkü, Kitap ve sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lazımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. (1/157)

 

Alıştıra alıştıra dini bozmak 06072003

 

Gazetelerde çıkan habere göre, eski din görevlilerinden birisi, ara sıra çıkışlar yaptığı gibi, yine (Kur’anda beş vakit namaz yok, üç vakit var. İslamiyet kolaylık dinidir. Hiç kılmamaktansa üç vakit kılmak daha hayırlıdır. Öğle ile ikindi akşam ile yatsı birleştirilmeli) diyor. Hem üç vakit var diyor, hem beş vakti üç vakitte kılalım diyor. Bunda bir tezat yok mu? Bir de kolaylık dini demek, kolayına geleni yapmak değildir. 30 gün ramazan orucu çok diye üç gün oruç tutmak kolaydır ama, Allahın emri yerine gelmiş olmaz. Bir gün oruç tutmak daha kolaydır. En kolayı da hiç oruç tutmamak ve hiç namaz kılmamaktır. Yani bunu mu demek istiyor da, alıştıra alıştıra mı söylemek istiyor?
Bunun böyle desteksiz atışına, Abduhcu bir profesör karşı çıkarak diyor ki:
(Namaz beş değil üç vakit olsa alnım secdeden kalkmaz diyene hiç rastlamadım.)
CEVAP:
Peki rastlasaydı, beş vakti üçe mi indireceklerdi acaba? Bu ne biçim mantık öyle? Şahsen ben bir benzerine rastladım. 40 sene önce beraber çalıştığımız bir arkadaş, (Günde beş vakit namaz çok. Hıristiyanların Pazar günü kiliseye gittikleri gibi haftada bir olsa, hemen herkes namaz kılar. Haftada bir Cuma namazı kılınsa, böylece Müslüman sayısı da artır) demişti. İnsanların demesinin ne önemi var ki? Dinimizde dört delil yok mu? Niye bu dört delilden vesika aranmıyor? Delilden biri de icma’dır. Resulullahla birlikte bütün Eshab-ı kiram, Tabiin ve bugüne kadar gelen bütün âlimler beş vakit kılmıştır. Bu büyük vesika değil midir? Ayrıca Kitap ve sünnetle de sabittir.
Abduhcu diyor ki: (Somut olarak Kur’anda beş vakit ifadesi geçmiyorsa da, Hz. Peygamber gibi bir örnek var. O hayatı boyunca namazı beş vakit kılmıştır.)
Kur’an-ı kerimde beş vakit namaz bildirilmemiş de, Resulullah efendimiz kendiliğinden mi beş vakit kılmıştır? Peygamber efendimiz, Bekara suresindeki, (Namazları ve vustâ namazını kılın) mealindeki 238. âyetini açıklarken, (Vustâ namazı ikindi namazıdır) buyurdu. (İ. Ahmed)
Orta namaz
Yukarıdaki âyette, (Namazları ve ikindi namazını kılın) buyuruluyor. Arabî gramere göre, namazlar [salevât] denince, ikiden fazla namaz anlaşılır. Çünkü iki namaz demek için, salevât [namazlar] değil, salâteyn [iki namaz] denilir. İkindi namazı vustâ [orta] namaz olduğuna göre, ikindi hariç, öteki namazların sayısı iki olamaz, ikiden fazla olması gerekir. Üç de olamaz. Çünkü 4, 6 gibi çift sayılı olmalı ki, ikindi namazı tam ortada olabilsin. Yani ortadaki namaz ikindi olduğuna göre, ondan önce iki namaz, ondan sonra da iki namaz bulunduğu meydana çıkar.
İsra 78, Kaf 39, 40, Rum 17, 18 âyetlerindeki namaz vakitleri de dikkate alınınca, namaz vakitlerinin beş olduğunda hiç şüphe kalmaz. Allahü teâlâ Peygamber efendimize (Kur’anı insanlara açıkla) buyuruyor. (Nahl 44 )
Resulullah da açıklayarak buyuruyor ki:
(Beş vakit namaza devam edin!) [Taberani]
(Beş vakit namazla emrolundum.) [Buhari]
(Günde beş kere yıkananın kirleri temizlendiği gibi, beş vakit namaz kılanın da günahları temizlenir.) [Buhari]
(Miraca çıktığım gece, beş vakit namazla emrolundum.) [Buhari, Müslim]

 

İlk insan ve ilk peygamber 07072003

 

Avrupa’dan bir okuyucumuz, Tevhid inancı diye Türkçeye çevrilen bir Vehhabi kitabını göndermiş. Kitabın yazarı İbni Hudayri diye birisidir. Bu kitabın 19 ve 20. sayfalarında ilk peygamber Hz. Nuh idi diyor. Ondan önce gelen İdris, Şit ve Âdem (aleyhimüsselam)ın peygamberliklerini inkâr ediyor. İdris aleyhisselam, Şit aleyhisselamın torunlarındandır. Hz. Şit, Hz. Âdem’in oğludur. Daha önce de İbni Baz’ın kitapları gönderiliyordu. İbni Baz’a da bu köşede gerekli cevaplar verilmişti. Keşf-üş-şübühât isimli kitaplarının başında da, (İlk peygamber Nuh’tur) deniyor. Hz. Nuh’tan önce gelen üç peygamber inkâr ediliyor. Şit aleyhisselamın peygamber olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Diğer ikisinin Kur’an-ı kerimde peygamber olarak isimleri geçmektedir. Bunları inkâr, Kur’an-ı kerimi inkâr olur. Kur’an-ı kerim tevili imkansız bir şekilde şöyle bildiriyor: (İdris de pek doğru bir insan, bir peygamberdi.) [Meryem 57]
Her âyeti inkâr gibi, bu âyeti de inkâr küfürdür. Hz. İdris’in peygamber olduğu hadis-i şerif ile de sabittir. İşte iki hadis-i şerif meali: (Miracta, ikinci göğe vardık. Cibril, bekçisine “Kapıyı aç” dedi. Melek O’na dünya semasının bekçisininkine benzer sorular sordu. Hz. İdris’e uğradığımda bana şöyle dedi: “Merhaba ey salih Peygamber ve salih kardeş.” Ben “Bu kim?” diye sordum. Cebrâil, “Bu İdris Peygamberdir” dedi.) [Buhari, Müslim, İ. Ahmed], (Resullerin ilki Âdem, sonuncusu ise Muhammed’dir. İsrail oğullarının nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu İsa’dır. Kalem ile yazan ilk peygamber ise İdris’tir.) [Hakîmi Tirmizi]
Âdem aleyhisselamın ilk insan ve ilk peygamber olduğu da bütün kitaplarda yazılıdır. Kur’an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini [peygamber] seçip âlemlere üstün kıldı.) [Al-i imran 33], (İşte bunlar, Allahın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte [gemide] taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir.) [Meryem 58]
Âdem aleyhisselamın ilk peygamber olduğunu bildiren bir hadis-i şerif de şöyledir: (Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselamdır.) [Taberani]
Ehl-i sünnet itikadı da böyledir. Nitekim Ehl-i sünnetin reisi ve Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı a’zam hazretleri de buyuruyor ki: Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. (Fıkhı ekber)
Nebi ve resul nedir: Nebi, kendinden önce gelen Resulün dinini tebliğ eden peygamberdir. Her resul=nebidir; fakat her nebi resul değildir. Kitap gönderilen peygambere Resul denir. Yeni din getirmeyip, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Peygamber Farsçadır, resul veya nebi anlamında kullanılır. Kur’an-ı kerimde bir resul için, nebi de denmesi onun resul olmadığını göstermez. Peygamber efendimize nebi de denmektedir. Kendilerine kitap verilen resullerden bazıları şunlardır: Hz. Musa, resul ve nebi idi. (Meryem 51, Araf 104, Zuhruf 46), Hz. İsa, resul ve nebi idi. (Nisa 157, Maide 75), Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Şuayb resul idi (Şuara 125, 143, 162, 178), Hz. Harun nebi idi. (Nisa 163, Meryem 53) [Hz. Musa devrinde, Museviliği tebliği etti.], Hz. Yahya nebi idi (A. İmran 39) [ Hz. İsa zamanında İseviliği tebliğ etti.]

 

Amel, imanın parçası değildir 08072003

 

Abdülaziz bin Baz’ın “Akidet-üs-sahiha” adlı kitabı “Doğru İnanç” ismi altında Türkçeye tercüme edilerek dağıtılıyor. Kitapta (İman, dil ile ikrar ve inanılanı yapmaktır. İman itaat ile artar, isyan ile azalır) diyor. Dikkat edilirse kalb ile tasdik demiyor. Halbuki bir kâfir de dil ile ikrar edebilir. Kalb ile tasdik etmedikçe kıymeti olmaz. İnanılanı yapmak ameldir. Mesela orucun farz olduğuna inanan kimse bunu yapmazsa günaha girer, imanı gitmez. İbni Baz, inanılanı yapmak iman diyerek amel, imanın parçasıdır diyor. Halbuki amel imandan parça değildir. Mesela namaz kılmayana kâfir denmez.
(İman artar, eksilir) demekle de, gerçekte imanın artıp eksildiğini zannediyorlar. Halbuki iman, “Amentü...”de bildirilen altı esasa inanmaktır. Bunun birine inanmamak küfür olur. Bu bakımdan iman zamanla azalıp çoğalmaz. Tevilsiz (iman artar, eksilir) demeleri küfür olur. (İmanın parlaklığı artar, eksilir) demekte mahzur olmaz.
Ehl-i bid’at, (Amel, imandan parçadır) demişlerse de, amel, imanın parçası değildir. Küfrün zıttı iman, günahın zıttı ise ibadettir. İmanı bırakan kâfir olur, ibadeti terk eden günahkâr olur. Amelsiz iman makbuldür, imansız amel ise makbul değildir. Kadınların muayyen hallerinde olduğu gibi, namaz, oruç gibi ibadetleri bırakmak gerekirken imanı hiçbir zaman bırakmak caiz olmaz.
İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki:
Bid’at ehli, (İman edip salih amel işleyenler) mealindeki âyetleri delil gösterip, (Amel imanın parçasıdır) dediler. Halbuki bu ve benzeri âyetler, amelin, imanın içinde değil, dışında olduğunu gösterir. Eğer aksi olsaydı, (ve amilussalihat) sözü lüzumsuz tekrar edilmiş olurdu.
İmam-ı a’zam hazretleri de buyurdu ki:
İman, dil ile ikrar, kalb ile de tasdiktir. İmanda azalma, çoğalma olmaz. Ancak parlaklığında, kuvvetinde çoğalma olur. Amel, imandan parça değildir. Günah işleyene kâfir denmez. İman herkese gerekirken, her amel herkese gerekmez. Mesela nisaba ulaşmayan fakir zekat vermez. Hayz halinde namaz kılınmaz. Fakat fakire ve hayzlıya iman gerekmez denilemez.
Dün kendisinden bahsettiğimiz İbni El Hudayri, İbni Baz’a göre daha yumuşak yazmıştır. Mesela ahirette Resulullahın şefaat edeceğine, kerametin hak olduğuna inanıyor. Ama yine bir mezhebi kabul etmemekte direniyor, delil sadece kitab ve sünnet diyor. İbni Teymiyye ve İbni Hazm gibi ehli bid’atten deliller veriyor. İbni Baz’a şeyh ve âlim diyor. Her Vehhabi gibi, evliya ve peygamberlerden istigaseye [yardım istemeye] şirk diyor. (Bilerek namazı terk eden kâfir olur) diyerek de şu âyeti delil gösteriyor: (Tövbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, din kardeşiniz olurlar.) [Tevbe11]
Burada namazı zekattan ayırmak yanlıştır. O zaman zekat vermeyen de kâfirdir. Zekat vermeyen, namaz kılmayan kâfir olunca, diğer farz olan ibadetleri yapmayan da kâfir olur. Yani amel imandan parça olur. Amel imandan bir parça olsaydı, her günah işleyen kâfir olurdu. Yeryüzünde hiçbir Müslüman kalmazdı. Sadece namaz kılmayan kâfir demekle sanki biraz yumuşadıklarını göstermek istiyorlar. Daha başka yanlışlıkları da vardır.

 

Borçluya mühlet vermek 09072003

 

Borcunu ödeyemeyene mühlet vermek uygun mu?
CEVAP:
Elbette çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyametin dehşetinden kurtulmak isteyen, darda kalan borçluya mühlet versin!) [Taberani]
(Darda olanı feraha kavuşturanı veya onun borcunu ödeyeni, Allahü teâlâ Kıyametin dehşet, korku ve sıkıntılarından kurtarır.) [Müslim]
(Belâdan kurtulmak ve istediğine kavuşmak isteyen, darda kalan borçluya mühlet versin veya ona alacağını bağışlasın!) [Abdürrezzak]
Kıyamette hesaba çekilen günahkâr bir Müslüman, (Benim hiç iyiliğim yoktur. Sadece çırağıma, “Borçlu fakirleri sıkıştırma, ne zaman ellerine geçerse, o zaman vermelerini söyle, bir şey isterlerse yine ver, boş çevirme!” diye söylerdim) der. Allahü teâlâ da, onu affedip buyurur ki:
(Bugün sen muhtaçsın. Sen dünyada kullarıma acıdın, bugün biz de sana acırız.) [Buhari]
* * *
Ödemekte zorluk çekene alacağımızı bağışlamak uygun olur mu?
CEVAP:
Çok sevap olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hiçbir himayenin bulunmadığı kıyamet gününde, Allahın himayesine girmek isteyen, alacağını bağışlasın!) [Taberani]
(Alacağını bağışlayan, kıyamet günü Allahın himayesindedir.) [Begavi]
(Kıyamete Allahın himaye edeceği insanların ilki, eline geçene kadar fakirdeki alacağını erteleyen veya Allah rızası için alacağını bağışlayan ve senedini yırtıp atandır.) [Taberani]
(Veren el, alan elden üstündür.) [İbni Huzeyme]
(Kıyametin sıkıntılarından kurtulmak isteyen, eli darda olana, alacağını tehir etsin veya bağışlasın!) [Müslim]
(Fakirden alacağını çabuk istemeyene, her gün için malın hepsini sadaka vermiş gibi sevap verilir.) [Hakim]
* * *
Bir arkadaşım ödeyemeyeceğini bildiği halde, ondan bundan ödünç alıyor, oraya buraya borçlanıyor, dinen bu uygun mudur?
CEVAP:
Ödeyemeyeceğini bilenin borçlanması caiz olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ödememek niyetiyle borçlanan, Kıyamete hırsız olarak gelir.) [İbni Mace]
(İmkanı varken, borcunu ödemeyene her gün zulmetme günahı yazılır.) [Taberani]
(Aldığı borcu ödemeyene Allahü teâlâ, Kıyamette “Bu kimsenin hakkını sizde bırakacağımı mı zannettiniz?” buyurarak onun iyi amellerini alıp diğerine verir. Eğer borçlunun, iyi ameli yoksa, alacaklının günahları borçluya yüklenir.) [Taberani]
Malı olduğu halde, borcunu ödemeyi geciktiren zalim olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, uykuda da, yani her an, lanet altında bulunur. Ödemek niyeti ile borçlanana da Allahü teâlâ yardım eder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ödemek niyetiyle borçlanana, kolay ödemesi için, melekler duâ eder.) [İ.Ahmed]
* * *
Uygun bir din kitabını birine hediye etmekle bir kilo baklava hediye etmek arasında fark var mıdır?
CEVAP:
İkisi de çok sevaptır. Ancak kitap hediye etmek, sadaka-i cariye olduğu için, öldükten sonra da bunun sevabı devam eder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümine, öğrenip yaydığı ilmin sevabı, ölümünden sonra da devam eder.) [İbni Mace]

 

Salih âlimler doğruyu bildirirler 10072003

 

Peygamberimiz hiç beddua etmiş midir?
CEVAP:
Peygamber efendimiz, diğer bazı peygamberler gibi kavimlerine genel bir beddua etmemiş ama muayyen günahları işleyenleri lanetlemiştir. Mesela birkaçı şöyledir:
(Lutilere Allah lânet etsin!) [Beyhekî]
(Paraya tapana lânet olsun!) [Tirmizî],
(Bid’at çıkartana lanet olsun.) [Dare Kutni]
(Eshabıma sövene lanet olsun.) [Hakim]
(Doğruyu bildiği halde susana lanet olsun) [Deylemi]
Ayrıca isim söyleyerek beddua ettikleri de vardır. Bir tanesi şöyledir: Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, Tebbet suresi gelince, Resulullah efendimize hakaret etti. Resulullah çok üzülüp, (Ya Rabbi, buna bir canavar musallat et) dedi. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe Şam’a giderken, bir gece, bir aslan gelip uyuyan arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybe’ye gelince onu parçaladı. (Mirat-i kainat)
Taberani’de rivayet ediliyor ki: İki kişi, Hz. Hamza hakkında aşağılayıcı bir şiir okuduklarından cehenneme gitmeleri için Resulullah beddua ediyor. Peygamber efendimiz beddua etmezdi sanarak hadis kitaplarındaki beddua bildiren böyle bir hadis-i şerife şüphe ile bakmak din düşmanlarını sevindirmek olur. O zaman İmam-ı Taberani’ye de itimat kalmaz. Zaten din düşmanlarının bütün derdi de bu. (Âlimleri ve hadisleri yıkarsak Kur’an’ı yıkmak daha kolay olur) diyorlar.
O iki kişi hicri 8. yılda Müslüman olmuştu. Hz. Hamza ise bundan 4 yıl önce şehid oldu. Yani o zaman o iki kişi Müslüman değildi. O dua, Müslümanlara yaptıkları zararlardan ve sevgili amcası Hz. Hamza’ya dil uzattıklarından dolayı yapılmıştı.
Mekke’nin fethinde, Resulullah, herkesi affetti. Yalnız on kişinin isimlerini söyleyip, (Bunları görünce hemen öldürün) buyurdu. Bu on kişiden biri olan Vahşi bin Harb, Mekke’den uzaklara kaçtı. Daha sonra pişman olup, Medine’de mescide gelip, (Ya Resulallah, bir kimse Allaha ve Resulüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günah işlese, sonra pişman olup iman etse, bunun cezası nedir?) dedi. Resulullah efendimiz, (Pişman olup iman eden affolur, bizim kardeşimiz olur) buyurdu. (Ya Resulallah, iman ettim, pişman oldum. Ben Vahşi’yim) dedi. Peygamber efendimiz, Vahşi adını işitince, sevgili amcası Hz. Hamza’nın parçalanmış hali gözü önüne geldi.
Ağlamaya başlayıp, (Git, seni gözüm görmesin) buyurdu. Vahşi, öldürüleceğini anlayıp dışarı çıkarken Cebrail aleyhisselam gelip, (Ey Habibim, bütün ömrünü puta tapmakla, kullarımı bana düşman etmeye uğraşmakla geçiren bir kâfir, bir kelime-i tevhid okuyunca, ben onu affediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşi’yi niçin affetmiyorsun? O pişman oldu. Şimdi sana inandı. Ben affettim. Sen de affet) mealindeki ilahi emri bildirdi.
Herkes, öldürün emrini bekliyordu. Resulullah efendimiz, (Kardeşinizi çağırın) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygı ile çağırdılar. Resulullah efendimiz, affolduğu müjdesini verip, (Fakat, seni görünce dayanamıyor, üzülüyorum. Bana görünme) buyurdu. Hz. Vahşi, Resulullahı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcup, başı önünde yaşadı. (Kurtubi, Süyuti, Taberi)
Sorgusuz sualsiz öldürülmesi gereken bir kâfir, Müslüman olunca, onun hakkındaki nefret, merhamete dönüşüyor, sahabilik şerefine kavuşuyor. Günahları sevaba çevriliyor. Bir âyet meali şöyledir: Tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevaplara çeviririm. Allah çok affedici ve çok esirgeyicidir.) [Furkan 70) Bu ayet Hz. Vahşi için indi. (Hadika)

 

İmam-ı a’zamın mantığı ve itaat 13072003

 

Sabıkalı bir yazar, “İslamlık sisteminde, herkes Allaha bağlıdır, ama halifelik denilen sultanlık sisteminde ise, baş başa, baş padişaha bağlıdır. Halifelere isyan etmeyen bütün İslam âlimleri saray mollasıdır. Ebu Hanife halifenin zulümlerine isyan ettiği için şehid edildi. Emirin yani halifenin her emrine itaat eden, kula kul olmuş demektir” diyor. Bu sözlerinde bir gerçek payı var mı?
CEVAP: O yazarın halifelikle ilgili çirkin kitabını okudum. İslam âlimlerine saray mollası diye saldırmakta, halifeye isyan eden mezhepsizler ise birer kahraman gibi gösterilmekte, soylu âlim denilmekte, âmire, idareciye gösterilmesi gereken itaati kırmak, disiplini bozmak ve anarşi çıkarmak istemektedir. Halbuki dinimiz emire [âmire, idareciye] itaati emretmektedir. Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki: (Ey iman edenler, Allaha, Peygambere ve sizden olan emirlere itaat edin!) [Nisa 59]
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Siyah başlı habeşli bir köle de olsa emirinize itaat edin!) [Buhari]
(Emirinizin beğenmediğiniz işlerine sabredin! Çünkü cemaatten bir karış ayrılan [itaatsizlik eden, fitne çıkaran] cahiliyye ölümü ile [yani imansız] ölmüş olur.) [Buhari]
Peygamber efendimiz, dine riayet etmeyen, şeytan gibi emirlerin geleceği zamanlar olacağını bildirince, Eshab-ı kiramdan Hz. Huzeyfe, (Ya Resulallah o zamana yetiştirsem ne yapayım?) diye sordu. Resulullah buyurdu ki: (Malını zorla alsa da, emirin sözünü dinle ve ona itaat et!) [Buhari]
Hadika ve Redd-ül-muhtar’da (Emire isyan etmek fitnedir. Zalim olan emire de itaat vaciptir.) Berika’da ise, (Emirin dine uymayan emirlerine fitneye sebep olmamak için karşı gelmemeli) deniyor. Yine bu kitaplardaki hadis-i şerifte, (Fitne çıkarana Allah lanet etsin) buyuruluyor.(İ. Rafii)
Ezher kaçkını sabıkalı yazarın İmam-ı a’zam hazretleri ile ilgili yorumu da kasıtlıdır. Bilindiği gibi olay şöyledir: İmam-ı a’zam hazretlerine kadılık teklif edilir. (Ben kadılık yapamam) buyurur. (Yalan söylüyorsun) derler. (Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam kadılık yapamam diyorum) buyurur. Çok takva ehli olup, dünya makamına hiç kıymet vermediği için ve o ortamda kadılık yapamayacağı için kadılığı kabul etmez.
Sabıkalı yazar kitabında, din düşmanlarının İslamiyeti yıkmak için, hazırladıkları planları sinsice ve ustaca uygulamaktadır. Bu planlardan bazıları şöyledir:
1- Eshab-ı kirama olan itimadı sarsmak, böylece hadis-i şeriflerin ve Kur’an-ı kerimin doğruluğundan şüphe uyandırmak.
2- Halifelerin gerçek halife olmadığını, onların hilafetinin sahih olduğunu söyleyen binlerce âlimin de gerçek âlim olmadığını, dolayısıyla bu âlimlerin sözlerine itimat edilemeyeceği fikrini yaymak, [Âlimlere itimat sarsılınca, onların bize bildirdiği dine de itimat kalmaz.]
3- Geri kalışımızı ictihad yapılmayışına bağlamak, Kur’an-ı kerimin yalan yanlış şekilde tevil ve tefsirleri yapılarak yeni ictihadlar çıkarmak suretiyle dini bozmak,
4- Peygamber efendimiz Kur’an-ı kerimi açıklamış, onun hadis-i şeriflerini de âlimler açıklamıştır. Din düşmanları bunları hiçe sayarak herkesin bizzat Kur’an-ı kerimden kendi anlayışının ölçü alınmasını istiyorlar. Böylece herkese göre farklı dinler meydana çıkarmaya çalışıyorlar.
5- Hak mezheplere bölücülük diyerek yıkmaya ve herkesi mezhepsiz yapmaya çalışıyorlar.
6- Halifeye yani devlet başkanına, âmirlere olan itaati yıkıp anarşi çıkarmaya çalışıyorlar.

 

Karz-ı hasen [Ödünç] vermek 14072003

 

Hadid suresinde, Allaha karz-ı hasen [güzel ödünç] vermek tâbiri geçiyor. Güzel ödünç nedir?
CEVAP:
Karz-ı hasen, dine uygun verilen ödünçtür. Gönül hoşluğu ile, ihlas ile, en değerli maldan, Allah yolunda verilen ödünç demektir. Dine uygun olması için, ödünç yalnız Allah rızası için verilmeli! Herhangi dünyevi bir çıkar, bir fayda beklememeli! Ödünç alandan hediye kabul etmek de bir fayda demektir, caiz değildir. Hadis-i şerifte, (Fayda getiren her ödünç faizdir) buyuruluyor. (İ.Süyuti)
Her zaman verilen hediyelerden ise caiz olur. Her zaman yanına gidince çay, kahve ısmarlıyorsa borç para verdikten sonra yine gidince çay vermişse caiz olur. Fakat çay ile kalmayıp yanına pasta falan almış, gel bir de yemek yiyelim demişse bu caiz olmaz.
***
Ödünç verirken şahit bulundurmak ve senet yazmak gerekir mi?
CEVAP:
Ödünç verirken senet yapmalıdır. İki şahit bulundurmak sünnettir. Vacip diyen âlimler de vardır. Az miktarda ödünç alındığında bir kağıda, (falancadan şu kadar para aldım) diye yazıp, ödünç alınana verilmesi veya şahit bulundurulması iyi olur. (R. Muhtar)
***
Haram yiyip içen kimseden ödünç para istenir mi?
CEVAP:
Kazancının yarısından fazlası helal ise istemek caizdir.
***
Dolar olarak ödünç vermişsek devalüasyon veya enflasyondan sonra da dolar olarak alsak caiz olur mu?
CEVAP:
Elbette caiz olur.
***
Bundan 5-6 sene kadar önce babamın çeşitli kimselere bir miktar borcu vardı. O zamanlar bu borcunu ödeyemedi ve iflas etti. Geçen 4 sene içinde durumu toparladı ve borçlarını ödedi ve hak sahipleriyle helalleşti. Fakat bazı borcu olduğu kimseler de aynı akıbete uğrayıp iflas ettiler ve ortadan kayboldular, bu kişileri bulmak mümkün olmadı. Babam borcunu ödeyecek durumda olduğu halde bu kimselere olan borcunu onları bulamadığı için ödeyemedi. Bulmak da imkansız gibi görülüyor. Ne yapmak lazım?
CEVAP: Mirasçılarına verilir. Onlar da yoksa bir fakire verilir. Sahibi çıkıp gelirse yine sahibine de ödemek gerekir.
***
On arkadaş, elimize para geçtikçe, bir arkadaşa emanet olarak veriyoruz. O arkadaş da, herkesin hesabına ne kadar para vermişse yazıyor. Bu paraları bir kasada saklıyor. Arkadaşa parayı verirken de her türlü kullanmaya yetki verdik. Bir cins yardımlaşma sandığı oldu. Bu sandıktan ödünç para almamız caiz midir?
CEVAP: Evet.
***
Ödünç verince, zamanla, paranın değeri düşüyor. Ödünç veren zarar ediyor. Diyelim ki, verdiğim para 100 Euro etse, ödünç verdiğim şahsa, 100 Euro üzerinden senet yapsam, “Eline ne zaman geçerse bana 100 Euro getir” desem uygun mudur?
CEVAP: Uygun olur. Hatta alacaklı razı olursa, borçlu borcunu ödediği andaki 100 Euro’nun değeri kadar altın, kağıt para, zeytin yağı veya başka mal da verebilir. Mühim olan alacaklının razı olmasıdır. Alacaklı, “altın verdim, altın isterim” derse, başka şey verilmez. (Bahr)
***
Bir arkadaşa, zarfa koyduğum bir milyarı ödünç verdim. Saymadan aldı. Evde saymış, noksan gelmiş. Ne yapalım?
CEVAP:
Parayı alıp verirken, saymak sünnettir. İkiniz (Yalan söylüyorsam, Allah lanet etsin) dedikten sonra, para birlikte sayılır. Ne çıkarsa kabul edilir.
***
Altının gramının değerinde kağıt para ödünç verip, “bir gram altın isterim” demek caiz mi?
CEVAP:
İmam Ebu Yusuf’a göre caizdir.

 

İzzet-i nefsime dokundu demek 15072003


"Bu söz, izzet-i nefsime dokundu"
demek uygun mudur? Nefsin izzeti olur mu?
CEVAP

Nefs kelimesi, yirmiyi aşkın anlamda kullanılmakta ise de daha çok iki anlamı vardır. Birisi kâfir olan nefstir. Kâfir olan nefsin izzeti olmaz. Gururuma dokundu demek gibi yanlış bir sözdür. İslam âlimleri buyuruyor ki:
Ayıplanmak, izzet-i nefse dokunmak kuruntusuna tutulmamalı. Çünkü Allahü teâlâ, bu dini, bozuk âdetleri kaldırmak ve nefs-i emmarenin izzet-i nefs çılgınlıklarını yatıştırmak için gönderdi. (İmam-ı Rabbani)

Allah sevgisi, nefsi emmarenin azgınlığından meydana gelen, benlik ve izzet-i nefs perdesini yakar. (M. Masum Faruki)

Zillete sebep olan günah, izzet-i nefse ve kibre sebep olan iyilikten daha hafiftir. (Hikemi Ataiyye)

Bazı cahiller, öfkelenmeye erkeklik ve izzet-i nefs diyorlar ki bu yanlıştır. (İslam Ahlâkı)

Görüldüğü gibi, nefsi emmare kastedilerek izzet-i nefsime dokundu demek uygun değildir.
Bir de nefs, bir şeyin özü, kendisi, kişi gibi anlama gelir. Mesela, Kur'an-ı kerimde, (Her nefs, ölümü tadıcıdır) buyuruluyor. Yani her canlı, herkes ölecek demektir. Nefsin çoğulu nüfustur. Nüfus sayımında nefsler [kişiler] sayılıyor. Nefs, insan demek olduğuna göre, izzetli insan olur. İzzet, insanlık, şerefinin ve haysiyetinin korunması demektir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(İzzet, Allahın, Resulünün ve müminlerindir.) [Münafikun 8]

Demek ki, mümin izzet ve şeref sahibidir. Bu bakımdan "Bu söz, izzet-i nefsime dokundu" demekte mahzur yok ise de, bu tabiri kullananlar öteki anlamdaki nefs için kullanıyorlar. Bu nefse  nefs-i emmare denir. Dine uymayan isteklerin kaynağıdır. O nefsin izzeti olmaz. O şekilde söylemek ise asla caiz olmaz.

Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki:

(Nefsinin arzularını ilah edineni gördün mü?) [Casiye 23]

(Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, kötülükte [günahlarda] bırakan, ziyan etmiştir.) [Şems 8]

Nefs temizlenince, kalb tasfiye bulur. Yani nefs, kötü isteklerden kurtarılınca, kalbin haramlara bağlılığı kalmaz. İslamiyete uyanların nefsleri temizlenir. (Mevakib)

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:

(Hak teâlâ buyurdu ki: Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır.) [M.Rabbani]
(Hak teâlâ buyurdu ki: Nefsine düşmanlık ederek bana dost ol.) [İ.Gazali]
(Akıllı, nefsine uymaz, ibadet eder. Ahmak ise nefsine uyar, [ibadet etmez, günah işler] sonra da Allahın rahmetini bekler.) [Tirmizi]
(İbadet edilen, tapınılan en sevimsiz ilah, kişinin hevasıdır.) [Taberani]

[Heva, nefsin sevdiği, istediği şeylerdir. Nefsin istekleri ise, hep hayvani arzulardır.]
(En faziletli amel, nefse en zor gelenidir.) [İ.Gazali]

İzzet-i nefsime dokundu denirken ekseriya bu nefs kastediliyor, bu ise çok yanlıştır, kâfir olan nefsin izzeti olmaz. Günah işlemek nefse tatlı gelir. Bütün bid'atler, günahlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Her günahın işlenmesi nefsi kuvvetlendirir. Nefs, insanın en büyük düşmanıdır. İnsanın imanını yok etmek ister. Bundan zevk alır. Bu bakımdan nefsi iyi tanımak, hilelerini bilmek gerekir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Nefsini tanıyan Rabbini tanır.) [Deylemi]
 

Nefsini tanıyan, Rabbini tanır 16072003

 

Hadis-i şerifte (Nefsini tanıyan Rabbini tanır) buyuruluyor. Kişi kendini nasıl tanır?
CEVAP:
Bir kimse, kendi şahsında Allahü teâlânın zatının varlığını, kendi sıfatlarında, cenâb-ı Hakkın sıfatlarını, kendi irade ve tasarrufundan, onun bütün âlemlerdeki tasarrufunu anlayabilir.
İnsan kendine baktığı zaman, bir damla sudan, göz, baş, kan, sinir gibi vücudunun bütün organlarının ve akıl ve ruhunun yaratılmış olduğunu görür. Bunu kendisinin yaratmadığını, bir yaratıcının bulunduğunu zaruri olarak bilir. Tesadüfen muazzam bir vücudun meydana geldiğini düşünmek akla uygun olmaz. Vücuttaki organların yerli yerinde yaratılışını, hiçbir uzuvda eksiklik ve fazlalığın bulunmayışını görür ve bunları yoktan yaratanın kudretini anlar.
Bütün akıllılar bir araya gelse, insanın şeklinden daha mükemmelini düşünemezler. İki el yerine üç veya dört el olsa veya göz, başka bir yerde olsa daha iyi olurdu denemez. Her organın en uygun şekilde yaratılmış olduğunu görür. İnsan ne düşünürse düşünsün eksik olur ve Hak teâlânın yarattığı ise en mükemmeldir. Yaratan her şeyi bilir ve her şeye gücü yeter.
Bir kimse, organlarının faydalarını ve hikmetlerini ne kadar çok bilirse, Yaratıcıya olan hayranlığı o kadar çok olur. İşte bunun için kendini tanımak, Allahü teâlâyı bilmenin anahtarıdır.
İnsan, canlı cansız bir mahluka baksa, mesela suya, havaya, Güneşe, Aya baksa, bunların işleyişlerini, faydalarını düşünse, yine Rabbimizin büyüklüğünü, kudretini görür. Bunları görebilen, kendinin yaratılış gayesini düşünür. Bunun da Yaratana kulluk ve ibadet etmek olduğunu öğrenir.
O halde Allahü teâlâyı tanımaktan maksat, Ona, Onun istediği şekilde doğru ibadet etmektir. Bunun için de, İslam âlimlerinin Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkardığı bilgileri öğrenmek gerekir. Herkes, her sahada uzman olamaz. Uzman âlimlerin kendi sahalarında söz sahibi oldukları bilgilerden bize faydalı olanlarını öğrenmek lazımdır. Bu bilgileri kendimiz, doğrudan doğruya Kur’an-ı kerimden öğrenmemiz mümkün değildir. Mümkün olsa idi, Resulullah efendimizin gönderilmesi lüzumsuz olurdu. Haşa Allahü teâlâ lüzumsuz iş yapmaz. Herkes anlayabilseydi, (Resulüm bu Kur’an’ı ümmetine açıkla) [Nahl 44] buyurmaz, insanlara, (Alın bu Kur’an’ı okuyun, herkes anladığı gibi amel etsin) derdi. Demek ki yalnız Kur’an diyenlerin art niyetli oldukları buradan da anlaşılmaktadır. Üstelik Kur’an-ı kerim 23 yılda geldi. Resulullahın vârisi olan âlimler, Kitap ve sünneti açıklayarak, çeşitli kitaplar hazırlamışlardır. Bu bakımdan dinimizi, ibadetlerimizi muteber ilmihallerden öğrenip ilmimizle amel etmeye çalışmalıyız.
Nefsin ikinci ve önemli bir manâsı daha var. Şeytandan daha kötü olan içimizdeki bu varlığa da nefs yani nefsi emmare denir. Bütün kötülüklerin kaynağıdır. Nefsi emmare, hiç iyilik yapmak istemez. Hep kötülük yapmak ister. Kendisine ve başkalarına zararlı olan şeyleri sever. Dünya ve ahirette saadete kavuşmak için, nefse uymamak, onu zayıflatıp, zarar yapamayacak hale getirmek lazımdır.
Nefsi zayıflatacak birinci ilaç, İslamiyet’e uymaktır. Haramların hepsi, dünya malına, mevkisine, zevklerine düşkün olmak, nefsin gıdasıdır. Onu besler, kuvvetlendirirler. Nefs kuvvetlenince, bütün iyiliklerin, güzel ahlâkın ve medeniyetin kaynağı olan İslamiyet’e saldırır. Din ile, iman ile, Allahü teâlânın emirleri ile alay eder. Çünkü nefsimiz Allahın düşmanıdır. Allahü teâlâ Hz.Davud’a buyurdu ki:
(Nefsine düşmanlık ederek bana dost ol!) [İhya]

 

Nefsin fayda ve zararları 17072003

 

Bize günah işleten nefsimiz yaratılmasaydı da, herkes Cennete gitseydi daha iyi olmaz mıydı?
CEVAP:
Nefs, iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hem de, zehirli ilaç gibidir. Doktorun tavsiyesine göre kullanan, bundan fayda kazanır. Aşırı kullanan helak olur. İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan faydalanılmasını emretmektedir. İnsanlarda nefs olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hasıl olurdu. Halbuki, beden birçok şeylere muhtaçtır. Yemek, içmek, uyumak, istirahat etmek gerekir. Süvariye hayvan gerektiği gibi, insana da beden gerekir. Hayvana bakmak gerektiği gibi, bedene hizmet etmek de gerekir. İbadetler beden ile yapılmaktadır.
Dünya'da, her mahlûkta, her şeyde, Allahü teâlânın hem rahmet sıfatı, hem de, kahır, gazap sıfatı tecelli etmektedir. Bir iki örnek verelim: Su, insan, hayvan ve bitkilerin yaşamaları ve yemek, ilaç yapmak için gerektiği gibi, denizde binlerce insan boğulmakta, sel suları evleri yıkmaktadır. Çok soğuk su içenler hastalanmaktadır. Ateş, ekmek, yemek pişirmek için, kışın ısınmak için gerektiği gibi, içine düşeni yakar. Elektrik, çok yerde işimize yaradığı halde, yangına sebep olur, insana çarpınca öldürür. Her ilaç bir derde deva olduğu halde, fazlası zararlı olur veya yan tesirleri de vardır. Her şey böyledir.
Nefs de bunlar gibidir. Hem faydalı, hem zararlı tarafları vardır. Nefsin yaratılması, insanın yaşaması, üremesi, dünya için çalışması ve ahiret için cihad sevabı kazanması içindir. Allahü teâlâ, nefsi böyle nice faydalar için yarattı. Fakat nefsimiz birçok lezzetlere doymaz. Allahü teâlâ bütün insanlara merhamet ederek, acıyarak, nefse hakim olup, zararlı arzularını önlemeleri için, akıl da yarattı.
Akıl, insan beyni vasıtası ile, his uzuvlarından, şeytan ve nefsten kalbe gelen arzuları inceleyerek, iyilerini, kötülerinden ayıran bir kuvvettir. Ayırırken yanılmazsa Akl-ı selim denir.
Allahü teâlâ, ayrıca Peygamberler göndererek, hangi şeylerin yararlı, hangi şeylerin zararlı olduklarını ve nefsin bütün arzularının kötü olduğunu bildirdi. Akıl, nefsin isteklerini Peygamberlerin iyi dedikleri şeylerden ayırıp, kalbe bildirir, kalb de, aklın bildirdiğini tercih ederse, nefsin arzularını yapmayı irade etmez. Yani beyin vasıtası ile, hareket organlarına bunu yaptırmaz.
Kalb, dinimizin iyi dediklerini, irade eder ve yaptırırsa, insan mutluluğa kavuşur. Kalbin, iyiden, kötüden birini seçmesine, irade etmesine kesb denir.
İnsanın hareket organları, beyne, beyin de kalbine tâbidir. Kalbin emrine uygun hareket ederler. Kalb, beyin vasıtası ile his organlarından ve ruh vasıtası ile taraf-ı ilahiden ve akıldan, melekten, hafızadan, nefsten ve şeytandan gelen tesirlerin toplandığı bir merkezdir.
Kalb, akla uyunca, nefsin yaratılmış olması, insanların sonsuz nimetlere kavuşmalarına mani olmaz. Kalbin nefse aldanmaması, ona uymaması, nefs ile (Cihad-ı ekber) olur. Peygamber efendimiz bir savaştan dönünce, (Küçük cihaddan döndük, [nefsle olan] büyük cihada başladık) buyurdu. (Beyheki)
Allahü teâlâ cihad edenlere, Cennette yüksek dereceler vereceğini bildiriyor. Nefs, insanların cihad sevabına kavuşmalarına meleklerden üstün olmalarına sebep olmaktadır. İnsanda, akıl, kalb ve nefs denilen kuvvetler vardır. Aklın ve nefsin yeri beyindir. Kalbin yeri yürektir. Elektriğin aküde, pilde bulunması gibidir. Ruh [can] ise, bedenin her yerinde bulunur. Kalb, nefse uyarsa günah işler. İnsanın azaplara, felaketlere sürüklenmesine sebep, kendisidir. Kalbinin İslamiyete uymayıp, nefsine uymasıdır.

 

Nefsi terbiye etmek gerekir 20072003

 

Hayvanlarda akıl ve nefs olmadığı için, ihtiyaçlarını bulunca kullanırlar. Yalnız bedenlerine zarar veren, kendilerini inciten şeylerden kaçarlar.
İslam dini, rahat ve huzur içinde yaşamak için gereken şeylerden ve dünya lezzetlerinden faydalı olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde ve kullanılmasında, selim akla ve dine uymayı emrediyor. İnsanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını istiyor. Bunun için, selim akla uymayı emredip nefse uymayı yasak ediyor. [Selim akıl yalnız peygamberlerde bulunur.]
Nefse uyan, İslamiyetin dışına çıkar. Çünkü nefsimiz hep kötülük yapmak ister. Allahın düşmanıdır. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Esas düşmanın, seni öldürünce seni Cennete sokan veya onu öldürdüğünde sana sevap kazandıran kimse değildir. Asıl düşmanın, kendi nefsin, ailen ve evlâdındır.) [Deylemi]
Akıl yaratılmasaydı, insan hep nefsine uyar, felaketlere sürüklenirdi. Nefs olmasaydı, insan, yaşaması ve medeni hayat için çalışmasında kusur ederdi. Nefs ile cihad sevabından mahrum kalırdı. Meleklerden daha üstün olma yolu kapalı kalırdı. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ahiret hakkında sizin bildiklerinizi hayvanlar bilseydi, yemek için et bulamazdınız!) [Beyheki]
Yani hayvanlar ahiretteki azapların korkusundan dolayı, yiyip içmekten kesilirler, bir deri, bir kemik kalırlardı. İnsanlarda nefs olmasaydı, hayvanlar gibi, korkudan, yiyip içemez, yaşayamazlardı. İnsanların yaşayabilmeleri, nefslerinin gafleti ve dünya lezzetlerine düşkün olması iledir. İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan faydalanılmasını emretmektedir.
Her hastalık, sebebinin zıttı ile tedavi edilir. Nefsin çeşitli arzularından kurtulmanın, ilacı, aza kanaat ve sabırdır. Kendinde kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeye, bunun zıddını yapmaya çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak gerekir. Çünkü insanın alıştığı şeyden kurtulması zordur. Kötü şeyler nefse tatlı gelir.
İnsanın, kötü şey yapınca, arkasından riyazet çekmeyi, nefse güç gelen şey yapmayı âdet edinmesi de, faydalı ilaçtır. Mesela, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim, veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye yemin edilebilir. Nefs, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlâkın zararlarını okumak, işitmek de, faydalı ilaçtır. Bu zararları bildiren hadis-i şerifler çoktur. Bazıları şöyledir:
(Güzel ahlâka sahip olun, güzel ahlâk Cennete götürür, kötü ahlâktan da çekinin, o da Cehenneme götürür.) [ibni Lâl]
(Her günahın tövbesi vardır. Kötü ahlâkın tövbesi olmaz. İnsan, kötü huyunun tövbesini yapmayıp, daha kötüsünü yapar.) [Hatib]
(Güzel ahlâk, günahları, suyun kirleri temizlemesi gibi temizler. Kötü ahlâk ise, sirkenin balı bozduğu gibi salih amelleri bozar.) [İbni Hibban]
(Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huylu olmak, günahları eritir, yok eder. Sirke balı bozup yenilmez hâle soktuğu gibi, kötü huylu olmak, ibadetleri bozup yok eder.) [Taberani]
(Güzel huy, Cennetin en üstün derecelerine kavuşturur. Nafile ibadetlerle bu derecelere kavuşulmaz. Kötü huy, Cehennemin dibine sürükler, bazen küfre sokar.) [Taberani]
(Ya rabbi, kötü huy, kötü iş, kötü arzu ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.) [Ebu Davud]

 

Nefsi emmare ve akl-ı selim 21072003

 

Nefsi emmare, şehvetlere kavuşmak ve kızdıkları ile dövüşmek için bir ölçü, bir sınır tanımaz. Yaptığı işler, hep aşırı, hep zararlı olur. Mesela hayvan susayınca, temiz suyu kolayca bulur, içer. Doyunca, artık içmez. İnsanı nefsi, doyduktan sonra da içirir. Sığır aç olunca, çayırda otlar. Doyunca, yatar, uyur. İnsan aç olunca, çayırda otlayamaz. Bulduğu otlar arasında seçim yapması, seçtiğini soyup, temizleyip, pişirmesi lazımdır. Nefs, bu yorucu, usandırıcı işleri seve seve yaptırır. Fakat, hoşuna gideni, doyduktan sonra da yedirir.
Allahü teâlâ, merhameti sonsuz olduğu için, her devirde, peygamberleri vasıtası ile nefsin insanı felakete sürüklemesine mâni olmak maksadı ile nefsin arzularına uymayı sınırlayan, hem de nefsi temizleyip emmarelikten [taşkın olmaktan] kurtaran emir ve yasaklar gönderdi. En son olarak İslamiyeti göndermiştir, ötekileri de nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmıştır. Önceki dinler hiç değişmemiş bile olsa, 4 İncil değil tek İncil bile olsa artık onlarla amel etmek caiz olmaz.
Bir insan, işlerini yaparken, İslamiyete uyarsa, nefsi, emmarelikten kurtulup, mutmainne olur. Bu zaman, şehveti ve öfkeyi faydalı olarak çalıştırır.
Nefsi emmare, şehveti ve öfkeyi aşırı çalıştırdığı için, buna uymak tatlı gelir. İslamiyet’e uymak ise, bu arzuları frenlediği, tahdit ettiği için, acı, zor gelmektedir. Bunun için insan, İslamiyet’e uymak istemez. Nefse uymak ister. Nefsine uyan da felaketlere sürüklenir
Allahü teâlânın merhameti sonsuz olduğundan, insanlarda, saadeti felaketten, doğruyu eğriden ve yararlıyı zararlıdan ayırabilen bir kuvvet de yarattı. Bu çok kıymetli kuvvet, Akıldır. Şaşmayan, yanılmayan akla Akl-ı selim denir. Akl-ı selim sahibi olan kimse nefsine uymaz, İslamiyete uyar. Aklı dinlemeyen kimse ise, nefsine uyar.
Kalb, hem nefse, hem his uzuvlarına bağlıdır. His uzuvları ne ile meşgul olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şeyi görünce, güzel bir ses duyunca, tatlı bir şey alınca, kalb bunlara bağlanır. Bu sevgi insanın elinde olmaz. İnsan güzel bir şey okuyunca, kalb, bunların manâlarına, yazarına bağlanır. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir. İnsan, çok defa hakiki güzelliği anlayamaz. Nefse güzel gelen ile, kalbe güzel geleni birbiri ile karıştırır. Kalb kuvvetli ise, hakiki güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır.
Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, Evliya zatların sözleri, dua, tesbih gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalınca ve nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz. Kur’an-ı kerim okuyunca veya dinleyince, zikir yapınca, ibadetleri yapınca, Allahü teâlâyı sever.
Kalbi, nefsin elinden, baskısından kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi uyandırıp kuvvetlendirmek lazımdır. Bu da, Resulullah efendimize uymakla olur.
Muhammed aleyhisselama uyarak, kalbini nefsinin pençesinden kurtaran bir kimse, evliyadan bir zatın hayatını incelerse, onun Resulullahın vârisi, Allahın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahın sevdiğini de çok sever. Ancak, ehli sünnet âlimlerinin yolundan gidilmezse insan sevmekte yanılabilir. Nefsin sevdiklerini, kalbin sevdiği hakiki güzellikler sanarak aldananlar çok olmuş, felakete sürüklenmişlerdir. Onun için dinimizi bilmek ve nefsi iyi tanımak gerekir.

 

Nefsin hevasına uymak 22072003

 

Nefsin sevdiği, istediği şeylere heva denir. Nefsin hevasına, şehvetlerine, isteklerine, lezzetlerine tâbi olmak kötü huyların başında gelir. Nefsin arzularının, insanı Allah yolundan saptırıcı oldukları, Kur’an-ı kerimde haber verilmiştir. Çünkü nefs, daima Allahü teâlâyı inkâr, O’na inat, isyan etmek ister. Her işte, nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veya bid’at sahibi olmaya yahut fıska [haram işlemeye] başlar. Âlimler, (Nefse uymaktan kurtulmak, dünya nimetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefs, Allahü teâlâ ile kul arasındaki engellerin en tehlikelisidir. İbadetlerin en kıymetlisi, nefse uymamaktır) buyurmuşlardır. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzularından men edenin, varacağı yer elbette Cennettir.) [Naziat 40,41]
Hadîs-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Şu üç şey insanı felâkete sürükler: Hasislik, nefse uymak, kendini beğenmek.) [Ebû Nasr] [Hakim-i Tirmizi]
(Şu dört şey kimde bulunursa ona Cehennem haramdır, şeytan ve nefsinden de korunmuş olur. Nefsi bir şeye heves etse, nefsin şehvet ve öfkesine hakim olur. Nefsi bir şeyden nefret etse de onu yapar. Bu dört şey şunlardır: Bir miskini barındırmak, güçsüze acımak, hizmetçiye yumuşaklık göstermek, ana babaya infak.) [Deylemi]
(Aklın alameti, nefse hakim olup öldükten sonra gerekenleri hazırlamaktır. Ahmaklık alameti nefse uyup, Allah’tan af ve merhamet beklemektir.) [Tirmizi]
Nefse uyup da, tövbe ve istiğfar etmeden, af ve Cennet beklemek ahmaklık olmaktadır.
Nefs, yaratılışında kötülükleri, zararlı şeyleri sevici ve isteyicidir.

(Nefsinden sakın daim. Ona güvenme asla.

Yetmiş şeytandan daha fazla düşmandır sana)
Nefsin, insanı haramlara ve mekruhlara sürüklemesinin zararları meydandadır. İstekleri hep hayvani arzulardır. Hayvani arzular ise, hep dünyadaki ihtiyaçlardır. İnsan bu arzuların peşinde koşarsa, ahiret ihtiyaçlarını hazırlamaktan geri kalır.
Çok önemli olan bir şey de, nefs mubahlarla doymaz. Mubahları kullanmayı arttırdıkça, isteklerini arttırır. Yine de, doymaz. İnsanı haramlara sürükler. Haramlara düşenin de küfre girmesi kolaylaşır. Mubahları aşırı kullanmak, dertlere, hastalıklara sebep olur. Böyle insan, hep midesini, zevkini düşünür. Hasis ve rezil olur.
Nefsin İslâmiyet’in dışına taşmasını önlemek için, onunla iki cihad vardır:
1- Nefse uymamak, onun arzularını yapmamaktır. Buna, Riyazet denir. Riyazet, takva ve vera ile olur. Takva, haramlardan kaçmaktır. Vera, haramlardan kaçıp mubahları da ihtiyaçtan fazla kullanmaktan sakınmaktır.
2- Nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Buna Mücahede denir. Bütün ibadetler mücahededir.
Bu iki cihad, nefsi terbiye eder. İnsanı olgunlaştırır. Ruhları kuvvetlendirir. Sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna kavuşturur. Allahü teâlâ kullarının ibadetlerine muhtaç değildir. Kullarının günah işlemesi de ona zarar vermez. Kulun nefsini terbiye etmek, nefsle cihad etmek için bunları emretmiştir.

 

Nefse hakim olmak 23072003

 

Nefsini terbiye edip ona hakim olan kurtulur. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(İnanıp nefsini ıslah edene korku ve üzüntü yoktur.) [Enam 48]
(Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, kötülükte bırakan, zarar etmiştir.) [Şems 8,9]
(Sana gelen iyilik Allah’tan, her kötülük ise nefsindendir.) [Nisa 79]
(Hz.Yusuf dedi ki: Ben nefsimi temize çıkarmam, benim nefsim kötü şeyler istemez demiyorum, çünkü nefs, Rabbim acıyıp korumadıkça, hep kötülüğü emreder.) [Yusuf 53]
Allahü teâlâ her şeyden önce aklı yaratmış, ona ilim, zeka, hulus, doğruluk, cömertlik, tevekkül, korku, ümit gibi hasletler vermiştir. İşte, bu akılla müşerref olan kimse, cenâb-ı Hakkın varlığını ve birliğini tasdik ederek, onun rızasına kavuşur.
Günahlar nefse tatlı gelir. İbadetler ise nefse zor gelir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Cehennem nefse hoş gelen, Cennet ise nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır.) [Buhari]
Mümin, nefsine aldanarak günah işleyebilir. Fakat, günah işlerken, aklı ve imanı onu üzer. İnsan, aklı ile iman eder. Nefse tatlı geldiği için de, günaha sürüklenir. Bundan dolayı, iman ile isyanın [günah işlemenin] aynı olmadığı, ayrı olduğu anlaşılır. Yani günah işleyene, ibadet etmeyene kâfir denmez. Bid’at fırkalarından bazıları, namaz kılmayana veya başka günah işleyene kâfir diyorlar.
Bazı kimseler, hiç ibadet yapmaz, haramlardan sakınmaz, yani İslamiyet’e uymaz. (Allah kerimdir, beni de affeder) der. Burada nefs ve şeytan kendilerini aldatmakta, isyana sürüklemektedir. Aklı olan kimse, bunlara aldanmaz. Allahü teâlâ, kerim olduğu gibi, azabı da şiddetlidir. Bu dünyada, çoklarını fakirlik ve sıkıntılar içinde yaşattığını görüyoruz. Nice kullarını, hiç çekinmeden azaplar içinde yaşatıyor. Herkesi yaşatan O olduğu halde, yiyip içmeyen insanı yaşatmıyor. İlaç kullanmayan hastaya şifa vermiyor. Yaşamak, hasta olmamak ve mal sahibi olabilmek gibi, dünya nimetlerinin hepsi için sebepler yaratmış, sebebine yapışmayanlara hiç acımayıp, dünya nimetlerinden mahrum bırakmıştır. Ahiret nimetlerine kavuşmak da böyledir. Küfür, kalbi ve ruhu öldüren bir zehirdir. Tembellik de, ruhu hasta yapar. Bunlara ilaç yapılmazsa, ruh hastalanır, ölür. Küfrün ve cahilliğin biricik ilacı, ilimdir. Tembelliğin ilacı da, namaz kılmak ve diğer ibadetleri yapmaktır.
Bir kimse, (Allah kerimdir bana zehir tesir etmez) diyerek zehir yiyip içse, hastalanır, ölür. İnsanların bedenleri nazik olduğu için, yiyip içmek, giyinmek ve barınmak gibi şeylere ihtiyaç duyar. Bunları bulmak ve İslamiyet’e uygun olarak kullanabilmek için, hazırlamak çok güçtür. Bu işlerin kolay ve rahat yapılması için, insanlarda Nefs denilen bir kuvvet yaratılmıştır. Nefs, bedene lazım olan şeylerin yapılmasını ister. Bu şeyleri fazlası ile yapmak ona tatlı gelir. Nefsin isteklerine Şehvet denir. Şehveti, akla danışmadan, ihtiyaçtan fazla yapması, kalbe ve bedene zarar verir, günah olur.
İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde kıymeti o kadar yükselir, kendine kıymet verenin, Allah katında kıymeti olmaz. O halde nefsimizi kibirlenmekten korumalıyız. İlmi olduğu halde, kibrin zararını bilmeyene âlim denmez. İnsanın ilmi arttıkça, Allahtan korkması da artar, günah işlemeye cesaret edemez.

 

Nefsin hilesi çoktur 24072003

 

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Nefsi emmareden hasıl olan kötülükler, insanın kendi hastalığıdır. Öldürücü zehirdir ve kullukla bağdaşmaz. Dışardan gelen kötü istekler, şeytandan gelmiş olmakla beraber, geçici hastalık olur. Ufak bir ilaç ile, kolayca giderilebilir. Kur’an-ı kerimde, (Şeytanın aldatması, elbette zayıftır) buyuruldu. En büyük düşmanımız, nefsimizdir. Can düşmanımız, her zaman yanımızda bulunan bu azılı arkadaşımızdır. Dışarıdaki düşmanımız, bu iç düşmanın yardımı ile bize saldırıyor. Onun yardımı ile bizi yaralıyor. Varlıklar içinde en cahil olanı, insanın nefsidir. Çünkü, nefsi emmare kendine düşmanlık yapmaktadır. Hep, kendini yok edici şeyleri istemektedir. Her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Her işi, sahibi olan ve bütün iyiliklerin sahibi bulunan Allahü teâlâya karşı gelmektir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uymaktadır. (3/27)
Muhammed Masum hazretleri
buyuruyor ki: Gençlik, ömrün en kıymetli, İnsanın sıhhatli, kuvvetli olduğu zamandır. Bu zaman, her gün geçiyor, azalıyor, ihtiyarlık yaklaşıyor. Yazıklar olsun ki, en şerefli, en lüzumlu iş olan, marifetullahı kazanmayı, hayâl olan ömrün sonuna bırakıyoruz. En şerefli olan zamanlarını, en zararlı, en kötü şey olan nefsin arzularına kavuşmak için sarf ediyoruz. Peygamber efendimiz, (Yarın yaparım diyenler, aldandı) buyurdu. Allahü teâlâ, insan ve cinleri marifetullaha ve Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için yarattı. Nefslerimizin arzuları peşinde koşan biz ahmaklar, ne zaman aklımızı başımıza toplayacağız? Ne zamana kadar bu nimetten mahrum kalacağız? Nefsi ve şeytanı sevindirmeye ve Allahü teâlânın rızasından mahrum kalmaya daha ne kadar devam edeceğiz? Dünya lezzetleri nefsin arzularıdır. İnsanın, Allahü teâlânın marifetine kavuşmasına mani olan en kuvvetli düşman da nefsin arzularıdır. Bu arzular bitmez ve tükenmez. Hepsi de çok zararlıdır. (Maksudun, mabudundur) sözü meşhurdur. (Nefslerinin arzularını ilah edinenler) âyet-i kerimesi, bu sözümün vesikasıdır. (1/65)
Nefs hakkında Yunus Emre de der ki:
Hak bir nefs verdi ki bana, ha demeden hayran olur
Bir an gelir neşe saçar, bir an gelir giryan olur.
Bir an gelir dilsiz olur, söz söylemez kalır naçar
Bir an dili hikmet saçar, dertlilere derman olur
Bir an çıkar Arş üstüne bir an iner yer altına
Bir an denizde damladır, bir an taşar umman olur
Bir an cehalette kalır hiçbir şeyi bilmez olur
Bir an irfan kaynağıdır, hikmet ehli Lokman olur
Bir an giderek camiye yüzünü sürer secdeye
Bir an varır kiliseye İncil okur ruhban olur
Bir an gelir İsa gibi, ölmüşleri eyler diri
Bir an çok kabarır kibri, Firavunla Haman olur
Bir an döner Cebraile rahmet saçar her mahfile
Bir an biter her gaile miskin Yunus hayran olur
Yunus Emre’ye nazire olarak deniyor ki:
Bir an gelir dost iken, yedi kat bir el olur
Bendini yıkıp geçen kükremiş bir sel olur
Bir an gelir, durulur, tatlı bir pınar olur,
Herkese gölge veren büyük bir çınar olur
Bir an gelir para der, haram helal ayırmaz
Bütün dünya verilse, aç gözünü doyurmaz
Bir an gelir inanır, hak ehlinin sözüne
Vurur iki dizine, yaşlar dolar gözüne.
Bir an gelir sert bakar gözünde şimşek çakar
Yılların kazancını, tutar bir anda yakar.
Bir an gelir, iyidir, kötüye düşman olur,
Bütün yaptıklarına, utanır, pişman olur.
Bir an gelir, saçmalar, ayarsız densiz olur,
İman İslam tanımaz kıpkızıl dinsiz olur.
Bir an gelir uysaldır, her şeyi kabul eder,
Bâtılları bırakır, hakkın yolunda gider
Bir an gelir tanımaz, herkese ağyâr olur
Mazlum canlara kıyar, azgın canavar olur
Bir an gelir harama kapatır gözlerini
Hatırından çıkarmaz Resulün sözlerini
Bir an gelir zulmeder, ruhumuzu inletir,
Ne naneler yedirir, ne mavallar dinletir.
Aman ha aman, nefse uyanın hali yaman
Onun hilesi çoktur, tükenmez hiçbir zaman

 

İhtiyatı elden bırakmamalı 27072003

 

Hz. Ali, dirilmeye inanmayan bir ateiste, “Biz inanıyoruz. Diyelim ki senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Ya bizim inancımız doğru ise, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın” diyor. Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet’e göre ise, kâfir cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki, ahiret hayatı, bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allah’a ve ahirete inanması gerekir. İnanmamak, ahmaklık, cahillik olur. İbadetlerde de ihtiyata riayet etmemek ahmaklık olur. Birkaç örnek verelim:
1- Biz, sahih delillerle diyoruz ki, Hanefi mezhebinde ağzın içini gusülde yıkamak farzdır. İğne ucu kadar kuru yer kalsa gusül sahih olmaz. Bunun için diş dolgusu olanların, gusülde ağzın içini yıkamak farz değil diyen Maliki veya Şafii mezhebine uymaları gerekir. Bizim naklettiğimiz yanlış bile olsa, bunun hiçbir zararı olmaz, üstelik, hak olan başka bir mezhebin şartlarına da uyduğumuz için sevap kazanırız. Zaten her Müslüman, kendi mezhebinin şartlarına uyar, diğer mezhebin şartlarını da gözetmeye çalışırsa, müstehab olur. Eğer Hanefi mezhebinden naklettiğimiz husus doğru ise, inanmayanlar bir ömür boyu cünüp gezer, namazı da sahih olmaz.
2- Biz, fıkıh kitaplarından nakil yaparak diyoruz ki: Zekat, ya ticareti yapılan maldan veya değeri altın olarak verilir. Başka mal veya kağıt para verilmez. Nakledilen bu hüküm, kesinlikle doğrudur. Böyle bir hüküm olmasa bile, zekatı bizim bildirdiğimiz gibi vermekte hiç mahzur yoktur. Doğru ise, zekatını başka mal veya kağıt para olarak verenlerin zekatları sahih olmaz.
3- Biz ilmi [bilimsel] olarak diyoruz ki, Türkiye gazetesinin esas aldığı, 150 yıldan beri ecdad tarafından uygulanan namaz vakitleri doğrudur, 1982’den beri uygulanan vakitler temkinsizdir. Bizim hesabımız, yanlış olsa bile, namazı vakti girdikten 5-10 dakika sonra kılmakta ve oruçta da imsaktan 10-20 dakika önceden yiyip içmeyi kesmekte mahzur yoktur. Ecdadın hesabı doğru ise, namazı vakti girmeden kılanlarınki sahih olmaz.
4- İlahileri müzik eşliğinde söylemek caiz değildir diyoruz. Caiz olsa bile, ilahileri müziksiz dinlemenin bir zararı olmaz. Ya müzikle ilahi okumak caiz değilse, küfre girmek gibi büyük tehlike nasıl göze alınır ki? Bunun gibi, İslam düşüncesi, İslam felsefesi demek küfürdür. Caiz olsa da, kullanmamanın mahzuru olmaz
5- Bilimsel olarak diyoruz ki, hoparlörle namaz kılmak sahih olmaz. Sahih olsa bile, hoparlörsüz namaz kılmakta mahzur yoktur. Ya gerçekten sahih değilse, kılınan namazlar boşa gider.
Ehl-i sünnet âlimleri diyor ki: Allahü teâlâ, İslamiyeti doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Rabbimiz sözünden dönmez. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yoldadır. Bunun için (Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle!) diye dua etmelidir. Eğer grubu doğru ise, duanın bir zararı olmaz. Grubu yanlış ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur.

 

Günahtan kaçmak sevaptan önce gelir 28072003

 

Bir sünneti işlerken mekruh işlemek zorunda kalan veya bir farzı işlerken haram işlemek zorunda kalan ne yapar?
CEVAP:
Mekruh işlememek için sünnet, haram işlememek için farz tehir veya terk edilir. Çünkü günahtan kaçınmak, ibadet yapmaktan önce gelir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Küçük bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibadetleri toplamından daha iyidir.) [R. Nasıhin]
İbadetleri dinimizin bildirdiği şekilde yapmak, mesela beş katlı bir İslam binasına sahip olmak için, önce bir iman arsası gerekir. Sonra, sıra ile katları çıkmak gerekir. Bu katlar; Haramlardan kaçma katı, Farzları ifa katı, Vacipleri ifa katı, Mekruhlardan kaçma katı, Sünnetleri [ve nafileleri] ifa katıdır.
Arsa: Arsa yoksa bina kurulmaz. Bu arsa, doğru imandır. İman olmadan Müslümanlık olmaz. İslam binasının kurulacağı arsa, bataklıkta, oynak yerlerde olursa, üzerine emniyetli bina kurulamaz, yıkılır. Onun için imanın doğru olması şarttır. Yani küfür pisliklerinden temiz olması gerekir. Ehl-i sünnet olmayanın [bid’at ehli sapıkların] ibadetleri sahih olmaz. İman arsası olmayanın, haramlardan kaçması veya ibadet yapması bir şey ifade etmez. Kâfir içki içmese, kumar oynamasa, cami, çeşme yaptırsa, her ibadeti yapsa bir sevap kazanamaz. Bir bina yaparken ikinci katı yapmak için önce birinci katın yapılması şart olduğu gibi, İslam binasını kurarken de aynı sistem geçerlidir:
1- Haramlardan kaçma katı: Avret yerini açmadan necaseti temizlemek mümkün değilse namazı öyle kılar. Çünkü necaseti temizlemek emir, avret yerini açmak yasaktır.
2- Farzları ifa katı: Haramlardan kaçmadan farz katı inşa edilemez. Haram işleyerek, farz yapılmaz. Yani farzları sahih olsa da kabul olmaz. Cünüp kimse tenha yer bulamazsa, teyemmüm eder. Çünkü farz olan bir emri yapmak, bir haram işlemesine sebep olursa, haram işlememek için, o emir yapılmaz, tehir edilir. Zengin olan Hanefi bir kadının yanında mahremi olmadan hacca gitmesi haramdır. Farz olan tavafı da, erkeklere sürtünerek, yani haram işleyerek yapamaz. (R.Muhtar)
3- Vacipleri ifa katı: Vacipleri de yapabilmek için haramlardan kaçmak gerekir.
4- Mekruhlardan kaçma katı: Mekruh işleyerek sünnet yapılmaz. Cemaat ile namaz kılınırken, sünnete başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için, sabahın sünneti bile terk edilir.
5- Sünnet ve nafileyi ifa katı: Camiye girince tehıyyet-ül-mescid namazı kılmak sünnettir. Eğer kerahet vakti ise bu sünnet olan namaz kılınmaz, mekruh olur. Vakit daralınca, ilk sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep olursa, bu sünneti kılmak haram olur. Sabah camiye gelen, imam teşehhüdde ise, sünneti kılmadan imama uyar. Daha sonra da sünneti kılmaz. Kamet okunduktan sonra sünnete durulmaz. Resulullah, (Kamet okunurken, o farzdan başka namaz kılınmaz) buyurunca, (Sabahın sünneti de mi) dediler. (Evet, sabahın sünneti de kılınmaz) buyurdu. (İ. Adiy)
Binanın taşıyıcı kolonları, zemin betonları, duvarları eksikken, beşinci katı yapmaya kalkmak mümkün olmaz. İkinci katı eksik veya yıkık olanın, beşinci katı yapmaya kalkması mümkün olmaz. İman arsası bataklıkta olan veya farzları ifa katı olmayan kimseye, (beşinci katın yıkıktır, sünnet ve nafile ile uğraş) demek, ne kadar çok yanlış olur. Duvar olmadan üstüne sıva yapılmaz. Sıva olmadan süsler yapılmaz. Duvar farzları yapmaktır. Sıva sünnetlerdir. Süsler ise nafile ve müstehab olanlardır. İşte bu sebeplerden dolayı hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Farz borcu varken, nafile kılan, boş yere zahmet çekmiş olur, kazasını ödemedikçe, nafile namazları kabul olmaz.) [Fütuhul gayb]

 

İlimsiz iyi niyetin zararı 29072003

 

Dinimizde niyetin önemi büyüktür. Kötü niyet için günah, iyi niyet için sevap vardır. İyi bir iş yapmaya niyet edip, fakat onu yapamasa, yine sevap alır. Hadis-i şerifte (Müminin niyeti işinden hayırlıdır) buyuruluyor. Mubah iyi niyetle yapılırsa taat olur; sevap verilir. Kötü niyetle yapılırsa günah olur. Üç misal :
1- Yiyip içmek mubahtır. Yiyip içerken, Allahın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden kaçmak için kuvvet kazanmaya niyet edilirse; taat olur, sevap olur. Günah işlemeye kuvvet kazanmak için yenirse, günah olur.
2- Uyumak mubahtır. İbadetleri rahat yapmak niyetiyle uyumak sevap olur. Bir haramı işlemek niyeti ile yatan, günah işlemiş olur. Hiçbir şey düşünmeden gafletle yatan, sevap kazanamaz.
3- İyi ve temiz giyinmek, koku sürünmek mubahtır. Sünnete uymak, İslamın vakarını korumak niyetiyle yapılırsa sevap, gösteriş veya öğünmek için yapılırsa günah olur. Çünkü Allahü teâlâ, bir kimsenin yeni, temiz elbisesine bakarak sevap vermez. Bunları ne niyetle yaptığına bakarak sevap veya günah yazar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, sizin şeklinize, malınıza bakmaz, kalblerinize, amellerinizi ne niyetle yaptığınıza bakar.) [İbni Mace]
Taat kötü niyetle yapılırsa, günah olur. Üç örnek:
1- Camiye gitmek, orada oturmak taattir. Caminin; Allahın sevdiği yer olduğunu düşünerek ziyaret etmek daha çok sevap olur. Namaz kılmayı beklemek için, ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet edilirse her niyet için ayrı sevaba kavuşulur. Kötü niyetle, mesela ayakkabı çalmak için veya namaz kılanları tespit edip zalimlere bildirmek için camiye gitmek günah olur.
2- Fen bilgilerini [fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi bilgileri] öğrenmek taattir. Allahı tanımak ve insanlığa hizmet etmek, yurdu düşmanlardan savunmak niyetiyle bu ilimleri öğrenmek çok sevaptır. Bu bilgileri kötüye kullanmak niyetiyle, mesela topluma zarar vermek için bomba yapmayı öğrenmek günahtır.
3- Topluma karışmak onların hukukuna riayet için olursa taattir. Fakire, sadaka vermek sevaptır, ancak kumar oynayan ve bir günlük yiyeceği olan fakire sadaka vermek günah olur.
(Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, taat ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Günahlar, iyi niyetle de işlense, günah olmaktan çıkmaz. Üç örnek:
1- Bir kadın, farz olan haccını eda niyeti ile mahremsiz hacca gitse haram işlemiş olur. Bir kız, Amerika’da İslamiyet’e hizmet için mahremsiz gitse günah olur. İyi niyet haramları helal hâle getirmez.
2- Bir Hıristiyan kızı, bir Müslüman erkeğe, (Benimle dans edersen müslüman olurum) dese, Müslümanın, iyi niyetle onunla dans etmesi veya başka günah işlemesi caiz olmaz. Bir kâfiri Müslüman yapmak için onunla içki içmek yahut başka günah işlemek caiz olmaz.
3- Birinin gönlünü almak için, (Mümini sevindireni Allahü teâlâ sevindirir) hadis-i şerifine uyabilmek için, içki içenlerin masasına oturmak sevap olmaz, günah olur. Haram para ile cami yaptırmak da caiz değildir. Haramdan iyi niyet ile [Allahtan korkarak] vazgeçen sevap kazanır. Başka bir sebep ile vazgeçen sevap kazanmaz. Yalnız, günahından kurtulur. Bir iyi niyet hikâyesi şöyledir:
Ormanda bir ayının ayağı, kütük arasına sıkışır, kurtaramaz. Adamın biri bunu görüp, ayının ayağını kütüğün arasından çıkarır. Ayı da bu adama, bir iyilik düşünür. Ormandaki arıların yaptığı petekleri alıp getirir. Adam balı yiyince orada uyumaya başlar. Fakat tatlının kokusunu alan sinekler, adamın yüzüne konarak rahatsız eder. Ayı ise, kendisine iyilik eden adam rahat uyusun diye sinekleri kovar. Bakar ki kovmakla gitmiyor, sinekleri öldüreyim bari diye, kocaman bir taş alıp, adamın yüzüne konan sineklere vurur. Netice malum... Ayının ilmi olmadığı için, iyi niyeti fayda yerine zarar vermiştir.

 

Salih âlimler tevazu sahibi idi 30072003

 

Salih âlim demek, kibirden uzak, ilim, ihlas ve tevazu sahibi insan demektir. İmam-ı Gazali hazretleri, her salih âlim gibi, tevazu sahibi idi. Hadiste birikiminin az olduğunu bildirmiş. Bunun yüzünden, (O hadis ilminde zayıftı, sahih ile uydurma hadisi birbirinden ayıramazdı. Onun eserlerine güvenilmez. Çünkü eserlerini bu uydurma hadisler üzerine bina etmiştir) demek caiz olmaz. Salih âlim, bid’at ehli gibi kibirli değildi. Herbiri bir tevazu abidesi idi. Mesela ikinci binin müceddidi İmam-ı Rabbani hazretleri birçok mektubunda, kendisini en aşağı köle, fakir, âciz birisi olarak bildirir. Hocasına bir mektubunda diyor ki: (Bu köleniz gaflet uykusuna dalmıştır, yüzü siyahtır, kusurları çoktur, huysuzdur.) [m.9]
Şimdi biz (İmam-ı Rabbani gaflet uykusundadır, yüzü karadır, kusurları çok biridir) diyebilir miyiz?
Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kusurlarım pek çok, iyi anlıyorum ki, sağ omzumdaki melek, yirmi seneden beri, yazacak bir iyilik bulamamıştır. Allahü teâlâ biliyor ki, bu sözü gösteriş olarak söylemiyorum. İçimden geleni söylüyorum. Yine iyi anlıyorum ki, Frenk kâfiri, kendimden kat kat daha iyidir. Yine iyi anlıyorum ki, hatalarla, kusurlarla çevrilmişim ve günahlarımın altında ezilmişim. Yaptığım ibadetleri, iyilikleri, sol omzumdaki melek yazsa, yeridir. Sol omzumdaki melek, hep yazmaktadır. Sağ omzumdaki ise işsiz, boş durmaktadır. Sağdaki amel defterim bomboştur. Soldaki ise, dolu ve simsiyah olmuş. Ümidim yalnız Allahın rahmetindedir. Ancak Onun mağfiretine sığınıyorum. (Allahümme mağfiretüke evsau min zünubi ve rahmetüke erca indi min ameli = Ya Rabbi, senin mağfiretin, benim günahlarımdan daha geniştir. Rahmetin ise amelimden daha ümit vericidir) duasını kendime tam uygun görüyorum. Şaşılacak şeydir ki, yüksek derecelerde, durmadan gelen feyzler, nimetler, bu kusurları görmeye yardım ediyorlar. Ayıpları görmek kuvvetini arttırıyorlar. Ucb [kendini beğenmek] yerine, aşağılık gösteriyorlar. Yüksek yerde, tevazu [aşağı gönüllülük] yolunu açıyorlar. Bu an içinde, hem vilayetin [evliyalığın] en yüksek derecesini ihsân ediyorlar, hem de, kendini kusurlu görmeyi sağlıyorlar. Ne kadar çok yükselirse, kendini o kadar çok aşağı görüyor. Çok yükselmek, kendini çok aşağı görmeye sebep oluyor. Yabancılar, buna ister inansın, ister inanmasınlar. (m.1/222) [Bid’at ehli, aynı zamanda, tasavvufa yabancı insan demektir.]
Şimdi biz, İmam-ı Rabbani hazretleri hâşâ Frenk kâfirinden daha aşağıdır diyebilir miyiz? Tasavvuftan haberi olmayanlar bu inceliği anlayamazlar. İmam-ı Malik hazretleri, (Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, Zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid’at sahibi olur. Her ikisini edinen, hakikate varır) buyurdu. (Merec-ül-bahreyn)
İmam-ı Şafii hazretleri okuduğu bir şeyi kolay kolay unutmazdı. Buna rağmen (Benim hafızam zayıf) derdi. Belki İmam-ı a’zam’a göre zayıf olduğunu söylüyordur, belki de Resulullah efendimize göre söylüyordur, niyetini bilemeyiz. Ama bizzat kendisi söyledi diye hafızası zayıftı diyemeyiz. Resulullah efendimiz bile, (Ben de beşerim, ben de yanılabilirim) buyuruyor. Hâşâ (O da yanılabildiği için O’na güvenilmez) denir mi hiç? İmam-ı Gazali hazretlerinin Resulullah efendimizin söylediği bütün hadisleri bilmesine imkân yoktur, hatta Eshab-ı kiramdan da hepsini bilen yoktur. Bildiğim azdır demek, bütün hadisleri bilemem demektir, uydurma ile sahihi ayıramam demek değildir.

 

Yolculuğa çıkarken okunacak dualar 31072003

 

Suâl: Bir vasıta ile yolculuğa çıkarken, gemiye binince okunacak duâ var mıdır?
CEVAP:
Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Ümmetim gemiye binince, Besmele çekerek “Bismillahi mecraha ve mürsaha inne rabbi le gafururrahim” (Hud 41) âyet-i kerimesini okursa, boğulmaktan emin olur.) [Taberâni]
Bu âyet-i kerimeyi, uçak, otobüs, tren, taksi gibi her vasıtaya binerken okuyanın kazadan, belâdan emin olacağı da bildirilmiştir. Yine bir hadis-i şerifte, gemiye binince, Zümer suresinin 67. âyet-i kerimesini okuyanın boğulmaktan emin olacağı bildirilmiştir. (Kurtubi)
Yolculuğa çıkan iki rekat namaz kılmalı ve sadaka vermeli. Zahid Ebül-Hasen-i Gazvi hazretleri, (Yolculuğa çıkarken, Liilafi’yi okuyan, bütün kötülüklerden emin olur) buyurdu. (Şir’a)
Evden çıkarken Âyet-el kürsi’yi okuyan, eve dönünceye kadar belâlardan emin olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Evinden çıkarken Âyet-el kürsi okuyana, yetmiş melek, evine dönünceye kadar duâ ve istiğfar eder.) [Ey oğul ilmihali]
(Evinden çıkarken “Bismillah, tevekkeltü alellah, La havle vela kuvvete illa billah” diyen, tehlikelerden korunur, şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizi]
(Kim evinden sefere çıkarken 11 defa “İhlas” okursa, seferden dönünceye kadar Allahü teâlâ, onun evini muhafaza eder.) [İ. Neccar]
İslâm âlimleri, (Sefere çıkarken yedi Âyet-el-kürsi oku! Öne, arkaya, aşağıya, yukarıya, sağa ve sola üfür, bir tanesini de yut, sonra Kelime-i tevhid söyle! Yolculukta belâlardan emin olursun) buyurmuşlardır.
Yolculuğa çıkarken, hatta evinden çarşıya giderken, bir kimsenin yanından ayrılırken “Allahaısmarladık” demek çok faydalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Sefere çıkarken arkadaşlarına veda eden, onların duâları sebebiyle berekete kavuşur.) [Deylemi]
***
 Kınanın fazileti
Kınanın dinde yeri var mı?
CEVAP:
Kına hakkında bir çok hadis-i şerif vardır. Bazıları şöyledir:
(Kına ile kınalanın. Çünkü güzelliğinizi, gençliğinizi ve nikâh sevginizi artırır.) [E Nuaym, Bezzâr]
(Kına ile ilk boyanan İbrahim Peygamberdir. Siyahla ilk boyanan da Firavun’dur. [Deylemi]
(Boyanmanın en iyisi kına ile olandır.) [Deylemi]
(ihtiyarlığınızı kına ile gideriniz. Zira bu, yüzleriniz için güzellik, ağızlarınız için hoşluk, kadın için kuvvettir. Kına, Cennet ehlinin kokusunun seyyididir ve kına küfürle imanı ayırır.) [I.Asâkir]
(Sakallarınızı kınalayın. Çünkü melekler müminin kına sürünmesine sevinir. [i.Adiy]
Yine bildirildi ki: (Peygamber efendimiz, başından rahatsız olana “hacamat ol” ayağından rahatsız olana “ayağına kına koy” derlerdi.) [Taberâni]

***
Evliya kabirlerindeki çiçekleri bereketlenmek niyeti ile koparmanın mahzuru var mıdır?
CEVAP:
Kabirdeki yeşil otları, çiçekleri koparmak mekruhtur. Kurumuş olanları almak, otları koparmak caizdir.

 

haziran2003    2003    ağustos2003