|
SOHBET 2003 MART |
|
|
· Evrensel hak din yalnız İslamdır (Makale) (02/03/2003) · Ateistin deveye benzeyen mantığı! (Makale) (03/03/2003) · “Kur’anist” denilen türediler! (Makale) (04/03/2003) · Hz. İsa’ya tüp bebek diyenler (Makale) (05/03/2003) · İstiğfar etmenin fazileti (Makale) (06/03/2003) · Hidayet ve dalalet=Hak yol ve sapıklık (Makale) (09/03/2003) · Hidayete sebep olan cennetliktir (Makale) (10/03/2003) · Sırf iyi niyetle sevap kazanmak (Makale) (11/03/2003) · Bir kâfirin hidayete kavuşması (Makale) (12/03/2003) · Muharrem ayı ve Aşure günü (Makale) (13/03/2003) · Onların dinine uymadıkça (Makale) (16/03/2003) |
· Din kitaplarında uydurma hadis olmaz (Makale) (17/03/2003) · Hadis uydurmanın cezası büyüktür (Makale) (18/03/2003) · Resulullahın vârislerine güvensizlik (Makale) (19/03/2003) · Bid’at, sünnet ve farklı ictihad (Makale) (20/03/2003) · Çok kıymetli nasihatler (Makale) (23/03/2003) · Sen kalbine danış (Makale) (24/03/2003) · Ehli sünnet âlimlerine uymak gerekir (Makale) (25/03/2003) · Namazda düşünmek (Makale) (26/03/2003) · En çok düşmanı olan kimdir? (Makale) (27/03/2003) · Allahü teâlâyı tanımak (Makale) (30/03/2003) · İman herkese lâzımdır (Makale) (31/03/2003) |
Evrensel hak din yalnız İslamdır 02032003
Bir ateist, İslamiyetin evrensel olmadığını, sadece Arapların dini
olduğunu söyleyerek bazı sualler sordu. Ateist, “Kur’an evrensel midir?” diyor.
CEVAP: Elbette evrenseldir. Başka bir din de gelmeyecektir. Hz. Muhammed son
Peygamberdir. Kur’anda bildiriliyor ki: (Muhammed, Allahın resulü ve
peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40], (De ki, ey insanlar, ben, Allahın
hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158], (Biz seni bütün alemlere rahmet
olarak gönderdik.) [Enbiya 107] , (Hak din yalnız İslamdır.) [Al-i İmran 19],
(İslam dininden başka din isteyenlerin, dinlerini Allah kabul etmez.) [Al-i
İmran 85], (Her dinden üstün kılmak üzere, resulünü, doğruluk rehberi Kur’an ve
hak din İslam ile gönderen Allahtır.) [Feth 28]
Ateist diyor ki: Oruç ve namaz olayını ele alırsak, tüm ibadet zamanlarını ay ve
güneşin hareketlerine göre belirleyen İslamiyet, sadece Arabistan yarımadasına
hitap eder. Bu da İslamiyetin evrensel olmadığını göstermez mi?
CEVAP: Ay ve Güneş sadece Arabistan’da mı doğuyor? Avrupa, Asya, Amerika,
Afrika’da ve Avustralya’ya güneş doğup batmıyor mu? Kur’an, yalnız Araplara mı
hitap ediyor. Ey akıl sahipleri, Ey insanlar, Ey iman edenler, Ey kâfirler, Ey
kitap ehli diye birçok âyet vardır. Akıl sahipleri sadece Arabistan’da mı?
İnsanlar, iman edenler ve kâfirler yalnız Arabistan’da mı yaşıyor? Bu ne bozuk
mantık!
Ateist diyor ki: Aynı ibadetler, kutuplarda veya oraya yakın yerlerde yapılmaya
kalkılsa bir oruç günü 6 ay sürebilecek ve insanlar 6 ay boyunca nasıl aç
kalabileceklerdir?
CEVAP: Bu, dini bilmemekten ileri gelen bir düşüncedir. Kur’an-ı kerimde her şey
açıkça yazılmamıştır. Bunun açıklamasını Allahü teâlâ, Peygamberine havale
etmiştir: (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Hadis-i şerifler de dinimizde delildir. Ayrıca iki delil daha vardır. Birinin
adı icma öteki de kıyas-ı fukaha’dır. Siz bunları bilseydiniz ve inansaydınız o
soruları gündeme getiremezdiniz. Namaz, oruç ve diğer ibadetler bu delillerle
anlaşılır. Birkaç saat fark aynı ülkede de olabilir. Hatta aynı şehirde bile
kışın geceler uzun yazın kısadır. Yazın gündüzler birkaç saat daha fazla uzun
diye oruç tutulmaz mı? Allahü teâlâ şöyle ayarlamıştır ki, kamerî aylar, her yıl
on gün önce gelir ve yılın her mevsimine isabet eder. Mesela Ramazan ayı, kışın
kısa günlere geldiği gibi, çok uzun olan yaz günlerine de gelmektedir. 36 senede
bir aynı güne gelir.
Kur’anda, beş vakit namazın vakitleri, çeşitli âyetlerde bildirildiği halde, Beş
vakit namaz tabiri geçmez. Sebeplerinden birisi de, kutuplarda ve kutuplara
yakın yerlerde, beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir. Zengin,
İslamın beş şartını da yapmakla yükümlü iken, fakire zekat vermek ve şartları
yoksa, hacca gitmek de farz değildir. Şu halde, İslamın şartlarını eda etmek
zengine göre beş iken, fakire göre üçtür. Fakire de, (Sen islamın beş şartını
yapmaya mecbursun) denilemediği gibi, kutuplardaki Müslümana da, beş vakit namaz
kılma mecburiyeti olmaz. Kılınırsa iyi olur. (Nimet-i İslâm)
Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Ancak seferi olanın oruç tutması
farz değildir. Kutuplara ve Ay’a giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye
dönünce kaza eder. Gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay
gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle
uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan
bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer)
Ateistin deveye benzeyen mantığı! 03032003
Ateist diyor ki: Kur’anda adı geçen deve, hurma türü şeyler ancak
Arabistan yarımadasında yetişen canlı türleridir. Sadece çöl bitkileri ve çöl
hayvanlarını içeren Kur’an nasıl evrensel olabilir?
CEVAP: Ne kadar bozuk bir mantık bu! Hangi öğretmen öğrencisine, bilmediği
görmediği şeylerden örnekler verir ki? Elbette herkesin bildiği bir örnek
verilir. Kur’anın Arapça olarak gönderilmesi de böyledir. Yani Arap olan insana
Türkçe veya İngilizce bir dil ile gönderilse idi ne anlayacaklardı? Bununla
beraber, Kur’anda, incir, zeytin, nar, üzüm, kiraz, muz gibi meyvelerden, hıyar,
sarımsak, soğan, mercimek gibi sebzelerden ve buğday arpa gibi ekinlerden de
bahsedilir. Birkaç âyet meali özetle şöyledir::
(Ekinleri, zeytin ve narları yaratan Allahtır.) [Enam141], (Allah, ekin, zeytin,
hurma, üzüm ve diğer meyveleri bitirir.) [Nahl 11], (Bahçeler, meyveler ve
çayırlar bitirdik.) [Abese 25], (İncir ve zeytine and olsun) [Tin 1], (Musa’nın
kavmi, çeşitli sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan istedi.) [Bekara 61],
(Allah gökten su indirip çeşit çeşit meyveler yarattı.) [Saffat 41], (Hurma,
üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik.) [Enam 99], (Amel
defterleri sağdan verilen mutlu kimseler için Cennette sedir ağaçları kiraz, muz
ve bol meyveler vardır.) [Vakıa 27- 44]
Kur’anda Cennet şöyle tasvir edilir: (Cennetin içinde su, süt, şarap ve bal
ırmakları ile meyvelerin her çeşidi vardır.) [Muhammed suresi 15]
Bir hadis-i şerif de şöyledir: (Cennette, gözlerin görmediği, kulakların
işitmediği, hayâl bile edilemeyen nimetler vardır.) [Buhari]
Kur’an-ı kerimde, at, eşek, katır, koyun, keçi, inek, köpek, domuz, kurt,
maymun, zebra, aslan, balık birçok hayvan ismi geçer. Bunların arasında deveyi
görmek art niyetin işaretidir. Bekara suresi bir hayvan adıdır. Sığır demektir.
Enam suresi var, [kurbanlık] hayvanlar demektir. Fil suresi var. Daha başka
hayvan ismi olan sureler de vardır. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:
(Rabbin bal arısına, her çeşit üründen, çiçekten yemesini öğretti. Karınlarından
şifalı bal çıkardı. Düşünen bir millet için bunda ibret vardır.) [Nahl 68,69],
(Yunus’u bir balık yuttu.) [Kalem 142], (Allah, erkekli dişili sığır da
yarattı.) [Enam 144], (Yahudilere tırnaklı hayvanlar ile sığır ve koyunun iç
yağını haram kıldık.) [Enam 146], (Kâfirler hayvan [davar] gibidir, hatta daha
aşağıdır.) [Furkan 44], (Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır: Koyundan iki ve
keçiden iki...) [Enam 143], (Sizin için at, katır ve eşekler yaratılmıştır.) [Nahl
8], (Mağara ehlinin köpekleri de vardı.) [Kehf 18], (Onlar, aslandan ürküp kaçan
yaban eşeği [zebra] gibidir.) [Müddesir 50. 51], (Onlara, aşağılık maymun olun
dedik.) [Araf 166], (Rabbin fil sahiplerinin üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi.)
[Fil 1- 4], (Evlerin en dayanıksızı örümcek yuvasıdır.) [Ankebut 41], (Musa’nın
asası bir yılan olmuştu.) [Araf 107], (Onlara; tufan, çekirge, haşerat, kurbağa
ve kan gönderdik.) [Araf 133], (Domuz eti ve canavarların öldürdüğü hayvan
haramdır.) [Maide 3], (Yusuf’u kurt yedi dediler.) [Yusuf 17], (Süleyman’ın,
cin, insan ve kuşlardan müteşekkil orduları vardı.) [Neml 17], (En çirkin ses
eşek sesidir.) [Lokman 19]
“Kur’anist” denilen türediler! 04032003
[Asya Mücahitleri denilen birileri, Avrupa Kur’anistlerine cevap
olarak yaptıkları yorumları, mail gruplarının yanı sıra bize de göndermişler.
Aynen yayınlıyoruz:]
Biz müslüman Kur’anistiz diyen misyonerler diyor ki: 21. Asrın Müceddidi
Kur’anizm’dir. Kur’anizm, Hak’tan gelen yeni bilgi, ışık ve elçiliğin manevi
şahsi ve global ismidir.
YORUM: Kur’anizm yeni mi çıktı, eskiden de var mı idi? Kur’anizm daha önce niye
müceddit olmadı da 21. Asırda oluyor? Kur’anizm nerede saklı idi de 14 asırdan
beri ortaya çıkmadı da yeni çıktı? Bu saçmaları söyleyenin sarhoş olması lazım.
İkinci büyük yanlış ise Kur’anizm tabiridir. 14 asırdır hiçbir islam âlimi bu
tabiri kullanmamıştır. Bu bir bid’attir. Her bid’at sapıklıktır. İzm’ler,
liberalizm, komünizm, faşizm gibi beşeri ideolojileri gösterir. Allahın koyduğu
nizama din denir. İzm’leri insanlar kurmuştur. Dinde reformcular, genellikle şu
tabirleri çok kullanırlar:
İslam düşüncesi, İslam nazariyesi, Kur’an düşüncesi, Kur’an felsefesi, Kur’anizm.
Böyle söylemek, islam âlimlerinin bildirdiklerine göre küfürdür.
Kur’anist diyor ki: Allah’ın ideolojisi Kur’anizmdir.
YORUM: Allah ideolojisi demek de küfürdür. İde=insan zihninin bir konuda sahip
olduğu düşünce, tasavvur demektir. İdeoloji=Kendi içinde bütünlüğü olan
düşüncelerin tamamı. Kapitalizm, komünizm, faşizm birer ideolojidir. Allah
düşüncesi, Allah felsefesi, Allah ideolojisi demek küfürdür. Yani böyle
söyleyenin kâfir olduğunu islam âlimleri açıkça bildiriyor.
Kur’anist: Asrın Mehdisi ortaya çıktı. Ama o dünyayı düzeltene kadar kendini
gizleyecek.
YORUM: Aşağıda tüp bebek halinde derken, burada ise ortaya çıktı diyorsunuz. Bu
konuda islam âlimleri sayısız eserler yazmıştır. Hiçbirisi o kendini gizleyecek
dememiştir. İbni Hacer-i Mekki’nin Alamat-i Mehdi, İmam-ı Süyuti’nin El-Burhan
ve İmam-ı Şarani’nin Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi kitaplarında iki yüze yakın Hz.
Mehdinin alameti bildirilmektedir. Babasının ismi, kendi ismi ve her şey
bellidir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Mehdinin başı hizasında bir bulut olacak. Buluttan bir melek, “Bu Mehdi’dir,
sözünü dinleyin!” diyecektir.) [Ebu Nuaym]
Peygambere mi inanalım yoksa Avrupa markalı kuranistlere mi? Dediğimiz gibi iki
yüz alameti vardır. Hiçbir alameti, gizli dediğiniz kimselere de uymamaktadır.
Kur’anist: Lenin, Stalin, Karl Marx ve Darwin gibi inkârcı ve materyalistler
“Büyük Deccal”i temsil eder. Ehl-i sünnet kabullerine uysun uymasın bu bir vakıa
değil mi?
YORUM: Dinde ehli sünnet ölçü değil mi? Siz ehli sünnet değilsiniz öyle mi? Buna
intakı hak derler. Stalin’in ve Lenin’in büyük deccal olduğunu kim söyledi size?
Deccal’in vasfını Resulullah bildirmedi mi? Siz Resulullaha mı inanıyorsunuz,
yoksa misyonerlere mi?
Kur’anist: 21. Asrın deccalı da İsrail’den çıkacaktır.
YORUM: Siz hep gaybdan haber veriyorsunuz. Kur’anda Allahtan başka gaybı kimse
bilmez buyuruluyor. Siz nasıl biliyoruz diyorsunuz? Sizin kitabınız ayrı mı?
Kur’anist: Şeytan Âdem’e secde etmemekle, âciz olmayan Allah’ı -bir mânâda- aciz
bıraktı.
YORUM: Şeytan Allahı nasıl aciz bırakabilir? Müslüman iseniz, bu söz için
tecdidi iman gerekir.
Hz. İsa’ya tüp bebek diyenler 05032003
Kur’anistler diyor ki: Allah’ın ilham etmesi ve dinsel ve bilimsel
işaretlerin göstermesine göre 1990’da Hz. İsa yeryüzünde tüp bebek olarak
bedenlenip ve gökten ruh olarak cismine binip 2020’de ortaya çıktıktan sonra,
2060’ta dünyamızı terk edecektir.
YORUM: Hz. İsa’nın 1990’da tüp bebek olarak büyüdüğü hangi kitapta yazıyor? Bu
kadar safsata olur mu hiç? Demek 18 yıl sonra dünyaya gelecek? Siz Yehovacı
mısınız veya hangi misyonersiniz?
Kur’anist: Avrupa ve Amerika’daki tüp bebeklerden birisi Hz. İsa olacaktır.
YORUM: Sizde hiç Allah korkusu yok mu? Tüp bebek, bir yumurta ve bir spermden
meydana gelir. Bu tüp bebeğin yumurtasını kim verdi, spermini kim verdi?
Yahudiler -hâşâ- ona piç dedi, ama sizin iftiranız Yahudiden de daha kötüdür. Hz.
İsa gökten inmeyecek mi? Bu tüp bebeği nereden çıkardınız?
Kur’anist: Sperm Bankası’ndan bir erkek bir de kadın tohumu alınır. Bu tohum
kiralık bir anneye aşılanır. Alın size Hz. İsa olacak annesiz ve babasız bir
çocuk!
YORUM: Hâşâ böyle doğan çocuk piç olur. Hem buna Hz. İsa nasıl denir? O spermin
sahibi yok mu? O yumurtanın sahibi yok mu? Bilinmeyince anasız babasız İsa mı
denir? Kur’anda açıkça onu göğe kaldırdık diyor. Sen niye tüp bebek yapmaya
çalışıyorsun?
Kur’anist: Kim bilir bu halde meydana getirilip kiliseye bırakılan kaç tane
çocuk vardır. İşte Hz. İsa da bu çocuklardan birisi olacak. İşte böyle haberleri
ancak Allah’tan bilgi, ışık ve elçilik alanlar verebilir.
YORUM: Allah, İsa gökten inecek diyor, siz kiliseden tüp bebek olarak bir
Hıristiyan tohumu olacak diyorsunuz. Siz Yahudi’den de kötüsünüz. Onların
kestiği hayvan yenir, sizinkiler leş olur.
Kur’anist: Müslümanlıkla Hıristiyanlığın yani iki dinin birleştirilmesi niye
mümkün olmasın ki?
YORUM: İki farklı din birleşmez. Eğer Hıristiyanlar Müslüman olacak deniyorsa,
buna iki dinin birleşmesi denmez. Hıristiyanlar Müslüman olacak denir. Global
diyalogcular onları Müslüman etmek istemiyor iki dini, hatta üç dini
birleştirecekler. İki veya üç din birleşince ortaya çıkan karışıma ne isim
verilecek?
Kur’anist: Avrupa ve Amerikan halkı, kâfir bir millet değil, dâvete muhtaç bir
ümmettir.
YORUM: Yani Hıristiyanlar kâfir değil öyle mi? Davete muhtaç kâfirlerdir.
Diyelim davet ettik Müslüman oldular. Ama daha önce kâfir değil miydiler? Kâfire
kâfir denmez mi? Nasıl bir misyonerlik bu?
Kur’anist: Hem bu zamandaki Hıristiyan olduğu kabul edilen milletler dahi bugün
tam Hıristiyan değildir. Gerçek Hıristiyanlık ile, bozulmuş Hıristiyanlık
arasında beklemektedir.
YORUM: İslamiyet gelince artık Hıristiyanlık kalır mı? (Allah indinde hak din
ancak İslamdır) âyetine inanmıyor musunuz? Gerçek Hıristiyanlık hak mı idi? Hak
idiyse, hak din var iken Allah niye İslamiyeti gönderdi? Niye hak din ancak
İslamiyettir dedi?
Kur’anist: Meryem oğlu Hz. İsa, babasız olarak tüp bebek mucizesi ile meydana
gelmiştir.
YORUM: Tüp bebekteki sperm nereden geldi? Siz Kur’anı yalanlamakta Yahudileri de
geçtiniz. Kur’an diyor ki:
(İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem’e ruhumuzdan üfledik.) [Tahrim 12]
Allah ona üfledik diyor, siz ise tüp bebek diyorsunuz, Allahın bildirdiğinin
aksini söylemek elçilik mi, dinsizlik mi? Allah Ol deyince olur. Hâşâ niye tüp
bebeğe ihtiyaç duysun ki?
İstiğfar etmenin fazileti 06032003
|
Kötülükten kaç
|
Gaflete
dalma
Deme bana ne
|
Kimseyi
üzme
Kimseye
kızma
Devadır
derde
|
Hidayet ve dalalet=Hak yol ve sapıklık 09032003
Hidayet, doğru yolu gösterme, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda
bulunma, cenâb-ı Hakkın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine
rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık
ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylemesi demektir.
İhtidanın manası da hidayete erme demektir, yani Müslüman olma, din olarak
İslâmiyet’i seçme.
Bir kişiyi hidayete kavuşturmak, Peygamberler dahil hiç kimsenin elinde
değildir. Allahü teâlâ Peygamber efendimizi, âlemlere rahmet olarak gönderdiği
ve bütün kâinatı onun için yarattığı halde hidayete erdirme yetkisini
vermemiştir. Hâdi ve Mehdi, yani hidayet veren yalnız Allahü teâlâdır. İnsanlar
ise sadece hidayete sebep olurlar. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, beni âlemlere rahmet ve hidayet için gönderdi.) [Ebu Nuaym]
(Ben hakka davet edici ve Allahın emirlerini insanlara ulaştırıcı bir peygamber
olarak gönderildim. Hidayet benim elimde değildir. Şeytan da Allahın yasak
kıldığı şeyleri süslü, cazip gösterir. Saptırmak da onun elinde değildir.) [İ.
Adîy]
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Ey kullarım! Benim hidayet ettiklerim hariç, hepiniz
yanlış yoldasınız. Benden hidayet isteyiniz ki, sizi doğru yola eriştireyim.)
[Müslim]
Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Allahü teâlâ dilediğine hidayet verir ve
hidayete girecek olanları en iyi o bilir.) [Kasas 56]
(Biz onlara gökten melekleri indirsek ve karşılarında ölüleri konuştursak ve her
istediklerini onlara versek, biz dilemedikçe yine iman etmezler.) [Enam 111]
(Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır.) [İbrahim
4]
(Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. O halde
inanmaları için insanları zorlayacak mısın? Allahın izni olmadıkça, hiç kimse,
iman edemez.) [Yunus-99,100]
(Allah, kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslamiyet için genişletir.
Dalalette bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki,
oraya hakikatin girebilmesi, sahibinin göğe çıkması gibi mümkün değildir.
Böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.) [Enam 125]
([Nuh aleyhisselam] Ben size nasihat etmek istesem bile, Allah dalalette
kalmanızı dilemiş ise, size faydası olmaz.) [Hud 34]
Kaza ve kadere inanmayan akılcı mutezile fırkası ile bunların izinde gidenler,
bu âyet-i kerimeler karşısında şaşırıp sapıtıyorlar. Bir âyet-i kerime meali
şöyledir: (Kur’an-ı kerimde bildirilen misaller, çoğunu küfre sürüklediği gibi,
çoğunu da hidayete ulaştırır.) [Bekara 26]
Hâşâ Allah kimseye zulmetmez. Müslüman olmak isteyene mani olmaz. Dileyen
Müslüman olabilir. Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:
(İsteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. İnkârcılara cehennem ateşini
hazırladık.) [Kehf 29]
(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez, onları azaba sürükleyen
çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulüm ediyorlar.) [Nahl 33]
(Zerre kadar hayır ve şer işleyen, karşılığını görür.) [Zilzal 7,8]
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın feyizleri, nimetleri,
ihsanları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne, herkese
gelmektedir. Rabbimiz, herkese mal, evlat, hidayet ve her iyiliği, fark
gözetmeden göndermektedir. Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da
alamamak suretiyle, insanlardadır. (Devamı var)
Hidayete sebep olan cennetliktir 10032003
Hidayette olmak ve insanları hidayete davetin önemi büyüktür. Emr-i
ma’ruf ve nehy-i münker farzdır. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(İman edip iyi işler yapan, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç, insanlar
zarardadır.) [Asr 2,3]
(Sizin içinizde, insanları hayra, [edillei şer’iyeye=dört delile uymaya] davet
eden ve iyiliği emredip kötülükten [Dört delile muhalefetten] men eden bir
cemaat bulunsun. İşte Onlar, kurtuluşa erenlerdir.) [Al-i İmran 104]
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Tahsilsiz ilme, rehbersiz hidayete kavuşmak isteyen, boş şeylerden yüz
çevirsin!) [İ. Gazali]
(İbadetlerini ihlas ile yapanlara müjdeler olsun! Bunlar hidayet yıldızlarıdır.)
[Ebu Nuaym]
(İmamlar [önderler] hadi ve mehdi olduğu sürece, insanlar dal ve mudil olsa da
asla helâk olmaz.) [Hâtîb] (Hadi=doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş, Hidayet
yolunu gösteren, mürşid, Mehdi=hidayete vesile olan, hidayete getiren.
Dâl=sapık, mudil=saptıran)
(Esselamü ala menittebeal hüda=Hidayete uyana, hak yolda olana selam olsun.) [Nesai]
(Ya Rabbi, bizi hidâyetten sonra, başkalarının hidayetine vesile olanlardan
eyle.) [Buhari]
İnsan yaratılışta; hidâyet ve dalâlet olmak üzere iki taraflıdır. Ona hidâyeti
tanıtmak için bir rehbere veya bir üstadın kitabına ihtiyaç vardır. Hidayet çok
kıymetli olduğu gibi, hidayete sebep olmak da çok kıymetlidir. Hadis-i
şeriflerde buyuruluyor ki:
(Senin vasıtanla Allah’ın bir kişiye hidâyet vermesi, senin için üzerine güneşin
doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.) [Taberânî]
(Bir kâfirin hidayetine sebep olmak, kızıl develere malik olmaktan iyidir.) [Buhari,
İ. Ahmed]
(Bir insanın hidayetine sebep olan [Onu ehli sünnet yapan] muhakkak cennete
girer.) [Buhari]
(Bir Müslüman, arkadaşına, hidayetini arttıracak veya onu tehlikeden kurtaracak
hikmetli bir sözden daha iyi bir hediye veremez.) [Ebu Yala]
(Kim, hidayete [Ehli sünnete] davet ederse, o yola girenlerin bütün sevapları
ona da yazılır, diğerlerinin ecrinden bir şey eksilmez. Kim de, sapıklığa davet
ederse, o yola girenlerin günahları, ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin
günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Tirmizî]
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red gayesi ile, ilim öğrenmek için yola
çıkan kimse, kırk yıl ibadet eden bir abid gibi ecir alır.) [Deylemî]
Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını başkalarına vermek de, hidayete sebep olmak
gibi sevaptır. Hatta kitabı alan, o kitapla amel etmemiş olsa, dalalette kalsa
bile, kitabı veren niyetine göre onu hidayete kavuşturmuş gibi sevap alır. Çünkü
hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Hayrın yolunu gösteren onu işleyen gibidir.) [Ebu Davud, Tirmizî]
(Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker ederken ölen şehiddir.) [İ. Asâkir]
(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihâda verilen sevaba göre, deniz
yanında bir damla su gibidir. Cihâd sevabı da, emr-i mâruf ve nehy-i anilmünker
[dinin emir ve yasaklarını yayma] sevabı yanında, denize nispetle bir damla su
gibidir.) [Deylemî] (Yarın: Sırf niyetle sevap kazanmak)
Sırf iyi niyetle sevap kazanmak 11032003
Dünkü yazıda, bir insanın hidayetine sebep olmanın dünyadaki her
şeyden daha kıymetli, hatta ona Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına
ulaştırmanın da aynı olduğunu bildirmiştik. Yani o kişi hidayete kavuşmasa bile
aynı sevaba kavuşulur. Bugün de aynı hususları bildirmeye devam ediyoruz...
İslâm âlimleri, (Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyütür, nice
büyük ameller vardır ki, niyetleri onları küçültür) buyuruyor. Eski ümmetler
zamanında çok acıkan birisi, (Şu kum tepeleri buğday olsa, bütün fakirlere
dağıtırdım) diye düşünür. Allahü teâlâ zamanın Peygamberine şöyle vahyeder: (Ona
de ki, Allah, senin halis niyetini kabul etti, o kadar buğdayı sadaka vermiş
gibi sana sevap yazdı.) [İhya]
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Kulun amelleri mühürlü zarflarla Allaha arz edilir. Allahü teâlâ, “Şu zarfları
atın, çünkü bu amellerde benim rızam kastedilmedi. Şu amelleri de ona yazın”
buyurur. Melekler, “Ya Rabbi bu kul, o amellerin hiç birisini işlemedi” derler.
Allahü teâlâ, “Evet yapmadı ama, yapmaya niyet etti. Yapmış gibi sevaba kavuştu”
buyurur.) [Dare Kutni]
(Her kim ki iyi bir işi işlemeye niyet eder de onu yapmazsa, Allah onu tam bir
iyilik olarak yazar. Niyet eder ve yaparsa, on mislinden yediyüz misline kadar,
hatta daha fazla bile yazar. Kötü bir işe niyet edip, de, yapmayana tam bir
hasene [iyilik] sevabı, niyet edip yapana ise bir günâh olarak yazar.) [Buhârî,]
(Savaşılmadığı halde bile Allah yolunda harp sahasında durmak; göz açıp
yumuncaya kadar bile Allaha isyan edilmeden yapılmış altmış senelik ibadetten
efdaldır.) [İ. Neccâr]
(Evinden namaz kılmak için çıkan namazdadır. Namaza yetişemese de.) [Hakîm]
(Bir işte hazır olan, kalben memnun olmazsa, hazır olmamış sayılır. Bir işte
bulunmadığı halde ona razı olan da, o işte bulunmuş sayılır.) [Ebu Ya’la]
(Hayra delalet eden, onu yapan gibidir.) [E. Ya’la]
(En üstün amel, iyi niyetli olmaktır.) [Hakim]
(Niyeti güzel olan Müslüman Cennete gider.) [Deylemî]
(Allahın rızâsı gözetilmeden sevap kazanılmaz. Niyetsiz hiçbir amel olmaz.) [Deylemi]
(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz.) [Tirmizî]
(Gece ibadete niyet edip yattıktan sonra, sabaha kadar uyuyup kalana, niyeti
sebebi ile gece ibadet etmiş gibi sevap yazılır, uykusu da kendisine sadaka
olur.) [Nesâî, İ. Mace]
(Hediyenin en faziletlisi, hikmetli bir sözü öğrenip başkasına öğretmektir ki,
bu da halis bir niyetle bir sene ibâdet etmekten daha sevabdır.) [İbni Asakir]
(Allahtan sıdk ve ihlas ile şehitlik isteyen, yatağında ölse de, şehit olur.)
[Müslim]
(Şehitlerin çoğu, yatakta ölenlerdir. Savaşta öldürülenin niyetini ancak Allah
bilir.) [İ. Ahmed]
(Amellerini yapmasa bile kavminin yaptığını seven kıyâmette onlarla haşr olur.)
[Hatîb]
(İhlasla şehitliği arzu eden, şehit olmasa da, şehitlik sevabına kavuşur.)
[Müslim]
(Allahü teâlâ meleklere buyurur ki: Kulum bir kötülük yapmak isterse, hemen
yazmayın. O işi yaparsa bir kötülük yazın. Eğer iyi bir işe niyetlenir de
yapamaz ise, niyetini bir iyilik olarak yazın. Niyetini gerçekleştirir ise on
iyilik yazın.) [Müslim]
Resulullah efendimiz, (Güzel niyet, sahibini, güzel komşu da, komşusunu Cennete
sokar) buyurunca, (Ya Resulallah, ama kendisi kötü olsa da mı?) diye soruldu.
Cevaben Evet buyurdu. (Deylemî) (Güzel komşu, ahlâkı güzel, itikadı düzgün
Müslüman demektir)
Bir kâfirin hidayete kavuşması 12032003
Bir kâfir, şu üç sebeple, Allahın lütfu, kendi araştırması ile ve
birinin duâsını almakla Müslüman olur.
1- Allahın lütfu ile: Allahü teâlâ, bir kimsenin hidayetini, yani Müslüman
olmasını dilemişse, o kimse, severek Müslüman olur. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor
ki:
(Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslâma açar.) [Enam 125]
(Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır.) [İbrahim
4]
2- Kendi araştırması ile: Bu yolla Müslüman olmuş çok kimse vardır. Hakkı,
doğruyu bulmak gayreti ile, bütün dinleri inceler. İslâmiyet’in güzelliğine
hayran olup Müslüman olur. Allahü teâlâ, İslâmiyet’i doğru olarak öğrenmek
isteyene, bunu nasip edeceğini vâd buyurmuştur. Kuran-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]
(Allah, kendine kavuşmak isteyenlere, kavuşturan yolu gösterir.) [Şûra 13]
Doğru yolu aramayıp, nefislerine uyarak îman etmeyenleri, azıp can yakanları,
cehennemde sonsuz olarak yakacağını haber veriyor. İslâmiyet’i işitmeyen çok
kimse vardır ki, akl-ı selîmleri olduğu için, bozulmuş, uydurulmuş dinlerin
adamlarına aldanmamışlar, astronomide ve fen bilgilerinde ve bilhâssa tıb
ilminde gördükleri nizâmlı olayların birbirlerine bağlantılarını düşünerek,
yaratılışın sırlarını, bu hesaplı düzenin gerçeğini anlamak istemişlerdir.
Fransız Kaptan Kusto bunlardan birisidir.
Allahü teâlânın, Ankebut sûresinde vaat ettiği üzere, bunları îman etmeye sebep
olan rehberlere, kitaplara kavuşturacağı, Ruhul-beyan tefsîrinde de yazılıdır.
Böyle mesut kimse anlar ki, her şeyi yaratan, bir Allah vardır. O, her şeyi
görür, bilir, işitir. Her şeye gücü yeter. Gücü, kuvveti sonsuzdur. Her şeyi,
zamanı gelince yok etmektedir. İnsanları tekrar dirilteceğini, hesaba
çekeceğini, îman etmiş olanlara cennette sonsuz nimetler vereceğini, îmanı
olmayanları, kâfirleri cehennemde sonsuz yakacağını bildiriyor. Onun emirlerine
uymaktan başka kurtuluş yolu yoktur.
3- Birisinin duâsına kavuşmakla:
Birisinin duâsı ile Müslüman olmuş çok kimse vardır. Hz. Ömer bunlardan biridir.
Hz. Hamza, imana gelince, Müslümanlar çok kuvvetlendi. Bu iş, kâfirlere güç
geldi. Ebu Cehil, (Onu öldürmekten başka çare yok) dedi. Bunu yapana, çok
miktarda deve ve altın vereceğini bildirdi. Ömer yerinden fırladı. (Bu işi,
benden başkası yapamaz) dedi. Ömer’i alkışladılar. Ömer, kılıcını çekip önce
kardeşinin evine gitti. Eniştesi Said ile kardeşi Fatıma, yeni gelen Taha
suresini okuyorlardı. Ömer içeri girip bu hali görünce, eniştesini ve kardeşini
dövmeye başladı. Fatıma, “Ya Ömer, başımızı kessen dönmeyiz” dedi. Ömer,
ellerindeki kâğıdı alıp Taha suresini okumaya başladı. Kur’an-ı kerimin
fesahati, belagatı ve manaları kalbini çok yumuşattı. (Hakikaten, ne kadar
doğru) dedi. Bunu işiten Habbab, gizlendiği yerden çıkıp, Müjde ya Ömer,
Resulullah, (Ya Rabbi, bu dini, Ebu Cehil ile veya Ömer ile kuvvetlendir) diye
duâ etmişti. Bu saadet sana nasip oldu dedi. Hz. Ömer hemen gidip Müslüman oldu.
(Tirmizî)
Muharrem ayı ve Aşure günü 13032003
Muharrem ayının onuncu günü yani bugün Aşure günüdür. Muharrem ayı,
Kur’an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Bu ayın en kıymetli gecesi
de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duâları Aşure günü kabul etmiştir. Hz.
Âdem’in tövbesinin kabul olması, Hz. Nuh’un tufandan kurtulması, Hz. Yunus’un
balığın karnından çıkması, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, Hz. İdris’in canlı
olarak göğe çıkarılması, Hz. Yakub’un, oğlu Hz. Yusuf’a kavuşması, Hz. Yusuf’un
kuyudan çıkması, Hz. Eyyüb’ün hastalıktan kurtulması, Hz. Musa’nın Kızıl Deniz’i
geçmesi, Hz. Îsâ’nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması
Aşure günü oldu. Bugün yapılacak işler:
1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aşure
günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Taberani], (Aşurenin
faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler,
şehitler ve salihlerin ibâdetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a] [Yalnız Aşure
günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!]
Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru (Herkese duyurun! Kim bugün bir şey
yemişse, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç
tutsun! Çünkü bugün Aşure günüdür) buyurmuştur. (Buhari) Peygamber efendimiz,
bugün bir hurmayı mübarek ağzında ıslatıp çocukların ağzına verirdi. Çocuklar,
Resulullahın mucizesi olarak akşama kadar bir şey yiyip içmezlerdi. Bugün bazı
hayvanların bile bir şey yemediği bildirilmiştir. Bir avcı, Aşure günü, bir
geyik yakaladı. Geyik, yavrularını emzirip akşamdan sonra dönmek üzere, avcının
izin vermesi için, Resulullah efendimizden, şefaat istedi. Avcı, geyiğin akşama
kalmadan hemen gelmesini isteyince, geyik, (Bugün Aşure günüdür. Bugünün
hürmetine yavrularımızı emzirmeyiz. Onun için akşamdan sonra gelmek için izin
istedim) dedi. Bunu duyan avcı, geyiği Resulullaha hediye etti. O da, geyiği
serbest bıraktı.
2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli
yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Sıla-i rahmi terk eden, Aşure
günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa’nın sevabı kadar ecre kavuşur)
buyuruldu. (Şir’a)
3- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, ilim öğrenilen veya Allahın
zikredildiği bir yerde, biraz oturan, cennete girer) buyuruldu. Bu gece ilim
olarak, ehli sünnete uygun ilmihal okumalıdır. Ayrıca Kur’an-ı kerim okumalı,
kazası olan kaza namazı kılmalı. (Şir’a)
4- Sadaka vermek sünnettir, ibâdettir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar
sadaka veren, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a) (Bugün aşure
ibâdet) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibâdet olmadığını
bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu
inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir.
Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu.
(Hakim)
5- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren,
bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)
6- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının
nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki)
7- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan
temizlenir) buyuruldu. (Şir’a)
Onların dinine uymadıkça 16032003
Bazı kimseler, globalleşme adına, tevhid adına, kitap ehli ve
bid’at ehli hakkında ya hiç yazı yazmamalı veya gâyet light yazmalı, kâfire
açıkça kâfir, fahişeye açıkça fahişe denmemeli diyorlar. Din kitaplarında da,
(Hıristiyan ve Yahudi kâfirlerine kâfir dememeli, çünkü onlar, kendilerini kâfir
olarak bilmiyorlar) deniyor. Bu ifadeleri ne kadar yumuşatırsak yumuşatalım,
kitaplılar [Hıristiyanla Yahudiler] ve kitapsızlar [ateistler] memnun olmaz.
Çünkü Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:
(Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlarla Yahudiler senden asla razı
olmazlar. De ki: Doğru yol, ancak Allahın yoludur. Sana gelen ilimden sonra eğer
onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir
yardımcı vardır.) [Bekara 120]
Âyet-i kerimenin muhatabı bütün Müslümanlardır. Allahü teâlâ Hıristiyanları dost
edinmeyin, onlar Müslümanlardan razı olmaz buyururken yani bu ilimler bize
gelmişken, hâlâ onlarla sıcak diyaloğa devam edersek, âyet-i kerimede de
bildirildiği gibi, Allahın dostluğunu bırakmış oluruz.
Hâşâ Allahü teâlâ yanlış söylemez. Kitap ehline kucak açıp, kiliselerine,
havralarına da gitsek, sizin mazlumlarınız cennetliktir de desek, onlar
Müslümanlardan razı olmazlar. O halde onlara yaranmaya çalışmak, dinden taviz
vermek çok yanlıştır.
Bid’at ehli de öyledir. Tasavvufa saldırmadıkça, mucize ve kerameti inkâr
etmedikçe, Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis var demedikçe,
bid’at ehli bizi asla tasvip etmez. Çünkü garipler asrındayız. Hz. Osman’ı ve
diğer sahabe ile İslam âlimlerini kötüleyenler hep alkışlanıyor, “Onları
kötüleyen mezhepsizdir” diyen Müslümanlar da taşlanıyor, kaynar suda haşlanıyor.
Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (İslâm dini, garip olarak başladı, sonu da
garip olur. Garip Müslümanlara müjdeler olsun!) [Müslim, Tirmizî]
Dinimizde bir kaide vardır: Küfre rıza küfürdür. Yani kâfirlik olan bir işin
yapılmasına razı olan kâfir olur. Bunun gibi bid’ate rıza bid’at, harama rıza
haramdır. Adamlar, kollarını sıvadılar, bid’at ehlini savunmak için konferanslar
verdiler, kitaplar ve makaleler yazdılar. Her kaptan içindeki sızar buyuruluyor.
Elbette herkes inandığı ve sevdiği yolu savunacaktır. Hadis-i şerifte
bildiriliyor ki, kişi sevdiği ile haşrolur, onunla birlikte ya cennete veya
cehenneme gider. Bid’at ehlinin cehenneme gideceği birçok hadis-i şerif ile
bildirilmiştir. Bu hadis-i şeriflere göre, bid’at ehlini sevenler, onları
savunanlar, tövbe etmezlerse, savundukları bid’atçilerin yanına gideceklerdir.
Ama bir hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin tövbesi kabul olmaz) buyuruluyor. (İbni
Mace, Taberani, Deylemi)
Âlimlerimiz buradaki kabul olmaz ifadesini, (Bid’at ehli kendi yolunun doğru
olduğuna inandığı için tövbe etmez) diye açıklamışlardır. Bid’atlerini bid’at
olarak bilip tövbe etseler, elbette kabul olur.
Bir insan imanın altı şartından beşini kabul edip birisini kabul etmese
kâfirdir. (Eşiat-ül-lemeat) Mesela bazı mezhepsizler gibi kaderi inkâr etse veya
kabul edip “herkes kaderini kendi yaratır” dese kâfirdir. Artık o ehli kıble
değildir, namaz kılsa da, tövbe etmedikçe cehennemliktir. Her namaz kılana ehli
kıble denmez. Şu hadis-i şerif, namaz kılanların da, bazı ahlâklarından dolayı
münafık olduklarını bildiriyor: (Yalan söyleyen, sözünde durmayan ve emanete
hıyanet eden, Müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa da münafıktır.)
[Buharî] (Devamı var)
Din kitaplarında uydurma hadis olmaz 17032003
“Baidullah”ı savunan bir yazara (Hiçbir Ehli sünnet âlimin
kitabında uydurma hadis yoktur, olmaz da) dediğim zaman, (Sana İhya’da uydurma
hadis olduğunu ispat edeyim) diyerek bana bazı vesikalar gönderdi. Bunlara cevap
vermeden önce, mevdu hadisin, ictihadın ne olduğuna bakalım.
Hak olan dört mezhepteki Müctehidler, gerek kendi mezheplerinde ve gerekse başka
mezheplerdeki bir ictihad için yanlış demezler. Deseler bile geçersiz olur.
Bunlara birkaç örnek verelim: Hanefi mezhebinde görünen bazı mezhepsizler,
Şafii’deki ictihadlara dil uzatıyorlar. Mesela diyorlar ki: “Meni pistir, deniz
haşaratı yenmez, kan çıkmakla abdest bozulur, kadına dokunmakla abdest bozulmaz.
Bunun gibi çok meselede Şafiiler, uydurma veya zayıf hadislere dayanarak
bunların tersini söylüyor. Hatta kendinden olan piç kızı ile evlendirebiliyor.”
Şafii mezhebinde görünen bazı mezhepsizler de diyorlar ki: “İmam arkasında
Fatiha okumak farzdır. Denizden çıkan her hayvan yenir. Ramazanda kasten yiyip
içen için kefaret gerekmez. Zekat Kur’anda sekiz sınıfa verilir diyor. Hanefiler
ise, uydurma veya zayıf hadisleri delil alarak, sadece fakir sınıfına zekat
veriyorlar. İmam arkasında farz olan Fatiha okumayı günah sayıyorlar. Daha
bunlar gibi birçok hususta zayıf hadislerle amel ediyorlar.”
Hiçbir mezhebe uymayıp, mezhepler üstü hareket eden Abduhcular, farklı
ictihadları topluyorlar. “Bu konuda Hanefi haklı, şu konuda Malik isabet
etmiştir, şu konuda Ahmed’in kavli zayıftır, çünkü dayandığı hadis zayıftır”
diyorlar. Bunlar, mezhepsizlik için birer örnektir. Bir insan müctehid bile
olsa, farklı ictihadı varsa, o ictihadı, başka müctehidin ictihadını iptal
edemez. Çünkü dinimizde bir kaide vardır: İctihad ictihad ile nakzedilmez.
(Mecelle m.16)
Hal böyle olunca, bir müctehid kalkıp da, imam-ı Şafinin veya İmam-ı a’zamın
ictihadı yanlıştır, zayıftır gibi bir şey söylemez. Söylese de geçerli olmaz.
Hadisler için de durum aynıdır. Mesela imam-ı Nesai, Taberani’deki bir hadise
uydurma diyemediği gibi, İmam-ı Taberani de, Nesai’deki bir hadise uydurma
demez. Dese de, o hadis diyene göre uydurma olur, öteki muhaddise göre uydurma
olmaz.
Mahmasani isimli yabancı bir yazar, Türkçe’ye çevrilen kitabında, Buharî’deki
Acve hurması ile ilgili bir hadisi, uydurma olarak bildiriyor. Gerekçe de
gösteriyor: (Çünkü ilme ve realiteye aykırıdır) diyor. Mahmasani, Buharî’deki bu
hadis-i şerif için (İhmal, uydurma ve iftira yolu ile sünnete katılan binlerce
benzerinden bu bir örnektir) diyor. İmam-ı Buharî’ye, ihmallik, uydurmak ve
iftira etmek gibi suçlar isnat ediyor.
Piyasada mevduat kitapları var. Mesela Şevkani, Sehavi, Aliyyülkari, Acluni gibi
kimseler, tefsir ve hadis kitaplarındaki hadislere uydurma demekle o hadisler
uydurma olmaz. Hafız Iraki İhya’daki hadisleri incelemiş, bazılarına kaynak
bulamamış, kaynağını bulamadım demiş, mezhepsizler “bak kaynağı yok, bu uydurma
hadis” diyorlar. Mezhepsiz demek ilimden irfandan habersiz, kendini mutlak
müctehid yerine koyan kimsedir. Yani aklı ve ilmi ermediği halde, her konuda
fikir yürüten, bilir bilmez her şeye karışan bid’at ehlidir. Mezhepsizler içinde
İbni Teymiye veya mason Abduh’u sevmeyen yok gibidir. Çünkü 30 yıldır bu işle
meşgulüm. Abduh’u tenkit eden tek mezhepsiz görmedim. (Devamı var)
Hadis uydurmanın cezası büyüktür 18032003
Resulullah efendimiz, hadis uyduran ve uydurma hadisi nakleden için
ağır tehditlerde bulunmuştur. Mesela (Hadis uyduran cehennemdeki yerine
hazırlansın) hadis-i şerifi din kitaplarında var. Böyle bir hadis-i şerif olmasa
bile, hangi İslâm âlimi kitabına uydurma hadis alır? Mezhepsizler, (Uydurma
hadisi kitabına almak, ya ihmallik, ya gafillik ya cahillik veya hainlikten
ileri gelir) diyorlar. Gâyet doğrudur. Peki Kütüb-i sittede, diğer hadis ve
tefsir kitaplarında veya İhya’da uydurma hadis var denirse, bu büyük zatlar
ihmallik, gâfillik, cahillik veya hainlikle suçlanmış olmuyor mu? O mübarek
zatlara bunlar nasıl yakıştırılabilir? Bir İslam âlimi uydurma hadisi kitabına
alır mı hiç? Cahillik denirse hâşâ İslam âlimi cahil olursa kim âlim olur ki?
Gafillik de öyle. Onlar gafil ise biz nasıl müteyakkız [uyanık] oluruz? Müctehid,
bir hadis için uydurma diyebilir, bu da ancak kendisi için geçerlidir. Bir
muhaddis, İhya’da uydurma hadis var dedi diye bizim de var dememiz caiz olmaz,
bu haddini bilmemekten, cahillikten, hatta hainlikten ileri gelen bir söz olur.
Kur’an-ı kerimde, (Âlimlere sorun) buyuruluyor. Hadis-i şerifte ise, (Âlimler,
peygamberlerin varisleridir), (Âlim, Allahın güvendiği kimsedir) buyuruluyor.
Allahın güvendiği ve kendilerine sorun dediği âlimler kimdir? Kütüb-i sitte
sahipleri veya Hüccetül İslam İmam-ı Gazali hazretleri bu âlimlere dahil değil
mi? Resulullah efendimizin (Varislerim) dediği âlimler bunlar değil ise
kimlerdir? Abduh mu? Şevkani mi? Sehavi mi, Kardavi mi? Acluni mi? Mezhep
imamları veya bir İmam-ı Gazali, bir İmam-ı Rabbani eğer Resulullahın varisi
değil ise, başka bir tane varis gösterilemez. Mısırlı Suriyeli mezhepsizler
çıkıp, (Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis çoktur) diyorlar.
Mezhepsizlerin sözleri delil oluyor da, mezhep imamlarının, İmam-ı Gazalinin,
İmam-ı Rabbaninin sözü neden delil olmuyor? Mezhepsizlerin anladığı din oluyor
da, bu büyüklerin anladığı neden din olmuyor? Onlardan öğrendiğimiz bilgilerle,
onları mı sorgu suale çekeceğiz? Bu nasıl mantık, bu nasıl ilim, bu nasıl edep
böyle? Din düşmanlarına alet olanlara, onların tuzaklarına düşenlere yazıklar
olsun.
Allahın güvendiği, peygamberin vârisi olan âlimlere güvenmeyen, hâşâ onların
yalan söyleyeceğini veya Kur’an-ı kerime aykırı uydurma hadis nakledebileceğini
sanmak ne kadar yanlıştır.
Biz, İmam-ı Gazalî hazretlerinin kitabından bir hadis-i şerif alıyoruz.
Mezhepsizler, (Bunun Kur’ana uygun olup olmadığına bak) diyorlar. Hâşâ İmam-ı
Gazalî hazretleri bir hadisin Kur’an-ı kerime aykırı olduğunu bilemiyorsa, o
kadar cahil ise, biz nasıl bilelim? Yahut O, (Bu hadis Kur’an-ı kerime uygundur)
diyorsa, biz nasıl o hadisin zıt olabileceğini düşünelim? İslâm âlimlerinin
kitaplarında uydurma hadis olabileceğini düşünen cahillere ve sapıklara yazıklar
olsun!
Acluni veya benzeri birisi, bir hadise uydurma demişse, mezhepsizlere göre artık
o hadis uydurmadır. Bir yazar da, İbni Mace’deki bir hadis-i şerif için, (Hintli
Muhammed Abdürreşid en-Numânî, hadis imamlarının görüşünü bildiriyor, bu hadisin
uydurma olduğunu söylüyor) diyor. (İlim Çin’de ise de alınız) hadis-i şerifi
için, istisnasız bütün mezhepsizler uydurma diyor. Halbuki hadis âlimlerinden
İmam-ı Deylemî, İmam-ı Taberânî, İmam-ı Beyhekî, İmam-ı İbni Adiy, İmam-ı İbni
Abdilber gibi hadis âlimleri ve hüccetül islam ünvanı ile meşhur olan imam-ı
Gazali hazretleri sahih olduğunu bildirmektedir. Bu büyük imamların naklettiği
bu hadis-i şerife uydurma diyenin dili kurur. Peki imam-ı Süyuti, imam-ı Buhari
gibi bir âlim bir hadise uydurma dese, bu hadis uydurma olur mu? Ancak o
muhaddise göre uydurma olur, fakat öteki âlimlere göre yine sahihtir. (Devamı
var)
Resulullahın vârislerine güvensizlik 19032003
İslam âlimlerinin kitaplarındaki hadis-i şeriflere, şüphe ile bakan
bir yazar, “Allah, el-Hadîka sahibine rahmet eylesin. Bir hadis üzerine hüküm
bina etmeden önce sıhhat-zaaf durumunu açıklaması gerekirdi” diyor.
CEVAP: Otuz senelik tecrübem gösteriyor ki, buradaki Allah rahmet etsin ifadesi,
bu cahilliğini, bu gafletini Allah affetsin demektir ki, yazıklar olsun
anlamındadır. Çünkü senelerdir aynı nakaratı dinlerim. Mezhepsizler hep şöyle
söylerler:
“Allah Gazali’ye rahmet etsin, kitabına uydurma hadis doldurmuştur. İbni
Abidin’e Allah rahmet etsin ki, Ebu Hanife hakkındaki uydurma hadisleri kitabına
almıştır. Allah Ebu Hanife’ye rahmet etsin, sahih hadisler varken, kıyası tercih
etmiştir, ilk kıyas yapan şeytandır. Allah Sübki’ye rahmet etsin, ibni Teymiye
gibi büyük dehayı tenkit etmek cüretini göstermiştir. Allah Hanefi fukahasına
rahmet etsin ki, ictihad kapısını kapatarak ilerlemeyi durdurmuşlardır...”
Mezhepsiz demek, Resulullah efendimizin varisleri olan âlimlere düşmanlık
demektir. Suizan ve iftira demektir. Hadis-i şerifte, (Âlim Allahın güvendiği
kimsedir, Resulullahın vârisidir) buyuruluyor. Kendisine güvenilmeyip dil
uzatılan Hadika’nın sahibi kimdir?
CEVAP: Hadika’nın sahibi Abdülgani Nablusi hazretleridir. Fıkıh, tefsir, hadis
ve tasavvufta çok derin âlim idi. Yüzden fazla değerli kitap yazdı. Hadika
kitabı, İmam-ı Birgivi’nin Tarikat-i Muhammediyye’sinin şerhidir. Allahın
güvendiği ve Resulullahın vârisi olan böyle bir âlim, kitabına tetkik etmeden,
rastgele bir hadis alır mı? İmam-ı Gazali hazretlerine yapılan gaflet ve
ihmallik iftirası bu zata da yapılıyor. Yazıklar olsun anlamında Allah rahmet
etsin deniliyor.
Başka bir yazar da diyor ki: Hadislerin tashih-taz’ifinin ictihadî olması
doğrudur. Ancak bu sadece mütekaddimun ulema için geçerlidir. Fakat özellikle
el-Hatîbu’l-Bağdâdî, İbni Abdilberr, İbni Asâkir, el-Beyhakî, el-Gazzâlî... gibi
muahhar âlimlerin o ravinin rivâyetini eserinde zikretmiş olması, o rivâyetin
ictihaden tashih edildiğine delil teşkil edemez. [Yani araştırmadan, ihmallik
veya gafletle aldıklarını gösterir.]
Mezhepsiz Şevkani, Beydavi tefsirinde uydurma hadis olduğunu söylüyor. Zahir ve
batın ilimlerinde kâmil dört mezhebin inceliklerini iyi bilen, derin âlim, veliy-yi-kâmil,
ârif-i billah Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: Beydavi, tefsir
ilminde, en büyük makama yükselmiştir. Her meslekte senettir. Her mezhebde
önderdir. Her düşüncede rehberdir. Her fende mahir, her usulde bürhan, önceki ve
sonraki âlimlere göre sağlam, kuvvetli ve yüksektir. Böyle derin bir âlimin
tefsirinde mevdu hadis var demek, dinde derin bir uçurum açmaktır. Böyle sözleri
söyleyenin dili, inananın kalbi, dinleyenin kulakları tutuşsa yeridir. Acaba, bu
büyük ilim sahibi, mevdu hadisleri sahihlerinden ayıramaz mı idi? Yoksa, hadis
uyduracak kadar ve böyle yapanlar için, Resulullahın bildirdiği ağır cezalara
aldırış etmeyecek kadar Allah korkusu yok mu idi? Hadis ilminde müctehid bir
âlim, bir âlimin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Bu, “Resulullah böyle
söylemedi” demek değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır;
fakat başka müctehide göre sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen
böyledir. Hadis-i şerifte, (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki
sevab alır) buyuruldu. İctihad ictihadla nakzedilemez ve Ehl-i sünnet âliminin
kitabında uydurma hadis var denilemez.
(Devamı var)
Bid’at, sünnet ve farklı ictihad 20032003
Bid’at ehlini savunan yazar diyor ki: “Problem şurada: Mesela
İmam-ı Rabbânî, namaza dururken niyeti dil ile söylemek bid’at der. Bid’ati
hasene’yi kabul etmez. İmdi, dil ile niyet eden bid’at mi işlemiş oluyor?
Bid’ati hasene diyen âlimler yanlış yolda mıdır?”
CEVAP: Farklı ictihadın rahmet olduğu unutulmuş. Âlimin birisi bir meseleye
bid’at öteki caiz, hatta sünnet diyebilir. Fıkıhta böyle sayısız mesele vardır.
Yani müctehidlerin farklı ictihadları çoktur. İmameyne göre sünnet, İmam-ı
a’zama göre vacip olanlar var. Mesela bugünkü ikindi namazının başlama vakti
İmameyne göre bildirilmiştir. İmam-ı a’zama göre o vakitte ikindi kılınsa, vakti
girmediği için sahih olmaz. Bu mezhep içinde olduğu gibi mezhepler arasında da
böyledir. Mesela kurban kesmek, Hanefî’de vacip, diğer üç mezhepte sünnettir.
Bayram namazı kılmak da öyledir. Deniz haşaratı yediği için Şafiileri kötülemek
caiz olur mu? Şafii’de sünnet olan şey, Hanefi’de bid’attir. Mesela her farzdan
sonra âyetel kürsi okumak Şafii’de sünnet, Hanefi’de bid’attir. Farklı
ictihadlardan dolayı âlimler suçlanmaz.
Namazda niyetin kalb ile yapılması dört mezhepte de farzdır. Sadece dil ile
yapılması hiçbir mezhepte caiz değildir, kalbin de hazır olması lazımdır. Kalb
ile beraber dil ile söylemeye izin verilmiş, hatta müstehab olduğunu bildiren
âlimler de olmuştur. Namazda parmak kaldırmak da böyledir. Bid’at ve sünnet
diyen âlimler vardır. Bu durumda bizim gibi avam ne yapacaktır? Dinde eksik bir
şey bırakılmamıştır, bu da bildirilmiştir. Tercih erbabı âlimlerin, müftabih
kavil olarak bildirdiklerine uyarız. Yani onların seçtiği söze uyarız, mesele
kalmaz. Sünnettir veya bid’attir denilen bir şeyi yapmamak lazım olduğu, Berika,
Hadika ve İbni Abidin’de bildirilmektedir. Dinimizde çözülmemiş hiçbir mesele
yoktur.
İslâm âlimleri, bid’ati, Bid’at-i hasene ve Bid’at-i seyyie diye ikiye
ayırmışlar, mektep, kitap gibi sonradan yapılan şeylere Bid’at-i hasene
demişlerdir. Hadika’da (Böyle bir bid’at, bir ibâdetin yapılmasına yardımcı
olduğu için, dinimiz izin verir) buyuruldu. İmam-ı Rabbanî hazretleri ise, dinin
izin verdiği böyle faydalı şeylere, bid’at kelimesini bulaştırmamak ve bunlara
Sünnet-i hasene [iyi iş] demek gerektiğini bildirir. Sünnet, burada yol, iş
demektir. Yolun, işin iyisi de, kötüsü de olur. Hadis-i şerifte, Sünnet-i hasene
[iyi çığır] açanlar övülmekte, Sünnet-i seyyie [kötü çığır] açanlar ise
kötülenmektedir. (Müslim)
İmam-ı Rabbani hazretleri, bid’at-i hasene’yi kabul etmiyor gibi göstermek
yanlıştır. O sadece verilen ismi uygun bulmuyor. Mesela bid’at için pislik
dense, iyi pislik, kötü pislik diye ayırmamalı diyor, madem yapılan iyi bir şey
ise ona sünneti hasene=iyi iş demeli, bid’at kelimesini güzel işlere
bulaştırmamalı buyuruyor. Dine aykırı bir şeymiş gibi, sanki bir problemmiş gibi
bunu gündeme getirmek yanlıştır. “Baidullah”ın, mucizeleri inkâr ve tevili ile
İmam-ı Rabbani hazretlerinin bid’at dediği şeyler mukayese kabul eder mi hiç? Ya
Rabbi bizi bid’atten, bid’atçiden ve bid’at ehlini savunanların şerrinden
muhafaza eyle!
Çok kıymetli nasihatler 23032003
Seyyid Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyor ki: Fırsat
ganimettir. Ömrün tamamını faydasız işlerle telef etmemeli, Hak teâlânın
rızasına uygun şeylere harcamalı! Beş vakit namazı, tadil-i erkan ile ve cemaat
ile kılmalı, teheccüd namazını elden kaçırmamalı, seher vakitlerini istiğfarsız
geçirmemeli, gaflet uykusuna dalmamalı, ölümü düşünmeli, ahiret hallerini
gözetmeli, fânî dünyanın haram olan işlerinden yüz çevirip, baki olan ahiret
işlerine dönmeli. Dünya işleri ile zaruret miktarı uğraşmalı, diğer vakitlerde,
ahireti imar etmekle meşgul olmalıdır. Sözün kısası, Allahtan gayrı şeylerin
sevgisinden korunmalı ve bedeni dinin hükümlerine uymakla süslemeli, onunla
meşgul olmalıdır. İş budur, bundan gayrısı hiçtir.
Abdül Kuddüs hazretleri de buyuruyor ki: Vaktin kıymetini bil! Gece gündüz ilim
öğrenmeye çalış! Her zaman abdestli bulun! Beş vakit namazı, sünnetleri ile ve
tadil-i erkan ile, huzur ve huşu ile kılmaya çalış! Bunları yapınca, dünyada ve
ahirette, sayısız nimetlere kavuşursun. İlim öğrenmek, ibadet içindir.
Kıyamette, işten sorulacak, çok ilim öğrendin mi diye sorulmayacaktır. İş ve
ibadet de, ihlas elde etmek içindir. İhlas da, hakiki mabut ve kayıtsız, şartsız
var olan sevgiliyi [Allahü teâlâyı] sevmek içindir.
İbrahim-i Edhem hazretleri buyuruyor ki: 1- Günah işleyeceksen, Allahın verdiği
rızkı yeme! Rızkını yiyip de, Ona isyan edilir mi? 2- Günah işleyeceğin zaman,
mülkünden çık! Onun mülkünde Ona isyan edilir mi? 3- Günah işlerken Onun
görmediği bir yerde işle! Onun mülkünde, rızkını yiyip, gördüğü yerde günah
işlenir mi? 4- Can alıcı melek, ruhunu almaya gelince, bir müddet izin
isteyebilir veya o meleği kovabilir misin? O zaman hemen tövbe et! Çünkü o melek
ani gelir. 5- Mezarda, melekler, sual sorunca, (beni imtihan etmeyin) diyerek
onları kovabilir misin? Öyle ise, şimdiden onlara cevap hazırla! 6- Kıyamette
(Günahkârlar cehenneme) dendiği zaman, ben gitmem diyebilir misin?
Allahü teâlâ, (Ey kullarım! Benden isteyin! Kabul eder, veririm) buyuruyor. Ama
verilmeyenler de oluyor. Çünkü Ona dua eder, ama itaat etmezler. Peygamberini
tanır, Ona uymazlar. Kur’anı okur, gösterdiği yolda gitmezler. Nimetlerinden
faydalanır ama şükretmezler. Cennetin, ibadet edenler için olduğunu bilir,
hazırlıkta bulunmazlar. Cehennemi, asiler için yarattığını bilir, Ondan
sakınmazlar. Ecdadının ne olduklarını görür, ibret almazlar. Kendi ayıplarına
bakmayıp, başkalarının ayıplarını araştırırlar. Böyle kimseler, üzerlerine taş
yağmadığına, yere batmadıklarına şükretsin! Dualarının neticesi, yalnız bu
olursa, yetmez mi?
Osman Gazi’nin oğluna vasiyeti: Allahü teâlânın emirlerine aykırı iş yapma!
Bilmediğini İslam âlimlerine sor! İyice bilmeyince bir işe başlama! Ulemaya
riayet eyle ki, din işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli varsa, ona rağbet
et ve saygı göster! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allahın dinini
yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Herkese ihsânda
bulun! İnsan, ihsânın kuludur.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Ölmek felaket değil, öldükten sonra başa
gelecekleri düşünmemek felakettir. Mezhepsizlik ilhaddır. Ehl-i sünnet
alimlerine uyanlara müjdeler olsun.
Sen kalbine danış 24032003
İslam âlimleri buyuruyor ki: Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine
uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli
kalb üzerine koymalı, kalb çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı! Eğer, fazla
çarparsa yapmamalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Elini göğsüne koy, helal şeyde kalb sakin olur. Günah işte çarpıntı olur.
Şüpheye düşersen, din adamları fetva verseler de yapma!) [İ. Ahmed, Hakîm]
(Günah olan iş yapılırken kalbde çarpıntı olur.) [Beyheki]
(Nefse sükunet ve kalbe ferahlık veren şey, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe
heyecan veren iş günahtır.) [Beyhekî, İ. Ahmed, Taberânî]
(Helal haram bellidir. Şüphelilerden kaçın! Şüpheli olmayanları yapın!) [Taberânî]
(Seni rahatlatan şey iyidir. Seni şüpheye düşüren, sıkıntı uyandıran şey
günâhtır. Sana fetva verse de böyledir.) [İ. Ahmed, Beyheki, Taberânî]
(Kalbine danış; iyilik, kalbin mutmain olduğu, rahatladığı şeydir. Günah ise,
canını sıkan, kalbinde tereddüt uyandıran şeydir. Aksine fetva verseler de.) [Taberânî,
İbni Asakir]
(Yapacağın bir iş için, yedi defa Rabbinden hayırlı olanı iste, sonra kalbine
bak, hangisi kalbine ferahlık veriyorsa, hayırlı olan odur.) [Deylemî]
(Şüphelileri bırak, şüphe uyandırmayana bak. Doğru işlerde kalb sakin olur,
yalan ise kalbde şüphe uyanır.) [Tirmizî, Nesaî]
(Müftüler, fetva verseler de sen, yine kalbine danış.) [İ. Ahmed]
Ahir zamanda bilen bilmeyen herkes, din hakkında konuşup fetva veriyor. Bazısı,
son hadisi şerife dayanarak, birçok sahih hadise, “Bu benim kalbime yatmıyor”
diyerek uydurma damgasını vuruyor. Dinimizde, herkesin kalbi ölçü olsa idi,
Kur’an-ı kerime, Peygambere ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Bid’at fırkalarından
mutezile de, (Akıl, iyi ile kötüyü, hak ile batılı birbirinden ayırır) diyerek
aklı ölçü kabul ediyorlar. Bugün mutezile kafasında olanlar dindeki dört delile
göre değil, aklına göre konuşuyorlar. Dinimizde akıl da kalb de, bir şeyin haram
olmasında kesin ölçü olamaz. Mesela bir doktor, yazdığı kitabında (Dalak kandır
ve haramdır) diyor. Halbuki fıkıh kitaplarında dalak yemenin haram olmadığı
bildiriliyor. Bazıları da, (Ben Ankara’dan oğlumun bulunduğu İstanbul’a uçakla
kısa bir zamanda geldim. Bir gün kalıp gideceğim. Ben günlerce yol gitmedim ki,
hem gittiğim yer kendi evim sayılır, kendi evimden daha çok rahat ediyorum. Niye
İstanbul’da seferi olacakmışım ki! Üstelik Peygamberimiz, aklı olmayanın dini
yoktur, müftüler fetva verseler de sen kalbine danış, demiyor mu? Öyle ise ben
de aklıma ve kalbime danıştım, Ankara’dan İstanbul’a gelmekle seferi olmam)
diyorlar. Halbuki, bir kimse Ankara’dan bir saatte İstanbul’a gelse, seferi olur
da, Pendik’ten Fatih’e iki saatte gelse yine seferi olmaz. Eğer dindeki dört
delil esas alınmazsa, herkesin aklına ve kalbine göre sayısız din meydana çıkar.
Ölçüyü iyi bilmek gerekir. Bir kimse, bir memura hediye verse, müftü, bir çıkarı
olmadan, kendi rızası ile vermişse bu hediye helal diye fetva verir. Ama o
kimse, (Ben bunu memur işimi yapsın diye verdim, kalbim bunu hoş görmüyor)
diyorsa, burada kalbin rolü vardır. Müftü o hediye diye fetva verse de sen
rüşvete bulaşma.
Ehli sünnet âlimlerine uymak gerekir 25032003
Âlim, hakkı bâtıldan ayıran ve bildikleri ile amel eden zattır. Ehl-i
sünnet âlimleri Peygamber efendimizin varisleridir. Bunlara uyanlar kurtulur.
Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Bu misalleri ancak âlim olan kimseler anlar.) [Ankebut 43]
(Eğer bilmiyorsanız, zikir ehlinden [âlimlerden] suâl ediniz) [Nahl 43]
(Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) [Zümer 9]
(Allah’tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28]
Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:
(Âlimlere tâbi olun.) [Deylemî]
(Âlimler, birer rehber ve kılavuzdur.) [İ. Neccar]
(Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ. Maverdî]
(Bilmediklerinizi salih âlimlerden sorup öğrenin.) [Taberânî]
(Âlimin, insanlara üstünlüğü, Peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.) [Hatib]
(Âlimin mürekkebi, şehidin kanı ile tartılır, âlimin mürekkebi, ağır gelir.) [İ.
Neccar]
(Âlimler, benim ve diğer Peygamberlerin vârisleridir.) [Tirmizi]
(Âlim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.) [Deylemî]
(Ya âlim, ya öğrenci, ya dinleyici veya bunları seven olun. Yoksa helâk
olursunuz.) [Beyhekî]
(Âlim ile oturmak, yüzüne bakmak ibadettir.) [Hâkim]
(Ahir zamanda, âlimler ölür, câhiller din adamı yerine geçirilir. Onlar da
bilmeden yanlış fetva verir, kendisi sapar, başkalarını da saptırır.) [Buhari]
|
Bak
hakkın hitâbına
Şeytân
kolluyor fırsat, |
Kayığın su almadan,
Yüzünü
hakka çevir
|
|
Namazda düşünmek 26032003
Namazda huşuyu yakalamak için şunlara dikkat etmelidir: Huzuru kalb:
Okuduğunu düşünmek. Tefehhüm: Okuduğunu anlamak. Tazim: Saygı. Heybet: Saygı ile
korkmak. Reca: Ümit. Hayâ: Utanma. Şimdi bunları açıklayalım:
Huzuru kalb: Meşgul olduğunu, okuduğunu düşünmek, dünya işlerinden kalbi ayırmak,
tamamen meşgul olduğu işe, okuduğu Kur’ana kalbini bağlamaktır. Gönül başka
düşüncelerden ayrılır, yaptığı işten gaflet etmez ve yalnız onu düşünürse, o
zaman huzuru kalb hasıl olur.
Tefehhüm: Okuduğunu düşünüp anlamaktır. Çok kere kalb, söz ile hazır olur, fakat
manasını düşünmez. Büyük zatların namaz esnasında anladığı öyle latif manalar
olur ki, başka zaman hatırlarına bile gelmez, işte böyle kılınan namaz, her
çeşit kötülükten alı koyar. [Namaz kılarken okuduğunu anlamak lazım değildir.
Ancak manasını biliyorsa, anlamaya çalışmalı. Yahut manasını bildiği sure ve
âyetleri okumak daha uygun olur.]
Tazim: Bir âmir, mahiyetindekine bir şey emreder, o da, kalbi huzur içinde
emredileni anlayıp yapsa da saygı duymayabilir. Onun için saygı tefehhümden
sonra gelir. Yani Allahın emrini, saygı duyarak yapmak gerekir.
Heybet: Bu da tazimden sonra meydana gelen bir korkudur. Bu korku, yılandan,
çıyandan korkmaktan farklıdır. Bu Allahın sevgisini kaybetmekten meydana gelen
bir korkudur.
Reca: Sevap beklemek demektir. Allahü teâlânın nimetlerini, rahmetinin
bolluğunu, namaz kılanlara cenneti söz verdiğini ve verdiği sözde durduğunu
bilmektir. İnsan padişaha saygı gösterip korksa da bir mükafat beklemez. Halbuki
Allahın azabından korktuğu halde, kıldığı namazdan sevap umar.
Hayâ: Kusurunu bilip, Allah’tan utanarak, namazı kusursuz kılmaya çalışmak
gerekir. Namazda Allahü teâlâya karşı saygılı olabilmek için, onun azamet ve
celalini bilmesi, kendisini de, hakir, zelil ve Allahü teâlânın emrine boyun
eğen adi bir kul olduğunu düşünmesi gerekir. Onun azametini bilmeyen veya
inanmayan kimse ona gerekli saygıyı gösteremez. Allaha imanı daha parlak, daha
kuvvetli olanın huşuu da kuvvetli olur. Hz. Aişe validemiz, (Resulullah bizimle
konuşur, gülerdi. Ama namaz vakti gelince âdeta bizi tanımazdı) buyurmuştur.
Namaz kılarken eğer kalbin namazda değilse, boş durmuyor; mutlaka dünyalık bir
şey düşünüyordur. İnsan sevdiği şeyi çok düşünür. Bunun için Allah’tan başkasını
seven kimse, namazda sevdiklerini düşünür, Allahı hatırlaması zor olur, namazda
bile gaflet içinde olur.
Allahü teâlâ ne kadar iyi bilinirse, haşyet ve heybeti de o nispette artar. Hak
teâlâ. Musa aleyhisselama, (Ya Musa! Beni andığın zaman vücudun titresin, huşu
ve itminan içinde bulun. Dilin beni anarken kalbin başka yerde olmasın, âciz bir
kulun efendisinin huzurunda durduğu gibi dur) diye vahy etmiştir. Demek ki namaz
kılarken gafletten uzak durmaya çalışmalıdır. Büyük zatlardan bazıları o derece
huzur içinde namaz kılardı ki, safta dururken sağ ve solundakilerin kim olduğunu
bilmezdi. [Hz. Ali’nin ayağına ok batınca, namazda çıkartılması hadisesi
meşhurdur.]
Eshab-ı kiram, (insanlar kıyamette dünyadaki namazlarında gösterdikleri huzur,
sükun ve namazdan aldıkları lezzet ölçüsünde haşrolurlar) buyururlardı. (İhya)
En çok düşmanı olan kimdir? 27032003
En çok düşmanı olan Allahü teâlâdır! Bir gün Musa aleyhisselam,
insanların konuşmalarından bıkmış, (Yâ Rabbi, n’olur bu insanlar benim hakkımda
konuşmasın) diye dua etmiş. Allahü teâlâ buyurmuş ki: (Yâ Musa, senin istediğin
o şeyi ben, kendim için bile yapmadım. Görmüyor musun, duymuyor musun, benim
hakkımda neler konuşuyorlar.)
Peygamber efendimiz Allahın habibi idi, âlemlere rahmet idi. İnsanları cennete
davet için, cehennemden sakındırmak için en acı sıkıntıları çekti. Ona akla
hayale gelmeyecek iftiraları yaptılar, hâşâ, sihirbaz dediler, hâşâ, mecnun
dediler, hâşâ, şair dediler, hâşâ, hanımı Aişe validemize iftira ettiler, çok
eziyet ettiler, yollarına dikenler döşediler. Allahın Habibi ile savaştılar.
Halbuki O rahmet-i ilahi idi, insanlar yanmasın diye adeta çırpınıyordu.
(Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı) buyuruyordu. Hadis-i şerifte buyuruluyor
ki: (Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan
kimse, onu affedinceye kadar, Allahü teâlâ onu Cehennemde bırakır.) [Ebu Davud]
Kur’an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak
Allahın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.) [Nahl
105]
İkinci binin müceddidi, hadis-i şerifle müjdelenen İmam-ı Rabbani hazretlerine
yaptıkları eziyet diğer iftiraların yanı sıra ne dediler biliyor musunuz,
“Serhend cahili” dediler, bu isimle de yazılar yazıp dağıttılar.
Resulullahın varislerinin istisnasız hepsi de aynı eziyet ve sıkıntılarla
karşılaşmışlar, çeşitli iftiralara maruz kalmışlardır. Hatta ibni Abidin
hazretleri, hocası Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine yapılan iftiralara
dayanamayıp, iftiracılara ve onlara inananlara bir reddiye risâlesi yazdı. Bu
risâleye de Sell-ül-Hüsâmü’l-Hindî li-Nusreti Mevlânâ Şeyh Hâlid Nakşibendî
ismini verdi.
İmam-ı Gazali hazretleri de iftiralara maruz kalan büyüklerdendir. Felsefeciler
ve bid’at ehli olanlar hâlâ bu büyük imama iftiralarına devam etmektedirler.
Kim Muhammed aleyhisselama çok benzerse o derece, bu sıkıntılar, bu iftiralar
başına gelir. Bunlar, bu yolun şanındandır. Eden kendine eder. Allahü teâlâ kimi
azaba atmak isterse büyüklerin üstüne salar, yani o insanlar büyüklere dil
uzatır. Yaradılışında said olanlar kesinlikle büyüklere dil uzatmazlar. Başka
günahları olabilir ama büyüklere dil uzatmazlar.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Şeyh-ul-islâm Abdüllah-i Ensârî Hirevî,
“Yâ Rabbî! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana
kavuşmayan, onları tanımıyor” buyuruyor. Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz
ölüme sürükleyen bir zehirdir. Onları incitmek, sonsuz felâketlere sebep olur.
Allahü teâlâ bu belâya düşmekten korusun! Şeyh-ul-islâm yine buyurdu ki: “Yâ
Rabbî, her kimi felâkete düşürmek istersen, onu bizim üzerimize atarsın.” (m.
106)
Peygamberlerden başka herkes günah işler. Allahü teâlâ sevdiği kullarının
günahlarının cezasını âhirete bırakmaz. Çünkü günah suçtur. Karşılığı cezadır.
Dünyada üç sıkıntı verir:
1- Hastalık verir. Sabrederse affeder. Sebeplere yapışmak ve geleni Allahtan
bilmek lazımdır. Ve ne maksatla geldiğini bilerek şükretmeli.
2- Günahların affı için ikinci yol maddi sıkıntıdır. Borçlu olmaktır. Borçlarını
ödemek için çekilen sıkıntılardır. Bu da günahların affına sebeptir.
3- İnsanların yalan ve dedikodu ve iftiralarıyla haksız olarak iftiraya
uğramaktır.
Allahü teâlâyı tanımak 30032003
Hemen herkes Allahü teâlâyı tanıyor ve Allah vardır diyor. Ama
Allahı tanımak nasıl olur? İyi bir şeyi tanıyan onun iyiliklerinden istifade
etmeye çalışır. Kötüyü tanıyan kötülüklerden uzak durmaya çalışır. Bunlara
riayet etmeyenin tanıması yanlış demektir. Yılanın sokacağını bilen yılanla
oynamaz. Aslanın parçalayacağını bilen onun yuvasına giremez. Bombanın
patlayacağını bilen onu elinde patlatmaz. Allahü teâlâyı tanıyan onu sever. Onu
seven de dinin emirlerini yapar. Haramlardan kaçınır. Bunlara yani emir ve
yasaklarına riayet etmeden ben Allahı tanıyorum, onu seviyorum demek yanlış
olur. Sevmenin bir tarifi de itaat etmek demektir. Sevginin derecesi, itaatteki
sürat ile ölçülür.
Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri buyuruyor ki:
Siz, adem [yokluk] diyarından, bu varlık âlemine, kendiliğinizden gelmediğiniz
gibi, oraya, kendiniz gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar,
duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekalar, kullandığınız eller ve
ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün mahaller, hülasa, rûh
ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi Allahü teâlânın mülk ve
mahlûkudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, hayy ve
kayyûmdur. Yani, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta
durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü
kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz.
Mesela, Ay’da, Merih’te ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, bu Arz
küresinde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden
bir şey eksilmezdi. Allahü teâlâ hadîs-i kudsîde buyuruyor ki:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz,
ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en müttekî, itaatli kulum gibi olsanız,
büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi
aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ülûhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü
teâlâ, sizden ganîdir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için
ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız) [Bir
üniversiteliye cevap]
Tarihi inceleyecek olursak, insanların, önlerinde Allahü teâlânın gönderdiği bir
rehber olmadan kendi başlarına gittiklerinde, hep yanlış yollara saptıklarını
görürüz. İnsan, kendisini yaratan büyük kudret sahibinin var olduğunu, aklı
sayesinde anladı. Fakat ona giden yolu bulamadı.
Peygamberleri işitmeyenler, Halıkı, yani yaratıcıyı önce etraflarında aradı.
Kendilerine en büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sandılar ve ona tapmaya
başladılar. Sonra, büyük tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi, kabaran denizi,
yanardağları ve benzerlerini gördükçe bunları yaratıcının yardımcıları
zannettiler. Her biri için bir suret, alamet yapmaya kalktılar. Bundan da putlar
doğdu. Böylece, çeşitli putlar zuhur etti. Bunların gazabından korktular ve
onlara kurbanlar kestiler. Hatta, insanları bile bu putlara kurban ettiler. Her
yeni hadise karşısında, putların miktarı da arttı. İslâmiyet zuhur ettiği zaman
Kâbe-i muazzamada 360 put vardı. Kısacası insan, bir, ezelî ve ebedi olan Allahü
teâlâyı kendi başına bir türlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar
vardır. Bunlara şaşmamalı! Çünkü, rehbersiz, karanlıkta doğru yol bulunamaz.
Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Biz, Peygamber göndererek bildirmeden önce azap yapıcı değiliz.) [İsra 15]
İman herkese lâzımdır 31032003
İslâmiyet, nakle dayanan, selim akıl dinidir. Selim akıl,
yanılmayan akıldır. Birinin aklına uygun gelmeyen bir şey, selim akıl sahibi
için uygun gelebilir. Akla göre din olsa, insan sayısı kadar din olur.
İslâmiyette aklın ermediği şey çoktur. Fakat, selim akla uymayan bir şey yoktur.
Ahiret bilgileri ve Allaha ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsaydı
ve akıl ile doğru olarak, bilinebilseydi, Peygamberlere lüzum kalmazdı.
İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri bulabilirdi ve Allah, hâşâ
Peygamberleri boş yere göndermiş olurdu. Bunlar bilinemeyeceği için, Allah, her
asırda, Peygamber göndermiş ve son olarak da bütün dünyaya, Muhammed
aleyhisselamı göndermiştir.
Âlimler buyuruyor ki: İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği
şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına
bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek
olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur
ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz.
Allahü teâlâ, (Onlar gayba iman ederler) buyuruyor. (Bekara 4)
Ateist zihniyetli birisi, “Kur’an nazardan bahsederdi ama ben inanmazdım, bugün
fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile
TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan
şuanın zarar verebileceğine inanıyorum. Ben de müminim” demişti. Bu kişi dine
değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Kur’ana inanıyor.
Yani fen kabul ettiği için inanıyor ki bu iman olmaz. Fen ispat edemese de yine
inanmak lazımdır. Mesela cennete, cehenneme, cinlere inanmak lazım. Birisine
bile inanmamak imansızlık olur. Bugün bazı din adamları cin ve meleklerin
varlığını akıllarına sığdıramadıkları için, hep tevil etmişler, mesela melek
denilen şey, rüzgardır demişlerdir. Böyle iman sahih olmaz. Hakiki iman gayba
imandır, görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Mesela güneşin
varlığına ben inanırım demek tuhaf olmaz mı? İnkâr eden yok ki senin inanmanın
bir kıymeti olsun.
İman ne kadar kıymetli ise, zıttı olan küfür de o kadar kötüdür. İmanı kurtarmak
için ibâdetleri yapmak ve haramlardan kaçmak gerekir. Bilhassa küfre düşürücü
söz ve hareketlerden sakınmak gerekir. Mesela imanını çok kuvvetli sanan biri,
Allah dostlarından birine düşman olsa veya Allah düşmanlarından birini sevse,
yahut dinin bir emrini lüzumsuz görse, yaptığı ibâdetler kıymetsiz olur ve
cehenneme gider. Küfre düşürücü ifade kullananın imanı gider de haberi olmaz.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Ondan, gömleğin
çıktığı gibi, iman çıkmış olur.) [Deylemî]
İnanmayan bir kimse ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. Müslümana göre ise,
cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan, bir kimse ölünce, inanmayana göre,
yok olacak. İnanan kimse ölünce, kendi inancına göre, sonsuz zevkler, nimetler
içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette,
ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl
kabul eder? Halbuki, ahiret hayatı, bir ihtimal değil, meydanda olan bir
gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allahın varlığına, birliğine ve ahirete
inanması gerekir. İnanmamak, ahmaklık ve cahillik olmaz mı?