SOHBET 2003 MART

·  Evrensel hak din yalnız İslamdır (Makale) (02/03/2003)

·  Ateistin deveye benzeyen mantığı! (Makale) (03/03/2003)

·  “Kur’anist” denilen türediler! (Makale) (04/03/2003)

·  Hz. İsa’ya tüp bebek diyenler (Makale) (05/03/2003)

·  İstiğfar etmenin fazileti (Makale) (06/03/2003)

·  Hidayet ve dalalet=Hak yol ve sapıklık (Makale) (09/03/2003)

·  Hidayete sebep olan cennetliktir (Makale) (10/03/2003)

·  Sırf iyi niyetle sevap kazanmak (Makale) (11/03/2003)

·  Bir kâfirin hidayete kavuşması (Makale) (12/03/2003)

·  Muharrem ayı ve Aşure günü (Makale) (13/03/2003)

·  Onların dinine uymadıkça (Makale) (16/03/2003)

·  Din kitaplarında uydurma hadis olmaz (Makale) (17/03/2003)

·  Hadis uydurmanın cezası büyüktür (Makale) (18/03/2003)

·  Resulullahın vârislerine güvensizlik (Makale) (19/03/2003)

·  Bid’at, sünnet ve farklı ictihad (Makale) (20/03/2003)

·  Çok kıymetli nasihatler (Makale) (23/03/2003)

·  Sen kalbine danış (Makale) (24/03/2003)

·  Ehli sünnet âlimlerine uymak gerekir (Makale) (25/03/2003)

·  Namazda düşünmek (Makale) (26/03/2003)

·  En çok düşmanı olan kimdir? (Makale) (27/03/2003)

·  Allahü teâlâyı tanımak (Makale) (30/03/2003)

·  İman herkese lâzımdır (Makale) (31/03/2003)

 

Evrensel hak din yalnız İslamdır 02032003

Bir ateist, İslamiyetin evrensel olmadığını, sadece Arapların dini olduğunu söyleyerek bazı sualler sordu. Ateist, “Kur’an evrensel midir?” diyor.
CEVAP: Elbette evrenseldir. Başka bir din de gelmeyecektir. Hz. Muhammed son Peygamberdir. Kur’anda bildiriliyor ki: (Muhammed, Allahın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40], (De ki, ey insanlar, ben, Allahın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158], (Biz seni bütün alemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] , (Hak din yalnız İslamdır.) [Al-i İmran 19], (İslam dininden başka din isteyenlerin, dinlerini Allah kabul etmez.) [Al-i İmran 85], (Her dinden üstün kılmak üzere, resulünü, doğruluk rehberi Kur’an ve hak din İslam ile gönderen Allahtır.) [Feth 28]
Ateist diyor ki: Oruç ve namaz olayını ele alırsak, tüm ibadet zamanlarını ay ve güneşin hareketlerine göre belirleyen İslamiyet, sadece Arabistan yarımadasına hitap eder. Bu da İslamiyetin evrensel olmadığını göstermez mi?
CEVAP: Ay ve Güneş sadece Arabistan’da mı doğuyor? Avrupa, Asya, Amerika, Afrika’da ve Avustralya’ya güneş doğup batmıyor mu? Kur’an, yalnız Araplara mı hitap ediyor. Ey akıl sahipleri, Ey insanlar, Ey iman edenler, Ey kâfirler, Ey kitap ehli diye birçok âyet vardır. Akıl sahipleri sadece Arabistan’da mı? İnsanlar, iman edenler ve kâfirler yalnız Arabistan’da mı yaşıyor? Bu ne bozuk mantık!
Ateist diyor ki: Aynı ibadetler, kutuplarda veya oraya yakın yerlerde yapılmaya kalkılsa bir oruç günü 6 ay sürebilecek ve insanlar 6 ay boyunca nasıl aç kalabileceklerdir?
CEVAP: Bu, dini bilmemekten ileri gelen bir düşüncedir. Kur’an-ı kerimde her şey açıkça yazılmamıştır. Bunun açıklamasını Allahü teâlâ, Peygamberine havale etmiştir: (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Hadis-i şerifler de dinimizde delildir. Ayrıca iki delil daha vardır. Birinin adı icma öteki de kıyas-ı fukaha’dır. Siz bunları bilseydiniz ve inansaydınız o soruları gündeme getiremezdiniz. Namaz, oruç ve diğer ibadetler bu delillerle anlaşılır. Birkaç saat fark aynı ülkede de olabilir. Hatta aynı şehirde bile kışın geceler uzun yazın kısadır. Yazın gündüzler birkaç saat daha fazla uzun diye oruç tutulmaz mı? Allahü teâlâ şöyle ayarlamıştır ki, kamerî aylar, her yıl on gün önce gelir ve yılın her mevsimine isabet eder. Mesela Ramazan ayı, kışın kısa günlere geldiği gibi, çok uzun olan yaz günlerine de gelmektedir. 36 senede bir aynı güne gelir.
Kur’anda, beş vakit namazın vakitleri, çeşitli âyetlerde bildirildiği halde, Beş vakit namaz tabiri geçmez. Sebeplerinden birisi de, kutuplarda ve kutuplara yakın yerlerde, beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir. Zengin, İslamın beş şartını da yapmakla yükümlü iken, fakire zekat vermek ve şartları yoksa, hacca gitmek de farz değildir. Şu halde, İslamın şartlarını eda etmek zengine göre beş iken, fakire göre üçtür. Fakire de, (Sen islamın beş şartını yapmaya mecbursun) denilemediği gibi, kutuplardaki Müslümana da, beş vakit namaz kılma mecburiyeti olmaz. Kılınırsa iyi olur. (Nimet-i İslâm)
Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Ancak seferi olanın oruç tutması farz değildir. Kutuplara ve Ay’a giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer)

 

Ateistin deveye benzeyen mantığı! 03032003

Ateist diyor ki: Kur’anda adı geçen deve, hurma türü şeyler ancak Arabistan yarımadasında yetişen canlı türleridir. Sadece çöl bitkileri ve çöl hayvanlarını içeren Kur’an nasıl evrensel olabilir?
CEVAP: Ne kadar bozuk bir mantık bu! Hangi öğretmen öğrencisine, bilmediği görmediği şeylerden örnekler verir ki? Elbette herkesin bildiği bir örnek verilir. Kur’anın Arapça olarak gönderilmesi de böyledir. Yani Arap olan insana Türkçe veya İngilizce bir dil ile gönderilse idi ne anlayacaklardı? Bununla beraber, Kur’anda, incir, zeytin, nar, üzüm, kiraz, muz gibi meyvelerden, hıyar, sarımsak, soğan, mercimek gibi sebzelerden ve buğday arpa gibi ekinlerden de bahsedilir. Birkaç âyet meali özetle şöyledir::
(Ekinleri, zeytin ve narları yaratan Allahtır.) [Enam141], (Allah, ekin, zeytin, hurma, üzüm ve diğer meyveleri bitirir.) [Nahl 11], (Bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.) [Abese 25], (İncir ve zeytine and olsun) [Tin 1], (Musa’nın kavmi, çeşitli sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan istedi.) [Bekara 61], (Allah gökten su indirip çeşit çeşit meyveler yarattı.) [Saffat 41], (Hurma, üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik.) [Enam 99], (Amel defterleri sağdan verilen mutlu kimseler için Cennette sedir ağaçları kiraz, muz ve bol meyveler vardır.) [Vakıa 27- 44]
Kur’anda Cennet şöyle tasvir edilir: (Cennetin içinde su, süt, şarap ve bal ırmakları ile meyvelerin her çeşidi vardır.) [Muhammed suresi 15]
Bir hadis-i şerif de şöyledir: (Cennette, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hayâl bile edilemeyen nimetler vardır.) [Buhari]
Kur’an-ı kerimde, at, eşek, katır, koyun, keçi, inek, köpek, domuz, kurt, maymun, zebra, aslan, balık birçok hayvan ismi geçer. Bunların arasında deveyi görmek art niyetin işaretidir. Bekara suresi bir hayvan adıdır. Sığır demektir. Enam suresi var, [kurbanlık] hayvanlar demektir. Fil suresi var. Daha başka hayvan ismi olan sureler de vardır. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:
(Rabbin bal arısına, her çeşit üründen, çiçekten yemesini öğretti. Karınlarından şifalı bal çıkardı. Düşünen bir millet için bunda ibret vardır.) [Nahl 68,69], (Yunus’u bir balık yuttu.) [Kalem 142], (Allah, erkekli dişili sığır da yarattı.) [Enam 144], (Yahudilere tırnaklı hayvanlar ile sığır ve koyunun iç yağını haram kıldık.) [Enam 146], (Kâfirler hayvan [davar] gibidir, hatta daha aşağıdır.) [Furkan 44], (Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır: Koyundan iki ve keçiden iki...) [Enam 143], (Sizin için at, katır ve eşekler yaratılmıştır.) [Nahl 8], (Mağara ehlinin köpekleri de vardı.) [Kehf 18], (Onlar, aslandan ürküp kaçan yaban eşeği [zebra] gibidir.) [Müddesir 50. 51], (Onlara, aşağılık maymun olun dedik.) [Araf 166], (Rabbin fil sahiplerinin üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi.) [Fil 1- 4], (Evlerin en dayanıksızı örümcek yuvasıdır.) [Ankebut 41], (Musa’nın asası bir yılan olmuştu.) [Araf 107], (Onlara; tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik.) [Araf 133], (Domuz eti ve canavarların öldürdüğü hayvan haramdır.) [Maide 3], (Yusuf’u kurt yedi dediler.) [Yusuf 17], (Süleyman’ın, cin, insan ve kuşlardan müteşekkil orduları vardı.) [Neml 17], (En çirkin ses eşek sesidir.) [Lokman 19]

 

“Kur’anist” denilen türediler! 04032003

[Asya Mücahitleri denilen birileri, Avrupa Kur’anistlerine cevap olarak yaptıkları yorumları, mail gruplarının yanı sıra bize de göndermişler. Aynen yayınlıyoruz:]
Biz müslüman Kur’anistiz diyen misyonerler diyor ki: 21. Asrın Müceddidi Kur’anizm’dir. Kur’anizm, Hak’tan gelen yeni bilgi, ışık ve elçiliğin manevi şahsi ve global ismidir.
YORUM: Kur’anizm yeni mi çıktı, eskiden de var mı idi? Kur’anizm daha önce niye müceddit olmadı da 21. Asırda oluyor? Kur’anizm nerede saklı idi de 14 asırdan beri ortaya çıkmadı da yeni çıktı? Bu saçmaları söyleyenin sarhoş olması lazım. İkinci büyük yanlış ise Kur’anizm tabiridir. 14 asırdır hiçbir islam âlimi bu tabiri kullanmamıştır. Bu bir bid’attir. Her bid’at sapıklıktır. İzm’ler, liberalizm, komünizm, faşizm gibi beşeri ideolojileri gösterir. Allahın koyduğu nizama din denir. İzm’leri insanlar kurmuştur. Dinde reformcular, genellikle şu tabirleri çok kullanırlar:
İslam düşüncesi, İslam nazariyesi, Kur’an düşüncesi, Kur’an felsefesi, Kur’anizm.
Böyle söylemek, islam âlimlerinin bildirdiklerine göre küfürdür.
Kur’anist diyor ki: Allah’ın ideolojisi Kur’anizmdir.
YORUM: Allah ideolojisi demek de küfürdür. İde=insan zihninin bir konuda sahip olduğu düşünce, tasavvur demektir. İdeoloji=Kendi içinde bütünlüğü olan düşüncelerin tamamı. Kapitalizm, komünizm, faşizm birer ideolojidir. Allah düşüncesi, Allah felsefesi, Allah ideolojisi demek küfürdür. Yani böyle söyleyenin kâfir olduğunu islam âlimleri açıkça bildiriyor.
Kur’anist: Asrın Mehdisi ortaya çıktı. Ama o dünyayı düzeltene kadar kendini gizleyecek.
YORUM: Aşağıda tüp bebek halinde derken, burada ise ortaya çıktı diyorsunuz. Bu konuda islam âlimleri sayısız eserler yazmıştır. Hiçbirisi o kendini gizleyecek dememiştir. İbni Hacer-i Mekki’nin Alamat-i Mehdi, İmam-ı Süyuti’nin El-Burhan ve İmam-ı Şarani’nin Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi kitaplarında iki yüze yakın Hz. Mehdinin alameti bildirilmektedir. Babasının ismi, kendi ismi ve her şey bellidir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Mehdinin başı hizasında bir bulut olacak. Buluttan bir melek, “Bu Mehdi’dir, sözünü dinleyin!” diyecektir.) [Ebu Nuaym]
Peygambere mi inanalım yoksa Avrupa markalı kuranistlere mi? Dediğimiz gibi iki yüz alameti vardır. Hiçbir alameti, gizli dediğiniz kimselere de uymamaktadır.
Kur’anist: Lenin, Stalin, Karl Marx ve Darwin gibi inkârcı ve materyalistler “Büyük Deccal”i temsil eder. Ehl-i sünnet kabullerine uysun uymasın bu bir vakıa değil mi?
YORUM: Dinde ehli sünnet ölçü değil mi? Siz ehli sünnet değilsiniz öyle mi? Buna intakı hak derler. Stalin’in ve Lenin’in büyük deccal olduğunu kim söyledi size? Deccal’in vasfını Resulullah bildirmedi mi? Siz Resulullaha mı inanıyorsunuz, yoksa misyonerlere mi?
Kur’anist: 21. Asrın deccalı da İsrail’den çıkacaktır.
YORUM: Siz hep gaybdan haber veriyorsunuz. Kur’anda Allahtan başka gaybı kimse bilmez buyuruluyor. Siz nasıl biliyoruz diyorsunuz? Sizin kitabınız ayrı mı?
Kur’anist: Şeytan Âdem’e secde etmemekle, âciz olmayan Allah’ı -bir mânâda- aciz bıraktı.
YORUM: Şeytan Allahı nasıl aciz bırakabilir? Müslüman iseniz, bu söz için tecdidi iman gerekir.

 

Hz. İsa’ya tüp bebek diyenler 05032003

Kur’anistler diyor ki: Allah’ın ilham etmesi ve dinsel ve bilimsel işaretlerin göstermesine göre 1990’da Hz. İsa yeryüzünde tüp bebek olarak bedenlenip ve gökten ruh olarak cismine binip 2020’de ortaya çıktıktan sonra, 2060’ta dünyamızı terk edecektir.
YORUM: Hz. İsa’nın 1990’da tüp bebek olarak büyüdüğü hangi kitapta yazıyor? Bu kadar safsata olur mu hiç? Demek 18 yıl sonra dünyaya gelecek? Siz Yehovacı mısınız veya hangi misyonersiniz?
Kur’anist: Avrupa ve Amerika’daki tüp bebeklerden birisi Hz. İsa olacaktır.
YORUM: Sizde hiç Allah korkusu yok mu? Tüp bebek, bir yumurta ve bir spermden meydana gelir. Bu tüp bebeğin yumurtasını kim verdi, spermini kim verdi? Yahudiler -hâşâ- ona piç dedi, ama sizin iftiranız Yahudiden de daha kötüdür. Hz. İsa gökten inmeyecek mi? Bu tüp bebeği nereden çıkardınız?
Kur’anist: Sperm Bankası’ndan bir erkek bir de kadın tohumu alınır. Bu tohum kiralık bir anneye aşılanır. Alın size Hz. İsa olacak annesiz ve babasız bir çocuk!
YORUM: Hâşâ böyle doğan çocuk piç olur. Hem buna Hz. İsa nasıl denir? O spermin sahibi yok mu? O yumurtanın sahibi yok mu? Bilinmeyince anasız babasız İsa mı denir? Kur’anda açıkça onu göğe kaldırdık diyor. Sen niye tüp bebek yapmaya çalışıyorsun?
Kur’anist: Kim bilir bu halde meydana getirilip kiliseye bırakılan kaç tane çocuk vardır. İşte Hz. İsa da bu çocuklardan birisi olacak. İşte böyle haberleri ancak Allah’tan bilgi, ışık ve elçilik alanlar verebilir.
YORUM: Allah, İsa gökten inecek diyor, siz kiliseden tüp bebek olarak bir Hıristiyan tohumu olacak diyorsunuz. Siz Yahudi’den de kötüsünüz. Onların kestiği hayvan yenir, sizinkiler leş olur.
Kur’anist: Müslümanlıkla Hıristiyanlığın yani iki dinin birleştirilmesi niye mümkün olmasın ki?
YORUM: İki farklı din birleşmez. Eğer Hıristiyanlar Müslüman olacak deniyorsa, buna iki dinin birleşmesi denmez. Hıristiyanlar Müslüman olacak denir. Global diyalogcular onları Müslüman etmek istemiyor iki dini, hatta üç dini birleştirecekler. İki veya üç din birleşince ortaya çıkan karışıma ne isim verilecek?
Kur’anist: Avrupa ve Amerikan halkı, kâfir bir millet değil, dâvete muhtaç bir ümmettir.
YORUM: Yani Hıristiyanlar kâfir değil öyle mi? Davete muhtaç kâfirlerdir. Diyelim davet ettik Müslüman oldular. Ama daha önce kâfir değil miydiler? Kâfire kâfir denmez mi? Nasıl bir misyonerlik bu?
Kur’anist: Hem bu zamandaki Hıristiyan olduğu kabul edilen milletler dahi bugün tam Hıristiyan değildir. Gerçek Hıristiyanlık ile, bozulmuş Hıristiyanlık arasında beklemektedir.
YORUM: İslamiyet gelince artık Hıristiyanlık kalır mı? (Allah indinde hak din ancak İslamdır) âyetine inanmıyor musunuz? Gerçek Hıristiyanlık hak mı idi? Hak idiyse, hak din var iken Allah niye İslamiyeti gönderdi? Niye hak din ancak İslamiyettir dedi?
Kur’anist: Meryem oğlu Hz. İsa, babasız olarak tüp bebek mucizesi ile meydana gelmiştir.
YORUM: Tüp bebekteki sperm nereden geldi? Siz Kur’anı yalanlamakta Yahudileri de geçtiniz. Kur’an diyor ki:
(İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem’e ruhumuzdan üfledik.) [Tahrim 12]
Allah ona üfledik diyor, siz ise tüp bebek diyorsunuz, Allahın bildirdiğinin aksini söylemek elçilik mi, dinsizlik mi? Allah Ol deyince olur. Hâşâ niye tüp bebeğe ihtiyaç duysun ki?

 

İstiğfar etmenin fazileti 06032003

 

Kötülükten kaç
İstiğfar eyle
Ellerini aç
İstiğfar eyle


De ki Allah bir,
Nurlansın kabir
Yıkılsın kibir
İstiğfar eyle


Allaha dayan
Nur ile boyan
Ölmeden uyan
istiğfar eyle


Büyüktür Hâlık
Gel huzura çık
Kapısı açık,
İstiğfar eyle


Şehadet getir
Hak yoluna gir
Kalmasın hiç kir
İstiğfar eyle


Herkese kanma
Vakit var sanma
Ateşte yanma
İstiğfar eyle


Aman arkadaş
Nefsinle savaş
Akıt gözden yaş
İstiğfar eyle


Akla güvenme
Malla övünme
Sonra dövünme
İstiğfar eyle


Günahı gizle
Eceli gözle
İhlâslı sözle
İstiğfar eyle


Pişmanım derken
Dua ederken
Göçüp giderken
İstiğfar eyle


Boynunu hep bük
Kibir ağır yük
Ancak Rab büyük
İstiğfar eyle


Can sıkılınca
Naçar kalınca
Namaz kılınca
İstiğfar eyle


Kimseyi yerme
Hor hakir görme
Hiç mola verme
İstiğfar eyle


Çatma kaşını
Eğdir başını
Dök gözyaşını
İstiğfar eyle


Dua et inle
Nasihat dinle
Kalbden dilinle
İstiğfar eyle


İstersen felah
Kalmasın günah
Demeden eyvah
İstiğfar eyle


Deme vakit var
Gel ol tövbekâr
Ölme günahkâr
İstiğfar eyle


Gitme ağyâre
Durma avâre
Her derde çâre,
İstiğfar eyle


Batıllardan kaç
Hakka kucak aç
Giymek için taç
İstiğfar eyle

Gaflete dalma
 Beddua alma
 Saçını yolma
 İstiğfar eyle

 

Deme bana ne
Bulma bahâne
Olur şahane
İstiğfar eyle


Söyleme hiç kem
Halkı etme zem
Herkese elzem,
İstiğfar eyle


Hiç gönül yıkma
Kendini yakma
Dilden bırakma,
İstiğfar eyle


Arayan bulur
Murâdın alır
Ne güzel olur
İstiğfar eyle


Tövbe zırhı tak
Kalbin olur pak
Her gün muhakkak
İstiğfar eyle


Haktan ayrılma
Ucba kapılma
Boşa yorulma
İstiğfar eyle


Bakıp görürken,
Yolda yürürken
Eve girerken
İstiğfar eyle


Câhile sorma
Yanına varma
Ele duyurma
İstiğfar eyle


İşte selamet
Tövbe ganimet
Ne büyük nimet
İstiğfar eyle


İstersen cennet
Ol Ehli sünnet
Getirme cinnet
İstiğfar eyle


Etme suizan
Düzelsin iman
Her yerde her an
İstiğfar eyle


Batıla gitme
Halkı incitme
Hakkı reddetme
İstiğfar eyle


Söz dinle biraz
Etme itiraz
Ne güzel niyaz
İstiğfar eyle


Günahını bil
İzlerini sil
Kurumasın dil
İstiğfar eyle


Yol tutma ayrı
Bırakma hayrı
İnsaf et gayrı
İstiğfar eyle


Bir engel çıksa
Sıkıntın çoksa
Çaren de yoksa
İstiğfar eyle


Ne güzel zikir
Olmazsın hakir
Kalmazsın fakir
İstiğfar eyle


Fâsıkları geç
Sâlihleri seç
Ölürsün ergeç
İstiğfar eyle

Kimseyi üzme
Günahta yüzme
Abdestsiz gezme
İstiğfar eyle

 

Kimseye kızma
Kuyusun kazma
İşini bozma
İstiğfar eyle

 

Devadır derde
Evde seferde
Her an her yerde
İstiğfar eyle


Tasavvuf yolu
Müjdeler dolu
Gel Hakkın kulu
İstiğfar eyle


Kitap seçerken
Ölçüp biçerken
Konup göçerken
İstiğfar eyle


Hakikati duy
Âlimlere uy
Ne de güzel huy
İstiğfar eyle


Yüksekten uçma
Tövbeden kaçma,
Gelmesin saçma
İstiğfar eyle


Ağrın dinerken
Çıkıp inerken
Dilin dönerken
İstiğfar eyle


Şimşek çakarken
Çile çekerken
Sesin çıkarken
İstiğfar eyle


Henüz yaşarken
İşe koşarken
Sabrın taşarken
İstiğfar eyle


Haramı tatma
Gafletle yatma
Sakın unutma
İstiğfar eyle


Ezme de ezil
Üzme de üzül
Denmesin rezil
İstiğfar eyle


Bu dünya fâni,
Ölenler hani?
Bırakma mâni
İstiğfar eyle


Biter ömrümüz
Gidelim dümdüz
Gece ve gündüz
İstiğfar eyle


Malın mı kayıp?
İşin mi ayıp?
Nefse uymayıp
İstiğfar eyle


İman ile git
Kesme hiç ümit
Hak sözü işit
İstiğfar eyle


Henüz ölmeden
Şeytan gülmeden
Ecel gelmeden
İstiğfar eyle

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hidayet ve dalalet=Hak yol ve sapıklık 09032003

Hidayet, doğru yolu gösterme, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma, cenâb-ı Hakkın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylemesi demektir. İhtidanın manası da hidayete erme demektir, yani Müslüman olma, din olarak İslâmiyet’i seçme.
Bir kişiyi hidayete kavuşturmak, Peygamberler dahil hiç kimsenin elinde değildir. Allahü teâlâ Peygamber efendimizi, âlemlere rahmet olarak gönderdiği ve bütün kâinatı onun için yarattığı halde hidayete erdirme yetkisini vermemiştir. Hâdi ve Mehdi, yani hidayet veren yalnız Allahü teâlâdır. İnsanlar ise sadece hidayete sebep olurlar. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, beni âlemlere rahmet ve hidayet için gönderdi.) [Ebu Nuaym]
(Ben hakka davet edici ve Allahın emirlerini insanlara ulaştırıcı bir peygamber olarak gönderildim. Hidayet benim elimde değildir. Şeytan da Allahın yasak kıldığı şeyleri süslü, cazip gösterir. Saptırmak da onun elinde değildir.) [İ. Adîy]
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Ey kullarım! Benim hidayet ettiklerim hariç, hepiniz yanlış yoldasınız. Benden hidayet isteyiniz ki, sizi doğru yola eriştireyim.) [Müslim]
Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Allahü teâlâ dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi o bilir.) [Kasas 56]
(Biz onlara gökten melekleri indirsek ve karşılarında ölüleri konuştursak ve her istediklerini onlara versek, biz dilemedikçe yine iman etmezler.) [Enam 111]
(Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır.) [İbrahim 4]
(Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacak mısın? Allahın izni olmadıkça, hiç kimse, iman edemez.) [Yunus-99,100]
(Allah, kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslamiyet için genişletir. Dalalette bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki, oraya hakikatin girebilmesi, sahibinin göğe çıkması gibi mümkün değildir. Böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.) [Enam 125]
([Nuh aleyhisselam] Ben size nasihat etmek istesem bile, Allah dalalette kalmanızı dilemiş ise, size faydası olmaz.) [Hud 34]
Kaza ve kadere inanmayan akılcı mutezile fırkası ile bunların izinde gidenler, bu âyet-i kerimeler karşısında şaşırıp sapıtıyorlar. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Kur’an-ı kerimde bildirilen misaller, çoğunu küfre sürüklediği gibi, çoğunu da hidayete ulaştırır.) [Bekara 26]
Hâşâ Allah kimseye zulmetmez. Müslüman olmak isteyene mani olmaz. Dileyen Müslüman olabilir. Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:
(İsteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. İnkârcılara cehennem ateşini hazırladık.) [Kehf 29]
(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez, onları azaba sürükleyen çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulüm ediyorlar.) [Nahl 33]
(Zerre kadar hayır ve şer işleyen, karşılığını görür.) [Zilzal 7,8]
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın feyizleri, nimetleri, ihsanları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Rabbimiz, herkese mal, evlat, hidayet ve her iyiliği, fark gözetmeden göndermektedir. Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da alamamak suretiyle, insanlardadır. (Devamı var)

 

Hidayete sebep olan cennetliktir 10032003

Hidayette olmak ve insanları hidayete davetin önemi büyüktür. Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker farzdır. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(İman edip iyi işler yapan, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç, insanlar zarardadır.) [Asr 2,3]
(Sizin içinizde, insanları hayra, [edillei şer’iyeye=dört delile uymaya] davet eden ve iyiliği emredip kötülükten [Dört delile muhalefetten] men eden bir cemaat bulunsun. İşte Onlar, kurtuluşa erenlerdir.) [Al-i İmran 104]
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Tahsilsiz ilme, rehbersiz hidayete kavuşmak isteyen, boş şeylerden yüz çevirsin!) [İ. Gazali]
(İbadetlerini ihlas ile yapanlara müjdeler olsun! Bunlar hidayet yıldızlarıdır.) [Ebu Nuaym]
(İmamlar [önderler] hadi ve mehdi olduğu sürece, insanlar dal ve mudil olsa da asla helâk olmaz.) [Hâtîb] (Hadi=doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş, Hidayet yolunu gösteren, mürşid, Mehdi=hidayete vesile olan, hidayete getiren. Dâl=sapık, mudil=saptıran)
(Esselamü ala menittebeal hüda=Hidayete uyana, hak yolda olana selam olsun.) [Nesai]
(Ya Rabbi, bizi hidâyetten sonra, başkalarının hidayetine vesile olanlardan eyle.) [Buhari]
İnsan yaratılışta; hidâyet ve dalâlet olmak üzere iki taraflıdır. Ona hidâyeti tanıtmak için bir rehbere veya bir üstadın kitabına ihtiyaç vardır. Hidayet çok kıymetli olduğu gibi, hidayete sebep olmak da çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Senin vasıtanla Allah’ın bir kişiye hidâyet vermesi, senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.) [Taberânî]
(Bir kâfirin hidayetine sebep olmak, kızıl develere malik olmaktan iyidir.) [Buhari, İ. Ahmed]
(Bir insanın hidayetine sebep olan [Onu ehli sünnet yapan] muhakkak cennete girer.) [Buhari]
(Bir Müslüman, arkadaşına, hidayetini arttıracak veya onu tehlikeden kurtaracak hikmetli bir sözden daha iyi bir hediye veremez.) [Ebu Yala]
(Kim, hidayete [Ehli sünnete] davet ederse, o yola girenlerin bütün sevapları ona da yazılır, diğerlerinin ecrinden bir şey eksilmez. Kim de, sapıklığa davet ederse, o yola girenlerin günahları, ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Tirmizî]
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red gayesi ile, ilim öğrenmek için yola çıkan kimse, kırk yıl ibadet eden bir abid gibi ecir alır.) [Deylemî]
Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını başkalarına vermek de, hidayete sebep olmak gibi sevaptır. Hatta kitabı alan, o kitapla amel etmemiş olsa, dalalette kalsa bile, kitabı veren niyetine göre onu hidayete kavuşturmuş gibi sevap alır. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Hayrın yolunu gösteren onu işleyen gibidir.) [Ebu Davud, Tirmizî]
(Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker ederken ölen şehiddir.) [İ. Asâkir]
(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihâda verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihâd sevabı da, emr-i mâruf ve nehy-i anilmünker [dinin emir ve yasaklarını yayma] sevabı yanında, denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemî] (Yarın: Sırf niyetle sevap kazanmak)

 

Sırf iyi niyetle sevap kazanmak 11032003

Dünkü yazıda, bir insanın hidayetine sebep olmanın dünyadaki her şeyden daha kıymetli, hatta ona Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına ulaştırmanın da aynı olduğunu bildirmiştik. Yani o kişi hidayete kavuşmasa bile aynı sevaba kavuşulur. Bugün de aynı hususları bildirmeye devam ediyoruz...
İslâm âlimleri, (Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyütür, nice büyük ameller vardır ki, niyetleri onları küçültür) buyuruyor. Eski ümmetler zamanında çok acıkan birisi, (Şu kum tepeleri buğday olsa, bütün fakirlere dağıtırdım) diye düşünür. Allahü teâlâ zamanın Peygamberine şöyle vahyeder: (Ona de ki, Allah, senin halis niyetini kabul etti, o kadar buğdayı sadaka vermiş gibi sana sevap yazdı.) [İhya]
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Kulun amelleri mühürlü zarflarla Allaha arz edilir. Allahü teâlâ, “Şu zarfları atın, çünkü bu amellerde benim rızam kastedilmedi. Şu amelleri de ona yazın” buyurur. Melekler, “Ya Rabbi bu kul, o amellerin hiç birisini işlemedi” derler. Allahü teâlâ, “Evet yapmadı ama, yapmaya niyet etti. Yapmış gibi sevaba kavuştu” buyurur.) [Dare Kutni]
(Her kim ki iyi bir işi işlemeye niyet eder de onu yapmazsa, Allah onu tam bir iyilik olarak yazar. Niyet eder ve yaparsa, on mislinden yediyüz misline kadar, hatta daha fazla bile yazar. Kötü bir işe niyet edip, de, yapmayana tam bir hasene [iyilik] sevabı, niyet edip yapana ise bir günâh olarak yazar.) [Buhârî,]
(Savaşılmadığı halde bile Allah yolunda harp sahasında durmak; göz açıp yumuncaya kadar bile Allaha isyan edilmeden yapılmış altmış senelik ibadetten efdaldır.) [İ. Neccâr]
(Evinden namaz kılmak için çıkan namazdadır. Namaza yetişemese de.) [Hakîm]
(Bir işte hazır olan, kalben memnun olmazsa, hazır olmamış sayılır. Bir işte bulunmadığı halde ona razı olan da, o işte bulunmuş sayılır.) [Ebu Ya’la]
(Hayra delalet eden, onu yapan gibidir.) [E. Ya’la]
(En üstün amel, iyi niyetli olmaktır.) [Hakim]
(Niyeti güzel olan Müslüman Cennete gider.) [Deylemî]
(Allahın rızâsı gözetilmeden sevap kazanılmaz. Niyetsiz hiçbir amel olmaz.) [Deylemi]
(Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz.) [Tirmizî]
(Gece ibadete niyet edip yattıktan sonra, sabaha kadar uyuyup kalana, niyeti sebebi ile gece ibadet etmiş gibi sevap yazılır, uykusu da kendisine sadaka olur.) [Nesâî, İ. Mace]
(Hediyenin en faziletlisi, hikmetli bir sözü öğrenip başkasına öğretmektir ki, bu da halis bir niyetle bir sene ibâdet etmekten daha sevabdır.) [İbni Asakir]
(Allahtan sıdk ve ihlas ile şehitlik isteyen, yatağında ölse de, şehit olur.) [Müslim]
(Şehitlerin çoğu, yatakta ölenlerdir. Savaşta öldürülenin niyetini ancak Allah bilir.) [İ. Ahmed]
(Amellerini yapmasa bile kavminin yaptığını seven kıyâmette onlarla haşr olur.) [Hatîb]
(İhlasla şehitliği arzu eden, şehit olmasa da, şehitlik sevabına kavuşur.) [Müslim]
(Allahü teâlâ meleklere buyurur ki: Kulum bir kötülük yapmak isterse, hemen yazmayın. O işi yaparsa bir kötülük yazın. Eğer iyi bir işe niyetlenir de yapamaz ise, niyetini bir iyilik olarak yazın. Niyetini gerçekleştirir ise on iyilik yazın.) [Müslim]
Resulullah efendimiz, (Güzel niyet, sahibini, güzel komşu da, komşusunu Cennete sokar) buyurunca, (Ya Resulallah, ama kendisi kötü olsa da mı?) diye soruldu. Cevaben Evet buyurdu. (Deylemî) (Güzel komşu, ahlâkı güzel, itikadı düzgün Müslüman demektir)

 

Bir kâfirin hidayete kavuşması 12032003

Bir kâfir, şu üç sebeple, Allahın lütfu, kendi araştırması ile ve birinin duâsını almakla Müslüman olur.
1- Allahın lütfu ile: Allahü teâlâ, bir kimsenin hidayetini, yani Müslüman olmasını dilemişse, o kimse, severek Müslüman olur. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslâma açar.) [Enam 125]
(Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır.) [İbrahim 4]
2- Kendi araştırması ile: Bu yolla Müslüman olmuş çok kimse vardır. Hakkı, doğruyu bulmak gayreti ile, bütün dinleri inceler. İslâmiyet’in güzelliğine hayran olup Müslüman olur. Allahü teâlâ, İslâmiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğini vâd buyurmuştur. Kuran-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]
(Allah, kendine kavuşmak isteyenlere, kavuşturan yolu gösterir.) [Şûra 13]
Doğru yolu aramayıp, nefislerine uyarak îman etmeyenleri, azıp can yakanları, cehennemde sonsuz olarak yakacağını haber veriyor. İslâmiyet’i işitmeyen çok kimse vardır ki, akl-ı selîmleri olduğu için, bozulmuş, uydurulmuş dinlerin adamlarına aldanmamışlar, astronomide ve fen bilgilerinde ve bilhâssa tıb ilminde gördükleri nizâmlı olayların birbirlerine bağlantılarını düşünerek, yaratılışın sırlarını, bu hesaplı düzenin gerçeğini anlamak istemişlerdir. Fransız Kaptan Kusto bunlardan birisidir.
Allahü teâlânın, Ankebut sûresinde vaat ettiği üzere, bunları îman etmeye sebep olan rehberlere, kitaplara kavuşturacağı, Ruhul-beyan tefsîrinde de yazılıdır. Böyle mesut kimse anlar ki, her şeyi yaratan, bir Allah vardır. O, her şeyi görür, bilir, işitir. Her şeye gücü yeter. Gücü, kuvveti sonsuzdur. Her şeyi, zamanı gelince yok etmektedir. İnsanları tekrar dirilteceğini, hesaba çekeceğini, îman etmiş olanlara cennette sonsuz nimetler vereceğini, îmanı olmayanları, kâfirleri cehennemde sonsuz yakacağını bildiriyor. Onun emirlerine uymaktan başka kurtuluş yolu yoktur.
3- Birisinin duâsına kavuşmakla:
Birisinin duâsı ile Müslüman olmuş çok kimse vardır. Hz. Ömer bunlardan biridir. Hz. Hamza, imana gelince, Müslümanlar çok kuvvetlendi. Bu iş, kâfirlere güç geldi. Ebu Cehil, (Onu öldürmekten başka çare yok) dedi. Bunu yapana, çok miktarda deve ve altın vereceğini bildirdi. Ömer yerinden fırladı. (Bu işi, benden başkası yapamaz) dedi. Ömer’i alkışladılar. Ömer, kılıcını çekip önce kardeşinin evine gitti. Eniştesi Said ile kardeşi Fatıma, yeni gelen Taha suresini okuyorlardı. Ömer içeri girip bu hali görünce, eniştesini ve kardeşini dövmeye başladı. Fatıma, “Ya Ömer, başımızı kessen dönmeyiz” dedi. Ömer, ellerindeki kâğıdı alıp Taha suresini okumaya başladı. Kur’an-ı kerimin fesahati, belagatı ve manaları kalbini çok yumuşattı. (Hakikaten, ne kadar doğru) dedi. Bunu işiten Habbab, gizlendiği yerden çıkıp, Müjde ya Ömer, Resulullah, (Ya Rabbi, bu dini, Ebu Cehil ile veya Ömer ile kuvvetlendir) diye duâ etmişti. Bu saadet sana nasip oldu dedi. Hz. Ömer hemen gidip Müslüman oldu. (Tirmizî)

 

Muharrem ayı ve Aşure günü 13032003

Muharrem ayının onuncu günü yani bugün Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur’an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duâları Aşure günü kabul etmiştir. Hz. Âdem’in tövbesinin kabul olması, Hz. Nuh’un tufandan kurtulması, Hz. Yunus’un balığın karnından çıkması, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, Hz. İdris’in canlı olarak göğe çıkarılması, Hz. Yakub’un, oğlu Hz. Yusuf’a kavuşması, Hz. Yusuf’un kuyudan çıkması, Hz. Eyyüb’ün hastalıktan kurtulması, Hz. Musa’nın Kızıl Deniz’i geçmesi, Hz. Îsâ’nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu. Bugün yapılacak işler:
1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Taberani], (Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehitler ve salihlerin ibâdetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a] [Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!]
Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru (Herkese duyurun! Kim bugün bir şey yemişse, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç tutsun! Çünkü bugün Aşure günüdür) buyurmuştur. (Buhari) Peygamber efendimiz, bugün bir hurmayı mübarek ağzında ıslatıp çocukların ağzına verirdi. Çocuklar, Resulullahın mucizesi olarak akşama kadar bir şey yiyip içmezlerdi. Bugün bazı hayvanların bile bir şey yemediği bildirilmiştir. Bir avcı, Aşure günü, bir geyik yakaladı. Geyik, yavrularını emzirip akşamdan sonra dönmek üzere, avcının izin vermesi için, Resulullah efendimizden, şefaat istedi. Avcı, geyiğin akşama kalmadan hemen gelmesini isteyince, geyik, (Bugün Aşure günüdür. Bugünün hürmetine yavrularımızı emzirmeyiz. Onun için akşamdan sonra gelmek için izin istedim) dedi. Bunu duyan avcı, geyiği Resulullaha hediye etti. O da, geyiği serbest bıraktı.
2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Sıla-i rahmi terk eden, Aşure günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa’nın sevabı kadar ecre kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)
3- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, ilim öğrenilen veya Allahın zikredildiği bir yerde, biraz oturan, cennete girer) buyuruldu. Bu gece ilim olarak, ehli sünnete uygun ilmihal okumalıdır. Ayrıca Kur’an-ı kerim okumalı, kazası olan kaza namazı kılmalı. (Şir’a)
4- Sadaka vermek sünnettir, ibâdettir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a) (Bugün aşure ibâdet) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibâdet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hakim)
5- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)
6- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki)
7- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir’a)

 

Onların dinine uymadıkça 16032003

Bazı kimseler, globalleşme adına, tevhid adına, kitap ehli ve bid’at ehli hakkında ya hiç yazı yazmamalı veya gâyet light yazmalı, kâfire açıkça kâfir, fahişeye açıkça fahişe denmemeli diyorlar. Din kitaplarında da, (Hıristiyan ve Yahudi kâfirlerine kâfir dememeli, çünkü onlar, kendilerini kâfir olarak bilmiyorlar) deniyor. Bu ifadeleri ne kadar yumuşatırsak yumuşatalım, kitaplılar [Hıristiyanla Yahudiler] ve kitapsızlar [ateistler] memnun olmaz. Çünkü Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:
(Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlarla Yahudiler senden asla razı olmazlar. De ki: Doğru yol, ancak Allahın yoludur. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.) [Bekara 120]
Âyet-i kerimenin muhatabı bütün Müslümanlardır. Allahü teâlâ Hıristiyanları dost edinmeyin, onlar Müslümanlardan razı olmaz buyururken yani bu ilimler bize gelmişken, hâlâ onlarla sıcak diyaloğa devam edersek, âyet-i kerimede de bildirildiği gibi, Allahın dostluğunu bırakmış oluruz.
Hâşâ Allahü teâlâ yanlış söylemez. Kitap ehline kucak açıp, kiliselerine, havralarına da gitsek, sizin mazlumlarınız cennetliktir de desek, onlar Müslümanlardan razı olmazlar. O halde onlara yaranmaya çalışmak, dinden taviz vermek çok yanlıştır.
Bid’at ehli de öyledir. Tasavvufa saldırmadıkça, mucize ve kerameti inkâr etmedikçe, Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis var demedikçe, bid’at ehli bizi asla tasvip etmez. Çünkü garipler asrındayız. Hz. Osman’ı ve diğer sahabe ile İslam âlimlerini kötüleyenler hep alkışlanıyor, “Onları kötüleyen mezhepsizdir” diyen Müslümanlar da taşlanıyor, kaynar suda haşlanıyor. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (İslâm dini, garip olarak başladı, sonu da garip olur. Garip Müslümanlara müjdeler olsun!) [Müslim, Tirmizî]
Dinimizde bir kaide vardır: Küfre rıza küfürdür. Yani kâfirlik olan bir işin yapılmasına razı olan kâfir olur. Bunun gibi bid’ate rıza bid’at, harama rıza haramdır. Adamlar, kollarını sıvadılar, bid’at ehlini savunmak için konferanslar verdiler, kitaplar ve makaleler yazdılar. Her kaptan içindeki sızar buyuruluyor. Elbette herkes inandığı ve sevdiği yolu savunacaktır. Hadis-i şerifte bildiriliyor ki, kişi sevdiği ile haşrolur, onunla birlikte ya cennete veya cehenneme gider. Bid’at ehlinin cehenneme gideceği birçok hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Bu hadis-i şeriflere göre, bid’at ehlini sevenler, onları savunanlar, tövbe etmezlerse, savundukları bid’atçilerin yanına gideceklerdir. Ama bir hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin tövbesi kabul olmaz) buyuruluyor. (İbni Mace, Taberani, Deylemi)
Âlimlerimiz buradaki kabul olmaz ifadesini, (Bid’at ehli kendi yolunun doğru olduğuna inandığı için tövbe etmez) diye açıklamışlardır. Bid’atlerini bid’at olarak bilip tövbe etseler, elbette kabul olur.
Bir insan imanın altı şartından beşini kabul edip birisini kabul etmese kâfirdir. (Eşiat-ül-lemeat) Mesela bazı mezhepsizler gibi kaderi inkâr etse veya kabul edip “herkes kaderini kendi yaratır” dese kâfirdir. Artık o ehli kıble değildir, namaz kılsa da, tövbe etmedikçe cehennemliktir. Her namaz kılana ehli kıble denmez. Şu hadis-i şerif, namaz kılanların da, bazı ahlâklarından dolayı münafık olduklarını bildiriyor: (Yalan söyleyen, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden, Müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa da münafıktır.) [Buharî] (Devamı var)

 

Din kitaplarında uydurma hadis olmaz 17032003

“Baidullah”ı savunan bir yazara (Hiçbir Ehli sünnet âlimin kitabında uydurma hadis yoktur, olmaz da) dediğim zaman, (Sana İhya’da uydurma hadis olduğunu ispat edeyim) diyerek bana bazı vesikalar gönderdi. Bunlara cevap vermeden önce, mevdu hadisin, ictihadın ne olduğuna bakalım.
Hak olan dört mezhepteki Müctehidler, gerek kendi mezheplerinde ve gerekse başka mezheplerdeki bir ictihad için yanlış demezler. Deseler bile geçersiz olur. Bunlara birkaç örnek verelim: Hanefi mezhebinde görünen bazı mezhepsizler, Şafii’deki ictihadlara dil uzatıyorlar. Mesela diyorlar ki: “Meni pistir, deniz haşaratı yenmez, kan çıkmakla abdest bozulur, kadına dokunmakla abdest bozulmaz. Bunun gibi çok meselede Şafiiler, uydurma veya zayıf hadislere dayanarak bunların tersini söylüyor. Hatta kendinden olan piç kızı ile evlendirebiliyor.”
Şafii mezhebinde görünen bazı mezhepsizler de diyorlar ki: “İmam arkasında Fatiha okumak farzdır. Denizden çıkan her hayvan yenir. Ramazanda kasten yiyip içen için kefaret gerekmez. Zekat Kur’anda sekiz sınıfa verilir diyor. Hanefiler ise, uydurma veya zayıf hadisleri delil alarak, sadece fakir sınıfına zekat veriyorlar. İmam arkasında farz olan Fatiha okumayı günah sayıyorlar. Daha bunlar gibi birçok hususta zayıf hadislerle amel ediyorlar.”
Hiçbir mezhebe uymayıp, mezhepler üstü hareket eden Abduhcular, farklı ictihadları topluyorlar. “Bu konuda Hanefi haklı, şu konuda Malik isabet etmiştir, şu konuda Ahmed’in kavli zayıftır, çünkü dayandığı hadis zayıftır” diyorlar. Bunlar, mezhepsizlik için birer örnektir. Bir insan müctehid bile olsa, farklı ictihadı varsa, o ictihadı, başka müctehidin ictihadını iptal edemez. Çünkü dinimizde bir kaide vardır: İctihad ictihad ile nakzedilmez. (Mecelle m.16)
Hal böyle olunca, bir müctehid kalkıp da, imam-ı Şafinin veya İmam-ı a’zamın ictihadı yanlıştır, zayıftır gibi bir şey söylemez. Söylese de geçerli olmaz. Hadisler için de durum aynıdır. Mesela imam-ı Nesai, Taberani’deki bir hadise uydurma diyemediği gibi, İmam-ı Taberani de, Nesai’deki bir hadise uydurma demez. Dese de, o hadis diyene göre uydurma olur, öteki muhaddise göre uydurma olmaz.
Mahmasani isimli yabancı bir yazar, Türkçe’ye çevrilen kitabında, Buharî’deki Acve hurması ile ilgili bir hadisi, uydurma olarak bildiriyor. Gerekçe de gösteriyor: (Çünkü ilme ve realiteye aykırıdır) diyor. Mahmasani, Buharî’deki bu hadis-i şerif için (İhmal, uydurma ve iftira yolu ile sünnete katılan binlerce benzerinden bu bir örnektir) diyor. İmam-ı Buharî’ye, ihmallik, uydurmak ve iftira etmek gibi suçlar isnat ediyor.
Piyasada mevduat kitapları var. Mesela Şevkani, Sehavi, Aliyyülkari, Acluni gibi kimseler, tefsir ve hadis kitaplarındaki hadislere uydurma demekle o hadisler uydurma olmaz. Hafız Iraki İhya’daki hadisleri incelemiş, bazılarına kaynak bulamamış, kaynağını bulamadım demiş, mezhepsizler “bak kaynağı yok, bu uydurma hadis” diyorlar. Mezhepsiz demek ilimden irfandan habersiz, kendini mutlak müctehid yerine koyan kimsedir. Yani aklı ve ilmi ermediği halde, her konuda fikir yürüten, bilir bilmez her şeye karışan bid’at ehlidir. Mezhepsizler içinde İbni Teymiye veya mason Abduh’u sevmeyen yok gibidir. Çünkü 30 yıldır bu işle meşgulüm. Abduh’u tenkit eden tek mezhepsiz görmedim. (Devamı var)

 

Hadis uydurmanın cezası büyüktür 18032003

Resulullah efendimiz, hadis uyduran ve uydurma hadisi nakleden için ağır tehditlerde bulunmuştur. Mesela (Hadis uyduran cehennemdeki yerine hazırlansın) hadis-i şerifi din kitaplarında var. Böyle bir hadis-i şerif olmasa bile, hangi İslâm âlimi kitabına uydurma hadis alır? Mezhepsizler, (Uydurma hadisi kitabına almak, ya ihmallik, ya gafillik ya cahillik veya hainlikten ileri gelir) diyorlar. Gâyet doğrudur. Peki Kütüb-i sittede, diğer hadis ve tefsir kitaplarında veya İhya’da uydurma hadis var denirse, bu büyük zatlar ihmallik, gâfillik, cahillik veya hainlikle suçlanmış olmuyor mu? O mübarek zatlara bunlar nasıl yakıştırılabilir? Bir İslam âlimi uydurma hadisi kitabına alır mı hiç? Cahillik denirse hâşâ İslam âlimi cahil olursa kim âlim olur ki? Gafillik de öyle. Onlar gafil ise biz nasıl müteyakkız [uyanık] oluruz? Müctehid, bir hadis için uydurma diyebilir, bu da ancak kendisi için geçerlidir. Bir muhaddis, İhya’da uydurma hadis var dedi diye bizim de var dememiz caiz olmaz, bu haddini bilmemekten, cahillikten, hatta hainlikten ileri gelen bir söz olur. Kur’an-ı kerimde, (Âlimlere sorun) buyuruluyor. Hadis-i şerifte ise, (Âlimler, peygamberlerin varisleridir), (Âlim, Allahın güvendiği kimsedir) buyuruluyor. Allahın güvendiği ve kendilerine sorun dediği âlimler kimdir? Kütüb-i sitte sahipleri veya Hüccetül İslam İmam-ı Gazali hazretleri bu âlimlere dahil değil mi? Resulullah efendimizin (Varislerim) dediği âlimler bunlar değil ise kimlerdir? Abduh mu? Şevkani mi? Sehavi mi, Kardavi mi? Acluni mi? Mezhep imamları veya bir İmam-ı Gazali, bir İmam-ı Rabbani eğer Resulullahın varisi değil ise, başka bir tane varis gösterilemez. Mısırlı Suriyeli mezhepsizler çıkıp, (Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis çoktur) diyorlar. Mezhepsizlerin sözleri delil oluyor da, mezhep imamlarının, İmam-ı Gazalinin, İmam-ı Rabbaninin sözü neden delil olmuyor? Mezhepsizlerin anladığı din oluyor da, bu büyüklerin anladığı neden din olmuyor? Onlardan öğrendiğimiz bilgilerle, onları mı sorgu suale çekeceğiz? Bu nasıl mantık, bu nasıl ilim, bu nasıl edep böyle? Din düşmanlarına alet olanlara, onların tuzaklarına düşenlere yazıklar olsun.
Allahın güvendiği, peygamberin vârisi olan âlimlere güvenmeyen, hâşâ onların yalan söyleyeceğini veya Kur’an-ı kerime aykırı uydurma hadis nakledebileceğini sanmak ne kadar yanlıştır.
Biz, İmam-ı Gazalî hazretlerinin kitabından bir hadis-i şerif alıyoruz. Mezhepsizler, (Bunun Kur’ana uygun olup olmadığına bak) diyorlar. Hâşâ İmam-ı Gazalî hazretleri bir hadisin Kur’an-ı kerime aykırı olduğunu bilemiyorsa, o kadar cahil ise, biz nasıl bilelim? Yahut O, (Bu hadis Kur’an-ı kerime uygundur) diyorsa, biz nasıl o hadisin zıt olabileceğini düşünelim? İslâm âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olabileceğini düşünen cahillere ve sapıklara yazıklar olsun!
Acluni veya benzeri birisi, bir hadise uydurma demişse, mezhepsizlere göre artık o hadis uydurmadır. Bir yazar da, İbni Mace’deki bir hadis-i şerif için, (Hintli Muhammed Abdürreşid en-Numânî, hadis imamlarının görüşünü bildiriyor, bu hadisin uydurma olduğunu söylüyor) diyor. (İlim Çin’de ise de alınız) hadis-i şerifi için, istisnasız bütün mezhepsizler uydurma diyor. Halbuki hadis âlimlerinden İmam-ı Deylemî, İmam-ı Taberânî, İmam-ı Beyhekî, İmam-ı İbni Adiy, İmam-ı İbni Abdilber gibi hadis âlimleri ve hüccetül islam ünvanı ile meşhur olan imam-ı Gazali hazretleri sahih olduğunu bildirmektedir. Bu büyük imamların naklettiği bu hadis-i şerife uydurma diyenin dili kurur. Peki imam-ı Süyuti, imam-ı Buhari gibi bir âlim bir hadise uydurma dese, bu hadis uydurma olur mu? Ancak o muhaddise göre uydurma olur, fakat öteki âlimlere göre yine sahihtir. (Devamı var)

 

Resulullahın vârislerine güvensizlik 19032003

İslam âlimlerinin kitaplarındaki hadis-i şeriflere, şüphe ile bakan bir yazar, “Allah, el-Hadîka sahibine rahmet eylesin. Bir hadis üzerine hüküm bina etmeden önce sıhhat-zaaf durumunu açıklaması gerekirdi” diyor.
CEVAP: Otuz senelik tecrübem gösteriyor ki, buradaki Allah rahmet etsin ifadesi, bu cahilliğini, bu gafletini Allah affetsin demektir ki, yazıklar olsun anlamındadır. Çünkü senelerdir aynı nakaratı dinlerim. Mezhepsizler hep şöyle söylerler:
“Allah Gazali’ye rahmet etsin, kitabına uydurma hadis doldurmuştur. İbni Abidin’e Allah rahmet etsin ki, Ebu Hanife hakkındaki uydurma hadisleri kitabına almıştır. Allah Ebu Hanife’ye rahmet etsin, sahih hadisler varken, kıyası tercih etmiştir, ilk kıyas yapan şeytandır. Allah Sübki’ye rahmet etsin, ibni Teymiye gibi büyük dehayı tenkit etmek cüretini göstermiştir. Allah Hanefi fukahasına rahmet etsin ki, ictihad kapısını kapatarak ilerlemeyi durdurmuşlardır...”
Mezhepsiz demek, Resulullah efendimizin varisleri olan âlimlere düşmanlık demektir. Suizan ve iftira demektir. Hadis-i şerifte, (Âlim Allahın güvendiği kimsedir, Resulullahın vârisidir) buyuruluyor. Kendisine güvenilmeyip dil uzatılan Hadika’nın sahibi kimdir?
CEVAP: Hadika’nın sahibi Abdülgani Nablusi hazretleridir. Fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvufta çok derin âlim idi. Yüzden fazla değerli kitap yazdı. Hadika kitabı, İmam-ı Birgivi’nin Tarikat-i Muhammediyye’sinin şerhidir. Allahın güvendiği ve Resulullahın vârisi olan böyle bir âlim, kitabına tetkik etmeden, rastgele bir hadis alır mı? İmam-ı Gazali hazretlerine yapılan gaflet ve ihmallik iftirası bu zata da yapılıyor. Yazıklar olsun anlamında Allah rahmet etsin deniliyor.
Başka bir yazar da diyor ki: Hadislerin tashih-taz’ifinin ictihadî olması doğrudur. Ancak bu sadece mütekaddimun ulema için geçerlidir. Fakat özellikle el-Hatîbu’l-Bağdâdî, İbni Abdilberr, İbni Asâkir, el-Beyhakî, el-Gazzâlî... gibi muahhar âlimlerin o ravinin rivâyetini eserinde zikretmiş olması, o rivâyetin ictihaden tashih edildiğine delil teşkil edemez. [Yani araştırmadan, ihmallik veya gafletle aldıklarını gösterir.]
Mezhepsiz Şevkani, Beydavi tefsirinde uydurma hadis olduğunu söylüyor. Zahir ve batın ilimlerinde kâmil dört mezhebin inceliklerini iyi bilen, derin âlim, veliy-yi-kâmil, ârif-i billah Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: Beydavi, tefsir ilminde, en büyük makama yükselmiştir. Her meslekte senettir. Her mezhebde önderdir. Her düşüncede rehberdir. Her fende mahir, her usulde bürhan, önceki ve sonraki âlimlere göre sağlam, kuvvetli ve yüksektir. Böyle derin bir âlimin tefsirinde mevdu hadis var demek, dinde derin bir uçurum açmaktır. Böyle sözleri söyleyenin dili, inananın kalbi, dinleyenin kulakları tutuşsa yeridir. Acaba, bu büyük ilim sahibi, mevdu hadisleri sahihlerinden ayıramaz mı idi? Yoksa, hadis uyduracak kadar ve böyle yapanlar için, Resulullahın bildirdiği ağır cezalara aldırış etmeyecek kadar Allah korkusu yok mu idi? Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir âlimin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Bu, “Resulullah böyle söylemedi” demek değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır; fakat başka müctehide göre sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen böyledir. Hadis-i şerifte, (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır) buyuruldu. İctihad ictihadla nakzedilemez ve Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis var denilemez.
(Devamı var)

 

Bid’at, sünnet ve farklı ictihad 20032003

Bid’at ehlini savunan yazar diyor ki: “Problem şurada: Mesela İmam-ı Rabbânî, namaza dururken niyeti dil ile söylemek bid’at der. Bid’ati hasene’yi kabul etmez. İmdi, dil ile niyet eden bid’at mi işlemiş oluyor? Bid’ati hasene diyen âlimler yanlış yolda mıdır?”
CEVAP: Farklı ictihadın rahmet olduğu unutulmuş. Âlimin birisi bir meseleye bid’at öteki caiz, hatta sünnet diyebilir. Fıkıhta böyle sayısız mesele vardır. Yani müctehidlerin farklı ictihadları çoktur. İmameyne göre sünnet, İmam-ı a’zama göre vacip olanlar var. Mesela bugünkü ikindi namazının başlama vakti İmameyne göre bildirilmiştir. İmam-ı a’zama göre o vakitte ikindi kılınsa, vakti girmediği için sahih olmaz. Bu mezhep içinde olduğu gibi mezhepler arasında da böyledir. Mesela kurban kesmek, Hanefî’de vacip, diğer üç mezhepte sünnettir. Bayram namazı kılmak da öyledir. Deniz haşaratı yediği için Şafiileri kötülemek caiz olur mu? Şafii’de sünnet olan şey, Hanefi’de bid’attir. Mesela her farzdan sonra âyetel kürsi okumak Şafii’de sünnet, Hanefi’de bid’attir. Farklı ictihadlardan dolayı âlimler suçlanmaz.
Namazda niyetin kalb ile yapılması dört mezhepte de farzdır. Sadece dil ile yapılması hiçbir mezhepte caiz değildir, kalbin de hazır olması lazımdır. Kalb ile beraber dil ile söylemeye izin verilmiş, hatta müstehab olduğunu bildiren âlimler de olmuştur. Namazda parmak kaldırmak da böyledir. Bid’at ve sünnet diyen âlimler vardır. Bu durumda bizim gibi avam ne yapacaktır? Dinde eksik bir şey bırakılmamıştır, bu da bildirilmiştir. Tercih erbabı âlimlerin, müftabih kavil olarak bildirdiklerine uyarız. Yani onların seçtiği söze uyarız, mesele kalmaz. Sünnettir veya bid’attir denilen bir şeyi yapmamak lazım olduğu, Berika, Hadika ve İbni Abidin’de bildirilmektedir. Dinimizde çözülmemiş hiçbir mesele yoktur.
İslâm âlimleri, bid’ati, Bid’at-i hasene ve Bid’at-i seyyie diye ikiye ayırmışlar, mektep, kitap gibi sonradan yapılan şeylere Bid’at-i hasene demişlerdir. Hadika’da (Böyle bir bid’at, bir ibâdetin yapılmasına yardımcı olduğu için, dinimiz izin verir) buyuruldu. İmam-ı Rabbanî hazretleri ise, dinin izin verdiği böyle faydalı şeylere, bid’at kelimesini bulaştırmamak ve bunlara Sünnet-i hasene [iyi iş] demek gerektiğini bildirir. Sünnet, burada yol, iş demektir. Yolun, işin iyisi de, kötüsü de olur. Hadis-i şerifte, Sünnet-i hasene [iyi çığır] açanlar övülmekte, Sünnet-i seyyie [kötü çığır] açanlar ise kötülenmektedir. (Müslim)
İmam-ı Rabbani hazretleri, bid’at-i hasene’yi kabul etmiyor gibi göstermek yanlıştır. O sadece verilen ismi uygun bulmuyor. Mesela bid’at için pislik dense, iyi pislik, kötü pislik diye ayırmamalı diyor, madem yapılan iyi bir şey ise ona sünneti hasene=iyi iş demeli, bid’at kelimesini güzel işlere bulaştırmamalı buyuruyor. Dine aykırı bir şeymiş gibi, sanki bir problemmiş gibi bunu gündeme getirmek yanlıştır. “Baidullah”ın, mucizeleri inkâr ve tevili ile İmam-ı Rabbani hazretlerinin bid’at dediği şeyler mukayese kabul eder mi hiç? Ya Rabbi bizi bid’atten, bid’atçiden ve bid’at ehlini savunanların şerrinden muhafaza eyle!

 

Çok kıymetli nasihatler 23032003

Seyyid Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyor ki: Fırsat ganimettir. Ömrün tamamını faydasız işlerle telef etmemeli, Hak teâlânın rızasına uygun şeylere harcamalı! Beş vakit namazı, tadil-i erkan ile ve cemaat ile kılmalı, teheccüd namazını elden kaçırmamalı, seher vakitlerini istiğfarsız geçirmemeli, gaflet uykusuna dalmamalı, ölümü düşünmeli, ahiret hallerini gözetmeli, fânî dünyanın haram olan işlerinden yüz çevirip, baki olan ahiret işlerine dönmeli. Dünya işleri ile zaruret miktarı uğraşmalı, diğer vakitlerde, ahireti imar etmekle meşgul olmalıdır. Sözün kısası, Allahtan gayrı şeylerin sevgisinden korunmalı ve bedeni dinin hükümlerine uymakla süslemeli, onunla meşgul olmalıdır. İş budur, bundan gayrısı hiçtir.
Abdül Kuddüs hazretleri de buyuruyor ki: Vaktin kıymetini bil! Gece gündüz ilim öğrenmeye çalış! Her zaman abdestli bulun! Beş vakit namazı, sünnetleri ile ve tadil-i erkan ile, huzur ve huşu ile kılmaya çalış! Bunları yapınca, dünyada ve ahirette, sayısız nimetlere kavuşursun. İlim öğrenmek, ibadet içindir. Kıyamette, işten sorulacak, çok ilim öğrendin mi diye sorulmayacaktır. İş ve ibadet de, ihlas elde etmek içindir. İhlas da, hakiki mabut ve kayıtsız, şartsız var olan sevgiliyi [Allahü teâlâyı] sevmek içindir.
İbrahim-i Edhem hazretleri buyuruyor ki: 1- Günah işleyeceksen, Allahın verdiği rızkı yeme! Rızkını yiyip de, Ona isyan edilir mi? 2- Günah işleyeceğin zaman, mülkünden çık! Onun mülkünde Ona isyan edilir mi? 3- Günah işlerken Onun görmediği bir yerde işle! Onun mülkünde, rızkını yiyip, gördüğü yerde günah işlenir mi? 4- Can alıcı melek, ruhunu almaya gelince, bir müddet izin isteyebilir veya o meleği kovabilir misin? O zaman hemen tövbe et! Çünkü o melek ani gelir. 5- Mezarda, melekler, sual sorunca, (beni imtihan etmeyin) diyerek onları kovabilir misin? Öyle ise, şimdiden onlara cevap hazırla! 6- Kıyamette (Günahkârlar cehenneme) dendiği zaman, ben gitmem diyebilir misin?
Allahü teâlâ, (Ey kullarım! Benden isteyin! Kabul eder, veririm) buyuruyor. Ama verilmeyenler de oluyor. Çünkü Ona dua eder, ama itaat etmezler. Peygamberini tanır, Ona uymazlar. Kur’anı okur, gösterdiği yolda gitmezler. Nimetlerinden faydalanır ama şükretmezler. Cennetin, ibadet edenler için olduğunu bilir, hazırlıkta bulunmazlar. Cehennemi, asiler için yarattığını bilir, Ondan sakınmazlar. Ecdadının ne olduklarını görür, ibret almazlar. Kendi ayıplarına bakmayıp, başkalarının ayıplarını araştırırlar. Böyle kimseler, üzerlerine taş yağmadığına, yere batmadıklarına şükretsin! Dualarının neticesi, yalnız bu olursa, yetmez mi?
Osman Gazi’nin oğluna vasiyeti: Allahü teâlânın emirlerine aykırı iş yapma! Bilmediğini İslam âlimlerine sor! İyice bilmeyince bir işe başlama! Ulemaya riayet eyle ki, din işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli varsa, ona rağbet et ve saygı göster! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allahın dinini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Herkese ihsânda bulun! İnsan, ihsânın kuludur.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Ölmek felaket değil, öldükten sonra başa gelecekleri düşünmemek felakettir. Mezhepsizlik ilhaddır. Ehl-i sünnet alimlerine uyanlara müjdeler olsun.

 

Sen kalbine danış 24032003

İslam âlimleri buyuruyor ki: Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalb üzerine koymalı, kalb çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı! Eğer, fazla çarparsa yapmamalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Elini göğsüne koy, helal şeyde kalb sakin olur. Günah işte çarpıntı olur. Şüpheye düşersen, din adamları fetva verseler de yapma!) [İ. Ahmed, Hakîm]
(Günah olan iş yapılırken kalbde çarpıntı olur.) [Beyheki]
(Nefse sükunet ve kalbe ferahlık veren şey, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.) [Beyhekî, İ. Ahmed, Taberânî]
(Helal haram bellidir. Şüphelilerden kaçın! Şüpheli olmayanları yapın!) [Taberânî]
(Seni rahatlatan şey iyidir. Seni şüpheye düşüren, sıkıntı uyandıran şey günâhtır. Sana fetva verse de böyledir.) [İ. Ahmed, Beyheki, Taberânî]
(Kalbine danış; iyilik, kalbin mutmain olduğu, rahatladığı şeydir. Günah ise, canını sıkan, kalbinde tereddüt uyandıran şeydir. Aksine fetva verseler de.) [Taberânî, İbni Asakir]
(Yapacağın bir iş için, yedi defa Rabbinden hayırlı olanı iste, sonra kalbine bak, hangisi kalbine ferahlık veriyorsa, hayırlı olan odur.) [Deylemî]
(Şüphelileri bırak, şüphe uyandırmayana bak. Doğru işlerde kalb sakin olur, yalan ise kalbde şüphe uyanır.) [Tirmizî, Nesaî]
(Müftüler, fetva verseler de sen, yine kalbine danış.) [İ. Ahmed]
Ahir zamanda bilen bilmeyen herkes, din hakkında konuşup fetva veriyor. Bazısı, son hadisi şerife dayanarak, birçok sahih hadise, “Bu benim kalbime yatmıyor” diyerek uydurma damgasını vuruyor. Dinimizde, herkesin kalbi ölçü olsa idi, Kur’an-ı kerime, Peygambere ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Bid’at fırkalarından mutezile de, (Akıl, iyi ile kötüyü, hak ile batılı birbirinden ayırır) diyerek aklı ölçü kabul ediyorlar. Bugün mutezile kafasında olanlar dindeki dört delile göre değil, aklına göre konuşuyorlar. Dinimizde akıl da kalb de, bir şeyin haram olmasında kesin ölçü olamaz. Mesela bir doktor, yazdığı kitabında (Dalak kandır ve haramdır) diyor. Halbuki fıkıh kitaplarında dalak yemenin haram olmadığı bildiriliyor. Bazıları da, (Ben Ankara’dan oğlumun bulunduğu İstanbul’a uçakla kısa bir zamanda geldim. Bir gün kalıp gideceğim. Ben günlerce yol gitmedim ki, hem gittiğim yer kendi evim sayılır, kendi evimden daha çok rahat ediyorum. Niye İstanbul’da seferi olacakmışım ki! Üstelik Peygamberimiz, aklı olmayanın dini yoktur, müftüler fetva verseler de sen kalbine danış, demiyor mu? Öyle ise ben de aklıma ve kalbime danıştım, Ankara’dan İstanbul’a gelmekle seferi olmam) diyorlar. Halbuki, bir kimse Ankara’dan bir saatte İstanbul’a gelse, seferi olur da, Pendik’ten Fatih’e iki saatte gelse yine seferi olmaz. Eğer dindeki dört delil esas alınmazsa, herkesin aklına ve kalbine göre sayısız din meydana çıkar. Ölçüyü iyi bilmek gerekir. Bir kimse, bir memura hediye verse, müftü, bir çıkarı olmadan, kendi rızası ile vermişse bu hediye helal diye fetva verir. Ama o kimse, (Ben bunu memur işimi yapsın diye verdim, kalbim bunu hoş görmüyor) diyorsa, burada kalbin rolü vardır. Müftü o hediye diye fetva verse de sen rüşvete bulaşma.

 

Ehli sünnet âlimlerine uymak gerekir 25032003

Âlim, hakkı bâtıldan ayıran ve bildikleri ile amel eden zattır. Ehl-i sünnet âlimleri Peygamber efendimizin varisleridir. Bunlara uyanlar kurtulur. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Bu misalleri ancak âlim olan kimseler anlar.) [Ankebut 43]
(Eğer bilmiyorsanız, zikir ehlinden [âlimlerden] suâl ediniz) [Nahl 43]
(Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) [Zümer 9]
(Allah’tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28]
Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:
(Âlimlere tâbi olun.) [Deylemî]
(Âlimler, birer rehber ve kılavuzdur.) [İ. Neccar]
(Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ. Maverdî]
(Bilmediklerinizi salih âlimlerden sorup öğrenin.) [Taberânî]
(Âlimin, insanlara üstünlüğü, Peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.) [Hatib]
(Âlimin mürekkebi, şehidin kanı ile tartılır, âlimin mürekkebi, ağır gelir.) [İ. Neccar]
(Âlimler, benim ve diğer Peygamberlerin vârisleridir.) [Tirmizi]
(Âlim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.) [Deylemî]
(Ya âlim, ya öğrenci, ya dinleyici veya bunları seven olun. Yoksa helâk olursunuz.) [Beyhekî]
(Âlim ile oturmak, yüzüne bakmak ibadettir.) [Hâkim]
(Ahir zamanda, âlimler ölür, câhiller din adamı yerine geçirilir. Onlar da bilmeden yanlış fetva verir, kendisi sapar, başkalarını da saptırır.) [Buhari]
 

Bak hakkın hitâbına
Hakiki âlime uy
Kulak ver kitâbına
Hakiki âlime uy


Hayır konuşmalı dil
Kalbindeki pası sil
Her sözünü senet bil
Hakiki âlime uy


Cânı cânâna gönder
Her işte lâzım önder
Bulunsa da pek ender
Hakiki âlime uy


Sağlam duvara dayan
Düşer ayağı kayan
Yeter gafletten uyan
Hakiki âlime uy


Akıl gerçeği arar
Gecikmeden ver karar
Çözülür nice esrâr
Hakiki âlime uy

 

Şeytân kolluyor fırsat,
Adımını düzgün at
Almak istersen murat
Hakiki âlime uy

Kayığın su almadan,
Sayılı gün dolmadan,
Henüz pişman olmadan,
Hakiki âlime uy


Düşüncen hep hak ola
Kalbin nur ile dola
Rehbersiz çıkma yola
Hakiki âlime uy


Câhile uyana bak
Batıyor sapıtarak.
Her emrini tutarak,
Hakiki âlime uy

Kolay bulunmaz nimet,
Bundadır bütün izzet,
Severek eyle hizmet
Hakiki âlime uy

 

Yüzünü hakka çevir
Nefsini yere devir
Haydi yanına gir
Hakiki âlime uy


Girer isen sohbete,
Uğramazsın mihnete,
Kavuşursun rahmete,
Hakiki âlime uy


Mezhepsiz âlimden kaç
Müctehidler başa taç
Herkes rehbere muhtaç
Hakiki âlime uy


Olayım dersen salih kul
Ehli sünnet âlim bul
Amelin olur makbul
Hakiki âlime uy


Sözüne riayet et
Sahih olur ibadet
İstiyorsan saadet
Hakiki âlime uy


Terk eyleme ihlâsı
Câhillik yüzkarası
İşte sözün kısası
Hakiki âlime uy

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Namazda düşünmek 26032003

Namazda huşuyu yakalamak için şunlara dikkat etmelidir: Huzuru kalb: Okuduğunu düşünmek. Tefehhüm: Okuduğunu anlamak. Tazim: Saygı. Heybet: Saygı ile korkmak. Reca: Ümit. Hayâ: Utanma. Şimdi bunları açıklayalım:
Huzuru kalb: Meşgul olduğunu, okuduğunu düşünmek, dünya işlerinden kalbi ayırmak, tamamen meşgul olduğu işe, okuduğu Kur’ana kalbini bağlamaktır. Gönül başka düşüncelerden ayrılır, yaptığı işten gaflet etmez ve yalnız onu düşünürse, o zaman huzuru kalb hasıl olur.
Tefehhüm: Okuduğunu düşünüp anlamaktır. Çok kere kalb, söz ile hazır olur, fakat manasını düşünmez. Büyük zatların namaz esnasında anladığı öyle latif manalar olur ki, başka zaman hatırlarına bile gelmez, işte böyle kılınan namaz, her çeşit kötülükten alı koyar. [Namaz kılarken okuduğunu anlamak lazım değildir. Ancak manasını biliyorsa, anlamaya çalışmalı. Yahut manasını bildiği sure ve âyetleri okumak daha uygun olur.]
Tazim: Bir âmir, mahiyetindekine bir şey emreder, o da, kalbi huzur içinde emredileni anlayıp yapsa da saygı duymayabilir. Onun için saygı tefehhümden sonra gelir. Yani Allahın emrini, saygı duyarak yapmak gerekir.
Heybet: Bu da tazimden sonra meydana gelen bir korkudur. Bu korku, yılandan, çıyandan korkmaktan farklıdır. Bu Allahın sevgisini kaybetmekten meydana gelen bir korkudur.
Reca: Sevap beklemek demektir. Allahü teâlânın nimetlerini, rahmetinin bolluğunu, namaz kılanlara cenneti söz verdiğini ve verdiği sözde durduğunu bilmektir. İnsan padişaha saygı gösterip korksa da bir mükafat beklemez. Halbuki Allahın azabından korktuğu halde, kıldığı namazdan sevap umar.
Hayâ: Kusurunu bilip, Allah’tan utanarak, namazı kusursuz kılmaya çalışmak gerekir. Namazda Allahü teâlâya karşı saygılı olabilmek için, onun azamet ve celalini bilmesi, kendisini de, hakir, zelil ve Allahü teâlânın emrine boyun eğen adi bir kul olduğunu düşünmesi gerekir. Onun azametini bilmeyen veya inanmayan kimse ona gerekli saygıyı gösteremez. Allaha imanı daha parlak, daha kuvvetli olanın huşuu da kuvvetli olur. Hz. Aişe validemiz, (Resulullah bizimle konuşur, gülerdi. Ama namaz vakti gelince âdeta bizi tanımazdı) buyurmuştur.
Namaz kılarken eğer kalbin namazda değilse, boş durmuyor; mutlaka dünyalık bir şey düşünüyordur. İnsan sevdiği şeyi çok düşünür. Bunun için Allah’tan başkasını seven kimse, namazda sevdiklerini düşünür, Allahı hatırlaması zor olur, namazda bile gaflet içinde olur.
Allahü teâlâ ne kadar iyi bilinirse, haşyet ve heybeti de o nispette artar. Hak teâlâ. Musa aleyhisselama, (Ya Musa! Beni andığın zaman vücudun titresin, huşu ve itminan içinde bulun. Dilin beni anarken kalbin başka yerde olmasın, âciz bir kulun efendisinin huzurunda durduğu gibi dur) diye vahy etmiştir. Demek ki namaz kılarken gafletten uzak durmaya çalışmalıdır. Büyük zatlardan bazıları o derece huzur içinde namaz kılardı ki, safta dururken sağ ve solundakilerin kim olduğunu bilmezdi. [Hz. Ali’nin ayağına ok batınca, namazda çıkartılması hadisesi meşhurdur.]
Eshab-ı kiram, (insanlar kıyamette dünyadaki namazlarında gösterdikleri huzur, sükun ve namazdan aldıkları lezzet ölçüsünde haşrolurlar) buyururlardı. (İhya)

 

En çok düşmanı olan kimdir? 27032003

En çok düşmanı olan Allahü teâlâdır! Bir gün Musa aleyhisselam, insanların konuşmalarından bıkmış, (Yâ Rabbi, n’olur bu insanlar benim hakkımda konuşmasın) diye dua etmiş. Allahü teâlâ buyurmuş ki: (Yâ Musa, senin istediğin o şeyi ben, kendim için bile yapmadım. Görmüyor musun, duymuyor musun, benim hakkımda neler konuşuyorlar.)
Peygamber efendimiz Allahın habibi idi, âlemlere rahmet idi. İnsanları cennete davet için, cehennemden sakındırmak için en acı sıkıntıları çekti. Ona akla hayale gelmeyecek iftiraları yaptılar, hâşâ, sihirbaz dediler, hâşâ, mecnun dediler, hâşâ, şair dediler, hâşâ, hanımı Aişe validemize iftira ettiler, çok eziyet ettiler, yollarına dikenler döşediler. Allahın Habibi ile savaştılar. Halbuki O rahmet-i ilahi idi, insanlar yanmasın diye adeta çırpınıyordu. (Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı) buyuruyordu. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allahü teâlâ onu Cehennemde bırakır.) [Ebu Davud]
Kur’an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.) [Nahl 105]
İkinci binin müceddidi, hadis-i şerifle müjdelenen İmam-ı Rabbani hazretlerine yaptıkları eziyet diğer iftiraların yanı sıra ne dediler biliyor musunuz, “Serhend cahili” dediler, bu isimle de yazılar yazıp dağıttılar.
Resulullahın varislerinin istisnasız hepsi de aynı eziyet ve sıkıntılarla karşılaşmışlar, çeşitli iftiralara maruz kalmışlardır. Hatta ibni Abidin hazretleri, hocası Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine yapılan iftiralara dayanamayıp, iftiracılara ve onlara inananlara bir reddiye risâlesi yazdı. Bu risâleye de Sell-ül-Hüsâmü’l-Hindî li-Nusreti Mevlânâ Şeyh Hâlid Nakşibendî ismini verdi.
İmam-ı Gazali hazretleri de iftiralara maruz kalan büyüklerdendir. Felsefeciler ve bid’at ehli olanlar hâlâ bu büyük imama iftiralarına devam etmektedirler.
Kim Muhammed aleyhisselama çok benzerse o derece, bu sıkıntılar, bu iftiralar başına gelir. Bunlar, bu yolun şanındandır. Eden kendine eder. Allahü teâlâ kimi azaba atmak isterse büyüklerin üstüne salar, yani o insanlar büyüklere dil uzatır. Yaradılışında said olanlar kesinlikle büyüklere dil uzatmazlar. Başka günahları olabilir ama büyüklere dil uzatmazlar.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Şeyh-ul-islâm Abdüllah-i Ensârî Hirevî, “Yâ Rabbî! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor” buyuruyor. Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz ölüme sürükleyen bir zehirdir. Onları incitmek, sonsuz felâketlere sebep olur. Allahü teâlâ bu belâya düşmekten korusun! Şeyh-ul-islâm yine buyurdu ki: “Yâ Rabbî, her kimi felâkete düşürmek istersen, onu bizim üzerimize atarsın.” (m. 106)
Peygamberlerden başka herkes günah işler. Allahü teâlâ sevdiği kullarının günahlarının cezasını âhirete bırakmaz. Çünkü günah suçtur. Karşılığı cezadır. Dünyada üç sıkıntı verir:
1- Hastalık verir. Sabrederse affeder. Sebeplere yapışmak ve geleni Allahtan bilmek lazımdır. Ve ne maksatla geldiğini bilerek şükretmeli.
2- Günahların affı için ikinci yol maddi sıkıntıdır. Borçlu olmaktır. Borçlarını ödemek için çekilen sıkıntılardır. Bu da günahların affına sebeptir.
3- İnsanların yalan ve dedikodu ve iftiralarıyla haksız olarak iftiraya uğramaktır.

 

Allahü teâlâyı tanımak 30032003

Hemen herkes Allahü teâlâyı tanıyor ve Allah vardır diyor. Ama Allahı tanımak nasıl olur? İyi bir şeyi tanıyan onun iyiliklerinden istifade etmeye çalışır. Kötüyü tanıyan kötülüklerden uzak durmaya çalışır. Bunlara riayet etmeyenin tanıması yanlış demektir. Yılanın sokacağını bilen yılanla oynamaz. Aslanın parçalayacağını bilen onun yuvasına giremez. Bombanın patlayacağını bilen onu elinde patlatmaz. Allahü teâlâyı tanıyan onu sever. Onu seven de dinin emirlerini yapar. Haramlardan kaçınır. Bunlara yani emir ve yasaklarına riayet etmeden ben Allahı tanıyorum, onu seviyorum demek yanlış olur. Sevmenin bir tarifi de itaat etmek demektir. Sevginin derecesi, itaatteki sürat ile ölçülür.
Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri buyuruyor ki:
Siz, adem [yokluk] diyarından, bu varlık âlemine, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, oraya, kendiniz gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekalar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün mahaller, hülasa, rûh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi Allahü teâlânın mülk ve mahlûkudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, hayy ve kayyûmdur. Yani, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Mesela, Ay’da, Merih’te ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, bu Arz küresinde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden bir şey eksilmezdi. Allahü teâlâ hadîs-i kudsîde buyuruyor ki:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en müttekî, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ülûhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganîdir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız) [Bir üniversiteliye cevap]
Tarihi inceleyecek olursak, insanların, önlerinde Allahü teâlânın gönderdiği bir rehber olmadan kendi başlarına gittiklerinde, hep yanlış yollara saptıklarını görürüz. İnsan, kendisini yaratan büyük kudret sahibinin var olduğunu, aklı sayesinde anladı. Fakat ona giden yolu bulamadı.
Peygamberleri işitmeyenler, Halıkı, yani yaratıcıyı önce etraflarında aradı. Kendilerine en büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sandılar ve ona tapmaya başladılar. Sonra, büyük tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi, kabaran denizi, yanardağları ve benzerlerini gördükçe bunları yaratıcının yardımcıları zannettiler. Her biri için bir suret, alamet yapmaya kalktılar. Bundan da putlar doğdu. Böylece, çeşitli putlar zuhur etti. Bunların gazabından korktular ve onlara kurbanlar kestiler. Hatta, insanları bile bu putlara kurban ettiler. Her yeni hadise karşısında, putların miktarı da arttı. İslâmiyet zuhur ettiği zaman Kâbe-i muazzamada 360 put vardı. Kısacası insan, bir, ezelî ve ebedi olan Allahü teâlâyı kendi başına bir türlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara şaşmamalı! Çünkü, rehbersiz, karanlıkta doğru yol bulunamaz. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Biz, Peygamber göndererek bildirmeden önce azap yapıcı değiliz.) [İsra 15]

 

İman herkese lâzımdır 31032003

İslâmiyet, nakle dayanan, selim akıl dinidir. Selim akıl, yanılmayan akıldır. Birinin aklına uygun gelmeyen bir şey, selim akıl sahibi için uygun gelebilir. Akla göre din olsa, insan sayısı kadar din olur. İslâmiyette aklın ermediği şey çoktur. Fakat, selim akla uymayan bir şey yoktur. Ahiret bilgileri ve Allaha ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsaydı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilseydi, Peygamberlere lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri bulabilirdi ve Allah, hâşâ Peygamberleri boş yere göndermiş olurdu. Bunlar bilinemeyeceği için, Allah, her asırda, Peygamber göndermiş ve son olarak da bütün dünyaya, Muhammed aleyhisselamı göndermiştir.
Âlimler buyuruyor ki: İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba iman ederler) buyuruyor. (Bekara 4)
Ateist zihniyetli birisi, “Kur’an nazardan bahsederdi ama ben inanmazdım, bugün fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine inanıyorum. Ben de müminim” demişti. Bu kişi dine değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Kur’ana inanıyor. Yani fen kabul ettiği için inanıyor ki bu iman olmaz. Fen ispat edemese de yine inanmak lazımdır. Mesela cennete, cehenneme, cinlere inanmak lazım. Birisine bile inanmamak imansızlık olur. Bugün bazı din adamları cin ve meleklerin varlığını akıllarına sığdıramadıkları için, hep tevil etmişler, mesela melek denilen şey, rüzgardır demişlerdir. Böyle iman sahih olmaz. Hakiki iman gayba imandır, görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Mesela güneşin varlığına ben inanırım demek tuhaf olmaz mı? İnkâr eden yok ki senin inanmanın bir kıymeti olsun.
İman ne kadar kıymetli ise, zıttı olan küfür de o kadar kötüdür. İmanı kurtarmak için ibâdetleri yapmak ve haramlardan kaçmak gerekir. Bilhassa küfre düşürücü söz ve hareketlerden sakınmak gerekir. Mesela imanını çok kuvvetli sanan biri, Allah dostlarından birine düşman olsa veya Allah düşmanlarından birini sevse, yahut dinin bir emrini lüzumsuz görse, yaptığı ibâdetler kıymetsiz olur ve cehenneme gider. Küfre düşürücü ifade kullananın imanı gider de haberi olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkmış olur.) [Deylemî]
İnanmayan bir kimse ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. Müslümana göre ise, cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan, bir kimse ölünce, inanmayana göre, yok olacak. İnanan kimse ölünce, kendi inancına göre, sonsuz zevkler, nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki, ahiret hayatı, bir ihtimal değil, meydanda olan bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allahın varlığına, birliğine ve ahirete inanması gerekir. İnanmamak, ahmaklık ve cahillik olmaz mı?

 

şubat2003    mart2003    2003    nisan2003