SOHBET 2003 Aralık

Suçu kendimizde aramak   1 Aralık 2003

Kendini beğenmek felakettir   2 Aralık 2003

İslam ahlakı ile yaşamak   3 Aralık 2003

Mükemmel insan nasıl olur?   4 Aralık 2003

Dinimizde dört delil vardır  7 Aralık 2003

İstanbul evliyaları demek  8 Aralık 2003

Parçalanıp bölünmenin zararı   9 Aralık 2003

Âlimin farz ve haram deme yetkisi 10 Aralık 2003

Ehl-i kıble tekfir edilmez 11 Aralık 2003

Hayır da, şer de Allah’tandır  14 Aralık 2003

Allahü teâlâ elbette her şeyi bilir   15 Aralık 2003

Kötülükleri yaratan başkası mı?  16 aralık 2003

Her şey Levh-i mahfuzda yazılıdır  17 aralık 2003

Herkes istediği trene binebilir  18 aralık 2003

Bölücüleri dışlamak ve lanetlemek  21 aralık 2003

“Sizi boş yere mi yarattık?”  22 aralık 2003

Kur’an-ı kerim değiştirilemez   23 aralık 2003

Hacca gitmenin önemi  24 aralık 2003

Haccın şartları iki kısımdır 25 aralık 2003

İhram ve hükümleri  28 aralık 2003

Haccın vacipleri  29 aralık 2003

Temettü haccın yapılışı  30 aralık 2003

Hacdan sonra Medine’ye gitmelidir  31 aralık 2003

Suçu kendimizde aramak   1 Aralık 2003

Suçsuz yere çeşitli iftira ve hakaretlere uğruyorum. Suçum yokken birisi gelip sataşıyor. Kimi alacağımı vermiyor, kimi borçlu çıkartıyor. Dualarım kabul olmuyor. Sıkıntılar, belalar yakamı bırakmıyor. Bunların gerçek sebebi ne olabilir?

CEVAP

Önce sıkıntı, bela niye gelir? Bela, insana iki sebepten ileri gelir:

1- Günahsız kimselere, büyük zatlara gelir. Bu da onların derecelerinin yükselmelerine sebep olur. Başka hikmetleri de olabilir. Çünkü hadis-i şerifte, (En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir) buyuruluyor. (Tirmizi)

2- Dertlerin, belaların gelmesine sebep günah işlemek veya lüzumlu sebeplere yapışmakta kusur etmektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Size gelen bir musibet, kendi ellerinizle işleyip kazandığınız günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah bir çoğunu da affeder, [musibete uğratmaz.]) [Şura 30]

Çoluk çocukta, hayvanda, âmirde, memurda bir huysuzluk görülürse, kabahatin kendimizde olduğunu anlamalıyız. Salihlerden biri buyuruyor ki:

(Eşim huysuzluk edince, yanlış bir iş yaptığımı anlardım. Hemen o işime tövbe edince, eşimin huysuzluğu da giderdi. Böylece tövbemin kabul edildiği meydana çıkardı.)

Demek ki belalar, kendi hatalarımız sebebiyle geliyor. Bizim suçumuz, hatamızı görmemektir.

Üstümüze tatlı sürüyoruz, tatlıya gelen sinekleri suçluyoruz. Kovana çöp sokuyoruz, suçu bizi saldıran arılarda buluyoruz. Salihler, her sıkıntıda, kusuru kendisinde görürdü. Büyük bir zat yolda giderken, bir kadın farkında olmadan pencereden üstüne kül döker. Daha kadın özür dilemeden, (Bu başa kül değil ateş layıktı, ucuz atlattık) der. Kendi ayıplarına bakmayıp, başkalarının ayıplarını araştıran, kusuru hep başkasında bulan kimse, başına daha büyük bela gelmediğine şükretmelidir. 

Allahü teâlâ hiç kimseye zulmetmez, sebepsiz bela göndermez. Başımıza gelen her sıkıntı kendimizden, günahlarımızdan kaynaklanmaktadır. Belki o işte, suçsuz görünsek de, başka bir iş sebebiyle bu sıkıntıların geldiğini anlamalıyız.

Mevla intikamını kul eli ile alır

İlmihali bilmeyen bunu kul etti sanır.

Günahlardan tövbe edip, nefsi aşağılayarak terbiyeye çalışmalı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden dinini aşağılamış olur.) [Ebu Nuaym]

Çünkü nefs Allah’ın düşmanıdır, hep zararlı iş yapmak ister. Kur’an-ı kerimde, (Nefs hep kötülüğü emreder) buyuruluyor. (Yusuf 53)

 Şeytanın aldatması zayıftır. Nefsimiz daha tehlikelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir) buyuruldu. Dışarıdaki düşman, bu iç düşmanın yardımı ile bize saldırıp, bizi yaralıyor. Nefsin her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uyar. Nefse uyan kimse de, hep İslamiyet’in dışına çıkar.

Dinin bütün emir ve yasakları nefsi ezmek, taşkınca isteklerini önlemek içindir. Dine uyuldukça nefsin istekleri azalır. Nefs, temizlenmedikçe, üstünlük sevdasından, kendini beğenmekten vazgeçmez. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Nefse uymak ve kendini beğenmek felakete sürükler.) [Taberani]

 

Kendini beğenmek felakettir   2 Aralık 2003

Dünkü yazımızda, kabahati her zaman kendimizde bulmak gerektiğini bildirmiştik. Suçu hep başkalarına yüklersek, kendimizi beğenirsek, başkalarını küçümsersek bunlar bizim felaketimiz olur. Kendimiz övülmeye takdir edilmeye layık birisi olsak bile, kendimizi övmemiz çok yanlış olur. Çünkü, (Çirkin olan doğru, kişinin kendini övmesidir) buyurmuşlardır. Övünmek, kibirden  gelir. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Allah, kendini beğenip övüneni sevmez.) [Lokman18]

(Allah, büyüklük taslayanları sevmez.) [Nahl 23]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:

(Kendini beğenen helak olur.) [Buhari]

(Arkadaşını hakir görmek, kötülük olarak yeter.) [Müslim]

Kendini beğenen nasihat kabul etmez. Hep itiraz eder, öyle değil diyerek kendini haklı, karşısındakini haksız çıkarmaya çalışır. Allah’tan kork şunu yapma dense, hemen itiraz eder. Bir hadis-i şerif meali:

(Allah’tan kork diyene, sen önce kendine bak diyeni Allah sevmez.) [Beyheki]

İtiraz etmeyi âdet haline getirmek, “Hayır öyle değildir” demek, çok çirkindir. Çünkü böyle söylemek, (Sen bilmiyorsun, bu işten sen anlamazsın, sen ahmaksın, ben akıllı ve bilgiliyim) demektir. Bu ise, kendini büyük görüp, başkalarına hücum etmektir. Lüzum yokken, karşımızdaki şahsın kusurlarını bulup kendisine göstermek günahtır. Çünkü onun hatasını söylemekle üzmüş ve kalbini kırmış oluruz. Zaruretsiz incitmek haramdır. Böyle şeylerde başkasının hatasını söylemek gerekmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Din kardeşine itiraz etme.) [Tirmizi]

(İtiraz etmeyene, haklı iken, münakaşayı terk edene, Cennette bir köşk verilir.) [Taberani]

(Haklı da olsa, münakaşayı terk etmeyen, hakiki imana kavuşamaz.) [İbni Ebiddünya]

Hakkı, düşman da söylese kabul etmeli. Hakkı kabul edememek kibirdendir. Kibir ise büyük günahtır. Doğruyu kabul etmemeye inat denir. İnat, karşısındakini aşağı görmekten ileri gelir.

Fazilettir hatayı hep kabul etmek gerek 

Hakkı kabul için inat etmemek gerek

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allah’ın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmekte inat edendir.) [Buhari]

(Küçük, büyük, iyi kötü veya hoşlanmadığın biri, hakkı söylerse, kabul et.) [Deylemi]

(Bilmediği şeyde inat edene, inadından vazgeçene kadar Allah gazap eder.) [İ.Ebiddünya]

(Kibirli, hakkı küçük görür, inkâr eder, insanlara hakaret gözü ile bakar.) [İ.Gazali]

(Müslümanı hakir görmek, kişiye kötülük olarak yeter.) [Müslim]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Bekara suresinin (Kalblerinde hastalık vardır) mealindeki onuncu âyet-i kerimesi ile bildirilen hastalık, tedavi edilmedikçe, hakiki iman ele geçmez. Kalbi hasta olanın imanı, imanın suretidir. Nefsini temizleyen hakiki imana kavuşur. Yunus suresinin, (Allah’ın evliyası için korku ve üzüntü yoktur) mealindeki 62. âyet-i kerimesindeki müjde, hakiki imana kavuşanlar içindir. (1/46)

Demek ki Allah’ın dostu olmak ve hakiki imana kavuşmak için kalbdeki hastalıkları yani kötü huyları temizlemek, kendini beğenmemek, suçu kendinde bulmak, itirazcı olmamak, hakkı kim söylerse kabul etmek gerekir.

 

İslam ahlakı ile yaşamak   3 Aralık 2003

Ateist genç diyor ki: Din insanları uyuşturur, tembel yapar, sağlıklı düşünemez, çalışmayı, ilerlemeyi engeller, binlerce yasak ve emirlerle insanı köle haline getirir. Kısaca yaşamı zindan eder. Hiçbir kayda ve şarta yani bir kurala bağlanmayan ise, huzur içinde yaşar.

CEVAP

Bu sözlerin hiçbir ilmi değeri yoktur. Kuralsız yaşamak insanlara mahsus değildir. Emir ve yasaksız toplum hayal edilemediği gibi, beraber yaşayan iki kişiye bile kurallar gerekir. Birisi uyurken ötekinin gürültülü şekilde çalışması uygun olur mu? Kuralsız toplum olmaz. Kuralsız oyun bile olmaz. Yolda yürümekte bile kural gerekir. Trafikteki kurallar olmasa ne olur? Elbette kargaşa olur.

İnsanların, sağlam ve rahat, neşeli yaşamaları ve ahirette sonsuz mutluluğa kavuşmaları için Allahü teâlâ, insanlara gerekli bütün nimetleri yarattı. Bunlardan nasıl yararlanacağımızı, nasıl kullanacağımızı, Peygamberleri aracılığı ile gönderdiği kitaplarında bildirdi. Bu bilgilere Din denir.

İslamiyet’in koyduğu kurallar, sadece ahirette değil, dünyada da rahat içinde yaşamaya sebep olur. Bir ateist bile, İslam ahlakına uygun yaşarsa, dünyada rahat ve huzur içinde olur. Mesela, bir eczanede yüzlerce ilaç vardır. Her ilacın kutusunda tarifesi vardır. İlacı, tarifeye uygun kullanan, yararını, tarifeye uymayan zararını görür. Yeni bir makine, cihaz imal edilince, içine prospektüsü [tarifesi] konur. O cihazı yapan, aletin sağlıklı çalışabilmesi için nelere dikkat edilmesi gerektiğini bilir. İnsanları yoktan yaratan da, onun sağlıklı çalışabilmesi için ne yapması gerektiğini elbette bilir. Kur’an-ı kerimde, (Yaratan hiç bilmez mi) buyuruluyor. İşte İslam ahlakına uygun yaşayan insan, inanmasa bile Allah’ın yarattığı nimetlerden fayda görür.

Branşında uzman olan bilim adamı, incelediği zaman İslamiyet’in o hususta bildirdiği kuralın faydalarını bulur. Yabancı bir bilim adamı diyor ki: “Namazdaki hareketler beden için çok faydalı jimnastik hareketleridir. Gün gelecek, [Bağnaz olmayan] doktorlar bunu reçetelerine yazacaklardır.”

Oruç, zekat, sadaka [yardımlaşma], sünnet olmak, temizlik, az yiyip az içmek, az uyumak, istişare, kanaat, tevekkül, sabır, kul hakkı, adalet için yazılıp çizilenleri çok kişi biliyor. Bunların tam ve en iyi şekli İslam ahlakında vardır. Bir ateist bile bunları uygulasa dünyada faydasını görür. Müslüman olarak uygularsa, o zaman kalbinde sevgiden hasıl olan Allah korkusu da olacağı için, hiç kimse olmasa bile, hiç kimse anlamasa bile, hiç kimse yakalayamasa bile, bu kurallar dışına çıkmaz, başkasına zarar vermez. Veriyorsa, sevgisinde, kusur var demektir. Bunun suçu da kurallarda değil, kendisindedir.

Kurallara uyabilmek için beden ve ruh sağlığı çok önemlidir. Rahat, huzur buna bağlıdır. Bunun önemi gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Halbuki bu 1400 küsur yıldır İslam ahlakının temeli olup, emir ve tavsiyelerin başında yer almaktadır. Bir hadis-i şerifte İslami bilgilerin beden ve ahlak bilgisi olarak ikiye ayrıldığı, bu ilimler içinde bedeni koruyan sağlık bilgisi ile ruhu koruyan din ahlak bilgisinin önemi bildirilmektedir. Demek ki her şeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğine çalışmak İslamiyet’in emridir. Hatta İslamiyet, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü, bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir. İslamiyet’te ruh temizliği esastır. Yalancı, hilekâr, insanları aldatan, haksızlık eden, insanlara yardım etmeyen, büyüklenen, yalnız kendi çıkarını düşünen bir kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, hakiki bir Müslüman sayılmaz.  (Devamı var)

 

Mükemmel insan nasıl olur?   4 Aralık 2003

Dünkü yazımızda, bir ateistin bile, inanmadığı halde, İslamın güzel ahlakına uygun yaşadığında, dünyada rahata kavuşacağını bildirmiştik. Bugün mükemmel insanı bildiriyoruz.

Mükemmel insan nasıl olur? Bazı vasıfları şöyledir:

Güler yüzlü, tatlı dilli, doğru sözlüdür. Kızmaz, kızsa da zararlı iş yapmaz. Büyüklenmez, son derece mütevazı, alçak gönüllüdür. Kendisine başvuran herkesi dinler ve imkan buldukça yardım eder. Vakarlı, kibar, ağır başlı, haysiyetlidir. Ailesini ve vatanını sever. Ana babasına, hocasına, âmirine karşı saygılıdır. Kumar oynamaz, uyuşturucu kullanmaz, sarhoş olmaz, yalan söylemez, hırsızlık, gasp yapmaz, kimsenin hakkına tecavüz etmez. Hiç kimsenin canına, malına, ırzına dokunmaz. Hasetçi değildir. Başkasının zararına sevinmez. Onlara karşı kin beslemez. Üç günden fazla dargın durmaz, küsmez. Yumuşaktır, fakat pasif değildir. Cömerttir, cimri değildir. Dedikodu etmez, suizanda bulunmaz. Sözünde durur kimseyle alay etmez, onlara zulmetmez. Hainlik etmez. Sahtekâr değildir. Fitne çıkarmaz, özür dileyeni affeder. Vaktini boş geçirmez. Lüzumsuz şeylerle uğraşmaz. Ancak faydalı şeylerle meşgul olur.

Yukarıdaki emir ve yasaklar sadece İslamiyet’te vardır. Müslüman, bu emir ve yasaklara uyduğu ölçüde mükemmel insandır. Tam uyabilirse mükemmelliği de tam olur. Allah’ın evliya kulları böyledir. İslam dini kadar, açık ve mantıki hiçbir din yoktur. Bu dinin esasını anlayan, seven ve uygulayan bir kimse, dünya ve ahirette mutlu olur. Eğer bütün insanlar, İslam ahlakı üzere yaşasalar, dünyada ne kötülük, ne hile, ne savaş, ne şiddet ve ne de zulüm kalırdı. Bunun için, mükemmel bir insan olmaya gayret etmek lazımdır.

Yukarıdaki hususlar İslamiyet’in emirleridir. Yerimizin müsaadesi ölçüsünde birkaçını alalım. İyi insan, iyi ahlaklı insan demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Ahlakınızı güzelleştiriniz.) [İbni Lal]

(Sizin imanca en güzeliniz, ahlakça en güzel olanınızdır.) [Hakim]

(Ben güzel ahlakı bildirmek için gönderildim.) [Beyheki]

(Güzel ahlak, senden kesilen akrabanı ziyaret etmek, sana vermeyene vermek, sana zulmedeni affetmektir.) [Beyheki]

(Din, güzel ahlaktır.) [Deylemi]

(En faziletli mümin ahlakı en güzel olandır.) [Tirmizi]

(Mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dil ile, güzel ahlakla memnun etmeye çalışınız!) [Hakim]

(Yumuşak davran! Sertlikten sakın! Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir.) [Müslim]

(En iyi kimse, huyu en güzel olandır.) [Buhari]

(Yumuşak huylu kimseye, dünya ve ahiret iyilikleri verilmiştir.) [Tirmizi]

(Halka kolaylık, yumuşaklık gösteren Müslümanın Cehenneme girmesi haramdır.) [İ. Ahmed]

Bir kimse Resulullahtan nasihat istedikçe (Kızma, sinirlenme) buyurdu. Birkaç kere sordukta, hepsine de (Kızma, sinirlenme) buyurdu. (Buhari)

Güzel ahlak hakkında İslam âlimleri buyuruyor ki: Her binanın bir temeli vardır. İslamın temeli de güzel ahlaktır. Güzel ahlak; güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir. Güzel ahlakın en azı, meşakkatlere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır. Güzel ahlak, Yaratandan dolayı, yaratılanları hoş görüp, onların eziyetlerine sabırdır. Bir müslümana çatık kaşla bakmak haramdır. Güler yüzlü olmayan mümin sıfatlı değildir. Herkese karşı güler yüzlü olmalı. Kısacası Müslüman, hasreti çekilen insan demektir.

 

Dinimizde dört delil vardır  7 Aralık 2003

Geçen gün abdestte enseyi mesh etmek haram demiştim, siz haram değil demiştiniz. Zebra yemek haramdır dedim. Siz ise haram olduğunu söyleyen iddiasını ispat etmeye mecburdur demiştiniz. Siz değil de ben niye mecbur oluyorum?  Sonra niye sorulara Kur’andan değil de başka kitaplardan cevap veriyorsunuz? Bir de, Yahudilerle ortak olduğunuz söyleniyor. Ortak olmadığınızı ispat edin diyorum, ispat size düşer diyorsunuz. Niye siz ispat etmiyorsunuz?

CEVAP

Mubah, yani haram olmayan şey çoktur. Bunlar mubah diye Kur’an ve sünnette yazılı olmaz. Ama haram azdır ve haram olduğu edille-i şer’iyyede bildirilmiştir. Bütün meyve, sebze ve otlar mubahtır. Mubah olduğuna dair delil aranmaz. Haram deniliyorsa delil aranır. Mesela sarhoş edici otları yemek haramdır. Bunun delili olur. Zehirleyen meyve veya gıdaları yemek haramdır bunun delili olur. Alerji yapıp hastalandıran gıdaları yemek haramdır. Bunun delili olur. Ama bir kivi için, bir ananas için, bir muz için mubah olduğuna dair delil aranmaz. Haram diyen çıkarsa delilini onun göstermesi lazımdır. İftira edilen kimse, kendisinin temiz olduğunu ispat edemez. İspat, iftira edene düşer. Mesela bir kimse, (Babanız hırsızdır, katildir. Falancanın malını çalmıştır, beş kişiyi öldürmüştür) dese, babanız, bunları yapmadığını nasıl ispat edecektir? Elbette bunu söyleyenin ispat etmesi, delil göstermesi gerekir. Babanız, (Ben böyle bir şey yapmadım) diyorsa, artık ondan delil istenmez. Suçu kim isnat ediyorsa, şahit ve delil ondan istenir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Şahit dava edene, yemin, inkâr edene düşer.) [Darekutni]

(İspat davacıya, yemin de inkâr edene düşer.) [Tirmizi]

Dinimizde delil sadece Kur’an-ı kerim değildir.  Dinimizde dört tane delil vardır. Bunlar;

1- Kitab, 2- Sünnet, 3- İcma [âlimlerin söz birliği],  4- Kıyası fukaha [Fıkıh âlimlerinin ictihadı]

Her meselede bu dört delile bakılır. Mesela enseyi mesh etmek haram mı diye bu delillere bakılır. Bu delillerde öyle bir şey yok. Hatta sünnet olduğunu fıkıh kitapları bildiriyor. Zebranın yendiğini, köpeğin yenmediğini yine fıkıh kitapları bildiriyor. Bir de, dört hak mezhepte bazı fıkhi konular farklıdır. Bir mezhepte haram olan öteki mezhepte mubah olabilir. Onun için herkes kendi mezhebine göre amel etmesi gerekir. Bu delillerle inanmayan, dört mezhepten birisinde bulunmayıp sadece Kur’an diyen kimse mezhepsizdir. Mezhepsizin sapık veya kâfir olduğu Seyyid Ahmed Tahtavi’nin  Dürr-ül-muhtar hâşiyesinin Zebâyıh kısmında bildirilmektedir.

Örf, bir şehirdeki insanların dine aykırı olmayan umumi âdetleri demektir. Edille-i şeriyye denilen dört delilden sonra dine aykırı olmayan örf ve âdetler de delil olur. Ancak, zamanın değişmesiyle örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Çünkü mecellenin 39. maddenin açıklamasında deniyor ki: Zamanın değişmesiyle, örf ve âdete ait hükümler değişebilir. Nassa, delile dayanan hükümler zamanla değişmez. (Dürer-ül hükkam)

Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez. İbadetlerde nass ile bildirilmiş olmayan bir hükmü anlamak için umumi [genel] âdetler delil olur. Âdetlerin umumi olması için Eshab-ı kiram zamanından kalması, müctehidlerin kullanmış olmaları ve devamlı olmaları gerekir. Sonradan âdet olan şeyler, şer’i delil olmaz. Muamelattaki âdete ait hükümler, nassa muhalif değilse delil olur. Örf ve âdetin nassa aykırı olup olmadığını da ancak fıkıh âlimleri anlar. (Mecelle şerhi)

 

İstanbul evliyaları demek  8 Aralık 2003

Tasavvuf düşmanı iki Abduhcu yazar, “İstanbul evliyaları demek yanlıştır. Evliya, velinin çoğuludur. Çoğulun çoğulu olmaz” diyorlar. Türkçe’ye yerleşmiş olan böyle kelimeleri Türklerin kullandığı gibi kullanmakta mahzur var mıdır?

CEVAP

Abduhcu yazarların, Ehl-i sünnet kitaplarına çamur atabilmek için başka bir hata bulamayıp, “Çoğulun çoğulu olmaz” demeleri iki yönden yanlıştır:

1- Arapça’daki birçok çoğul kelime, Türkçe’ye tekil olarak geçmiştir. Arapça’da galat olsa da Türkçe’de olmaz. Aşağıdaki siyah harfli kelimeler, Arapça’da çoğul olduğu halde, Türkçe’de tekil olarak kullanılır.

Şaki = Eşkıya, şekil = eşkal, veled = evlad, tacir = tüccar, fakir= fukara, rızk = erzak, ihraç = ihracat, ithal= ithalat, sınıf = esnaf, misil = emsal, buud=ebad, ced = ecdad, edat = edevat, heram = ehram, lif = elyaf, şerif = eşraf, sevb = esvab, taraf = etraf, vasıf = evsaf, hayr = hayrat, hulk = ahlak, nefs = nüfus, akıllı = ukala, abdal = budala, varak = evrak.

Bu kelimelerin çoğulları, asırlardır tekil gibi kullanılmaktadır. Mesela, (Ukala bir eşkıya, bir evladımın ahlakını bozdu) denir; fakat (Akıllı bir şaki, veledimin hulkunu bozdu) denmez. Çoğullarının çoğulları da şöyle kullanılmaktadır:

(Eşkıyalar evlatlarımın ahlaklarını bozdu.)

(Anarşistlerin eşkalleri belirlendi.)

(Evlatlarınızı iyi yetiştirin.)

(Budalalar çok saf insanlardır.)

(Evrakları hazırla.)

(Tüccarların ihracatları çoğaldı.)

(Esnaflar da ithalata başladı.)

(Fukaraların erzakları yetmedi.)

(Emsalleri içinde en üstünü o.)

(Masanın ebatları büyüktü.)

(Ecdatlarımızı hayırla anarız.)

(Aletleri ve edevatları iyi saklayın.)

(Mısır ehramları meşhurdur.)

(Pamuk elyaflarının en iyisi idi.)

(Ali ağa köyün eşraflarındandır.)

(Yeni esvaplarımızı giyinmiştik.)

(Binaların etraflarına iyi bakın.)

(Malların evsaflarını bildirin.)

(Ne hayratlar yaptırmışlar.)

(Gençlerin ahlakları bozuluyor.)

(Almanların nüfusları azalıyor.)

(Her gün ukalalar türüyor.)

(Evliyalara dil uzatanlar çoğaldı.)

Bu kelimelerin Türkçe olarak böyle çoğul şeklinde söylenmesi yanlış değildir. Böyle yazmakla dini bir hata da işlenmiyor, Mason Abduh gibi, düşük faize helal denmiyor. Abduhcular niye alınıyor ki?

Evladın tekili velettir. Türkçe’de evlat yerine velet dense, hakaret kabul edilir. Tüccarlar yerine tacirler, erzaklar yerine rızklar, nüfus sayımı yerine nefislerin sayımı dense, anlaşılmaz veya tuhaf karşılanır. Galat-ı meşhur olanları da kullanmanın mahzuru olmaz. Mesela akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvet olduğu halde, halkımız arasında, hafıza, hatır anlamında da kullanılıyor. Mesela hatırıma geldi, hatırımdan çıktı yerine, aklıma geldi, aklımdan çıktı deniyor. Ama galat-ı meşhur olduğu için kullanmakta mahzur olmaz.

2- Arabide çoğulun da çoğulu olur. Birkaç örnek:

Kavm, çoğulu ekvâm, bunun ki de ekavimdir.

Recül [adam], çoğulu rical ve ricalattır.

Fadıl [faziletli], çoğulu efadıl ve efadilindir.

Kelb [köpek], çoğulu kilab ve ekalibdir.

Atalarımız der ki:

Kilab ürür, kervan yürür.

 

Parçalanıp bölünmenin zararı   9 Aralık 2003

Mezheplere ayrılmak parçalanmak değil midir? Ehl-i sünnet ne demektir?

CEVAP

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) [İbni Mace]

Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Resulullahın ve eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. 73 fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan kurtuluş fırkası Ehl-i sünnet fırkasıdır. Abdülgani Nablüsi hazretleri buyuruyor ki:

Al-i imran suresinin, (Toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın) mealindeki 103. âyet-i kerimesi, itikadda, inanılacak bilgilerde parçalanmayın demektir. Yani nefsinize ve bozuk düşüncenize uyarak, doğru imandan ayrılmayın demektir. İtikadda ayrılmak, parçalanmak elbette asla caiz değildir. Hadis-i şerifte de (Cemaat rahmet, ayrılık azaptır) buyuruldu.

İmam-ı Beyheki (Müslümanlar bozulduğu zaman, önceki âlimlerin doğru yoluna sarılmalısın! Bir kişi kalsan bile, o yoldan ayrılmamalısın!) buyuruyor. Necmeddin-i Gazzi de, (Ehl-i sünnet âlimi demek, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. Sevad-i a’zam, yani İslam âlimlerinin çoğu böyle idiler. Hak olan cemaat ve 73 fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan Fırka-i naciyye bunlardır) buyuruyor. (Parçalanmayın) âyet-i kerimesi, fıkıh bilgilerinde de ayrılmayın demek değildir. Ahkamda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki, ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı kiram da, günlük işleri açıklayan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, itikad bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin [âlimlerinin] ayrılığı [ameli mezheplere ayrılması] rahmettir) buyuruldu. Dört mezhebin, amel bilgilerinde ayrılması böyledir. [Âlimlerin amel, iş bilgilerinde çeşitli ihtisas kollarına ayrılmaları da böyledir. Böylece; birçoğu hadiste, birçoğu tefsirde, çoğu da fıkıhta, arabi bilgilerde yetişmişlerdir.] Bunun gibi sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da rahmettir. (Hadika)

Müctehid âlimlerin farklı ictihadları olabilir. Birinin farz dediğine öteki haram diyebilir. Bunlar da bizim için senettir. Biz onların ictihadlarına uymak zorundayız. Hatalarından sorumlu değiliz. Kendileri de sorumlu değildir. Çünkü peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Âlim, [amele ait bilgilerde] ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari]

Bir mezhepte bulunan Müslüman, diğer hak mezheptekileri kardeş bilir, onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler. Amelde mezheplerin bir olmayıp, çok olması, faydalıdır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşayanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşayanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hastalık için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada ve fabrikada çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklid ediyor veya bu mezhebe tamamen geçiyor. Mezhepsizlerin, istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hatta imkansız olurdu. Amellerde tek hüküm [mezhep] ideal olsaydı Resulullah öyle bildirirdi. Halbuki rahmet olduğu için kendisi de farklı bildirdi. Mesela namazda bazen elini bağlar bazen de yanlarına koyardı. Hanefi mezhebinde bulunan bir kimsenin bir yerinden kan çıkar ve durmazsa, abdestli duramaz ve her zaman abdest alması güç olacağından, Şafii veya Maliki mezhebini taklid ederek, zorluktan kurtulur. Halbuki tek hüküm olsaydı, buna imkan olmazdı.

Âlimin farz ve haram deme yetkisi 10 Aralık 2003

Ebu Hanife, imam arkasında Fatiha okumak tahrimen mekruh derken, İmam Şafii farz diyor. Peygamberin bile, haram etme, farz kılma yetkisi yokken, farz Allah’ın emri iken nasıl olur da bu âlimler, farzdır, haramdır diyebiliyorlar?

CEVAP

Resulullahın ve müctehid âlimlerin yetkisi iyi bilinmediği için böyle garip sorular geliyor. Bir kimse suç işleyince, savcının isteği üzerine getirilip hakim tarafından ceza verilir ve hapse atılır. Hapse atanlar polis veya jandarmadır. Ama bunu savcının emri ile yapmaktadır. Hücreye konmuşsa gardiyan koymuştur. Şimdi gardiyana, jandarmaya veya polise, siz kim oluyorsunuz da beni hapse attınız diyemeyiz. Onlar savcının emrini uyguluyorlar. Savcı da kim oluyor denemez. O da kanun adına bunu yapıyor. Şu halde yetki kanundan geliyor. Ama bu yetki, polis ile, savcı ile, kullanılıyor. Polise, savcıya karşı gelen kanuna karşı gelmiş olur. Polis, savcı devletin ortakları değildir, devlete hizmet veren kişilerdir. Suç işledikleri takdirde onlar da cezalandırılır. Farz ve haram Allah’ın emri ile olur. Ancak Allah, bu yetkiyi Resulüne de vermiştir. Birkaç örnek verelim:

1- Kur’anı açıklamakta yetkilidir. Bir âyet meali:

(Kur’anı insanlara beyan et!) [Nahl 44] (Beyan etmek, başka kelimelerle açıklamak demektir.)

2- Bir şeyi haram etme ve farz kılmada da yetkilidir. İşte bir âyet-i kerime meali:

(O ümmî Peygamber, temiz şeyleri helal, pis, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]

Resulullah açıklama yetkisine dayanarak buyuruyor ki:

(Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibi geçerlidir.) [Tirmizi]

(Eğer meşakkat vermeseydi, gece namazını ümmetime farz kılardım.) [Deylemi]

Şu halde, (Allah’tan başkası farz kılamaz, haram edemez) demek yanlıştır.

3- Resulullahın emrine uymak, ona itaat etmek farz, isyan etmek haramdır:

(Resule itaat, Allah’a itaattir.) [Nisa 80]

(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]

(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih etme, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]

Allah’ın emrine olduğu gibi Resulünün emrine de, uymak şarttır. Peygamberin emrini kabul etmem, yalnız Kur’ana uyarım diyen kâfirdir.

4- İman konusunda da aynı yetkiye sahiptir. Resulullaha iman etmeyen kâfirdir:

(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]

(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirlere de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]

5- İman gibi, Allah’ın emrine itaat ile Resulünün emrine itaat de aynıdır. Ben yalnız Allah’a [Kur’ana] uyarım, Resule [hadislere] uymam diyen kâfirdir. İşte bir âyet meali:

(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]

Allahü teâlâ, Resulüne böyle yetkiler verip, (Resulüme tâbi olun) buyurduğu gibi, Resulü de, âlimlere yetki verip (Âlimlere tâbi olun!) ve (Âlimler benim vârislerimdir) buyuruyor. Yani (Bana tâbi olduğunuz gibi, âlimlere de tâbi olun) buyuruyor. Peki vâris olan bu âlimler, hiç hata etmez mi? Hatta birinin ak dediğine öteki kara demiyor mu? Ne olacak şimdi? Resulullah onu da açıklamış, (Âlim ictihadında yanılırsa bir, isabet ederse iki sevap alır) buyurmuştur. (Buhari)

Demek ki Resulullahın vârislerinin de ictihad etme, haram ve helal deme yetkileri vardır. Bugünkü âlim taslakları müctehid değildir. Onların sözleri dinde senet olmaz. Bu yüzden, Yusuf-i Nebhani hazretleri, (Bugün müctehidlik taslayanın ya aklı veya dini noksandır) buyurmuştur.

 

Ehl-i kıble tekfir edilmez 11 Aralık 2003

“Günde beş defa Kâbe’ye yönelip, tehiyyatta kelime-i şehadeti söyleyen, küfre düşüp küfrüne tövbe etmese de, küfrü üzerinde sabit kalmaz” diyenler çıkıyor.  Bu yanlış değil mi?

CEVAP

Bu söz ehl-i sünnet itikadına aykırıdır. İmam-ı a’zam hazretleri buyuruyor ki: Tövbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir, küfre sebep olan şeyden de tövbe etmesi gerekir. O şeyden tövbe etmezse, namaz kılsa da kâfirdir.

Bazısı, (La ilahe illallah diyen Cennete girer) hadisine göre, 72 dalalet fırkası da Cehennemde sonsuz kalmaz” diyor. Bu açıklama doğru mudur?

CEVAP

Yanlıştır. Bir münafık da la ilahe illallah diyebilir. Kâfir olarak ölenleri Cennete giremez.

Tekfir hastalığımızın özünde bir nevi kendimizi ilahlaştırma virüsü vardır demek caiz mi?

CEVAP

Bu söz, Resulullaha ve İslam âlimlerine bir iftiradır. Hâşâ Resulullah ve onun vârisleri olan ehl-i sünnet âlimleri, küfre düşenleri tekfir ettikleri için kendilerini ilahlaştıran bir virüse mi yakalanmışlardır? Bu ne çirkin iftira? İtikadı küfür olan dalalet ehli, ehl-i kıble değildir, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da Cehennemde sonsuz kalır. İşte vesikaları:

1- İmam-ı a’zam ve imam-ı Şafii, Ehl-i kıble olana kâfir denilmez buyurdu. Bu söz, Ehl-i kıble olan, günah işlemekle kâfir olmaz demektir. 72 fırka, Ehl-i kıbledir. İctihad yapılması caiz olan açıkça anlaşılamayan delillerin tevillerinde yanıldıkları için, bunlara kâfir denilmez. Fakat, zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerinde ictihad caiz olmadığı için, böyle bilgilere inanmayan, sözbirliği ile kâfir olur. Çünkü, bunlara inanmayan, Resulullaha inanmamış olur. İman demek, Resulullahın  Allahü teâlâ tarafından getirdiği, zaruri olarak bilinen bilgilere inanmak demektir. Bu bilgilerden birine bile inanmamak küfür olur. (Milel-nihal tercümesi)

2- 72 bid'at fırkası, namaz kıldığı ve her ibadeti yaptığı halde, bir kısmı mülhid olmuştur. Dinde sözbirliği ile bildirilen bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, la ilahe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan da sakınsa bile, artık buna ehl-i kıble denmez. (Hadika)

3- Zaruri din bilgilerinden veya iman edilecek şeylerden birine bile inanmayan, La ilahe illallah Muhammedün resulullah dese de, kâfir olur. (Redd-ül Muhtar)

4- Ehl-i sünnet olanların bir kısmı Cehenneme girmez. Bunlardan yalnız kötü iş yapanlar Cehenneme girer. 72 bid'at fırkası, Ehl-i kıble olduğu için, bunlara kâfir denmez. Fakat bunların, dinde inanması zaruri olan şeylere inanmayanları kâfir olur. (Mekt. Rabbani 2/67, 3/38)

5- Meşhur bir farzı inkâr eden kimse, namaz kılsa da kâfir olur. (Berika)

6- Her namaz kılana ehl-i kıble denmez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Yalan söyleyen, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden, Müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa da münafıktır.) [Buhari]

7- İmanın 6 şartından birine inanmayan, namaz kılsa da kâfirdir. (Eşiat-ül-lemeat)

(Haramlardan kaçıp, ihlasla, la ilahe illallah diyen Cennete girer) hadis-i şerifindeki İhlasla ifadesi için Resulullah efendimiz, (Söyleyeni haramlardan alıkoymasıdır) buyurdu. (Taberani)

Haramlardan kaçmayanın imanını koruması zorlaşır.. Eğer imanını koruyamamışsa sonsuz Cehennemde kalır.

 

Hayır da, şer de Allah’tandır  14 Aralık 2003

Kur’an âyetlerini istediği gibi eğip bükerek yanlış anlamlar verip dini içten yıkmaya çalışan birisi, “Hayır Allah’tan ama şer Allah’tan değil. Şerri insan kendisi yaratır. Bunlar, şerrin Allah’tan olduğu inancını bir de Amentü’ye dahil etmişler. Âyet ve hadiste böyle bir şey yok. Eğer herkesin Cennete veya Cehenneme gideceğini Allah biliyorsa, o zaman bizi niçin sorumlu tutuyor? Nereye gideceğimizi biliyorsa, peki niye bize koskoca Kur’anı gönderdi? Niye emirler ve yasaklar bildirdi? Bu dine iftiradır. Alın yazısı diye, kader diye bir şey yoktur, herkes kendi kaderini kendisi çizer” diyor. Lütfen bu konuyu âyet ve hadislerle açıklayın.

CEVAP

Böyle ifadeler kullanan kimse, cahil, hatta sapık bile olamaz. Ancak azılı bir hain olur. Çünkü Kur’an-ı kerimde de, hadis-i şeriflerde de hayrın ve şerrin Allah’tan olduğu açıkça bildiriliyor. Şimdiye kadar gelen istisnasız bütün İslam âlimleri, (Hayır da şer de Allah’tan) demişlerdir. Şerrin Allah’tan olmadığı inancı Hıristiyanlık ile mutezile ve bazı sapık fırkaların görüşüdür. Hiçbir Ehl-i sünnet âlimi şer Allah’tan değildir dememiştir. Çünkü hiçbir âlim, Kur’an ve hadise aykırı konuşmaz. Kul kendi kaderini yaratamaz. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah’tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler.  “Küllün min indillah = Hepsi Allah’tandır” de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]

(Lut’un karısının azaba uğramasını takdir ettik.) [Hicr 60] (Yani kaderini öyle kötü yazdık)

(Güzel âkıbet takdir ettiklerimiz [kaderi güzel olanlar] Cehennemden uzak tutulur.) [ Enbiya 101]

(Rabbin, kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68]

(Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]

(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62, Mümin 62] 

Müfessirlerin şahı imam-ı Kadı Beydavi hazretleri bu âyet-i kerimeyi şöyle açıklıyor:

(Hayrı, şerri, imanı, küfrü ve her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Her şey Onun tasarrufu altındadır.)

Peygamber efendimiz, Kur'an-ı kerimdeki imanla ilgili âyetleri açıklayıp buyuruyor ki:

(İman, Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe ve hayrın şerrin, Allah’ın takdiri ile olduğuna inanmaktır) .) [Buhari, Müslim]

(Allah, “kadere, hayır ve şerrin takdirimle olduğuna inanmayan başka rab arasın” buyurdu.) [Şirazi]

(Bir kişi, kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmadıkça, mümin sayılmaz.) [Tirmizi]

Görülüyor ki, (Hayır da şer de Allah’tandır) inancını Amentü’ye sokan Allah ve Resulüdür.

Cebriye denilen sapık fırka da, bu âyetlere bakınca, (Bize günahları işleten Allah’tır, biz günahlardan sorumlu değiliz) demiştir. Elbette bu da yanlıştır. Ehl-i sünnete göre, insanda irade-i cüziye vardır. İşlediği günahlardan sorumludur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

İman-küfür, hayır-şer, hidayet-dalalet, taat-günah, Allahü teâlânın yaratması olup, hepsi de Onun takdir ve iradesiyledir. Hak teâlâ sevabı ve günahı kulların ameline bağlı kılmıştır. İnsanı iradesine bırakmış, azabı ve sevabı, iradenin sarfına bağlı kılmıştır ki, buna kesb denir. Kesb, kuldan, yaratmak Allah’tandır. Kesb, kendi irademizle yaptığımız hareketlerdir.

Allahü teâlânın yaratacağı şeyleri ezelde bilmesi, irade sıfatını yok etmediği gibi, kullarının yapacağı şeyleri de ezelde bilmesi, kulların irade ve ihtiyar sahibi olmalarına mani değildir.

Allahü teâlânın emirler, yasaklar koyması, insanda kesb bulunduğu içindir. Eğer kesb olmasaydı, hâşâ bu emir ve yasaklar lüzumsuz olurdu. Azap ve nimet vaadleri hâşâ yanlış olurdu. Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesi de yine bu şekilde hâşâ temelinden yersiz bir iş olurdu. Görülüyor ki bu azılı hainin maksadı dinleri temelinden yıkmaktır. (Devamı var)

 

Allahü teâlâ elbette her şeyi bilir   15 Aralık 2003

Dün, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu âyet ve hadislerle kısaca ispat etmiştik. Bugün ise, “Eğer herkesin Cennete veya Cehenneme gideceğini Allah biliyorsa, o zaman bizi niçin sorumlu tutuyor? Nereye gideceğimizi biliyorsa, peki niye bize koskoca Kur’anı gönderdi? Niye emirler ve yasaklar bildirdi? Alın yazısı diye, kader diye bir şey yoktur, herkes kendi kaderini kendisi çizer” savına cevap veriyoruz.

CEVAP

Bu savların hepsinin cevabı Kur’an-ı kerimde vardır. İslam âlimleri açıklamıştır. Önce şunu soralım. Bir insanın Cennete mi Cehenneme mi gideceğini Allah bilmez mi? Bilmeyen Allah olur mu hiç?  Kur’an-ı kerimdeki o kadar âyetler nasıl inkâr edilir? Bunun maksadı, (Çamur at, tutmazsa da iz bırakır) misali, belki bazı gafilleri avlarım diye böyle desteksiz atıyor. Önce kaderi anlatalım.

Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna şans, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı deniyor. İşte âyet-i kerimeler:

(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]

(Allah her şeyi bilir.) [Hucurat 16]

(Yaratan hiç bilmez mi?) [Mülk 14]

(Bütün canlıların rızkı ancak Allah’a aittir. Allah o canlıların karar kıldıkları yerleri de, emaneten durdukları yerleri [ana rahmindeki hallerini] de bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda] dır.) [Hud 6]

(Yeryüzünde hiçbir olay ve başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [levh-i mahfuzda] yazmış olmayalım. Elbette bu, Allah’a göre kolaydır.) [Hadid 22]

Bu âyetleri açıklayan üç örnek verelim:

1- Bir film tekrar tekrar gösterilse, bunu önceden seyretmiş birisi, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Baş roldeki oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor? Allahü teâlâ da ezeli ilmi ile kimin nerede nasıl öleceğini ve Cennete mi Cehenneme mi gideceğini elbette bilir.

2- Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor.

Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasını ve batmasını etkilemez. Allahü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır.

3- Bir öğretmen, daha önceki birçok tecrübesine dayanarak, çok tembel bir öğrencisi için, (Bu öğrenci bu sınavı kazanamaz) diye bir deftere yazsa, yazılan yazı, o öğrencinin sınavını etkilemez. Öğrenci imtihanı kazanamayınca, (Sen deftere yazdığın için ben imtihanı kazanamadım) diye suçu öğretmene yüklemesi insafsızlık olmaz mı? Allahü teâlâ da, bir kâfirin, Cehennemlik olduğunu bilmez mi hiç? Nitekim Allahü teâlâ Ebu Leheb’in kâfir olarak ölüp Cehenneme gideceğini bildiği için, (Ebu Leheb alevli ateşte yanacak) buyurmuştur. (Leheb 3)

Allahü teâlâ Ebu Leheb’in akıbetini Kur’an-ı kerimle bildirdi. Diğer insanlarınkini ise Levh-i mahfuza yazdı. İnsanların başlarına gelecek bütün işlerin levh-i mahfuzda yazılı olması onları o işleri yapmaya mecbur kılmaz. Seyyid Abdülhakim efendi hazretleri, (Kader, ilim-i mütekaddimdir, cebr-i mütehakkim değildir) buyuruyor. Yani kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile kullarının başına gelecek işleri bilmesi demektir. Yoksa başına gelecek şeyleri onlara zorla yaptırması demek değildir. (Devamı var)

 

Kötülükleri yaratan başkası mı?  16 aralık 2003

 “Şer Allah’tan değildir, herkes kaderini kendisi yaratır” diyenlere bugün de cevap veriyoruz.

Mektubat-ı Rabbanide buyuruluyor ki:

İmam-ı a'zam hazretleri, imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerine sordu:

- Allah, insanların istekli işlerini, onların arzusuna bırakmış mıdır?

-  Hayır, rübubiyetini, [yaratmak ve her istediğini yapmak büyüklüğünü] aciz kullarına bırakmaz.

- O zaman kullarına, işleri zorla mı yaptırıyor?

- O âdildir. Kuluna zorla günah işletip, sonra da Cehenneme sokmaz.

- O halde, insanların, istekli hareketini kim yapıyor?

- İşleri ne insanların arzusuna bırakmış, ne de kimseyi, o işleri yapmaya mecbur bırakmıştır. İkisi arası olagelmektedir. Yaratmayı kullarına bırakmadığı gibi, zorla da yaptırmaz.

Mutezile’den Abdülcebbar Hemedani, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ebu İshak İsferaini'ye sordu:

- Allah, kötülüğü, günahı istemez ve yaratmaz. Bunları şeytan yaratmıyor mu?

- Hayrı da, şerri de, her şeyi yalnız Allah yaratır. Başkası bir şey yaratamaz.

- Allah kendine isyan edilmesini diler mi?

- Allahü teâlâ, küfrü ve günahları dilemese ve yaratmasa, kul, zorla Ona isyan edebilir mi? Kul, irade-i cüziyyesi ile küfür, günah, kötülük yapmak ister. Allah da dilerse, onun istediğini yaratır.

-  Bir kimse hidayet istediği halde, Allah ona hidayet dilemese, ona kötülük etmiş olmaz mı?

- Kulun hakkını vermemeyi dilemez, ama kendi hakkını almayı dilemeyebilir. Zerre kadar iyilik yapana karşılığını verir. Küfürden başka günahların çoğunu da affeder. Küfrü dilemesine gelince, Hak teâlâ âlimdir, ileride olacak her şeyi bilir. Hakimdir, her şeyin en iyisini yapar. Dilediği kuluna hidayet verir. Sapıklıktan dönmeyeceğini bildiği kulu da sapıklıkta bırakır. Bir âyet meali:

(Dilediğini sapık yolda bırakır, dilediğine de, hidayet eder.) [Fatır 8]

Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, kulların irade etmesi, dilemesi ile yaratır. Kulun iradesi yaratmaya sebeptir. Müminler, irade-i cüziyyeleri ile imanı ve itaati dileyince, Allahü teâlâ da, diler ve yaratır. Kâfir, küfrü ve fasık, günahı dileyince, O da irade ederse, yaratır. Yalnız kulun dilemesi ile bir şey var olmaz. O da dileyince var olur. Allahü teâlâ dilemedikçe, bir sinek, kanadını kımıldatamaz. İnsanların yaptıkları bütün iyilikler ve kötülükler, hep Onun dilemesi ile oluyor. Kullar bir şey yapmak irade edince, O irade etmezse o iş olmaz. Var olmasını dilemediği şey, var olmaz. Var olursa, gücü yetmemek olur. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter.

Eshab-ı kiramdan bir zat, (Ya Resulallah, yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre, iş yapmanın ne önemi var) diye sual etti. Peygamber efendimiz, (Herkes, kendi işine hazırlanır) buyurdu. (Müslim, Tirmizi)

Aynı suali soran Hz. Ömer’e de buyurdu ki:

(Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır. Saadet ehlinden olan, saadet için çalışır; şekavet ehlinden olan da şekavet için çalışır.) [Tirmizi]

Aynı suali soran, başka birine de, Şems suresini okudu. İlgili kısmın meali şöyle:

(İnsana iyilik ve kötülükleri [hayrı ve şerri] öğreten ve bu ikisinden birini tutmak için, ihtiyar [seçme hakkı, irade-i cüziyye] veren Allah’a and olsun ki, Nefsini kötülüklerden temizleyen kurtuldu. Nefsini kötülükte bırakan, ziyan etti.) [Şems 7-10 Beydavi]

İnsan, irade-i cüziyyesini kullanmakta serbesttir, mecbur değildir. Bu irade, iyiliğe kullanılırsa Allahü teâlâ iyilik, kötülüğe kullanılırsa, kötülük yaratır. (İrade-i cüziyye risalesi M.Akkermani) [Devamı var]

 

Her şey Levh-i mahfuzda yazılıdır  17 aralık 2003

Bugün de, “Herkesin Cennetlik veya Cehennemlik olduğunu Allah bir yere yazmamıştır, alın yazısı, kader diye bir şey yoktur” iddiasına cevap veriyoruz. İnsanların başına gelecek olaylar, doğacakları, ölecekleri ve ne iş yapacakları gibi bütün bilgiler, levh-i mahfuz denilen bir kitaptadır. Bu kitaptaki bilgilere kader deniyor. Kader hakkında birçok âyet-i kerime vardır. Bazılarının meali şöyledir:

(Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab [levh-i mahfuz] Ondadır.) [Rad 39]

(Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması elbette kitapta yazılıdır.) [Fatır 11] {Kaza-i muallak, levh-i mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişir. Hadis-i şerifte de, (Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken insanı korur) buyuruldu. (Taberani)}

(Allah’ın bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır, ne doğurur. Bir canlıya verilen ömür ve ömrünün azaltılması da mutlaka bir kitaptadır.) [Fatır 11]

(Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.) [Sebe 3]

Resulullah efendimiz, kaderle ilgili âyet-i kerimeleri açıklayarak buyuruyor ki:

(Allah, ilk önce Kalemi yaratıp, “Sonsuza kadar olacak olanı yaz” buyurdu.) [Tirmizi, Ebu Davud]

(Her şey ezelde yazıldı. Allah’ın ilmine göre, kalem kurudu.) [Tirmizi] (Yani takdir son buldu ve kaleme yazacak bir şey kalmadı.)

(Kaderi inkâr eden helak olur.) [Taberani]

(Allahü teâlâ, “kadere, hayır ve şerrin benim takdirimle olduğuna iman etmeyen, benden başka Rab arasın” buyurdu.) [Şirazi]

(Kadere iman, iman esaslarındandır.) [Tirmizi]

(Kadere iman etmek, tevhidin nizamıdır.) [Deylemi]

(Kaderi inkâr eden helak olur.) [Taberani]

(Kadere inanmayan iman etmiş olmaz.) [Tirmizi]

(Kadere inanmayan imanın gerçeğine erişmez.) [Nesai]

(Kadere iman, imanın aslındandır.) [E. Davud]

(Kaderi inkâr edenin İslam’dan nasibi yoktur.) [Buhari]

İnsanların nerede doğup nerede ve nasıl ölecekleri de kaderdendir. Yani ezelde yazılmıştır. Bu konudaki âyet-i kerimelerden bazıları şöyledir:

(Allah, insanlara zulümleri [günahları veya küfürleri] yüzünden hemen ceza verecek olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Ama onları takdir edilen bir müddete kadar erteler. Ecelleri gelince onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler.) [Nahl 61]

(Her ümmetin bir eceli vardır, gelince ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gider.) [Araf 34] (Bu ecele, ecel-i müsemma denir. Dua ile de gecikmez.)

(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145]

(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2]

(Evlerinizde kalsaydınız bile, öldürülmesi yazılmış [takdir edilmiş] olanlar, öldürülüp devrilecekleri yere giderlerdi.) [Al-i İmran 154]

(Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.) [Ahzab 38]

Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:

Cebriyye fırkası, her şeyi Allah yaptığı için, insanlarda cüz’i irade, seçme hakkı yoktur diyerek, Mutezile fırkası da kaza ve kadere inanmayıp, doğru yoldan ayrılarak bid’at ehli oldular. Biri ifrata, diğeri tefrite düştü. İkisinin arasında kalan doğru yolu bulmak, Ehl-i sünnet âlimlerine nasip oldu. (2/83)

 

Herkes istediği trene binebilir  18 aralık 2003

Eğer kimin Cehenneme gideceğini Allah biliyorsa, niye emirler ve yasaklar bildirdi? Hayrı ve şerri Allah yaratıyorsa, şer işlerimizden niçin sorumlu oluyoruz?

CEVAP

Hayır şer, Allahü teâlânın yaratması iledir. Sevap ve günah insanın irade-i cüz’iyyesine bağlı kılınmıştır ki, buna kesb denir. Kesb kuldan, yaratmak Allah’tandır. İki âyet-i kerime meali:

(Allah insana iyilik ve kötülükleri [hayrı ve şerri] öğretmek ve bu ikisinden birini tutmak için, ihtiyar [irade-i cüz’iyye] vermiştir.) [Şems 7- Beydavi]

(Zerre kadar iyilik ve kötülük yapan, karşılığını görecektir.) [Zilzal 7,8]

Allahü teâlâ, insanlara zorla günah işletmez. Diyelim ki, önümüzde iki tren var. Garda şunlar yazılıdır:

(Sağ yoldaki trene binen, sonsuz mutluluk diyarı olan Cennete gider. Soldaki trene binen sonsuz azap diyarı olan Cehenneme gider. Sağ yoldan gidenin bazı şeyler yapması ve bazı şeylerden kaçması gerekir. Mesela namaz, oruç gibi dinin emirlerine uyması ve günahlardan sakınması gerekir. Soldan giden ise, yol boyu sıkıntı görmez. Onun için hiçbir yasak yoktur. Hiçbir şey yapmaya da mecbur değildir. Ama yol bitince sonsuz sıkıntılara maruz kalacaktır.)

Yolcu, hür iradesiyle, gideceği yerin biletini alır. İstediği trene biner. Son istasyona varmadan, fikir değiştirebilir, dönüş yapabilir. Sağ yoldan giden trenden inip, sol yoldan giden trene binenler çıkabildiği gibi, sol yoldan giden trenden inip, sağ yoldan giden trene binenler de çıkabilir.

Görüldüğü gibi, insan serbesttir. İstediği trene binip, istediği diyara gidebilir. Ama onu götüren bir araç var. Tren götürüyor onu. Treni yürüten de birisi var. İnsanları mutluluk diyarına da, azap diyarına da götüren trendir. İşte bütün işleri, yani hayrı ve şerri Allah yaratır demek, kula o işi işleme gücünü veren Allah demektir. Örneğimizdeki tren olmasaydı, insan çok uzun olan bu yolculuğa çıkamazdı. Kendi irade-i cüz’iyyesi ile azap diyarına giden kimsenin, (Bu diyara tren seferi düzenlemeseydiniz, biz de buraya gelmezdik) diyerek, tren işletmesini suçlaması doğru olmaz. Çünkü bu trene hiç kimse zorla bindirilmediği gibi, üstelik binerken de, yolda da, son ana kadar gerekli ikazlar yapılmaktadır. Herkes, kendi arzusu ile işlediği hayır veya şerrin karşılığını görecektir.

(Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir) mealindeki âyeti gösterip, “Bizim sapıklıkta kalmamız Allah’ın dilemesiyle olduğuna göre, Allah’ın bizleri, sapık diye suçlamaya hakkı olmaz” ve “Hayrı ve şerri Allah yarattığına göre, yaptığımız kötü işlerden sorumlu olmayız” diyenler çıkıyor. Suçlarını Allah’a yüklemeye çalışıyorlar. Kur’an-ı kerimi anlamak öyle kolay değildir. Öyle olsa idi, Allahü teâlâ, (Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla) diye emretmezdi. Bazı âyetler, bazısını açıklar. Bir âyet meali şöyledir:

(Allah, iman edenleri dünya ve ahirette sapasağlam tutar, zalimleri ise saptırır.) [İbrahim 27]

Demek ki, iflah olmayanlar yani kurtuluşa ermeyenler, zalimler, hainler ve bunun gibi kötü kimselerdir. Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, insanların irade etmesi, dilemesi ile yaratır. Namaz kılana da, hırsızlık edene de mani olmaz. Onlara namaz kılma ve hırsızlık etme gücünü veren de Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, dilerse, bir kimseyi layık olmadığı halde, hidayete kavuşturabilir. İyi kimseyi ise asla sapıklıkta bırakmaz. Zalim, hain bir kimseyi ise, adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Bir iyilik yapana on katı, yüz katı, bin katı sevap verebilir. Ama genelde bir günah işleyene bir ceza verir. Sevap ve günah işlemek, insanların irade-i cüz’iyyesine bağlı kılınmıştır. Hâşâ Allahü teâlâ, insanlara zorla günah işletmez. Zorla günah işletse, yarın “Niye günah işledin?” diye sorar mı hiç?

 

Bölücüleri dışlamak ve lanetlemek  21 aralık 2003

Reşat Halife’ye elçi [Peygamber] diyen mürted birisi bir Müslümana şunları diyor:

(Dünyada bir milyar müslüman var deniyor da; ama siz grupları dışlıyorsunuz. Vehhabilere, rafizilere, haricilere, mutezileye, cebriyeye sapık diyorsunuz, bunları düştünüz mü bu sayıdan? Bahaileri, Kadiyanileri, Mason Afganicileri de düştünüz mü bu sayıdan? Irkçılar, kafatasçılar da sapık sayılır, silin onları da. Peygamber Reşat Halife taraftarlarını bu rakamdan düştünüz mü?

Ülkemizde birçok ateist, mason var, bunları da düştünüz mü? Peki milyonlarca fahişe ve homo var, sapık diye bunları da düştünüz mü? Eeee kim kaldı, kaç kişi kaldı biliyor musunuz? sadece siz... yani bir kişi... Bir siz Müslümansınız, öyle mi?)

CEVAP

Bu mürted, bu yazıyı grupları savunmak için yazmadı. Amacı, Reşat Halife’yi savunmak. Bâtıl ehlinin değişmez taktikleri vardır. Mesela militan komünistler, (Hz. Ali, Fatih Sultan Mehmed ve  Mao gibi büyükleri kötülemek yanlış olur) derler. Maksatları Hz. Ali ve Fatih Sultan değildir. Mao’yu övmek için böyle numara yapıyorlar. Bu 19 cular da, Reşat Halife’yi övmek için güya diğer grupları savunuyormuş rolüne giriyorlar. Yoksa kendi aralarında, bütün grupları cahillikle, Resulullaha, hadislere uymakla suçluyorlar. Siteleri meydanda. Bölücülük, bozgunculuk yapıyorlar. Kur’an-ı kerime kesinlikle inanmıyorlar. Kur’an-ı kerimde bozguncular lanetleniyor. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Bozgunculara lanet olsun.) [Rad 25]

(Allah ve Resulünü incitenlere, Allah lanet etmiştir.). [Ahzab 57]

(Biz kitapta açıkça belirttikten sonra indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.)  [Bekara159]

(Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!) [Araf 44]

(Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedi kalacakları Cehennem ateşini hazırlamıştır. Allah bunlara lanet etsin!) [Tövbe 68]

(Hep birlikte Allah’ın ipine [İslamiyet’e] sımsıkı yapışın; parçalanmayın, bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman iken, O, gönüllerinizi birleştirip nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarında iken de oradan sizi kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.) [Al-i imran 103]

Görüldüğü gibi yukarıdaki âyetlerde (Birlik olun, parçalanmayın, bölünmeyin) ve (Bozgunculuk yapmayın, bozgunculuk yapanlara Allah lanet etsin) buyuruluyor. Resulü de, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak 72 si Cehenneme gidecek) buyuruyor. (Tirmizi)

Demek ki sapıklara sapık demek Allah’ın ve Resulünün emridir. Birbirine zıt bu kadar fırka var. Hepsinin de doğru olduğu nasıl söylenebilir? Hatta bu fırkaların hepsinin doğru olduğunu söylemek Allah ve Resulünü yalancı çıkarmak olur. Allahü teâlâ (Fırkalara ayrılmayın) buyuruyor. Resulü, ayrılacak olan 72 fırkanın sapık olduğunu ve hepsinin de Cehenneme gideceğini bildiriyor.

Sapığa sapık, kâfire kafir denmez mi? Peygamberim diyen Reşat halifeye zındık dedirtmemek için ne numaralar çekiliyor. Hıristiyan misyonerlerinin yapmadıkları hile kalmıyor. Kur’an-ı kerimde, (Kur'anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9], (Allah’ın kelamını [Kur'anını] kimse değiştiremez.) [Enam 115] buyurulduğu halde, Reşat Halife isimli zındık, (Tövbe suresinin son iki âyeti sonradan ilavedir) diye Allah’ı yalancı çıkarmaya çalışıyor. Bu 19 cuların oyunlarını iyi tespit etmek gerekiyor.

 

“Sizi boş yere mi yarattık?”  22 aralık 2003

Bir arkadaş “ Hiçbir şey kendiliğinden olamayacağı için Allah’a inanıyorum, ama dinlere, peygamberlere, ahirete inanmıyorum” diyor. Buna ahiretin varlığını nasıl inandırabilirim?

CEVAP

Arkadaş sözünde samimi değildir. Çünkü Nasreddin Hocanın, doğduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun dediği gibi, “Ben öğrenciyim ama, öğretmene, derse, imtihana inanmam denir mi? Ben kanuna inanırım ama, savcıya, mahkemeye inanmam denir mi?

İstisnalar hariç, bütün fen adamları, bu kâinatın kendiliğinden var olmadığını, bir yaratıcısının bulunduğunu ittifakla bildirmişlerdir. Fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlar, bir karıncayı, bir kuşu, bir arpa tanesini yaratamaz. Akıllı ve bilgili bir kimse, kâinata bakınca, çok intizamlı yaratıldığını görür. Bunun kendiliğinden olmadığını anlar. Bir insan bir alet, bir makine yapınca bunun nasıl ve nerelerde kullanılacağına dair bir prospektüsünü [tarifesini] de yanına koyar. Yine de anlaşılması zor ise, kullanması için kurslar açar. Bir makine yanlış kullanılırsa elden çıkar. Her şeyin yaratıcısı olan cenab-ı Allah da, insan denilen bu muazzam makineyi yaratıp başıboş bırakmamıştır. Bir âyet meali:

(Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?) [Müminun 115]

Başıboş yaratılmayan insanın, ne yapması gerektiğini elçileri vasıtası ile, kitaplar göndererek bildirmiştir. Son elçi olan Muhammed aleyhisselama gönderilen kitabı ise Kur'an-ı kerimdir. Kur'an-ı kerim çok veciz olduğu için, Peygamber efendimiz bunu hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. Hadis-i şerifler de, diğer insanların sözlerine göre veciz olduğu için, bizlerin kolayca anlayabilmesi için âlimler bunları açıklamıştır. Bu, doktor ve eczacının ilacı hastaya verirken, aç karnına-tok karnına, sabah akşam birer tane, suyla iç, sütle içme gibi tarifine benzetilebilir. Kur'an-ı kerimde insanın niçin yaratıldığı bildirilmiştir: 

(Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.) [Zariyat 56]

Allahü teâlâ, “Emrime uyan Cennete, uymayan ise Cehenneme gidecektir” buyurmuştur. İbadetlerin faydası Allahü teâlâya değil, herkesin kendinedir. Maaşla çalışan bir doktor, bir hastaya ilaç verse, ilacın doktora faydası yok diye o ilacı kullanmamak akla uygun değildir. Zehir içsem doktora ne zararı olur diyerek zehir içmesi de ahmaklıktır. İşte, günahlarımın Allah’a bir zararı yok diyerek, her çeşit günahı işlemek akıllı insanın yapacağı iş değildir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Akıllı kimse, Allah’a ve Peygamberine inanan ve ibadetlerini yapandır.) [İ.Muhber]

Öldükten sonra başına gelecekleri düşünmeyene, kendisini ebedi tehlikeye atana akıllı denebilir mi? Kur'an-ı kerimin çok yerinde, (Düşünmüyor musunuz?) diye ikaz edilmektedir. Hadis-i şerifte, (Aklı olmayanın dini de yoktur) buyurulmuştur. (Tirmizi)

Her insanın yaptığı ibadetin faydası kendisinedir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Kim, [ibadetlerini yapar ve günahlarından] temizlenirse, faydası kendisinedir.) [Fatır 18]

(Benim ibadetime Allah’ın ihtiyacı yok) diye, yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzer. Bu hastasına doktor, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, “Perhiz yapmazsam doktora hiç zararı olmaz” diyerek, perhiz yapmıyor. Evet doktora zararı olmaz, ama kendine zarar vermektedir. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Doktorun tavsiyesine uyarsa, şifa bulur. Uymazsa ölür gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz. Bunun gibi, (Allah’ın benim ibadetime ihtiyacı yok) diyerek ibadetten kaçanlar da, Cehenneme gider.

 

Kur’an-ı kerim değiştirilemez   23 aralık 2003

Reşat Halife ve onun izinde gidenler, Kur’an-ı kerime itimadı sarsmak için Tövbe suresinin son iki âyeti fazla diyorlar. Kur’anın değiştiğini söyleyen kâfir olmaz mı?

CEVAP

Böyle bir şeyi Müslüman yaparsa kâfir olur, kâfir zaten kâfirdir, tekrar kâfir olmaz. Emirler yasaklar Müslüman içindir.

Önce Kur’an-ı kerimin bugünkü hale nasıl geldiğini bildirelim:

Yemame savaşında, Kur'an-ı kerimi hıfzedenler [ezberleyenler] şehid olup azalmaya başlayınca, Hz. Ömer, halife Hz. Ebu Bekre, Kur'an-ı kerimin yazılıp Mushaf haline gelmesini tavsiye etti. Hz. Ebu Bekir de, Resulullahın kâtibi olan Zeyd bin Sabit’e sureleri ayrı ayrı yazdırdı. Sonra, Eshab-ı kiramın ittifakı ile bir heyet tarafından bir mushaf yazıldı. Hz. Osman zamanında bu mushaftan, 6 adet daha yazılarak vilayetlere gönderildi. Bugün bütün İslam ülkelerinde mevcut olan Kur'an-ı kerimlerin tertibi ve şekli bu mushafa tam uygundur. O zamandan beri de bir tek harfi değişmemiştir. (Mirat-ı kâinat)

 Kur’an-ı kerimin değiştiğini söylemek birkaç yönden küfür olur:

1- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimi hiç kimsenin değiştiremeyeceğini ve bunu bizzat kendisinin koruyacağını bildiriyor:

(Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı. Onun sözlerini [Kur'anı] değiştirebilecek [hiçbir şey, hiçbir kuvvet] yoktur.) [Enam 115] 

(Kur'anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]

(Kur’an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamdettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42] [Kur’anı Allah indirdiği için, onu bozabilecek birisinin çıkamayacağı açıkça bildiriliyor. Diyelim ki 19 cu, Tövbe suresindeki iki âyeti veya başka âyetleri çıkarıp Tam Kur’an diye bir kitap bastırsa, piyasaya sürülünce, hile meydana çıkar ve hiç itibar görmez.]

Bu üç âyet-i kerimeye rağmen, Kur’an değişti demek çok büyük, çok çirkin bir iftira olur.

2- Kur’an-ı kerimi hâşâ Resulullah değiştirdi diyenler de çıkıyor. Bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen son resul için çok çirkin iftiradır. Üzerinde durmak bile gerekmez. Bir âyet meali

(Eğer o [peygamber] bize atfen, [Kur’ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka 44-47]

Resulullah değiştirdi diyen bu âyeti de inkâr etmiş olur.

3- Daha çok Rafıziler, üç halife ile eshab değiştirdi diyorlar. Üç halife, âyet-i kerimelerle övüldüğü gibi, eshabın tamamı da övülmektedir. Hepsinin Cennetlik olduğunu bildiren bir âyet-i kerime meali:

([Eshab-ı kiramın] hepsine hüsnayı [Cenneti] vâdettik.) [Hadid 10] 

Hepsi Cennetlik olan bu kıymetli insanlara nasıl iftira edilebilir ki?

4- Mucize olması bakımından da değiştirilemez. İki âyet meali şöyledir:

(Kulumuza [peygambere] indirdiğimizden [Allah’tan geldiğinden] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğru iseniz, Allah’tan gayri şahitlerinizi [bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sure meydana getirin! Bunu yapamazsınız, asla yapamayacaksınız da.) [Bekara 23, 24]

(De ki: Bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88] (14 asırdır, din düşmanları, Allah’ı yalancı çıkarmak için uğraşmışsa da yapamadılar. 19 cular da bunu yapamaz.]

 

Hacca gitmenin önemi  24 aralık 2003 çarşamba

Gücü yetenin, ömründe bir kere, Kâbe’ye gidip, oraya mahsus ibadetleri yapması farzdır. Daha sonra yapılan haclar, nafile olur. Nüsük, ibadet demektir. Farz olan hacca gitmeye çalışmalı! Bir kere farz olan haccı yapmak, 20 kere Allah yolunda savaşmaktan daha sevaptır. Hadis-i şerifte, (Hac, suyun kirleri temizlediği gibi, günahları yok eder) buyuruldu. (Taberani)

Kabul olan hac, namaz, oruç ve zekat borçlarının affına sebep olmaz. Bunları geciktirme günahlarının affına sebep olur. Kul borçları verilmedikçe veya helalleşilmedikçe ödenmiş olmaz. Kul ve Hak borçlarından başka günahlar affedilir. Hadis-i şerifte, (Arafat’ta vakfeye durup da günahlarının affedilmediğini sanmak, büyük günahtır) buyuruldu. (Hatib)

Haccın sahih olması için vaktinde hac yapılması lazımdır. Kabul olması için de, haccın sahih olması, o kimsenin itikadının düzgün olması, bid’at ehli olmaması gibi şartları vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Bid’at işleyenin, orucu, haccı, cihadı kabul olmaz) [Deylemi]

Haccın kabul olması için, haccın farz, vacip ve sünnetlerini eksiksiz yapmaya çalışmalı, niyeti düzeltmeli, riya karıştırmamalı ve helal para ile gitmeli! Dünyalık işleri hac işine karıştırmamalı. Borçları varsa ödemeli, hak sahipleri ile helalleşmeli, günahlarına tövbe etmeli. Bunlara riayet edilerek yapılan hac makbul olur. Hadis-i şerifte, (Hac edin ki, muhtaç olmayın. Seyahate çıkın ki, sağlığa kavuşun) buyuruldu. (Taberani) Hacca giderken orada ölmekten korkmamalı! Hatta hac yolunda ölmeyi ganimet bilmeli. Hadis-i şerifte, (Hacca giderken veya gelirken ölen, günahlarda temizlenir, hesaba çekilmeden ve azap görmeden Cennete girer) buyuruldu. (İsfehani)  Hacca giden, başkalarına sıkıntı vermemeli, onlardan gelecek sıkıntılara da katlanmalı, yumuşak davranmalı. Hadis-i şerifte, (Sertlikten ve çirkin şeyden sakının. Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir) buyuruldu. (Müslim)

Hacca gidenin değil, haccı kabul olanın günahları af olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Kabul olan bir hac, geçmiş günahları yok eder.) [Beyheki]

(Hac yolunda ölene, kıyamete kadar hac sevabı yazılır.) [Ebu Ya’la]

(Hac için harcanan mala, cihaddaki gibi yedi yüz misli sevap verilir.) [ Beyheki]

(Hacceden fakirleşmez, zenginleşir.) [Bezzar, Hakim]        

Üç türlü hac vardır:

1- İfrad hac: Bu haccı yapana müfrid hacı denir. İhrama girerken, yalnız hac yapmaya niyet eden kimsedir. Mekke’de oturanlar, yalnız müfrid hacı olur.

2- Kıran hac: Bu haccı yapana karin hacı denir. Hac ile umreye birlikte niyet eden kimsedir. Önce umre için tavaf ve say edip, sonra ihramını çıkarmadan ve tıraş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrar tavaf ve say yapar.

3- Temettü hac: Bu haccı yapana mütemetti hacı denir. Hac aylarında [yani Şevval, Zil-kade ile, Zilhiccenin ilk on gününde] umre yapmak için ihrama girip ve umre için tavaf ve say yapıp ve tıraş olup, ihramdan çıkar. Memleketine gitmeyerek, o sene, terviye gününde veya daha önce, hac için ihrama girerek, müfrid hacı gibi hac yapar. Yalnız, tavaf-ı ziyaretten sonra da say yapar. Karin ve mütemetti hacıların şükür kurbanı kesmesi vaciptir. Kesmeyecek ise, Zilhiccenin 7, 8 ve 9. günlerinde ve bayramdan sonra, memleketinde de olsa, 7 gün daha oruç tutması lazım olur. Hepsi on gün olur.

 

Haccın şartları iki kısımdır 25 aralık 2003 perşembe

Vücub şartları:

1- Müslüman olmak.

2- Kâfir ülkesinde olanın, haccın farz olduğunu işitmesi.

3- Akıl baliğ olmak.

4- Hür olmak.

5- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve evindekilere yetecek kadar, helal parası olmak.

6- Hac vakti gelmiş olmak. [Hac vakti, arefe ve bayram günleri olmak üzere, 5 gündür.]

7- Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, ihtiyâr ve sakat olmamak.

Eda şartları: 

1- Hapsedilmiş veya yasaklı olmamak.

2- Hac için gideceği yolda ve hac yerinde selamet ve emniyet olmak.

3- Kadın, kocasının veya ebedi mahrem akrabasından fasık ve mürted olmayan akıl baliğ veya mürâhık bir erkekle beraber gitmesi lazımdır. Bunun yol parasını verecek kadar, kadının zengin olması da lazımdır. Hadis-i şerifte, (Kadın, yanında bir mahremi olmadan hacca gidemez!) buyuruldu. (Bezzâr) [Şâfii’de, mahremsiz olarak, kadınlar, farz olan hacca gidebilir. Kadının mahreminin hac yolunda ölmesi, Şâfii’yi taklit etmesi için özür olur.] Erkeksiz kadın hacca gidemez. Giderse, haccı sahih olur ise de, haramdır. Erkeği ile gidince de, otelde, tavafta, say’da ve taş atarken, erkekler arasına karışması haccın sevabını giderdiği gibi, büyük günaha da girer. Ebedi mahrem erkeği bulunmayan kadın, ihtiyarlayınca, göremez olunca veya iyi olmayacak bir hastalığa yakalanınca, yerine vekil gönderir. Daha önce göndermez.

4- Kadın, iddet halinde olmamak. [Vücub şartları bulunmakla beraber, eda şartları da kendisinde bulunanın, o yıl hacca gitmesi farz olur. O yıl, hac yolunda ölürse hac sâkıt olur. Vekil gönderilmesi için vasiyet etmesi gerekmez. O yıl gitmez ise, günah olur. Sonraki senelerde, hac yolunda veya evinde hasta, hapis veya sakat olursa, yerine başkasını, bedel [vekil] göndermesi veya bunun için vasiyet etmesi lazımdır. Vekil gönderdikten sonra iyi olursa, kendinin gitmesi de lazım olur. Sonraki yıllarda hacca giderse, tehir günahı af olur.]

Vekilin, ihrama girerken, emreden kimse için, kalb ile niyet etmesi şarttır. Hac borcu olanın, öldükten sonra kendi için hac yapacak vekilin adını bildirerek, vasi olan kimseye emir vermesi gerekir. Ölü veya ölünün vasi yaptığı yabancı kimse, vârislerden birini, diğer vârisler izin vermedikçe, vekil yapamaz. Bir kimse izin vermeden, başkasını bunun yerine hacca gönderemez. Yalnız vâris, ölen akrabası, vasiyet etmemiş, yani hac parası ayırmamış ise, kendine miras kalan para ile, onun yerine hacca gidebilir veya başkasını gönderebilir. Böylece ana babasını hac borcundan kurtarmış olur. Kendine de, farz olmuş ise, kendi için, ayrıca gitmesi gerekir.

İstanbul’daki bir kimsenin babası Erzurum’da sâkin iken vefat etse, babası, vasiyet etmedi ise, babası için birini vekil gönderirse, Erzurum’dan göndermesi farzdır. Başka yerden gönderemez. Şâfii’de Mikât dışındaki her yerden gönderebilir; hatta, hacca giden birine para vererek, Mekke’de bir vekil bulup, babası için, buna Mikât’tan hac yaptırtabilir. Hanefiler, paraları az ise, Şâfiiyi taklit ederek, vasiyet etmemiş ana, baba ve yakınları için, Mekke’de vekil tutabilirler. Parayı verirken, Şâfii’yi taklit ediyorum diye niyet etmesi gerekir.

Haccın farzları üçtür:

1- Haccı, ihramlı yapmak.

2- Vakfeye durmak. (Arefe günü Arafat’ın, Vâdi-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde, öğle ve ikindi namazlarından sonra vakfeye durulur.)

3- Kâbe-i muazzamayı Tavaf-ı ziyaret etmektir.

 

İhram ve hükümleri  28 aralık 2003 pazar

İhram, iki parçalı bez olup, iple bağlanmaz, düğümlenmez. Tavafa başlarken, ihramın ortasını sağ koltuk altından geçirip, iki ucunu sol omuz üstüne getirmek sünnettir. Hac, umre, ticaret veya herhangi bir şey için uzaktan gelenlerin, mikât denilen yerleri, ihramsız geçerek, Mekke Haremi’ne girmeleri haramdır. Geçenin, geri mikâta gelip ihrama girmesi gerekir. İhrama girmezse, kurban kesmek gerekir.

Mikât denilen yerler ile, Harem-i Mekke arasına Hil denir. Mikâttan geçerken, bir iş için Hil’de kalmaya niyet edenlerin ve Hil’de oturanların, hacdan başka niyet ile, ihramsız Harem’e girmeleri caizdir. Mikât yerlerini geçerken, niyet ederek ve telbiye yaparak, usulü ile, ihrama girilir. Mikât yerinden önce, hatta kendi memleketinde de giymek caiz ve daha iyidir.

İhramlıya yasak olanlar:

1- Karadaki av hayvanlarını öldürmek.

2- Dikilmiş elbise giymek.

3- Bir yerini tıraş etmek.

4- Cima etmek.

5- Kavga ve münakaşa etmek.

6- Koku sürünmek.

7- Tırnak kesmek.

8- Mest, ayakkabı giymek ve başını örtmek [Erkek için]

9- Eldiven, çorap giymek.

10- Kendiliğinden çıkan ot ve ağaçları koparmak. Bunları bilerek veya bilmeyerek, unutarak yapanlara, kurban, sadaka cezaları lazım olur. Ceza olarak kesilen kurban etinden sahibi yiyemez. İfrad hacda bir kurban icap ettiren suçu, karin hacı işlerse, biri umre için, iki tane kesmesi lazımdır.

İhramlıya yasak olmayanlar:

1- Pire, her türlü sinek, başkasının üzerinde bulunan bit, fare, yılan, akrep, kurt, çaylak gibi zararlı ve insana saldıran hayvanları öldürmek.

2- Başını sabun ile yıkamak.

3- Terlik gibi üstü açık ayakkabı giymek.

4- Diş çektirmek.

5- Renkli ihram giymek.

6- Gusletmek.

7- Başına dokundurmamak şartı ile, tavan, çadır, şemsiye altında gölgelenmek.

8- Başı âdet olmayan şey ile [tas, tepsi] örtmek, paket gibi şeyler koymak.

9- Beline kuşak, kemer, para kesesi, silah bağlamak.

10- Yüzük takmak.

11- İnsanların dikip yetiştirdiği sebze ve ağaçları koparmak.

12- Düşman ile dövüşmek.

13- Kadınların, deriye değmemek üzere yüzlerini örtmeleri ve dikilmiş elbise, mest, çorap giymeleri, örtü altına ziynet eşyası takmaları caizdir.

Bir hacı, Arefe günü, öğle ezanından bayramın birinci günü, sabah namazı vaktine kadar olan zaman içinde, Arafat’ta biraz dursa veya ihramlı olarak Arafat’tan geçse veya ihramlandıktan sonra hasta olup, uykuda iken, baygın iken sedye içinde veya başka bir şeyle taşınarak nüsükler yaptırılırsa veyahut ihrama girmeden önce, hasta olan, bayılan yerine başkası ihrama girip, bu uyanmadan, ayılmadan önce, o, bunun yerine de nüsükleri ayrıca yaparsa veya Arefe günü olduğunu bilmeyerek, Arafat’ta dursa, haccı sahih ve tavaf-ı kudum sâkıt olur. O yerin Arafat olduğunu bilmek ve niyet etmek lazım değildir. O gün veya gece, Arafat’ta bulunmayan veya Arafat’tan geçmeyen hacı olmaz.

Zemzem içmeyi bir nimet bilmeli. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Zemzem, doyurucu ve hastaya şifa vericidir.) [Bezzar]

(Zemzemi, belalardan korunmak niyeti ile içeni Allah korur) [Hakim]

İbni Mübarek hazretleri, (Resulullah “Zemzem, içildiği niyete göre faydalı olur” buyurduğu için, ben de kıyamette susuzluktan kurtulmak için zemzemi içiyorum) derdi. (İbni Mace)

İbni Abbas hazretleri de, zemzem içerken, (Ya Rabbi, senden faydalı ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifa istiyorum) derdi.

 

Haccın vacipleri  29 aralık 2003 pazartesi

1- Tavaf-ı kudum’dan sonra Safâ ile Merve tepeleri arasında. 7 kere say etmek. Tavafsız say, sahih olmaz.

2- Arafat’tan dönüşte, Müzdelife’de, vakfeye durmak.

3- Mina’da, 3 gün şeytan taşlamak.

4- İhram’dan çıkmadan önce, erkek, başın en az dörtte birini ustura ile tıraş ettirmek veya en az 3 cm kırkmak. Berber veya ustura bulamamak özür sayılmaz. Saçsız olan veya başı yara olan da, usturayı, değmeden baştan geçirir. Makasla biraz keser.

5- Âfâki, yani mikât denilen yerlerden daha uzak memleketlerin hacıları, Mekke’den son ayrılacağı gün, tavaf-ı veda yapmak. Hayzlı kadına bu tavaf vacip değildir.

6- Arafat’ta, güneş battıktan sonra da, biraz kalmak. Güneş batmadan önce, Arafat meydanından dışarı çıkanın kurban kesmesi gerekir.

7- Tavaf-ı ziyarette, Kâbe etrafında dörtten sonra üç kere daha dönmek.

8- Tavafta abdestsiz ve cünüp olmamak.

9- Üzerindeki elbise temiz olmak.

10- Tavaf yaparken, Hatim denilen yerin dışından dolaşmak.

11- Tavafta, Kâbe-i muazzama, sol tarafta kalmak.

12- Tavaf-ı ziyareti, bayramın üçüncü gününün güneşi batıncaya kadar yapmak.

13- Tavaf ederken, avret yeri kapalı olmak.

14- Safâ tepesi ile Merve tepesi arasında say ederken, Safâ’dan başlamak. (Safâ tepesine çıkınca, Kâbe’ye dönüp, tekbir, tehlil ve salevat getirmek ve dua etmek. Sonra Merve’ye doğru yürümek. Safâ’dan Merve’ye dört, Merve’den Safâ’ya üç kere gidilir.)

15- Her tavaftan sonra, Mescid-i haram içinde iki rekat namaz kılmak.

16- Şeytan taşlamayı bayram günlerinde yapmak.

17- Tıraşı, bayramın birinci günü ve Harem hududu içinde yapmak.

18- Say’ı yürüyerek yapmak.

19- Kıran ve temettü hac yapan, şükür kurbanı kesmek.

20- Kurbanı, bayramın ilk günü kesmek.

21- Arafat’ta durmadan önce cima yapılırsa, haccı bozar. Cimadan başkalarını, ihramdan çıkıncaya, cimayı, tavaf-ı ziyareti yapana kadar terk etmek vaciptir. Vacipleri hastalık, ihtiyarlık veya kalabalık gibi bir özürle terk edene bir şey lazım olmaz, bir vekile yaptırmak gerekmez.

Haccın sünnetleri:

1- Âfâki olanların, hemen Mescid-i harama girerek Tavaf-ı kudum yapmaları.

2- Tavafa Hacerül-esved’den başlamak ve burada bitirmek.

3- İmamın üç yerde hutbe okuması.

a) Zilhicce ayının 7. günü Mekke’de;

b) 9. günü, öğle namazı olunca, öğle ve ikindi namazlarından önce, Arafat’ta;

c) 11. günü, Mina’da okunur. Arafat’ta, hutbe bitince öğle ve hemen sonra ikindi namazı, cemaat ile kılınır. İmama yetişemeyen, ikindi namazını, ikindi vaktinde kılar. Namazdan sonra, Mescid-i Nemre’den, Mevkıf’e gelip, kıbleye karşı, ayakta veya oturarak vakfeye durulur. Cebel-i rahme kayaları üstüne çıkmak ve vakfe için niyet gerekmez.

4- Arafat’a gitmek için, Mekke’den, Terviye [zilhiccenin 8.] günü, sabah namazından sonra çıkmak.

5- Arefeden önceki ve bayramın 1., 2. ve 3. günlerinin geceleri, Mina’da yatmak.

6- Arafat’a gitmek için, Mina’dan, güneş doğduktan sonra yola çıkmak.

7- Arefe gecesi Müzdelife’de yatmak.

8- Müzdelife’de, vakfeye, fecir ağardıktan sonra durmak.

9- Arafat’ta, vakfeden önce gusletmek.

10- Mina’dan Mekke’ye son dönüşte, önce Ebtah denilen vadiye gelip, burada bir miktar durmak. Buradan Mekke’ye gelip, dilediği kadar kalır.

11- Hacca giderken, muhtaç olmayan ana babadan, alacaklılardan izin almak sünnettir. Ana baba muhtaç ise, izinsiz gitmek haramdır. Nafaka bırakmadı ise, hanımından izinsiz gitmesi de haram olur. Haccın sünnetini yapmayana ceza lazım gelmez. Mekruh olur. Sevabı azalır

 

Temettü haccın yapılışı  30 aralık 2003 salı

Mikâttan önce:

1) Tırnaklar kesilir.

2) Koltuk altı ve kasık temizlenir.

3) Gusledilir, olmazsa abdest alınır.

4) Erkek, ihram giyer, baş açık ve ayaklar çıplak olur.

Mikât sınırında:

İhramın sünneti olarak iki rekat nafile namaz kılınır. Sadece umre için niyet ve telbiye yapılır. İhramdan çıkana kadar ihramlıya yasak olan işlerden sakınılır. Tekbir, tehlil, salevat ve telbiye söyleyerek yola devam edilir.

Mekke-i mükerremede:

1) Gusledip veya abdest alıp Harem-i şerife giderek “Umre tavafı” yapılır.

2) Tavaftan sonra, “Tavaf namazı” kılınır.

3) Zemzem içilir.

4) Safâ ile Merve arasında “umrenin say’ı” yapılır. Sonra saçın en az dörtte biri veya tamamı kesilir yahut kısaltılır. Böylece umre bitmiş, ihramdan çıkılmış olur.

5) İhramsız olarak Mekke’de kalınır. İstenildiği kadar nafile tavaf yapılabilir. Terviye günü [8 zilhicce]: Terviye günü hac için niyet ve telbiye yaparak yeniden ihrama girilir. Sabah namazı Mekke’de kılınıp Mina’ya çıkılır. Arefe günü sabah namazını müteakip Arafat’a hareket edilir.

Arefe günü [9 zilhicce]:

1) Her fırsatta telbiye, tesbih, tekbir, tehlil ve salevat okunur. Kendine, ana baba ve bütün müminlere dua edilir.

2) Öğle ve ikindi namazları, öğle vaktinde cem edilerek kılınır.

3) Öğleden sonra vakfe yapılır.

4) Güneş batmadan Arafat’tan ayrılmamalı. Güneş battıktan sonra, akşam namazı kılınmadan Müzdelife’ye hareket edilir.

5) Akşam ve yatsı namazları Müzdelife’de cem-i tehir ile kılınır. Gece Müzdelife’de kalınır.

Bayramın birinci günü [10 Zilhicce]:

1) Sabah namazı kılınınca, Müzdelife’de Meş’aril harama gidilip, orada vakfe yapılır.

2) Ortalık ağarıp güneş doğmadan, Mina’ya hareket edilir.

Mina’da [çadıra yerleştikten sonra]:

1) Akabe cemresine 7 taş atılır.

2) Vacip olan şükür kurbanı kesilir. Kesilemezse, Zilhiccenin 7, 8 ve 9. günlerinde ve bayramdan sonra 7 gün daha oruç tutmak gerekir.

3) Saçın en az dörtte biri veya tamamı kesilir yahut kısaltılır. Böylece, ihramdan çıkılmış olur.

Bayramın 2, 3 ve 4. günleri:

1) Bayramın ilk günü yapılmamışsa, ziyaret tavafı yapılı. Daha önce yapılmamışsa, haccın say’ı yapılır.

2) Küçük, Orta ve Akabe Cemrelerine her gün 7’şer taş atılır.

Mina’dan dönünce:

“Veda tavafı” yapılır. Beytullah’a karşı durup kana kana zemzem içilir. Baş ve yüz yıkanır. Sonra Kâbe-i şerifin yüksek eşiği öpülür.

CEZA GEREKTİREN ŞEYLER:

1- Bedene [deve veya sığır] gerektirenler.

2- Dem [koyun veya keçi] gerektirenler.

3- Sadaka gerektirenler.

4- Bedelini ödemeyi gerektirenler. 

Bedene kesmeyi gerektirenler:

1- Arafat vakfesinden sonra ve ziyaret tavafından önce cimada bulunmak. [Arafat’ta durmadan önce olursa, haccı bozar.]

2- Ziyaret tavafını cünüp olarak yapmak.

Dem kesmeyi gerektirenler:

1- Kudum ve veda tavafını cünüp yapmak.

2- Bir uzvun tamamına koku sürmek.

3- Saçına yağ sürmek, kına yakmak.

4- Dikişli elbiseyi tam bir gün giymek.

5- Başını bir şeyle örtmek.

6- Tıraş olmak.

7- Koltuk veya yüz kıllarını veyahut boyun kıllarını koparmak.

8- Tırnakları kesmek.

9- Haccın vaciplerinden birini terk etmek veya zamanında yapmamak.

Bir Fıtra sadaka gerektirenler:

1- Bir uzuvdan az bir yere koku sürmek.

2- Bir günden az elbise giyinmek.

3- Başın veya sakalın dörtte birinden daha azını tıraş etmek.

4- Bir tırnak kesmek.

5- Veda tavafını abdestsiz yapmak.

6- Veda tavafından bir şavtı terk etmek.

7- Cemrelerde eksik taş atmak.

8- Başkalarını tıraş etmek,  tırnaklarını kesmek.

Fıtra’dan az sadaka gerektirenler:

Çekirge öldürmek.

Bedel ödemeyi gerektirenler:

Av hayvanını öldürmek. Ayrıca Harem’in, kesilmesi haram olan bitkilerini kesmek.

 

Hacdan sonra Medine’ye gitmelidir  31 aralık 2003 çarşamba

Medine-i münevvere şehri çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Medine, kötüleri çıkarır, körüğün, demirin pasını çıkarıp attığı gibi.) [Buhari]

(Medine’de ölebilen, orada ölsün. Ben, orada ölenlere şefaat ederim.) [Tirmizi]
       (Bütün beldeler kılıçla, Medine ise Kur’an-ı kerimle fetholundu.) [İbni Neccar]

(Haremeynden [Mekke ve Medine’den] birinde ölen, korkulardan emin olarak dirilir.) [Beyheki]
       (Medine, İslam’ın kubbesi, hicretin toprağı, helal ve haramın meskenidir.) [Taberani]

(Medine’nin açlık ve şiddetine sabreden her mümine, kıyamette şefaat ederim.) [Müslim]

İmam-ı Malik hazretleri, Medine içinde hayvana binmekten kaçınır, (Bir yerde ki, Resulullah yaya gezip mübarek ayağı dokunmuştur, ben oraya hayvan ayağıyla basmam) buyururdu.

Üç mescidi ziyaret
       Fahr-i âlem efendimizin ziyaretine gitmeye niyet eden, Onun Mescid-i şerifini ziyarete, orada namaz kılmaya da niyet etmeli! Çünkü Onun mescidi, ziyaret için yolculuk yapılan üç mescitten biridir. Bu üç mescit şunlardır: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa, Mescid-i Nebevi.

Namazları Ravda-i mutahharada kılmaya gayret etmeli. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
       (Mescid-i haram hariç, mescidimde kılınan bir namaz, başka mescidde kılınan bin namazdan daha sevaptır.) [Buhari]
       (Mescidimde, kırk vakit namaz kılan için, Cehennemden kurtuluş beratı yazılır.) [Tirmizi]
       Kuba mescidi de önemlidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
       (Kuba mescidinde namaz kılmak umre yapmak gibidir.) [Tirmizi]
       Eshab-ı kiramın bulunduğu Baki kabristanını da ziyaret etmeli! Peygamber efendimiz, Baki’ye çıkar (Esselamü aleyküm ey müminler topluluğunun yurdu) diye selam verirdi. (Müslim)
       Diğer kabirleri de ziyaret etmelidir. Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:

(İki kabristan, güneş ve ayın yer halkına ışık vermesi gibi gök halkına ışık verir. Birisi Medine kabristanı, öteki de Askalân kabristanıdır.) [İbni Neccar]

 

Kabr-i şerifi ziyaret

Mekke’den sonra Medine’ye gitmek zorunlu mu?

CEVAP

Zorunlu değilse de gitmeye çalışmalı! Peygamber efendimizin mübarek kabr-i şerifini ziyaret ederek büyük nimetlere kavuşmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip olur.) [Beyheki]

(Medine’ye gelip kabrimi ziyaret eden, Kıyamette komşum olur, ona şefaat ederim.) [Şir’a]

(Hac edip kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.) [Taberani]

(Sırf beni ziyaret etmek için gelen, kıyamette şefaatimi hak etmiş olur.) [Müslim]

(Hac edip de, beni ziyaret etmeyen, beni incitmiş olur.) [Darekutni]

(Kabrimi ziyaret edene şefaatim helal oldu.) [Bezzar]

(Kabrimin yanında, benim için okunan salevatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir.) [İbni Ebi Şeybe] 

kasım2003    2003    ocak2004