|
SOHBET 2002 OCAK |
Vesvesenin çaresi bilmektir 01/01/2002
Vesveseden
kurtuluş çaresi, hangi meselede vesvese ediliyorsa dinimizin o konudaki hükmünü iyi bilmektir. İyi bilen vesvese etmez. Her müslüman, haramlardan, şüpheli şeylerden, hatta mubahların fazlasından da kaçmalıdır! Buna azimetle hareket etmek denir. Günah olmayan, caiz olan işleri yapmaya, ruhsatla hareket etmek denir. İhtiyaç olmadıkça, ruhsatla amel etmemeli. Azimetleri
yani güç gelen işleri yapamayanın, ruhsatla yani kolay olan, izin verilen işi yapması, azimeti yapmak gibi sevap olur. İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Gerektiğinde en kolay fetvaya uymalı. Allahü teâlâ, insanlara güç gelen şeyleri değil, kolay olanların yapılmasını istiyor. Çünkü insan zayıf, dayanıksız yaratılmıştır.) buyuruyor. İmam-ı Şaranî hazretleri de buyurdu ki:
İhtiyaç halinde ruhsatla amel etmeli. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ruhsatlardan istifade etmeyen, Arafat dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberânî], (Bir zaman gelecek, insanlar temizlikte fazla titiz hareket edecek, [vesveseye düşerek] dinde haddi aşacaklardır.) [Ebu Dâvud]
Dinimiz, kolaylıklar, ruhsatlar dinidir. Mesela, abdest aldığını bilip sonra bozulduğunda şüphe edenin abdesti var demektir. Abdest aldıktan sonra, kuru yer kalmıştır zannıyla yeniden abdest almak gerekmez. Tekrar abdest almak mekruh olur. Abdest aldıktan sonra, iç çamaşırında yaşlık görüp, idrar mı, su mu diye şüphe eden, abdestten önce çamaşırına su serpmeli! Sonra
orada bir yaşlık görürse, “Bu benim serptiğim su” demeli. Hatta o yaşlık idrar bile olsa, onun idrar olduğu bilinmediği için yıkamak gerekmez. Yaş ayakla necis yerde yürünse, yer kuru ise ayaklar necis olmaz. Abdestten sonra, “Acaba başımı mesh ettim mi?” veya “Abdestim var mı?” diye şüphe etmek, namaz kıldıktan sonra “Elbisem temiz mi idi?” veya “İftitah tekbirini
almış mıydım?” gibi şüpheler vaki olan kimse, yeniden abdest almaz, elbisesini yıkamaz, namazını iade etmez.
Çocuk ceketin sağ koluna işemiştir, fakat biz sağ kol olduğunu bilmiyoruz, galiba sol kol diyerek ceketin sol kolunu yıkasak idrar bulunan sağ kol da temiz gibi kabul edilerek namazımız sahih olur. Önemli olan kuru yerin kalmaması değildir. Kuru yer kalsa da biz bunu bilmiyorsak bu tamamdır. Ölçü yapılıp yapılmadığını bilmemektir. İmamı Gazali hazretleri gıdalarda
domuz yağı gibi necis şeyleri anlatırken diyor ki:
Allah bize necis olmayan gıdaları yemeyin demiyor, necis olduğunu bilmediğiniz gıdaları yiyin buyuruyor. Eğer necis olmayanı yiyin deseydi bu çok zor, hatta imkansız olurdu.
Abdest ve gusül için de kuru yer kalmasın demiyor, kuru yer kaldığını bilmiyorsak, kuru yer kalsa bile, her yer ıslanmış kabul edilir.
Abdestte kuru yer kalsa, fakat kuru yer kaldığını bilmeyen o kısmı yıkamaz. Ben burada kuru yer kaldığını bilmiyorum öyle ise burası yıkanmıştır demelidir ve orayı artık yıkamamalıdır. Yine kalbde burası yıkanmadı galiba diye zan kalabilir, kalsın ona itibar edilmez. Dinimiz böyle emrederken niye dinimizin tersini yapalım ki? Kuru yer kaldı zannı ile tekrar yıkamayı
dinimiz emretmiyor, aksine yasaklıyor. Yani insan yıkandığına kanaat getirmese de, dinimiz kanaate varmayı istemiyor. Kalbin tatmin olmasını isteniyor. Benden istenen üç kere yıkamak demeli ve kuru yer kaldığını bilmeyince bilmemek ölçüdür. Bu ölçüyü unutmamalı. Ben kuru yer kaldığını bilmiyorum, o halde abdestim tamam demelidir. Kalbin tatmin olmasını, kanaat hasıl
olmasını beklememeli. O zaten kolay kolay ele geçmez. Bunun gibi imam ateisttir, fakat biz onu bilmediğimiz için onunla kıldığımız namazlar sahihtir.
Ana baba hakkı önemlidir 02/01/2001
Hasan-ı Basri hazretleri, Kâbe’yi tavaf ederken sırtında yük olan bir zat görüp (Niçin yükle tavaf ediyorsun) dedi. O kimse de, (Bu yük değil, babam. Bunu Şam’dan yedi defa getirip
tavaf ettim. Çünkü, bana dinimi, imanımı öğretti. Beni islâm ahlâkı ile yetiştirdi.) dedi. Üstad o zata, (Kıyamete kadar böyle arkanda taşısan, bir defa kalbini kırmakla bu yaptığın hizmet boşa gider. Bir defa da gönlünü yapsan, bu kadar hizmete karşılık olur.) buyurdu.
Kâfir olan ana-babaya da hizmet etmek, nafakalarını vermek ve ziyaretlerine gitmek gerekir. Onları kiliseden de, meyhaneden de, sırtta taşıyarak geri getirmek gerekir. Ana-babaya iyilik ve ihsan, evlada farzdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ana-babasına iyilik eden evlat, Peygamberlerle beraber Cennete girer.) [İ. Rafii], (Ana-babasına iyilik edenin ömrü uzun, rızkı bereketli olur.) [İ. Ahmed], (En faziletli amel, vaktinde kılınan namazdan sonra ana-babaya iyiliktir.) [Müslim], (Sen de malın da babana aittir.) [İbni Mace], (Ana-babaya karşı gelmek büyük günahtır.) [Buharî], (Ana-babasına asi olan
Cennete giremez.) [Nesâî], (Ana-babasına karşı gelenin ömrü bereketsiz ve kısa olur.) [İslâm Ahlâkı], (Allahın rızası ana-babanın rızasındadır.) [R. Nasihin], (Ana-babasını hizmetleriyle razı eden, Allahı razı etmiş olur, onları gazaplandıran, Allahı gazaplandırmış olur.) [İbni Neccar], (Ana-babaya ihsan, bedbahtlığı saadete çevirir, ömrü uzatır ve kötü ölümden
korur.) [Ebu Nuaym],
Ana-baba zâlim de olsa, onlara karşı gelmek, onlarla sert konuşmak caiz değildir.
(Anam-babam çok şefkatsiz, onlara nasıl itaat edeyim) diyen bir kimseye, Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Anan seni 9 ay karnında gezdirdi. 2 yıl emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi ve sakladı, kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmete katlandı. İdare ve maişetini temin etti. Sana dinini, imanını öğretti. Seni islâm terbiyesi
ile büyüttü. Şimdi nasıl olur da, şefkatsiz olurlar? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?) [Ey Oğul İlm.]
Bir zat, (Ya Resulallah, ana-baba, evladına zulmetse de rızalarını almak gerekir mi) diye sorunca, cevaben 3 defa (Evet zulmetseler de rızalarını almayan Cehenneme girer) buyurdu. (Beyhekî)
Ana-baba kötü bile olsa, yine onlarla iyi geçinmelidir! Ziyaretlerini terk etmek büyük günahtır. Hiç olmazsa, selam göndererek, tatlı mektup yazarak, telefon ederek, bu günahtan kurtulmalıdır!
Hz. Musa, Allahü teâlâdan 9 defa nasihat istedi. Hepsinde de, ana-babaya itaat etmesi emrolundu.
Babasına asi gelen, çocuğundan mürüvvet göremez, muradına kavuşamaz, ailesi ile geçinemez, evinin tadı bozulur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ana-babaya itaat, Allaha itaattir, onlara asi olmak, Allaha asi olmaktır.) [Taberânî] , (Rabbin rızası, ana-babanın rızasında, gazabı da, ana-babanın gazabındadır.) [Buharî], (Ana-babasını razı eden mümine cennetten iki kapı, üzene de cehennemden iki kapı açılır.) [Beyhekî], (Ana-babasını razı eden mümin, Cehenneme girmez, inciten de Cennete girmez.) [Şira], Cihad
için izin isteyen birine Peygamber efendimiz, ana-babasının sağ olduğunu öğrenince, (Burada kal, onlara hizmet et, onlara hizmet cihaddır.) buyurdu. (Buharî) Cihada gitmek için gelen başka birisine de buyurdu ki: (Annenin yanından ayrılma! Cennet onun ayağı altındadır.) [Nesâî]
Hasan-ı Basri hazretleri buyurdu ki: (Âlim bir evladın ana babası kâfir olsa, kuyudan su çekmeleri için ona muhtaç olsalar, o da birkaç kova çektikten sonra öf dese, bütün amellerinin sevabı yok olur.)
Arkadaşlık yaparken 3 ocak 2002
Takdir edip sevdiğimiz arkadaşa, onu sevdiğimizi hâl ve hareketlerle bildirmemiz, dil ile de söylememiz gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Arkadaşını seven, onun yanına gidip "Seni Allah rızası için seviyorum" desin!) [İ.Ahmed]
Böyle bir arkadaş bulunca, onu üzecek bir davranışta bulunmamak gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Arkadaşınla münakaşa etme! Ona sıkıntı verme! Ona buna arkadaşının halini sorma! Belki ona düşman birine rastlarsın da, arkadaşın hakkında yanlış bir şey söyleyip aranızın açılmasına sebep olabilir.) [Ebu Nuaym]
Bir kimsenin iyi veya kötü olduğu yaptığı işlerden anlaşılır. Bir kimse, kötülüklerden kaçıyor, iyi işler yapıyorsa, o kişinin Cennete gitme ihtimali çoktur. Onun için iyi kimselerle beraber olmaya çalışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, bir kula hayır murat ettiği zaman, dinini kayıran kimseler yanında çalışmayı nasip eder. Şerri murat edilen
kul da, dinini kayırmayan kötü kimselerin yanında çalışır.) [Deylemî]
Kötüler anıldığı zaman lânet yağar. Kötü arkadaş ile gezmek bile çok zararlıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kötü arkadaş, demirci körüğü gibidir. Üflenildiği zaman ateş kıvılcımları seni yakmazsa, kokusu seni rahatsız eder.) [Buharî]
Pis koku, farkında olmayarak elbiseye siner. Kötünün kötülüğü de farkında olmayarak kolaylıkla insanın kalbine girer. İyilerle gezmek bile bir nimettir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İyi arkadaş güzel koku satan gibidir. Sana koku sürmese bile, yanında bulunduğun müddetçe güzel kokusundan faydalanırsın.) [Müslim]
İyi insanlarla gezmek ve iyilerden bahsetmek de nimettir. Çünkü hadis-i şerifte, (Salihler, iyiler anıldığı zaman rahmet nazil olur) buyuruldu. Rahmet, Cennete girmek ve Allaha kavuşmaktır. Salihler, iyiler anılınca, bu rahmetin sebebine kavuşulmuş olur. Salihlere uyma isteği başlar. Salihlere uyan da Cennete girer. (Kötünün bana ne zararı dokunur?) demek çok
yanlıştır. Çürük bir meyve bütün meyvelerin çürümesine sebep olur.
Rahmet olan ayrılıklar 6 ocak 2002
Bazı kimseler, dinimizi bilmedikleri için, “Kur’an varken sünnete, Peygamberin açıklamalarına ihtiyaç yok diyorlar. Halbuki Allahü teâlâ buyurdu ki: (Resule itaat, Allaha itaattir.) [Nisa 80], (Resul ne emretmişse ona uyun!) [Haşr 7], (İndirdiğim Kur’anı insanlara açıkla!) [Nahl 44]
Bazıları Kur’an ve hadis varken, alimlere, mezheplere uymak gerekmez diyorlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ümmetimin âlimlerinin farklı ictihadları, mezheplere ayrılması rahmettir.) [Nasr El-Makdısî, Beyheki],
(Kur'an-ı kerime uymak farzdır. Onda bulamazsanız, sünnetime, sünnetimde de bulamazsanız, Eshabımın sözüne uyun.) [Beyhekî],
(Âlimlere tabi olun, onlar yol gösteren ışıktır.) [Deylemî],
(Alimler, peygamberlerin varisleridir.) [Tirmizî],
(Âlimler [ebedi saadet yolunu gösteren] birer kılavuzdur, rehberdir.) [İ.Neccar]
Resulullah, Kur'an-ı kerimde, kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur'an-ı kerim kapalı kalırdı. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rükû ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekât nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiç bir âlim, bunları Kur'an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Mezhep imamları, hadis-i şerifleri açıklamasaydı, sünnet kapalı kalırdı. Sünneti, müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır. Her Müslüman, durumuna göre, kendisine kolay gelen mezhebi seçer. Allahü teâlâ dileseydi, Kur'an-ı kerimde her şeyi açıkça bildirirdi. Böylece, mezhepler ortaya çıkmazdı. Her yerde, tek bir nizam olur, Müslümanların halleri, yaşamaları güçleşirdi.
Bir Müslüman, kendi mezhebine göre ibâdet yaparken, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebe uyarak, bu işi kolayca yapar. Birkaç örnek verelim:
Şâfiî’de, kadın eline dokunmak abdesti bozar, Hanefî ve Mâlikî’de bozulmaz. Hacda bu iki mezhepten birisi taklit edilirse, abdest bozulmadan tavaf yapılır. Bu bir rahmettir
Bir kız, babası razı olmazsa, Şâfiî’de evlenmek caiz olmaz. Babası razı olmadığı için bir kız, her bakımdan uygun temiz bir Şâfiî gence kaçsa, babasının rızası olmadan evlenmesi mümkün değildir. O halde, Hanefî taklit edilerek evlenebilir. Bu da bir rahmettir.
Seferde iken, üç mezhepte iki namazı cem etmek, yani öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek kılmak caizdir. Namazlarını kaçırma tehlikesi varsa, Hanefîler, bu 3 mezhepten birini taklit ederek iki namazı cem ederek kılabilir. Bu da bir rahmettir.
Müslüman kadının, gayrı müslim ve fâsık kadınların ve mürted amca ve dayının yanında açık durması üç mezhepte caiz değil, Hanbelî’de caizdir. İhtiyaç olunca, Müslüman bir kadın, Hanbelî’yi taklit ederek, onların yanında başını açabilir. Gusülde ağız ve burnu yıkamak Hanefî ve Hanbelî’de farz, Mâlikî ve Şâfiî’de farz değildir. İhtiyaç olunca diş dolgusu olan bir kimse, Mâlikî veya Şâfiî’yi taklit ederse, guslü sahih olur. Bu da bir rahmettir. Rahmete vesile olmak ve Müslümanlara bir hizmet olması için, ihtiyaç olan konularda dört mezhepteki farklı hükümleri herkese bildirmek gerekir. İhtiyaç yokken mezheplerin kolay gelen taraflarını taklit etmek telfik olur, caiz değildir, haramdır.
Mezhepleri taklit rahmettir 7 ocak 2002
Bir kimse, kendi mezhebine göre yapamadığı veya güçlükle yaptığı bir işi, başka bir mezhepte yapılması kolay ise, o mezhebin şartlarına uyarak, bu işi o mezhebe göre yapması caizdir. (R. Muhtar, Mizan, Hadika, Berika, S. Eb. 135)
Hadika’da diyor ki, (Abdest ve gusülde başka mezhebi taklit etmek caizdir. Bunun için, o mezhebin şartlarına da uymak lazımdır. Bütün şartlarına uymazsa, taklit caiz olmaz. Kendi mezhebine uymayan işi yaptıktan sonra bile, taklit yapmak caiz olur. Mesela imam-ı Ebu Yusuf’a, Cuma’yı kıldıktan sonra, guslettiği kuyuda fare ölüsü görüldü dediler, “Şafii mezhebine göre guslümüz sahihtir“ buyurdu. (S. Eb. 71)
Berika’da, zaruret olan her işte de başka mezhebi taklit caizdir diyor. İbni Abidin’de, zaruret olsa da, olmasa da, harac [zorluk, sıkıntı] olduğu zaman, diğer üç mezhepten biri taklit edilir” diyor. (S. Eb. 71)
Bir Hanefi’nin kendi mezhebine göre yapamadığı bir işi, yapabilmesi için Şafiî’yi taklitte bir beis olmadığı Bahrürraık ve Nehrülfaık’ta da yazılıdır. (S. Eb. 135)
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurduki: Şafiî âlimleri, kendi mezheplerinde yapılması güç şeylerin Hanefi’ye göre yapılmasına fetva vermişlerdir. (S.Eb. 71)
Zaruret olmasa da bir ibâdeti yapmakta güçlük olunca, bunu yapmak için başka mezhebi taklit caizdir. (Mizan, F. Hayriye, F. Hadisiye, Mafüvat, S. Eb. 135)
Tabi olduğu mezhebe uyarak, bir işi yaparken, harac hasıl olursa, bu iş, diğer üç mezhepten, harac bulunmayan birini taklit ederek yapılır. (S.E. 148)
İkinci mezhebe göre de özrü hasıl olanın, üçüncü mezhebi taklidi caizdir, telfik değildir. (S.Eb. 136)
Bir kişi, kendine kolay gelen, dilediği bir mezhebe uyabilir. Bir işini bir mezhebe, başka işini başka mezhebe göre yapabilir. Ancak bir işin hepsini bir mezhebe göre yapmak gerekir.) [Faideli bilgiler 34-5)
İbni Abidin’de diyor ki, (Zaruret olmasa da, harac olunca, diğer üç mezhepten biri taklit edilir.) Bir işin, bir ibadetin sahih olması için, dört mezhepten birine uygun olması lazımdır. Bir ibadeti yaparken, şartlarından biri bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olmaz. Mesela, deriden kan akarsa, Hanefi’de abdest bozulur, Şafii‘de bozulmaz. Bir erkek, yabancı kadının derisine dokununca, Şafii’de, abdesti bozulur. Hanefi’de bozulmaz. Derisinden kan aksa ve kadına da dokunsa, her iki mezhebe göre abdesti bozulur. Bu abdest ile kıldığı namaz sahih olmaz. Bu kimse, iki mezhebi Telfik etmekte, karıştırmaktadır. Böyle kimsenin ibadetinin sahih olmayacağı sözbirliği ile bildirilmiştir. Bir ibadetin bir şartı bir mezhebe, başka şartı da başka mezhebe göre sahih olursa, bu ibadet sahih olmaz. Fakat bir kimse, bir ibadeti, bir işi, bir mezhebin bütün şartlarına uyarak yapıp bitirdikten sonra, bunu tekrar yaparken veya başka bir ibadeti, başka bir işi yaparken, başka mezhebin şartlarına uyarak yapması, âlimlerin çoğuna göre sahih olur. İhtiyaç olduğu zaman yapmak ise, sözbirliği ile sahih olur. Hatta bir mezhebin şartlarına uyarak yapılan bir işin, bir ibadetin bu mezhebe göre sahih olmadığı, başka bir mezhebe göre sahih olduğu sonradan anlaşılsa, o mezhebe göre sahih olduğunu düşününce, o mezhebi taklit etmiş olur. O işi sahih olur. (S. Eb. 889)
Bir Hanefi, kendi mezhebine göre yapamadığı bir işi, başka bir mezhebi taklit ederek yapabilir.) Bu işi yaparken o mezhebin şartlarını da yerine getirmesi gerekir. Harac [güçlük] olmadan ve şartlarını yapmadan taklit ederse, buna telfîk denir ki caiz değildir. (S. Eb. 135),
Başka bir mezhebi taklit etmek, mezhep değiştirmek demek değildir. (S.Eb. 223) [Devamı var]
Başka mezhebi taklit ederken 8 ocak 2002
Başka mezhebi taklit ederken, bütün şartlarına uyulmazsa, taklit caiz olmaz. Ancak bütün şartlarına uymak imkansız olursa o zaman, uyulabildiği kadar uyulur. Birkaç misal verelim:
1- Mukimken, harac olunca, mesela doktor ameliyatta, talebe imtihanda, güvenlik görevlisi nöbette ise, hastalıkta, kadın emzikli veya istihazalı ise, abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için zorluk çekenlerde, a’mâ ve yer altında çalışan gibi, namaz vaktini anlamakta aciz olanın ve canından, malından veya namusundan korkanın yahut maişetine zarar gelecek olanın, iki namazı cem etmeleri caiz olur. Namazı kılmak için işlerinden ayrılmaları mümkün olmayanların, yalnız böyle günlerde, Hanbeli mezhebini taklit ederek, iki namazı kılmaları caiz olur. Ancak Hanbeli’de de gusülde ağzın içini yıkamak farzdır. Bunun için ağzında dolgu olan birisi, zaruretsiz Hanbeli’yi taklit edemez. Zaruret veya harac olunca da, taklit etmek telfîk olmaz, caiz olur. Çünkü başka çare yoktur. Namazı kazaya bırakmak haram olduğu için, Hanbeli taklit edilerek iki namaz cem edilir. (Hulasat-üt-tahkik, S. Eb. 203)
2- Seferde Hanefi hariç, diğer üç mezhepte namazları cem etmek caizdir. Seferde bir harac varsa, Hanefi olan bu üç mezhepten birini takli eder. Bu üç mezhepten hangisine göre guslü ve abdesti varsa o mezhebi taklit eder. Üçüne göre de yoksa mesela kadına el dokunmuşsa ve elbisesi necis ise, Şafii’yi taklit edemez, diş dolgusu varsa Hanbeli’yi taklit edemez, gusülde delk yapmamışsa Maliki’yi taklit edemez. Şimdi ne yapacak bu kişi? Yolda iken gusletmesi, elbisesini yıkaması çok zor. Namazı kazaya bırakması haram olacağı için, bu mezheplerden farzlarına daha çok riayet edeceği birini taklit ederek kılması caiz olur.
3- Bir erkeğin, hanımı ile süt kardeş oldukları, fakat bir iki kere emmiş olduğu anlaşılsa, Hanefi’ye göre nikahları bozulur. Bunu kurtarmak için diğer mezheplerde bir çare aranır. Mesela Şafii veya Hanbeli taklit edilir. Çünkü Şâfiî’de ve Hanbelî’de ayrı ayrı beş kere doya doya emmedikçe süt kardeşi olmaz.
4- Bir erkek, hanımını üç talakla boşasa, nikahlarını devam ettirebilmek için diğer mezheplerde bir çare aranır. Mesela nikahları Şafii mezhebine uygun olarak kıyılmamışsa, Şafii mezhebi taklit edilir. Yani Şafii’ye uygun nikahları yapılarak evliliklerine devam ederler.
Şafii olan bir kimse de, bazı zorluklardan dolayı Hanefi veya diğer mezhepleri taklit eder. Çünkü S. Ebediyye’de diyor ki: Yolda, nakil vasıtalarında [dolmuşta, otobüste], alış verişte [pazarda, markette] kadınlara temas korkusu olan Şâfii, Hanefi veya Maliki’yi taklit etmelidir. (s. 146)
Şimdi bu kaideye göre birkaç misal verelim:
1- Hacca giden bir Şafiî’nin kadınlara dokunma ihtimali olduğu için abdestli bulunması zordur. Bu durumda Hanefi veya Maliki mezhebini taklit eder.
2- Şafii bir doktor, kadınlara dokununca abdesti bozulacağı için Hanefi’yi taklit eder.
3- Şafii bir genç, bir kız kaçırsa, kızın babası razı olmazsa, Şafiî’de, velisinin rızası olmadıkça evlenmesi caiz olmaz. Hanefi’yi taklit ederek velisiz de evlenebilir.
4- Şafii’de zekat 8 sınıfa verilir, sonraki gelen Şafii âlimleri üç sınıfa verilse de caiz olacağını bildirmişlerdir. Ancak üç sınıfı bulmak da zordur. Hanefi mezhebi taklit edilerek bir sınıfa verilir.
5- Şafii’de fıtra, kâğıt para ile hatta altın ile de verilmez. Ta Van’dan Buğday getiren Şafiiler gördüm. Bu kadar sıkıntıya lüzum yoktur. Hak mezheplerin farklı ictihadından faydalanmak rahmettir. Hanefi mezhebi taklit edilerek altın veya gümüş verilir. (Devamı var)
Maliki mezhebini taklidin lüzumu 9 ocak 2002
Namaz kılanlar için özürlü olunca Maliki mezhebini taklit etmeleri büyük kolaylıktır. Maliki mezhebini taklit ile ilgili S. Ebediyye’de diyor ki:
İbni Abidin hazretleri, (Hanefi mezhebinde olanın, maliki mezhebini taklit etmesi evladır. Çünkü, imam-ı Malik, İmam-ı azamın talebesi gibidir) buyuruyor. (s.125)
Yine İbni Abidin hazretleri, (Âlimlerimiz, zaruret olunca, Maliki’ye göre fetva verdi. Bir mesele Hanefi’de bildirilmemiş ise, maliki taklit olunur) buyuruyor. (s. 158)
Abdesti sık bozulan hastalar ve ihtiyarlar için ve necasetten taharet için çok kolaylık gösterdiğinden, diğer üç mezhebde olan Müslümanlar, Maliki’yi taklit ederek, ibadetlerini rahatlıkla yapar. (s.1133)
Namaz kılarken abdesti bozulan hanefi, hemen selam verip, namazdan çıkar. Maliki mezhebinde, namazı bozulmaz. O anda özür sahibi olur. (s.122)
Hastalık veya ihtiyarlık sebebi ile, yani, zaruret ile idrar kaçıran Hanefi’nin, tekrar abdest alması, harac, zahmet olacağı için, bu kimse, Maliki’yi taklit ederek, hemen özür sahibi olur, abdesti bozulmaz. (s. 148)
Bir kimsenin namazda abdesti bozulursa veya abdest almak güç olursa, namaza dururken Maliki mezhebini taklit eder. Maliki’de, hastaların, ihtiyarların namazları bozulmaz (s. 232)
Kan veya idrar kaçıranlar, necaset temizlemekte zahmet çekenler Maliki mezhebini taklit ederler. Maliki’de, makattan ve bedenden taş, solucan, cerahat, sarı su, kan çıkınca abdest bozulmaz. Abdesti bozanlar, hastalık ile çıkarsa ve çıkması men olunamazsa, iki kavil vardır. İkinci kavle göre, prostat hastalığı sebebiyle gelen idrar abdestini bozmaz. Hastaların, ihtiyarların, abdest almakta harac ve meşakkat olduğu zaman, bu kavli taklit etmeleri sahih olur. İdrarın kesildiği zamanı belli ise, bu zamanda abdest alması iyi olur. İstibra zamanı uzun süren veya sonraları damlayan ve bir namaz vakti devamlı akmadığı için özürlü olamayan Hanefi ve Şafiiler, Maliki mezhebini taklit eder. (s. 158)
Maliki’nin ikinci kavline göre, özür sahibi olmak için, hastalık sebebi ile çıkan, abdesti bozan bir şeyin bir kere çıkması kâfidir. Bir namaz vakti içinde devamlı çıkması lazım değildir. Namazdan önce veya namaz içinde idrar, yel kaçıran hastaların ve ihtiyarların abdestlerinin ve namazlarının bozulmaması için, harac ve meşakkat halinde, bunların maliki mezhebini taklit etmeleri ve imam olmaları sahih olur. (s.131)
Dikkat edilirse, Maliki’de, Hanefi’de olduğu gibi özürlü olmak için her namaz vaktinde bir kere akması lazım değildir. Hastalık sebebiyle ara sıra zuhur etmesi, hatta bir kere çıkması bu kavle göre özür sayılır. Mesela elinde olmadan zaman zaman burnu kanayan, makattan solucan çıkan, ara sıra ağız dolusu kusan, kulağı akan, ağrı ile gözünden yaş gelen, bazen yel kaçıran, ishal olup gaita kaçıran, idrar kaçıran, istihazalı veya akıntısı olan kadın, basurdan, çıbandan, yaradan kan ve irin akan, Maliki mezhebini taklit ederse, abdesti bu özrü sebebiyle bozulmuş olmaz. Çamaşıra bulaşan kan ve idrar lekelerini temizlemek meşakkat olursa necis de sayılmaz. Namazda iken idrar gelse, basurdan kan aksa, hem abdest bozulmaz, hem de çamaşırdaki kan ve idrar necis sayılmaz. Çünkü Maliki’de, ikinci kavle göre, necaset namaza engel değildir. Temizlemek sünnettir. (s.153) [Devamı var]
Maliki mezhebini taklit ederken 10 ocak 2002
Dün, Maliki’yi taklidin lüzumunu bildirmiştik. Bugün ise bunları sual ve cevaplarla açıklıyoruz:
Sual: Sık sık ağız dolusu kusan kimse, Mâlikî'yi taklit ederse, abdesti bozulur mu?
CEVAP: Bozulmaz.
Sual: Hemoroid sebebiyle Mâlikî'yi taklit eden, kan akarken ve elbisesinde fazla kan bulaşmış iken namaz kılsa, câiz olur mu?
CEVAP: Evet. Çünkü temizlemek zordur.
Sual: Ameliyatla, karnımdan delik açılarak torba bağladılar. Torbadan bazen necaset sızıyor. Malikî'yi taklit ederek namaz kılmam caiz midir?
CEVAP: Evet.
Sual: Gaz sıkıştırmasından rahatsızım. Zaman zaman yel kaçırdığım da oluyor. Maliki’yi taklit etsem abdestim bozulur mu?
CEVAP: Abdest bozulmuş olmaz.
Sual: Eli kanayan, Maliki'yi taklit edip namaz kılabilir mi?
CEVAP: Namazı kaçırmamak için taklit eder.
Sual: Şuurlu hastaya, idrar için, sonda takıldı. İdrar, bir torbada birikiyor. Yatalak ve üstü necasetlidir. Bu necasetle namaz kılabilir mi?
CEVAP: Maliki’yi taklit ederek namazlarını kılar.
Sual: Maliki’yi taklit eden, öğleyi asrı evvele kadar kılamazsa, tekrar Hanefî’yi taklit edip öğleyi asr-ı evvelde kılması câiz mi?
CEVAP: Zaruret olduğu için caizdir.
Sual: Maliki’yi taklide niyeti unutup namaz kılan, daha sonra hatırlayıp niyet etse namazı sahîh olur mu?
CEVAP: Evet.
Sual: Vakit çıkmak üzere iken, hazırda temiz elbise de yoksa, Maliki’yi taklit edilip necasetli elbise ile namaz kılmak câiz mi?
CEVAP: Evet.
Sual: Ağzında diş dolgusu olup Maliki’yi taklit eden, ihtiyaç olunca, mukimken iki namazı cem için, Hanbeli’'yi de taklit edebilir mi?
CEVAP: Evet.
Sual:Necasetli su arıtmada çalışıyorum. İş elbisemden başkası olmayınca, Malikî'yi taklit ederek namaz kılabilir miyim?
CEVAP: Temiz elbise bulunmazsa, Maliki taklit edilir.
Sual: El kanamasından dolayı, Malikî'yi taklit edenin, ayağı kanasa, abdesti bozulur mu?
CEVAP: Evet.
Sual: Maliki’yi taklit eden, abdest alıp namaz kıldıktan bir ay sonra, elinde yağlı boya görse, boyayı kazıyıp yıkasa, kıldığı namaz ve abdesti sahih olur mu? CEVAP: Evet.
Sual: Diş dolgusu, idrar tutamaması ve basurdan gelen kan sebebiyle Mâlikî'yi taklit edenin eli kanasa, abdesti bozulur mu?
CEVAP: Evet bozulur.
Sual: Malikî'yi taklit eden, abdest aldıktan sonra, Mâlikî'ye göre niyet etmediğini hatırlasa, o anda niyet etse, sahih olur mu?
CEVAP: Evet sahih olur.
Sual: Şafii mezhebini taklit ederken beş sene önce haccetmiştim. Fakat kadınlara dokundum. Haccım ve namazlarım sahih oldu mu?
CEVAP: O haccımı ve namazlarımı Maliki’yi taklit ederek kıldım denirse sahih olur.
Sual: Dolgu sebebiyle Şâfii’yi taklit ediyorum. Hiç sebep yok iken, daha kolay diye, Şâfii’yi taklidi bırakıp, Maliki’yi taklit etmem uygun mu?
CEVAP: Evet uygundur.
Sual: Unutup necasetli elbise ile namaz kılan, namazdan sonra hatırlasa, (Bu namazı Maliki’ye göre kıldım.) dese, sahih olur mu?
CEVAP: Evet.
Sual: Unutarak mukimken mestlere 24 saatten fazla mesh ettim. (Bu namazları Mâlikî'ye göre kıldım) desem câiz mi?
CEVAP: Evet, unutmak ile câizdir.
İki namazı birleştirmek 13 ocak 2002
Bugün yolculuklar daha çok oluyor. İki namazı birleştirerek bir vakitte kılmak gerekebiliyor. Ameliyat yüzünden doktorun, namazını vaktinde kılamama ihtimali vardır. Ebe doğumda iken namaz vakti çıkabilir. Yahut boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için namaz vakti çıkabilir. İmtihana giren talebe namaz vaktini kaçırabilir. Ameliyat olan veya başka hastalar, namaz vakitlerini kaçırabilir. Bunun gibi ihtiyaç hallerinde iki namazı birleştirip bir vakitte kılmak bazı mezheplerde caizdir.
İkindiyi öğle vaktinde, öğle ile birlikte kılmaya takdim ederek kılmak denir. Öğleyi ikindi vaktinde ikindi ile birlikte cem ederek kılmaya da tehir ederek kılmak denir. Yatsıyı akşam vaktinde, akşam ile birlikte kılmaya takdim ederek kılmak denir. Akşamı yatsı vaktinde, yatsı ile birlikte kılmaya da tehir ederek kılmak denir. Sabah namazı hiçbir namazla birleştirilemez.
Hanefi mezhebinde:
Hacılar, Arafat’ta, öğle ile ikindiyi öğle vaktinde takdim ederek, Müzdelife’de ise akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde tehir ederek kılar. Başka yerde başka zamanlarda iki namazı cem edemezler. Ancak ihtiyaç ve zaruret olunca diğer mezheplerden birini taklit ederek kılar.
Maliki mezhebinde:
Mubah olan kara yolculuğunda, hastalıkta, karanlıkla beraber yağmur ve çamur olunca öğle ile ikindi, akşam ile yatsı birleştirerek kılınır. Arafat’ta öğle ve ikindi, Müzdelife’de ise akşam ile yatsı birleştirerek kılınır. Deniz yolculuğunda iki namazı birleştirmek caiz olmaz. Maliki’de iki namazı birleştirirken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeyi, niyet etmek, iki farzı ard arda kılmak gerekir. İki farz arasında abdest almak ve kamet getirmekte mahzur yoktur. Sünnet kılınırsa mekruh olur.
Şafiî mezhebinde:
Mubah olan seferde iken, yukarıda bildirilen namazları, birleştirip, takdim veya tehir ederek kılmak caizdir. Yağmur yağarken da sadece takdim ederek birleştirmek caizdir. Arafat ve Müzdelife’de ise diğer mezheplerdeki gibi cem edilir. Bir kavilde de, hastalık halinde de, takdim veya tehir ederek cem etmek caizdir. Şafiî’de, mubah olan seferde, yukarıda bildirilen namazları, birleştirip, takdim veya tehir ederek kılmak caizdir. Şafii’de iki namazı birleştirirken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeyi, niyet etmek, ikisini ard arda kılmak gerekir. İki farz arasında sünnet kılarsa cem caiz olmaz. İki farz arasında abdest almanın ve kamet getirmenin zararı olmaz.
Hanbeli mezhebinde:
Arafat ve Müzdelife’de diğer mezheplerde olduğu gibi cem edilir. Ayrıca seferde, hastalıkta, kadının özürlü olmasında, idrar ve yel kaçırmak gibi abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde, â’mâ olan ve yer altında çalışan insan gibi, namaz vaktini anlamakta âciz kalanın, canından, malından ve namusundan korkanın, maişetine zarar gelecek olanın iki namazı cem edip kılmaları caizdir. İki namazı birleştirirken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeyi, niyet etmek, ikisini ard arda kılmak gerekir. Abdest almak ve ikamet okumak zarar vermez. Sünnet veya nafile kılarsa cem sahih olmaz. Ağzında dolgusu olan Hanefi, hasta iken iki namazı cem için Hanbeli’yi değil, Maliki’yi taklit etmesi gerekir.
İyiliği tavsiye ederken 14 ocak 2002
Bazı kimseler, Bekara suresinin, (İnsanlara iyiliği emredip de kendinizi unutur musunuz?) mealindeki 44 ayeti ile (İsra gecesinde, ateşten makaslarla dudakları kesilen bir kavme uğradım. Kim olduklarını sordum. "Biz iyiliği emrettiğimiz hâlde kendimiz yapmayan, kötülüğü yasakladığımız hâlde kendimiz
sakınmayan kimseleriz" dediler.) mealindeki hadisi şerifi ileri sürerek, (Kendisi iyi olmayan bir kimse, başkalarının iyi olmalarını tavsiye edemez) diyerek hakkı tavsiyeyi ancak günahsız insanın yapabileceğini zannediyorlar. Doğru olmayan kimsenin başkasını doğrultmaya çalışmasının, salih olmayan kimsenin başkasını ıslah etmesinin doğru olmadığını sanıyorlar.
Halbuki başka bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Kendiniz tam yapamazsanız da iyiliği emredin! Kendiniz tam sakınamazsanız da kötülükten sakındırın!) [İ. Gazali]
Demek ki iyiliği tavsiye etmek için günahsız olmak şart değildir. Sonra peygamberler hariç günahsız kul bulmak kolay mıdır? Yukarıda bildirilen ayet-i kerime ve hadis-i şerif iyiliği emir ve kötülüğü men etmeyi yasaklamıyor, iyiliği emredenken kendimizi unutmamamız bildirilmektedir.
Çünkü kötülüklerin tehlikesini bilen âlime yapılacak azap daha şiddetlidir.
Âlim günah işlerse, (bilmiyordum) diye bir mazeret ileri süremez. Fakat iyiliği tavsiye ettiği ve kötülükten sakındırdığı için günaha girmez. Âlim, kendisi yapmazsa bile iyiliği bildirmesi farzdır. Farzı yapan da ihlasına göre ecir kazanır.
İyiliği tavsiye eden kimsenin fâsık olması, fâsıklığının bilinmesi, sözünün tesirsiz olmasına sebep olur. Allahü teâlâ, önce kendimize öğüt vermemizi, eğer kendimiz yaparsak, başkalarına da tavsiye etmemizi bildiriyor. İyiliğe kendimizden başlamamız gerekir, kendimiz yapamazsak bile iyiliğe tavsiye etmekten vazgeçmemeliyiz.
Şüpheli Şeyler
Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:
Bir işi yaparken, kalb rahat etmezse, [sıkılırsa, çarparsa] o işi terk etmelidir! Şüphe edilen işleri yapmakta, kalbi ölçü yapmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kalbin sakin olduğu [rahat olduğu, beğendiği] ve nefsin sıkıldığı [beğenmediği] işler, hayırlıdır. Yalnız nefsin sakin olduğu iş şerdir.)
(Elini kalbinin üzerine koy! Helal olan şey yapılırken, kalb sakin olur, rahat eder.)
(Helal ve haram olanlar açık bildirilmiştir. Şüpheli şeylerden sakın! Açık bildirilmiş olanlara tabi ol!)
Hakkı kabul etmek
Hakkı söyleyen kim olursa olsun kabul etmelidir.! Çocuğumuz da söylese, cahil biri de söylese, itiraz etmeden kabul etmelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Hakkı söyleyen, küçük-büyük ve uygunsuz biri de olsa kabul et, batılı da reddet!) [Deylemî]
Bir hususta körü körüne inat etmek çok kötüdür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bilmediği bir hususta inat edene, inadından vazgeçene kadar Allah gazap eder.) [bni Ebiddünya]
Komşu hakkının önemi 15/01/2002
Komşu hakkı önemlidir. İyi komşuluğun imanla da ilgisi vardır. (Güzel komşuluk et ki, hakiki mümin olasın) hadis-i şerifi bunu açıkça gösteriyor. Peygamber efendimiz, (Komşuya da, ana-babaya hürmet eder gibi hürmet etmek gerekir) buyuruyor. Komşuya hürmet, onunla iyi geçinmektir. Onu incitecek söz ve hareketlerde
bulunmamaktır. Çünkü Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Komşunun miras hakkı gibi hakkı vardır, o da komşuluk hakkıdır. Eğer müslüman ise sende iki hakkı vardır: Biri komşuluk hakkı, biri de müslümanlık hakkı.) [İslâm Ahlâkı]
(Komşusuna eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden Allaha eziyet etmiş olur. Komşusu ile dövüşen, benimle dövüşmüş olur. Benimle dövüşen Allah ile dövüşmüş olur.) [Ebu Nuaym]
(Namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, fakat dili ile komşularını inciten nice kimseler vardır ki, gidecekleri yer Cehennemdir.) [Hakim]
Komşuya emr-i maruf yapmamak önemli bir kul hakkıdır. Mesela, komşularının günah işlediklerini görüp de, “bana ne” diyerek evine çekilen, uygun bir şekilde onlara nasihat etmeyen ve kendileri ile görüşmeyen, onların Cehennemden kurtulması için yardım etmeyen mesul olacaktır. Komşuları böyle bir kimseyi, kıyamette Allahü teâlâya şikayet edeceklerdir. Hadis-i şeriflerde
buyuruldu ki:
(Nice kimse, kıyamette komşusunun yakasına yapışıp “Ya Rabbi, buna, niçin kapısını bana kapattığını sor. Niçin elindeki nimetlerden bana da vermedi” diyecektir.) [İsfehani]
(Komşun yardım isterse yardım et. Borç isterse ver. Fakir ise gözet. Hastalanırsa ziyaret et. İyi şeylerini tebrik et, felaketlerinde sabır dile. Ölünce cenazesine git.) [Haraiti]
Muazzam eserler
Kâinattaki canlı-cansız her mahluk muazzam bir eserdir. Bir insanın vücudunu inceleyen insaf sahibi bir kimse, bunun muazzam bir eser olduğunu, bunun mutlaka bir yaratıcısının bulunduğunu kabul eder. Hayvanları, hatta cansızları inceleyen de aynı neticeye varır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Gökleri yedi kat ve birbirine ahenkli şekilde yaratan Rahmanın
yarattığı her şeyde bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü çevir de ibretle bak, bir aksaklık, bir eksiklik var mı? Bir aksaklık var mı diye gözünü tekrar çevir de bak, ama umduğunu bulamayıp bitkin düşersin.) [Mülk 3-4]
Makbul olan iyilik
Allahın rızasına kavuşturucu iyiliğin ne olduğunu dinimiz bildirmiştir. İman etmeden yapılan iyiliğin kıymeti olmaz. Yalnız Allaha inanmak da iman değildir. Amentü’de bildirilen altı esasa inanmak şarttır. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Asıl iyilik, Allaha, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanmak, Allah rızası için akrabaya, yetimlere, yoksullara,
yolda kalmışlara, saillere ve mükateb köle [ve esirlere] sevdiği maldan harcamak, namaz kılmak, zekât vermek, antlaşmada sözlerini yerine getirmek, sıkıntı, hastalık ve savaşta sabretmektir.) [Bekara 177]
Bu ayet-i kerimede, insanı olgunlaştıran esaslar açıkça bildirilmiştir. Bunlar da sağlam iman, iyilik, yardım ve nefsin ıslahıdır. Bu hasletleri kendisinde toplayan bir kimse, iman ve itikadına göre, sıdkla vasıflandırılmış, takva ile övülmüştür. Peygamber efendimiz, (Bu ayetin bildirdiği hususlarla amel eden kimse, kâmil iman sahibi olur) buyurdu. (Tibyan)
Din istismarı ve riya 16/01/2002
Bir gayri müslim dükkanına dini bir levha asıyor. Bir fâsık, menfaat için dindar
gibi görünüyor. Yahut bir müslüman dini istismar ediyor. Gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir ki, bunun dinimizdeki adı riyadır. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak gibi bir menfaat peşinde koşmak, Allah rızasından başka niyetlerle yapılan her iş riya olur. İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki: İyi
bil ki riya haramdır, riyakârı Allah sevmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapanlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.) [Tirmizî]
Din alet edilerek elde edilen mal için şair diyor ki: (Lânet ola ol mala [makama, şöhrete] ki, tahsiline onun ya din ola, ya ırz, ya namus ola alet.)
Din, güzel ahlâk sahibi olmayı, merhamet, muhabbet ve büyüklere itaat, küçüklere şefkat emreden, şahsi menfaatler için dini kullanmayı en büyük günah sayan, insanları doğru yola götüren, Allahü teâlânın razı olduğu yoldur.
Dini politikaya alet etmek, yahut başka zararlı maksatlar ve menfaatler için kullanmak, bir takım cahilleri, din ismi altında, tahrik etmek çok büyük bir günahtır. Allahü teâlâ, en çok bunu kötülemektedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yazıklar olsun ilmini ticaret vasıtası yapan ilim sahibi kötü kimselere ki, devlet adamlarına yaklaşır ve kazanç temin ederler. Allah onların ticaretine kesatlık versin!) [Hakim]
(Ahir zamanda âlimler, halkın istediği yönde fetva verip, helale haram, harama helal derler, Kur’anı ticarete, menfaate alet ederler.) [Deylemî]
Vaaz etmek ve dini yazı, dini kitap ve dini dergi çıkarmak, ancak Allah rızası için olunca, mevki, mal ve şöhret kazanmak için olmayınca faydalı olur. Mezhepsizler, insanları kendi sapık düşünceleriyle Cehenneme sürüklemektedir. Bunlar, dini dünyaya alet eder, dine çok zarar verir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Hak teâlâ, Âdem aleyhisselama bin çeşit sanat
öğretip buyurdu ki: Çocukların ve neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin, sakın ola ki dini geçim vasıtası yapmasın, din ile dünya menfaatini talep edenlere yazıklar olsun!) [Hakim], (Bir zaman gelecek ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helal-haram olduğuna bakmayacaktır.) [R. Nasıhin]
El-İhtiyar kitabındaki, (Malını müşteriye gösterirken tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur) ifadesinden, müşteri çekmek gayesiyle dükkanına dini levhalar asmanın da, dini ticarete alet etmek olacağı anlaşılmaktadır. Hele dinden, imandan habersiz kimselerin bu hareketi, din istismarı olur.
Akıllı insan, ahiretin sonsuz kazancını dünyanın geçici kârı ile değiştirmez. Bütün iyiliklerin, dinin emirlerine uymakta olduğunu bilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahiret, dünyaya tercih edilince, La ilahe illallah sözü, Allahın gazabından korur. Dünya kârını, ahirete tercih eden, La ilahe illallah dediği zaman, Allahü teâlâ, “Yalan söylüyorsun, sözünde sadık
değilsin” buyurur.) [Beyhekî]
İlmi; mala ve mevkie alet etmek uygun değildir. İlim bunu yasakladığı hâlde, bildiği hâlde ilme uymamak büyük vebaldir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Din bilgilerini dünya menfaati için öğrenenlere, ilmini paraya değişenlere kıyamette ateşten gömlek giydirilir.) [Deylemî]
Otobüste gemide namaz 17/01/2002
Sağlam bir kimsenin, gemi, tren, uçak ve otobüs gibi vasıtalarda, farzları oturarak
kılması caiz değildir. Ancak teyemmüm yapmak için gereken özürler varsa caizdir.
(Halebi, R. Muhtar)
Zaruri özürler şunlardır:
Malın, canın, hayvanın tehlikede olması, inince hayvanın veya hayvandaki veya yanındaki eşyanın, malın çalınması, yırtıcı hayvan, düşman, yerde çamur olması, yağmur olması, hastanın, inerken, binerken iyi olmasının gecikmesi veya hastalığının artması, arkadaşlarının beklemeyip tehlikede kalması, indikten sonra hayvana yardımcısız binememek gibi sebepler birer özür
olur.
Böyle bir özürle vasıta içinde ima ile namaz kılmak caiz olur. Namazda oturur gibi yere veya koltuğun üzerine oturarak ve kıbleye dönerek namaz kılınır.
Bildirilen özürler yoksa, oturarak vasıtada namaz kılınmaz. Otobüslerin verdiği molalarda kılınabilir. Yahut otobüsü durdurup namaz kılınır. Durdurulamazsa, inilir, namaz kılındıktan sonra başka vasıta ile gidilir. İlk otobüse binerken, (Namaz vakitlerinde yolda duruyorsanız sizden bilet alayım) diye pazarlık ederek binmelidir.
Bu da yapılamazsa, diğer üç mezhepten biri taklit edilerek iki namaz cem edilir.
Giden gemide farzları, özürsüz oturarak kılmak, iki imama göre caiz değildir. Baş dönmesi özürdür.
Deniz ortasında demirli gemi, rüzgarla çok sallanıyorsa, giden gemi gibidir. Çok sallanmıyorsa, sahile yanaşmışsa, farz namazları oturarak kılmak caiz olmaz.
Giden gemide, namaza başlarken kıbleye karşı durmak ve gemi dönünce, kıbleye dönmek gerekir.
Seferi olan, vapurda ve trende, farz namaza kıbleye karşı durup secde yerinin yanına pusula koymalı, vapur ve tren döndükçe, kendisi kıbleye karşı dönmelidir. Yahut başka birisi, sağa sola dön demelidir. Namazda göğsü kıbleden ayrılırsa, namazı bozulur. Çünkü, vapur ve tren ev gibidir. Hayvan gibi değildir.
Otobüste, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemeyenin, farz namazları caiz olmaz. Bunlar yolda seferi oldukları müddetçe Maliki, Şafiî veya Hanbeli’yi taklit ederek, iki namazı cem ederek kılabilir.
Namazı geciktirmek
Günümüzde çok yolculuk yapıyoruz. Yolculukta namazları kılmak bazen zor oluyor. Namazı dini bir özür olmadan kazaya bırakmak, büyük günahtır. Namazı vaktinden sonraya bırakabilmek için, beş özür vardır:
1- Savaşta, düşman karşısında, oturarak ve kıbleden başka tarafa dönerek bile namaz kılmaya imkan yok ise, hayvan üstünde giderek de kılamazsa,
2- Misafir; yolda hırsız, eşkıya, yırtıcı hayvana yakalanmamak için,
3- Annenin veya çocuğunun telef olacağı zaman, ebenin ve acil ameliyatlarda doktorun müdahalesi,
4- Unutmuşsa,
5- Uyuyup kalmışsa, namazı geciktirmek özür olur. Bunlara benzer bir özür olmadan namazı kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır.
İyi anlaşılamayan sualler 20/01/2002
Gazetede çıkan aşağıdaki sual ve cevaplar, bazı okuyucularımız tarafından iyi anlaşılmamıştır.
Sual: Maliki’yi taklit eden, öğleyi asrı evvele kadar kılamazsa, tekrar Hanefî’yi taklit edip öğleyi asr-ı evvelde kılsa câiz olur mu? CEVAP: Caiz olur. Açıklaması şöyledir:
Öğle namazı, ikindi ezanı okununcaya kadar kılınamazsa kazaya kalır. Ancak İmamı a’zam hazretlerine göre, ikindi vakti, bugünkü ikindi ezanlarından çok sonra giriyor. [Yazın 72 dk, kışın 36 dk sonra giriyor.] Yani şimdi ikindi ezanları okunurken, öğle vakti henüz çıkmamış, ikindi vakti de girmemiş oluyor. Öğle namazı, bu vakitte kılınınca vaktinde kılınmış oluyor.
Bu vakte (Asrı evvel) deniyor. İmam-ı a’zam hazretlerinin bildirdiği ikindi vaktine (Asrı sani) deniyor.
Demek ki, trafik sıkışıklığında kalmak, imtihanda olmak, namaz kılacak yer veya abdest alacak su bulamamak, unutmak gibi herhangi bir mazeretle öğleyi vaktinde kılamayan, asrı evvelde kılarsa, İmam-ı a’zam hazretlerine göre vaktinde kılmış olur.
Maliki, Hanefi veya Şafii olan kimse, bu kavle uyarak, öğleyi birinci ikindide (Asrı evvelde) kılarsa, öğleyi kazaya bırakmamış, vaktinde kılmış olur.
İyi anlaşılamayan sual-cevaplardan biri de şudur: Sual: Eldeki kanamadan dolayı, Maliki’yi taklit edenin, ayağı kanasa, abdesti bozulur mu? CEVAP: Evet.
Kitaplarda diyor ki: Namaz kılarken semavi [gayr-i ihtiyari yani elinde olmayan] bir özürle abdesti bozulan Hanefi, hemen namazdan çıkar. Maliki’de ise, namazı bozulmaz. O anda özür sahibi olur. Namazına devam eder.
Semavi özürler, Maliki’yi taklit edenin de abdestini bozmuyor. Mesela namazda ishalini tutamasa, çıbanından veya yarasından kan aksa, burnu kanasa, kulağından irin aksa, makattan solucan çıksa, idrarını tutamasa, kadınlardan akıntı çıksa, basurdan kan, fistüllerden, göbekten akıntı çıksa, gaz kaçırsa, yani gelen gazı tutamasa, ağız dolusu kussa, bunlar semavi özür
oldukları için, hiç birisi Maliki’yi taklit edenin abdestini bozmaz. Abdesti bozulmadığı için namazına devam eder.
Böyle özürleri olan kimsenin ayağını veya öteki elini bıçak kesip kan çıksa, abdesti bozuluyor, çünkü bu semavi özür olmuyor. Ama ondan sonra ayağından veya öteki yaralı elinden çıkan kanlar, irinler semavi özür halini aldığı için, abdestini bozmuyor.
Bu özürler abdesti bozmuyor ama, çamaşırımıza kan, irin, idrar ve ishal bulaşıyor. Özürle meydana gelen bu necasetlerle kılınan namaz da sahih olur. Çünkü Maliki’de necasetsiz elbise ile namaz kılmak farz değil, sünnettir. Âlimlerimizin bildirdiğine göre, unutup necasetli elbise ile namaz kılan, namazdan sonra, necasetli elbise ile namaz kılmış olduğunu görse, o
namazı iade etmeyip, (Bu namazı Maliki’ye göre kıldım) demekle namazı sahih olur. Bu ruhsatlardan faydalanmamak takva ve azimet olmaz. Aksine Allahın rahmeti olan nimetleri tepmek olur. Çünkü Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Seferde [sıkıntı içinde] oruç tutmak takvadan sayılmaz.) [Buhârî]
(Seferi iken [sıkıntı içinde] Ramazan orucunu tutan, mukimken oruç yiyen gibidir.) [Nesâî]
(Ruhsatlardan faydalanmayan, Arafat dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberânî]
Bir ayet meali: (Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.) [Bekara 185]
Mezhep taklidi ve taassup 21/01/2002
Günümüzde mezhep taklidi ile ilgili müslümanlar üçe ayrılır:
1- Zaruret de olsa, başka hak mezhebi taklit etmeyi caiz görmeyenler. (Taassup ehlinin yolu)
2- Her mezhebin kolay gelen hükümlerini alıp ortaya yeni mezhep çıkarmaya çalışanlar. (Mezhepsizlerin yolu)
3- Bir zaruret veya ihtiyaç olunca, başka mezhebi taklit edenler. (Ehl-i sünnet ulemasının yolu)
İslamiyet, ifrat ve tefrit, yani aşırı hareketlerden uzak her müslümanın rahatça uygulayabileceği hükümler topluluğudur. Mezhep taklidinden kaçanlar tefrit ehlidir. Telfık yapanlar, yani her mezhebin kolay tarafını toplayanlar ifrat ehlidir. Bunların her ikisi de yanlıştır.
Seadet-i Ebediyye’de, İbni Abidin, Hadika, Berika ve Hulasat-üt-tahkik gibi daha birçok kitaptan delil gösterilmiştir.
Bütün gerçekler, vesikalar kendisine gösterildiği hâlde, kabul etmemek taassup olmaz mı?.
Taassup ehli, kendisinin yeni duyduğu hak ve doğru bir şeyi kabul etmekte zorlanır.
Zamanın şeyhülislamı matbaanın Türkiye’ye girmesi için fetva verdiği halde, kabul etmemekte direnenler çıkmıştır. İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğine göre, Medine’deki bir Vehhabi âlim, bid’atlere alıştığı için, Hz. Mehdi’nin sünnet olarak bildirdiklerini kabul etmeyecek, “Bu adam dinimizi yıkacak” diye Hz. Mehdi’ye karşı gelecektir. Ama Hz. Mehdi, bu Vehhabi’yi
öldürecektir.
Mason Abduh’un çömezleri de, hiç mezhep tanımayarak, hangi hüküm akıllarına yatıyorsa ona tâbi oluyorlar. “Hanefi’nin bu kavlini, Maliki’nin bu görüşünü tercih ederiz” diyerek ortaya yeni bir din çıkarmaya çalışıyorlar.
Ehli sünnet ulemasının yolu, bir haraç [sıkıntı] olunca başka mezhebi taklittir. Ama yeni duydukları doğru bilgileri, kabul etmekte zorlanan bazı kimseler, bu işte taassup gösteriyorlar, taklidi başka mezhebe geçmek sanıyorlar. Mesela, ödünç almakta zorluk çeken birisine, “Maliki’yi taklit et, gün tayin ederek ödünç al” dedim. Olur mu öyle şey diyerek itiraz etti.
Sonra, “Yazdıkların doğru ama, alışmadığımız için kabullenmek bize zor geliyor” diye itiraf etti. Hak olan mezheplerin rahmet olan ayrılıklarından, yine o âlimlere uyarak, faydalanmamak cahillikten başka ne olabilir?
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Gerektiğinde en kolay fetvaya uymalı. Allahü teâlâ, insanlara güç gelen şeyleri değil, kolay olanların yapılmasını istiyor. Çünkü insanın zayıf, dayanıksız yaratıldığını bildiriyor. Kur’an-ı kerimde, (Allah, size kolaylık ister, zorluk, güçlük istemez.) buyuruldu. (Bekara 185)
Allahü teâlâ böyle isterken, kolay kavle uymayı öcü gibi görmek taassup değil midir? Dinimiz ruhsatlarla bile amel etmeyi tavsiye etmektedir. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahın verdiği kolaylık ve ruhsatlardan faydalanın!) [Buharî]
(Allahü teâlâ, ruhsatla da amel edilmesini sever.) [Beyhekî]
(Ruhsatlardan faydalanmayan, Arafat dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberânî]
Kur’ân-ı Kerimde Kabir azabı 22/01/2002
Aklı ölçü alan Mutezile fırkası, kabir hayatını ve kabir azabını inkâr etmiştir. Ehl-i sünnet âlimleri ise, bunların var olduğunu vesikalarla bildirmişlerdir. Günümüzde de aklı ölçü alan bazı cahiller, kabir azabını inkâr ediyor. Kabir azabının varlığını bildiren vesikalar çoktur. İmam-ı a’zam hz. buyurdu ki: Mümin
suresinin, (Onlar, sabah-akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı günde, “Firavn hanedanını azabın en çetinine sokun!” denilecek) mealindeki 46. ayeti, sabah-akşam görecekleri azap kabir azabını gösteriyor, bu ayetin devamında onların şiddetli azaba sokulacağı bildiriliyor. Yani birincisi kabir azabı, ikincisi ise cehennem azabıdır. (El-Kavlülfasl)
İmam-ı Gazalî hz. de, (Bu ayet-i kerime kabir azabını gösteriyor) buyurdu. (İhya)
Nuh suresinin, (Günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe atıldılar.) mealindeki 25. âyetinde geçen “Feüdhılu” kelimesindeki F harfi, hiç ara verilmediğini gösterir. Yani (Suda boğulduktan hemen sonra kabirdeki azaba maruz kaldılar.) demektir. (El-Kavlülfasl)
Ali imran suresinin, (Allah yolunda öldürülenleri [Şehitleri] ölü sanmayın! Bilakis onlar diridir) mealindeki 169. ayeti de, kabir hayatını bildirmektedir. (El-Kavlülfasl)
İmam-ı Şaranî hz. buyuruyor ki: Taha suresinin 124. ayetindeki “Maişeten danken” kabir azabını bildiriyor. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mümin kabrinde yemyeşil bir bahçe içindedir. Ayın 14’ü gibi aydınlatılır. “Feinne lehü maişeten danken” ayeti, kâfirlerin kabirde görecekleri azabı bildirir. 99 tinnin yılanı, kâfirleri kıyamete kadar kabrinde sokup azap
eder.) [Tirmizî]
Tekasür suresinin 3. ayetindeki, bu övünmenizin kötü akıbetini “İleride bileceksiniz!” demek, “Ölürken” demektir. 4. ayetindeki “Yine ileride bileceksiniz” ise “Kabirde” demektir. (Celaleyn, Medarik, M. Tezkire-i Kurtubi)
Bekara suresinin, (Ölü iken sizi diriltti. Tekrar öldürecek ve tekrar diriltecek) mealindeki 28. ayetinde bildirilen, ikinci dirilme kabirde olacaktır. İmam-ı Nesefi de bu ayetin kabir azabı ve nimetine işaret ettiğini bildirmiştir. (Tefsiri Şeyhzade)
İmam-ı Nesefi hz. Araf suresinin, (Orada yaşayıp, orada öleceksiniz, yine oradan dirilip çıkarılacaksınız.) mealindeki 25. ayetindeki “Orada”dan maksat kabir hayatıdır. Casiye suresinin, (Allah sizi diriltir, sonra öldürür.) mealindeki 26. ayetinde, diriltmenin kabirde olacağını bildiriyor. (Şeyhzade), Tevbe suresinin, (Onları iki defa azaba uğratacağız.) mealindeki
101. ayetindeki azabın birisi kabir azabıdır. (Kadi Beydavi)
İmam-ı Süyutî’nin “Kabir azabı” ile ilgili Şerhussudur isminde müstakil bir eseri vardır. Buharî, Müslim ve diğer hadis kitaplarındaki kabir azabı ile ilgili hadisler nakletmiştir. Her hadis kitabında kabir azabı bildirilmektedir. Kabir azabını inkâr eden, bütün hadis kitaplarını ve Resulullahı inkâr etmiş olur. Hz. Aişe, (Ya Resulallah, bu ümmet, kabirde azap
görecek, benim gibi zayıfların hali ne olacak?) diye suâl edince, Resulullah, İbrahim suresinin, (Allah, iman edenlere, dünya ve ahirette de sağlam sözlerinde sebat ihsan eder) mealindeki 27. ayeti okudu. (Bezzar) Bu ayette, kabir hayatının hak olduğu, müminlere sözlerinde sebat ihsan edildiği bildiriliyor. (Tefsir-i Celaleyn)
Kabir azabı haktır 23/01/2002
Dün, ayet-i kerimelerle kabir azabının hak yani gerçek olduğunu bildirmiştik. Bugün de
kabir azabı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazılarını bildiriyoruz. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyuruyor ki:
(Kabir azabı haktır.) [Buharî]
(Kabir, ya cennet bahçesi veya cehennem çukurudur.) [Tirmizî]
(Sadaka, kabir azabından korur.) [Beyhekî],
(Tebâreke sûresini okumak kabir azabından korur.) [İbni Mürdeveyh]
(Cuma günü veya gecesi ölen mümine kabir azabı olmaz.) [Tirmizî, Ebu Nuaym]
(Kovuculuk, kabir azabına sebep olur.) [Beyhekî]
(Kabir azabının çoğu, üzerine idrar sıçratmaktan olur.) [İ. Mâce, Nesai, Hakim, Dare Kutni]
(İdrardan sakının! Çünkü kabirde ilk hesap bundan olacaktır.) [Taberânî]
(Allahü teâlâ, bazı kimseleri, insanların ihtiyaçlarını gidermek için yaratmıştır. İnsanlar, ihtiyaçları için onlara başvururlar. İşte bunlar, kabir azabından emindirler.) [Taberânî]
(Şehid kabir azabından emindir.) [İbni Mace, Beyhekî, İmamı Ahmed]
(Dün gece rüyamda , bir kimseyi kabir sıkarken gördüm. Namazı gelip onu kabir azabından kurtardı.) [Hakim]
(Cuma gecesi “Fâtiha” ve 15 kere “İzâ zülzilet” okuyarak iki rek’at namaz kılan, kabir azabından emin olur.) [Deylemî]
(Fisebilillah gözcü olarak vefat eden, kabir azabı görmez.) [İ. Ahmed]
(Allahım, kabir azabından sana sığınıyorum.) [Müslim, Nesai, Hakim, Harâiti]
(Kabir azabından Allah’a sığınınız.) [Müslim, İ. Ahmed, İ. Ebi Şeybe]
(Gizleyebilseydiniz, kabir azabını işitmeniz için Allaha duâ ederdim.) [Müslim, Nesâî, İ. Ahmed]
(Allaha yemin ederim ki, 99 tinnin yılanı, Kıyamete kadar, kâfire kabrinde azap eder.) [Ebu Yala, İbni Hibban, Tirmizî]
(Namaz kılmayanın kabri ateşle dolar. Gece-gündüz onu yakar. Bir tinnin, her namaz vaktinde onu sokar.) [Kurretül-uyun] [Tinnin isimli yılan, dünya yılanı değildir. Kâfire ve günahkâra azap etmesi için Allahın yarattığı bir mahluktur.]
Peygamberimiz, iki kabir yanında durup, (Bunlardan biri idrar sıçramasından sakınmadığı için, diğeri ise, müslümanlar arasında söz taşıdığı için, kabir azabı çekiyorlar) buyurdu. (İbni Mace)
Peygamber efendimiz bir cenazede, (Ya Rabbi bunu kabir azabından koru) diye dua etmiştir. (Müslim, Nesâî, Tirmizî)
Peygamber efendimiz, (Taha suresinin 124. ayet-i kerimesindeki “Maişeten danken” kabir azabını bildiriyor) buyurdu. (Ebu Ya’la)
Kabir Azabı Kabir Suali 24/01/2002
Ehl-i sünnetin ve hanefî mezhebinin reisi olan İmam-ı a’zam hazretleri buyurdu ki:
(Kabirde ruhun cesede iadesi, kâfirleri ve bazı günahkâr müslümanları kabrin sıkması ve azap edilmesi haktır.) [Kavl-ül fasl]
İslâm âlimlerinin en büyüklerinden olan İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Kabrin bedeni sıkması vardır) buyurdu. (Mektubat-ı Rabbanî c.3, m.17)
Yine İslâm âlimlerinin en büyüklerinden olan İmam-ı Gazalî hazretleri de, (Kabir azabı ruha ve cesede birlikte olacaktır) buyuruyor. (İhya-i ulûmiddin)
Karada ve denizde ölene de suâl sorulur. Bu da ruhun bedene iade edilmesinden sonra olur. [Nuhbet-ül-leâli s.116, Bidaye s.91]
Ruh ve bedene azap
Ruh ve beden beraber günah işledikleri için, kabir azabı da, her ikisine birden yapılacaktır. (El-Müstened)
İmam-ı Süyutî hazretleri (Şerh-us-Sudur), Abdurrahman ibni Receb Hanbelî hazretleri (Ehvâl-ül-kubur) kitabında, İmam-ı Şaranî hazretleri Tezkire-i Kurtubî Muhtasarı’nda bildiriyor ki:
Eshab-ı kiramdan Abdullah bin Ömer hazretleri, (Yerden boynu zincirli birinin çıktığını, bir adamın bunu dövdüğünü, zincirli adamın yerde kaybolduğunu, böylece toprağa girip çıktığını gördüm) dedi. Resulullah efendimiz, bu zata, (O gördüğün kimse, Ebu Cehil’dir, kıyamete kadar kabrinde böyle azap çeker) buyurdu. (Taberânî)
Ebu Cehil’e azap
İmam-ı Taberânî’nin bildirdiği bu hadis-i şerif, mezhepsiz İbni Teymiyye’nin talebesi olan İbni Kayyım-ı Cevziyye’nin (Kitab-ür-ruh) isimli eserinde de vardır.
Özetini aldığımız hadis-i şerifin metninde Ebu Cehil’in İbni Ömer hazretlerinden su istediği de yazılıdır. Demek ki, Ebu Cehil’in sadece ruhuna değil, bedenine de azap yapılmaktadır. Cehennemde de, çürüyen vücut yerine yeni bir vücut yaratılacak, cehennemdekiler böylece hem ruh, hem de bedenleri azap görecektir. Azap görecek olan bu çürüyen beden değildir. Ruhun
tasarrufu altında olan beden azap görecektir.
İmam-ı Süyutî hazretleri buyuruyor ki:
Her ölünün ruhu, cesedine, bilmediğimiz bir hâlde bağlıdır. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Ölü kabirde çürüse de, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. (El-mütekaddim)
Günahları ikisi birlikte işlediği için, yalnız ruha azap yapılması, hikmete ve ilâhî adalete uygun değildir. Beden kabirde çürüse de, Allahü teâlânın ilminde vardır. Allahü teâlâ, ölüleri diriltmeye gücü yettiği gibi, bedene de azap yapmaya gücü yeter. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, Onun kudretinden şüphe eden kâfirdir.
(M. Nasihat)
Yanıp ölene kabir azabı 27/01/2002
Günümüzde aklını dinde ölçü kabul eden bazı kimseler, yanarak ölene kabir suâli ve kabir azabı olamaz sanıyor.
Ehl-i sünnet itikadını en güzel şekilde anlatan meşhur (Emali) şerhinde buyuruluyor ki:
(Bir kimse kurtlar tarafından parçalanıp yense, yahut ateşte yanıp kül olsa, denizde çürüse, kabir suâli olur, kabir azabına veya kabir nimetine kavuşur.)
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:
Kabir azabı, ahiret azaplarındandır. Dünya azabına benzemediği gibi, rüyada görülen azaba da benzemez. Böyle sanmak, kabir azabını bilmemekten ileri gelir. Kabir azabına inanmayan bid’at sahibi olur. “Hakkında hadis-i şerif olsa da, olmasa da, kabir azabına inanmam, akıl ve tecrübe bunu kabul etmez” diyen kâfir olur. (Mektubat-ı Rabbani C.3, m.17- 31)
Aklın almadığı şeyleri akılla çözmeye kalkışmak çok yanlıştır.
Akıl, göz gibi, din bilgileri de ışık gibidir. Göz, ışık olmadıkça, karanlıkta görmez. Göz, karanlıkta görmediği şeylere “Yok” diyemez. Akıl da, manevîyatı, fizik-ötesini anlayamaz. Aklımızdan faydalanmamız için Allahü teâlâ, din ışığını gönderdi. Göz, ışık olmadan karanlıkta cisimleri göremediği gibi, din bilgileri olmadan da akıl, manevî şeyleri anlayamaz. O halde
akıl, din ışığı ile ancak manevi şeyleri anlayabilir.
Ölen kimse acı duyar
Amerika’daki vahşilerin, oklarının uçlarına sürdükleri, “Kürar” ismindeki zehir, sinirlerin uçlarını felce uğratır. Adale hareket edemez. Ağrı yapmadığından insan zehirlendiğini anlamaz. Elini, ayağını oynatamaz, yere yıkılır, taş gibi kalır. Görür ve işitir ise de, gözünü kırpamaz, dilini oynatıp bağıramaz. Kabir azabı da buna benzetilebilir. Ölü, acı duyar,
fakat kıpırdayamaz.
İnsan, ruhu sayesinde ayakta durur. Aklı, düşüncesi, ruhu sayesinde vardır. İnsanın, vücudu bir marangozun aletleri gibidir. İnsan ölünce, aletleri olmadığından, ruh bir iş yapamaz.
Bir kimseye, başkasının bütün organları takılsa, o insanın aklında, düşüncesinde değişiklik olmaz. Marangozun eski aletleri yerine, yeni aletleri gelmiş demektir. Alet değişmekle, marangozdaki bilgi, kabiliyet değişmez. Kesmeyen bir testere yerine, iyi kesen bir testere gelirse, daha kolay iş yapar.
İnsan, ruhu sayesinde vardır
Görmeyen gözün yerine sağlam göz takılırsa görür. Kanı, kalbi, beyni de değişse, yine düşünceye tesir etmez. Sağlam organ takılmışsa, daha kolay iş görür. Çünkü insan, ruh demektir.
Bir insan yanmakla yok olmaz. Sadece aletleri elinden alınmış olur. Ahirette ona yeni aletler verilir. Mümin ise cennete, kâfir ise cehenneme gider. Ruh, kendisine verilen vücut sayesinde, ya nimete kavuşur veya azaba maruz kalır.
Ruhun mahiyetini bilmeyen veya Allahın kudretinden şüphe eden kimse, insan yanınca yok olduğunu, kabir suâli ve kabir azabının olmadığını zanneder. Hâlbuki kabir azabının olduğunu dinimiz açıkça bildiriyor. Bu konudaki ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri 2-3 gün önce bildirdik.
Hesaba çekilme riski var 28/01/2002
Ahirette hesaba çekilen herkes sıkıntı görür. Onun için sorgusuz sualsiz cennete girmeye çalışmalı! Hadis-i
şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette hesaba çekilen, helak olmuştur.) [Buharî]
(Hesaba çekilen azap görmüş olur.) [Bezzar]
(Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz:
1- Ömrünü nasıl geçirdi? 2- İlmi ile nasıl amel etti? 3- Malını nereden, nasıl kazandı, nereye harcadı? 4- Bedenini nerede yordu?) [Tirmizî]
Ancak hesabı çok kolay geçenler de olacaktır. Mesela (Sen falanca mısın?) diye sorulacak, sonra bekletmeden Cennete konacaktır. Mesela Hz. Osman bunlardan biridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Osman’ın şefaati ile cehennemlik olan 70 bin kişi, sorgusuz suâlsiz Cennete girer.) [İbni Asakir]
(Kıyamette hesaba çekilirken, üç defa “Allahtan alacağı olanlar, kalksın ve Cennete girsin” diye ses duyulur. Oradakiler, “Allahtan alacaklı olan da olur mu ki?” derler. “İnsanları affedenlerdir” denir. Bunlar, kalkıp hemen sorgusuz sualsiz Cennete girerler.) [Taberânî]
(Hacca giderken veya gelirken ölenin, bütün günahları affolur. O kimse, hesaba çekilmeden ve azap görmeden cennete girer.) [İsfehani]
(Sabırlı ve ihlâslı olanlar, hesaba çekilmeden cennete girer.) [Taberânî]
(Kibri, hıyaneti ve kul borcu olmayan mümin, hesaba çekilmeden cennete girer.) [İbni Hibban]
(Allahü teâlâ, namazlarını doğru olarak kılana, azap etmeden, sorgusuz sualsiz cennete koyacağına söz vermiştir.) [Hakim]
(Din kardeşinin bir işini yapmak için gidenin, her adımında 70 günahı affedilir ve ona 70 sevap verilir. Bu iş bitinceye kadar böyle devam eder. İş yapılınca, bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse, sorgusuz sualsiz cennete girer.) [İbni Ebiddünya]
(Ümmetim üç sınıftır. Bir kısmı sorgusuz sualsiz cennete girer. Bir kısmı hafif hesaba çekilerek girer. Bir kısmı da günahlardan temizlenerek girer.) [Taberânî]
Suda boğularak ölen şehitlerin kul borçları da affedilir. Hak sahipleri, bu şehitten haklarını istedikleri zaman, Allahü teâlâ, (Ondaki haklarınızı benden isteyin) buyuracak, hak sahiplerine alacaklarını fazla fazla verecektir. Şehit de, sorgusuz sualsiz cennete girecektir.
Cennete sorgusuz sualsiz giren fazilet sahiplerine, sizin ameliniz ne idi diye sorulduğunda, (Dünyada bize yapılan hakârete ve zulme sabreder ve bunları affederdik) derler. Bazı kimseler de, hesapları görülür görülmez, apar topar cehenneme atılacaktır. Mesela bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şu altı sınıf kimse, altı şeyden hesaba çekilir, mahşer yerindeki azabı da gördükten sonra, hemen cehenneme atılır: 1- Hükümdarlar zulümden, 2- Araplar ırkçılık gayretinden, 3- Köy muhtarları kibirden, 4- Tüccarlar hıyanetten, 5- Köylüler cehaletten, 6- Âlimler hasetten) [Ebu Ya’la]
Sevgiye lâyık olmak için 29/01/2002
Abdülaziz Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
Cenab-ı Hakkın rızasına kavuşmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak için, silsile itibariyle hocaları Resulullah efendimize dayanan bir evliyayı sevmek, onun tarafından sevilmek gerekir. Hadis-i şerifte, (Evliyanın kalbi nazargah-i ilahidir. Böyle bir kalbde bulunan kimseye Hak teâlâ rahmet eder) buyuruluyor. Böyle bir kalbe girdikten sonra, maksadına kavuşmadan ölen
kimse, kurtuluşa ermiş demektir. Çünkü Kur’an-ı kerimde, (Allah ve Resulüne hicret etmek üzere evinden ayrılıp yolda iken ölen, maksadına varmış gibi mükâfatlandırılır) buyuruluyor. (İmad-ül-İslâm)
Kişi sevdiği ile beraber olur. Sevenler, sevdiklerini de beraberce götürürler. Bir kimse, Allahı ve Onun Resulünü ve evliyasını seviyorsa, bilsin ki onlar da kendisini seviyor demektir. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah onları sever, onlar da Allahı sever) buyuruluyor. Allahü teâlâ, önce kendi sevgisini bildirmiştir. Yani sevilmeyen sevemez. Şu hâlde sevilmeye
layık olmak için de, İslâm âlimlerinin bildirdiği yolda bulunmak gerekir.
Rahmet olan ayrılıklar
Hanefî’de (Ali ile konuşursam, Allah rızası için oruç tutacağım veya sadaka vereceğim) diye adakta bulunan kimsenin, adağını yerine yetirmesi gerekir. Diğer üç mezhepte, dilerse yemin kefareti verebilir.
Hanefî’de, ödünç verirken zaman tayin etmek câiz değildir. Diğer üç mezhepte caizdir.
Hanefî’de, ödünç verirken bir menfaat şart koymak fâiz olur. Şart koymadığı hâlde, öderken ayrıca bir şey fazla vermek câizdir. Bazı âlimler, şart etmeden alması câiz olur dedi ise de, bazıları, şartsız hediye almak da câiz olmaz dedi. Mâlikî’de, ödünç verirken, şart olmasa da, borçludan hediye almak, yemeğini yemek ve ondan herhangi bir suretle menfaat temin etmek
câiz değildir. Şâfiî ve Hanbelî’de, söz kesilirken şart edilmezse, câiz olur.
Hanefî’de baba, evladına verdiği hediyeyi geri isteyemez, diğer üç mezhepte isteyebilir.
Hanefî’de, sigara içmek, soğan, sarmısak yemek gibi, tab’an mekruhtur. Şâfiî âlimlerinin çoğuna göre, tenzihen mekruhtur.
Vakıf malını satmak üç mezhepte caiz, Hanefî’de hakimin o malda satılmaz kararı varsa caiz olmaz.
Kovandaki arıyı satmak Hanefî’de caiz değil, diğer üç mezhepte caizdir.
Erkek hayvanın dişi hayvan ile çiftleşmesinden ücret almak üç mezhepte haram, Mâlikî’de caizdir.
Medeniyet nedir?
Güzel ahlâk sahibi olan ve zamanının fen bilgilerini iyi kullanan müslümana medeni denir. Fende ilerlemiş, fakat ahlâkı bozuk olana zalim, yani eşkıya ve diktatör denir. Fen ve sanatta geri ve ahlâkı bozuk olana vahşi denir. Medeniyet, şehirler yapmak ve insanlara hizmettir. Bu da, fen ile sanat ve güzel ahlâk ile olur. Kısacası, fen ve sanatın güzel ahlâk ile
birlikte olmasına Medeniyet denir. Medeni insan, fen ve sanatı insanların hizmetinde kullanır. Demek ki, hakiki müslüman, medeni kimsedir.
Ev ararken
Her müslümanın, bilhassa yeni evlilerin, ehl-i sünnet olan ve haramlardan sakınan, ibâdetini yapan salih müslümanlar arasında ev araması gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ev satın almadan önce, komşuların nasıl olduklarını araştırınız! Yola çıkmadan önce, yol arkadaşınızı seçiniz!) [Şir’a]
Dert ve belanın geliş sebebi 30/01/2002
İmam-ı Rabbani hazretleri, insana belanın geliş sebeplerini sual ve cevaplarla şöyle açıklıyor:
Sual: Enbiya ve evliya, hep dert ve bela içinde yaşadı. Halbuki, Şura suresinde, (Size gelen belalar, kabahatlerinizin cezasıdır) buyuruldu. Bu ayete göre, dertlerin çokluğu, günahın çokluğunu gösteriyor. Enbiya ve evliya olmayanın, çok sıkıntı çekmesi gerekirken dostlarına, neden dert, bela veriyor? Düşmanları neden rahat ve nimet içinde yaşıyor?
CEVAP: Dünya, zevk yeri değil. Ahiret, bunun için yaratıldı. Dünya ile ahiret, birbirinin zıttı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur. O halde, dünyada nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara lazım olan şükrü yapmazlarsa, ahirette çok acı çekecektir. Bunun gibi, dünyada,
tehlikelerden sakındığı halde, çok acı çeken mümin, ahirette çok lezzete kavuşacaktır. Dünyanın ömrü, ahiretin uzunluğu yanında, deniz yanında bir damla kadar bile değildir. Sonu olan, sonsuz ile ölçülebilir mi? Bunun için dostlarına merhamet ederek, sonsuz nimetlere kavuşmaları için, dünyada birkaç gün sıkıntı çektiriyor. Düşmanlarına, biraz lezzet verip, çok
elemlere sürüklüyor.
Sual: Allahü teâlâ, her şeye kadirdir. Dostlarına, hem dünyada, hem ahirette nimetler verseydi ve dünyada verdiği lezzetler, ahirette, bunların elem çekmesine sebep olmasaydı, daha iyi olmaz mı idi?
CEVAP: Bunun çeşitli cevapları vardır. Yedisi şöyledir:
1- Dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedi nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimi lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup, cahil halkı denemek için, büyüklere verilen
nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.
2- Belalar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olur. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup, kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Çünkü, nimetlerde, nefislerinin istekleri de vardır. Bela gelince,
nefisleri ağlar, inler. Bu büyükler, belayı nimetten daha çok sever. Bela, bunlara, nimetten daha tatlı gelir. Bunların dünyadan aldıkları lezzet, belalardan, musibetlerden gelir. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı. Dünyanın acı olayları olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. O halde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da,
ahirette de sevinçlidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz. Ahiret lezzetlerini gideren, cahillerin aradıkları lezzetlerdir. Allahü teâlâ nın başkalarına verdiği nimetler, dostlarına rahmettir. Onlara dert, elem olanlar da, dostlarına nimettir. Başkaları nimet gelince sevinir, dert gelince üzülür. Bu büyükler, nimette de,
dertte de sevinçlidir. Çünkü bunlar, işlerin güzelliğine, çirkinliğine bakmaz, işleri yapanın güzelliğine bakar. İşleri yapan sevgili olduğu gibi, işleri de sevgili olur ve tatlı gelir. Bu dünyada, her şey, güzel olan yapıcının işi olduğundan, dert ve zarar verse de, bunlara, istedikleri ve sevdikleri şey olur. Kendilerine tatlı gelir. Allahü teâlâ, dostlarını her an,
kendi arzusuna razı ettirip, zevk ve lezzet içinde tutuyor. Başkasına dert olan, dostlar için, cemal ve kemal oluyor. Bunların arzularını, arzu edilmeyen şeyler içine yerleştirdi. Dünya lezzetlerini, başkalarının aksine, ahiret derece ve lezzetlerinin artmasına sebep eyledi. [devamı var]
Dert ve belanın geliş sebebi (2) 31/01/2002
3- Bu dünya, imtihan yeridir. Burada hak ile batıl; haklı ile haksız karışıktır. Burada, Allahü teala,
dostlarına sıkıntılar, belalar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı. Halbuki, gayba iman etmek gerekir. Dünya ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır. Hadid suresinin, (Allahü teâlâ, Peygamberlerine, gaybdan, görmeden, yardım edenleri bilmek için...) mealindeki 25. ayetinde, bu
hal bildirilmektedir. Dostlarını bela içinde göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünya, imtihan yeri oldu. Dostları, görünüşte belada, gerçekte ise, zevk ve sefada. Peygamberlerin, düşmanlarla savaşması da böyle olurdu. Bedir’de Müslümanlar, Uhud’da kâfirler galip gelmişti. (Al-i İmran 140)
4- Evet, Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir ama, adeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve adeti altına gizlemeyi sever. İşlerini, yaratmasını, sebepler altında gizlemiştir. O halde, dünya ahiretin aksi olduğundan, dostların, ahiret nimetlerine kavuşmak için, dünyada sıkıntı çekmeleri gerekir. [Allahü
teâlânın dostları, dertlere, belalara, tehlikelere karşı tedbir alır. Bunlardan kurtulmaya çalışır. Dayanılamayacak şeylerden kaçınmak, Peygamberlerin sünnetidir. Tedbirlere, çalışmalara rağmen başa gelen belalardan zevk alırlar. Dertlerden zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin yapacağı iştir.]
ASIL CEVAP: Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. O halde, dostlara, belalar, sıkıntılar çok gelirse günahları kalmaz. [Ama tövbe, istiğfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz. O halde, dert ve beladan kurtulmak için,
çok istiğfar okumalı.] Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalı. (İyilerin, iyilik sandıkları şeyleri, dostlar, günah bilir) buyuruldu. Bunların günah ve kusurları olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Taha suresinin, (Âdem’e önce söyledik. Fakat unuttu. Azm ile,
karar ile yapmadı) mealindeki 115. ayet-i kerime bunu bildiriyor. O halde, dostlara gelen dertlerin, belaların, çok olması, günahların çok olduğunu göstermez, günahların çok affedildiğini gösterir. Dostlarına çok bela vererek, günahlarını affeder, temizler. Böylece bunları, ahiret sıkıntılarından korur.
Cehennemdeki çok şiddetli azapların, birkaç günlük sıkıntı ile giderilmesi ve günahların temizlenmesi için dünyada sebepler gönderilmesi ne büyük nimettir. Dostlara bu muamele yapılırken, başkalarının günahlarının hesabını ahirete bırakıyorlar. O halde dostlara, dünyada çok dert ve bela vermesi lazımdır. Başkaları, bu ihsana lâyık değildir. Çünkü, büyük günah
işlerler, yalvarmaz, boyun bükmez, ağlamaz ve Ona sığınmazlar. Günahları sıkılmadan ve kasten işlerler. Hatta inat edercesine işlerler. Hatta, Allahü teâlânın ayetleri ile alay edecek, inanmayacak kadar ileri giderler. Ceza, suçun büyüklüğüne göre değişir. Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah
büyük, ağır olur ve suçlu inatçı, saygısız olursa, bunun cezası ahirette sonsuz ve çok acı olmak lazım gelir. (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler) buyuruldu. (Nahl 33) [Devamı var]