SOHBET 2002 ARALIK

Kadir gecesinin önemi 1 aralık 2002

Zekâtla ilgili bilgiler 2 aralık 2002

Kurumlara zekât vermek 3 aralık 2002

Kağıt para ve zekât 4 aralık 2002

Bugün bayram 5 aralık 2002

Şevval ayında [bu ayda] oruç 8 aralık 2002

İmanı korumak için (Makale) (09/12/2002)

“Bu dereceye nasıl kavuştun?” (Makale) (10/12/2002)

Dinimiz nakil dinidir (Makale) (11/12/2002)

Çeşitli nükteler (Makale) (12/12/2002)

Her çağa göre tefsir yazmak (Makale) (15/12/2002)

İki namazı cem etmek için özürler (Makale) (16/12/2002)

Fıkıh ilminin önemi (Makale) (17/12/2002)

Diri olan peygamber mi şehit mi? (Makale) (18/12/2002)

Yalnız Kur’an mı, yalnız sünnet mi? (Makale) (19/12/2002)

Suizan zararlıdır (Makale) (22/12/2002)

·  Koğuculuk veya söz taşımak (Makale) (23/12/2002)

·  Zenginlik ve fakirlik üzerine (Makale) (24/12/2002)

·  Zenginlik bir nimettir (Makale) (25/12/2002)

·  Dinimizde mal kıymetlidir (Makale) (26/12/2002)

·  Rahmet olan farklı hükümler (Makale) (29/12/2002)

·  Maliki mezhebini taklit ederken (Makale) (30/12/2002)

·  Maliki’yi taklit ile ilgili meseleler (Makale) (31/12/2002)

 

Kadir gecesinin önemi 1 aralık 2002 pazar

Kadir gecesinin hangi gece olduğu, kesin olarak belli değildir. (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir Gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruluyor. O hâlde Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, hiçbir iyiliği küçük görmemeli! Gazabı günahlar içinde saklı olduğu için, hiçbir günahı küçük görmemeli; orta namazı kaçırmamak için, beş vakit namazı vaktinde kılmalı; evliya halk arasında gizli olduğu için herkese iyi muamele etmeli. Her geleni Hıdır, her geceyi kadir bilmelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah indinde en kıymetli gece, Kadir gecesidir.), (Bin aydan daha kıymetli olan kadir gecesinin hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.), (Kadir gecesinde bir defa, Kadr suresini okumak, Kur’anı hatmetmekten daha sevaptır. Bu gece bir koyun sağma müddeti kadar namaz kılmak, ibâdet etmek, bir ay her geceyi ibâdetle geçirmekten daha kıymetlidir.), (Kadir Gecesini Ramazanın son on gününde arayın.) (Kadir gecesini, Ramazanın son on gününün 21, 23, 25, 27 ve 29 gibi tek gecelerinde veya Ramazanın son gecesinde arayın. Sevabını umarak Kadir Gecesini ibâdetle geçirenin günahları affolur.), (Kadir gecesi Ramazanın 27. gecesidir.)

İmam-ı a’zam hazretleri, Kadir Gecesinin, Ramazanın 27. gecesine çok isabet ettiğini bildirmiştir. (Kadir Gecesine rastlamış olan bir geceyi ihya eden, Kadir Gecesini ihya etmiş gibi sevap kazanır) hadis-i şerifini düşünerek sık sık vaki olan 27. gece ihya edilirse, o gece Kadir Gecesi olmasa bile, büyük sevaba kavuşulur. Kadir Gecesini soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Bu yıl Kadir Gecesi Ramazanın ilk gecesi idi geçti. 27. geceyi ihya et! Ramazanın 27. gecesini ihya edene, vücudundaki kıllar sayısınca, hac, umre, şehid ve gazi sevabı verilir) buyurdu. Başka birisine de, (Bu yıl Kadir Gecesi geçti, fakat Ramazanın 27. gecesini ihya et! Kadir Gecesi sevabına kavuşursun. Şefaatten nasipsiz kalmazsın) buyurdu. Hz. Aişe validemize de, (13. gece idi geçti. Kadir Gecesini kaçırdıysan, 27. geceye kavuşursun. O geceyi ihya edersen, ahiret yolculuğu için azık olarak o geceki ibâdet sana yeter) buyurdu. Hz. Aişe (Resulullah, Ramazanın son on gününde çok ibâdet ederdi) buyuruyor.

İmam-ı Şarani hazretleri, (Ramazan, pazar günü başlarsa, kadir gecesi 29. gecedir. Salı başlarsa 27. gece, perşembe başlarsa 25., cumartesi başlarsa 23., pazartesi başlarsa 21., çarşamba başlarsa 19., cuma başlarsa 17. gecedir) diyor. Mübarek vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, ibâdetleri ve her çeşit iyiliği arttırmalı. Çünkü Allahü teâlâ, sevdiği kulunu, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul eder. Buğzettiği kulunu ise; faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul eder. Onun bu hareketi azabının daha şiddetli olmasına ve Allahü teâlânın, ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur. Bu geceyi ihya için ilim öğrenmeli, mesela ilmihal okumalı, kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, duâ, tövbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölü diri bütün müminlere göndermeli! Kadir Gecesini ihya edenin, Ramazan orucunu tutanın, haccı kabul olanın, bütün günahları affolursa da, namaz, oruç ve kul borçları ödenmiş olmaz. Bunları kaza ederek, ödeyerek borçtan kurtulmak gerekir. Resulullah, Kadir Gecesinde, (Allahümme inneke afüvvün kerimun tühıbbül afve fa’fü annî) duâsını okumayı bildirmiştir. (Ya Rabbi, sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni de affeyle) demektir.

 

Zekâtla ilgili bilgiler 2 aralık 2002 pazartesi

Zekât nisabı, 20 miskal, yani 96 g altın veya bu değerde para veya ticaret eşyasıdır. Zekât nisabına malik olan kimseye zengin denir. Zekâta tabi malların veya paranın, sene içindeki azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Nisaba malik olduktan bir yıl sonra elde kalan mal, nisabı buluyorsa, kırkta biri zekât olarak fakirlere verilir. Nisabdan aşağı ise verilmez. Zekât; kârdan değil, ticaret malının veya paranın tamamından verilir.

Alacaklar nisap hesabına dahil edilir. Alacaklar tahsil edildikten sonra zekâtları verilir. Daha almadan verilebilir. Borçlar, mevcut para veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekâtı verilir. Ticaret için olmayan evler, arsalar, vasıtalar, demirbaş eşyalar zekât nisabına dahil edilmez. Ticaret için alınıp ticaret için saklanan malların, altın, gümüş, her çeşit paranın zekâtı verilir. Evin, arabanın, zekâtı olmaz. Araba, ev ve arsa alıp satan, bunların zekâtını verir. Çünkü bunlar ticaret malı olmuştur. (Her şeyin bir zekâtı var. Evin zekâtı, misafir odasıdır) hadis-i şerifi misafir kabul etmenin önemini bildiriyor.

Bir zenginin bir fakirden alacağı olsa, fakire borç senedini verip, “Sana alacağım kadar zekât vermeye niyet ettim. Sen de borcuna karşılık kabul et, böylece ödeşmiş olalım” dese, fakir de kabul etse, zengin zekâtını vermiş olmaz. Çünkü zekât, borç senedi vermekle, razı olmakla verilmiş olmaz. Ancak mal teslim etmekle olur. Bu zenginin zekâtını fakire vermesi, fakirin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi gerekir. Ev kirasını ödeyemeyen fakir kiracıya, mal sahibi kirayı almadan ona bağışlasa, bu para zekât yerine geçmez sadaka olur. (R.Muhtar)

Zekât verirken bilezik, yüzük gibi altınların işçilik ve sanat değerine değil, ağırlığına itibar edilir. Mesela Reşat altını ile Aziz lira 7.2 g olarak kabul edilir. Yani 12 ayardan fazla olan bütün altınlar, tartılır. Kırkta biri zekât olarak verilir. Bilezik, küpe, yüzük gibi çeşitli ayarlarda altını olan, bunların içinden en yüksek olanının ayarından vermesi evla, ortalamasından vermesi caiz, en düşüğünden vermesi ise, mekruhtur. Zekâta tabi mallar, altın liraların en düşüğünün alış fiyatına göre hesap edilir.

Kadınların altın ve gümüşten başka diğer süs [ziynet] eşyaları zekâta tabi değildir. Pırlanta, elmas gibi ziynet eşyalarının zekâtı verilmez. Şafiîde, kadınların altından olan ziynetlerinin de zekâtı verilmez.

Nisabın üstünde bileziği olan kadın, zekâtını kendi verir. Veya (Zekâtımı sen bir fakire ver) diye kocasını veya başka birini vekil ederse, vekil kendi parası ile zekâtı verebilir. Borçlu ve fakire, hanımı zekât verebilir. Namaz kılmayan, oruç tutmayan bir müslümanın da zekât vermesi gerekir! Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekât vermek mekruhtur. Zekât verirken, zekât demek gerekmez. Hediye denilse de caizdir. Zekât, ticareti yapılan maldan veya aynı değerde altın olarak verilir.

İstenince satılabilen hisse senetleri, ticaret malı gibi, zekâtın hesap edildiği tarihteki piyasa değeri üzerinden nisaba dahil edilir. Gölde yetiştirilen balıklar satılınca, bu para diğer zekâta tâbi mallarla beraber nisaba ulaşırsa zekâtı verilir.

Zekât, farz olduktan sonra verilir. Nisaba ulaşan, zengin olduğu tarihi, kameri aya göre bir yere yazar. Mesela, 3 Recepte zengin olmuşsa, bir yıl sonra Recebin üçü gelince yine nisap kadar parası ve ticaret malı varsa zekâtını verir. Ramazan ayını beklemez. Günü gelmeden zekât vermekte de mahzur yoktur, çok iyi olur. Hatta gelecek birkaç yılın zekâtını önceden vermek de caizdir. Bir kimse, zekâtını yanlış hesap edip, bir altın zekat vermesi gerekirken iki altın hesap etse, fakire verdikten sonra tekrar hesap etse, bir altın vereceğini anlasa, ikinci yıl vereceği zekâta bu bir altını mahsup eder.

Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire zekât verilmez. Fakir olmak şartı ile geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa zekât verilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya zekât vermek daha çok sevap olur.

 

Kurumlara zekât vermek 3 aralık 2002 salı

Bazı kimseler, Kur’an-ı kerimdeki Fi-sebilillah kelimesini, Allah yolunda olan her kurum ve kuruluş dahil diyerek, dernekten partiye kadar her kuruluşa zekât verileceğini söylüyorlar. Kur’an-ı kerimde zekât verileceği bildirilen 8 sınıftan birisi de Fi-sebilillah yani (Allah yolundakiler)dir. Bu sınıfa girenler:

1- Fi-sebilillahtan murad, fakir askerlerdir. (Nur-ül izah)

2- Fi-sebilillahtan murad, cihad ve hac yolundaki muhtaçlardır. (R. Muhtar)

3- İmam-ı Ebu Yusüf’e göre, savaşa gidemeyen fakirler, İmam-ı Muhammed’e göre de hac yolundaki fakirlerdir. (Dürer)

4- Gaza veya hac için çıkıp da nafakası tükenenlerdir. (Tahtavi)

5- Üç mezhebe göre, gazi ve askerlerdir. Hanbeli’ye göre hac yolundakiler de dahildir. (Mizanül Kübra)

6- Gaziler olduğunda dört mezhebde ittifak vardır. (M.Erbea)

7- Zahid-ül Kevseri hazretleri, Makalat kitabında, (Hayır kurumlarına zekât verilmesi caiz değildir. Müctehid imamların hiçbirisi, hayır kurumlara zekât verileceğini bildirmemiş ve bu konuda icma hasıl olmuştur. Sonra gelen âlimlerin sözleri icmayı bozamaz) buyuruyor. [Demek ki, bugün bir âlim çıksa, kurumlara zekât verilmesine fetva verse, icmayı bozamayacağı için fetvası geçersiz olur. Zaten hakiki âlim de icmayı bozucu fetva vermez.]

İbni Abidin hazretleri, Bedayi’de, fi-sebilillah kelimesinin bütün kurbetler (Allah için olan bütün işler) olarak açıklandığını bildirmekte ve Nehr kitabından alarak, (Âlimler, zekât toplayanlardan başka, bütün sınıflara fakirlik şartı ile zekât verileceğinde ittifak etmişlerdir) buyurmakta, ayrıca, (Mescid, köprü, yol yaptırmak, hac ve cihad etmek gibi temlik sayılmayan yerlere zekât verilmez) hükmünü Zeylai’den naklen bildirmektedir. [Temlik, zekâtı fakirin eline vermektir.]

Bedayi’de, fi-sebilillah kelimesi ile Allah yolunda çalışanlar bildirilmiştir. Mesela zengin de olsa, ilim talebesine zekât verilir. Dürr-ül-muhtar’da diyor ki: Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar da, zengin olsalar bile, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler. İbni Abidin hazretleri bunu açıklarken buyuruyor ki: Hadis-i şerifte, (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek caizdir) buyuruldu. Durum böyle iken, çeşitli kurumlar, zekât fonu diye bankaya bir hesap numarası açıyorlar, yahut makbuzla para topluyorlar. Yukarıdaki vesikalardan anlaşılacağı gibi, bu yolla verilen paralar zekât yerine geçmez.

Dinden haberi olmayan bazı kimseler de, kitaptan değil de, kendi aklını ölçü alarak, (zekâttan gaye, fakirin istifadesidir. Her ne şekilde olursa olsun fakire yardım edilirse, zekât yerine geçer) diyorlar. Bu çok yanlıştır. Zekât fonundan fakire yardım etmekle, fona yatan para zekât yerine geçmez. Mesela, “Oruç tutmaktan maksat aç kalmaktır. Ha Ramazan ayında aç kalınmış, ha Recebde aç kalınmış fark etmez” denilemez. “Kurbandan maksat, bir hayvan boğazlamaktır” denilerek bu hayvanı istenildiği zaman kesmek, kurban olmaz. Kurban vasfı olan bir hayvanı, kurban bayramında kesmek gerekir. Zekâtı da dinimizin emrettiği şekilde vermek gerekir.

Ülkemizde, dine hizmet eden, ilim talebesi yetiştiren yurtlar, Kur’an kursları, vakıflar ve başka hayır kurumları vardır. Buraların desteklemek gerekir. Bunun için bu kurumların bir yetkilisi, bir fakirden vekalet alır. Fakir, kurumdaki yetkili şahsa vekalet verirken, (Benim adıma zekât almaya ve aldığın zekâtı dilediğin yere vermeye seni vekil ettim) der. Yahut sadece (Seni umumi vekil ettim) demesi de kâfidir. Vekil de, aldığı zekâtı, talebelerin ihtiyaçlarına, kurumun başka ihtiyaçlarına sarf edebilir. Böylece hem dine uygun zekât verilmiş, hem de istenilen hayır kurumuna yardım edilmiş olur.

 

Kağıt para ve zekât 4 aralık 2002 çarşamba

Günümüzde herkes, dinden bahseder, aklına göre fetvalar verir. Niye böyle olmasın ki, bence bal gibi olur diyorlar. Allah ne emrediyor, Peygamberimiz ne buyuruyor, din kitaplarımız ne yazıyor demiyorlar. Akla göre ölçü olsa, akıl sayısı kadar din olur. Onun için dinde nakil esastır. Bazı kimseler, para paradır, kâğıt para ile niye zekât verilmez ki diyorlar. Şimdi bu konudaki muteber din kitaplarındaki ifadelere bakalım:

Zekât olarak verilecek mallar yerine, bunların kıymetlerini de vermek caizdir. Kıymet denilince, altın ve gümüş anlaşılır, başka mal, çek, senet veya paralar anlaşılmaz. Çünkü eşyanın kıymeti altın ve gümüş ile anlaşılır. (Keşfi rümuz-i gurer)

Fülus [bakır] paraların kıymetleri nisabı bulunca zekât olarak, bu fülusun değerlerinin kırkta birini gümüş olarak vermek gerekir. (Miftah-üs-seade)

Bakır paranın zekâtı, aynı cins bakır paradan verilmez, gümüş olarak verilmesi gerekir. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri buyurdu ki: “Toprak sahiplerinden uşur ve zekât olarak, altın ve gümüş yerine, başka geçer akçe [kâğıt para] almak haram olur. Her ne kadar bunlar, herkesin kabul ettiği damgalı para ise de, altın değil, bakır paradır. “ (Redd-ül-Muhtar)

 Altın ve gümüş olmayan, tedavüldeki para ile zekât verilmez. Zekât, ya altın veya gümüş, yahut ticareti yapılan maldan verilir. İmam-ı Nesefi hazretleri buyuruyor ki: “Bir zengin, yemek satın alıp fakire yedirse, zekât vermiş olmaz.” (Zahire)

Zekât olarak altın ve gümüş yerine, bunların kıymeti kadar uruz [Ticaret malı] vermek sahihtir. Elbise tüccarı, ya ticaretini yaptığı elbiseden veya değeri kadar altın, gümüş verir. (Tahtavi)

Zekât olarak, erkek deve verilmez. Erkek develerin zekâtı bile dişi deve olarak verilir. Dişi devesi yoksa değeri kadar altın veya gümüş verilir. Başka mal verilmez. (Hindiyye)

Niye dişi deve verilmesi gerektiğini bilemeyiz. Deveye binilir, eti yenir, yük taşır. Dişi devenin erkek deveden farkı var, süt verir, yavru doğurur. Fakat dişi deve, erkek deve olmadan yavru doğuramaz. Buna rağmen dinimiz erkek deveyi zekât olarak vermeyi caiz görmemektedir. Bir bakkal, dükkanında sattığı mallardan zekât verebilir, konfeksiyon malından zekât veremez. Bir konfeksiyoncu da, ceket pantolon gibi sattığı mallardan zekât verebilir, pirinç, yağ gibi bakkalın sattığı mallardan zekât veremez. Bir eczacı ancak, sattığı ilaçları zekât olarak verebilir. Yahut altın olarak verir. Konfeksiyon veya bakkal malzemeleri veremez. Halıcı veya mobilyacı ancak ticaretini yaptığı, sattığı malları zekât olarak verebilir. Halıcı mobilya, mobilyacı halı veremez.

Bazıları (Fakire ne versen alır, yeter ki ver, fakir razı olur) diyorlar. Evet fakir razı olur. Fakat fakirin rızası önemli değildir, önemli olan Allahın rızasıdır. Kumarda da, faizde de, zinada da tarafların rızası vardır. Ama Allahın rızası yoktur. Önemli olan Allahın emridir. Niye?, Niçin? demeden kitaplarda ne yazıyorsa ona uymak gerekir. Aklını kullanarak, niye altın veya ticareti yapılan maldan zekât veriliyor da, başka maldan ve kâğıt paradan zekât verilmiyor? demeye kimsenin hakkı yoktur.

 

Bugün bayram 5 aralık 2002 perşembe

Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek, fıtr, yani Ramazan bayramında, bayram namazından önce tatlı yemek, hurma yemek, hurmayı 1, 3, 5 gibi tek adet yemek, teke riayet etmek, yüzük takmak, karşılaştığı müminlere güler yüzle selam vermek, fakirlere çok sadaka vermek, İslamiyete doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye götürmek sünnettir.

Ramazan gittiği için değil, günahlarımızın affolduğu için, büyük sevap ve nimete kavuştuğumuz için bayram yapıyoruz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bayram sabahı Müslümanlar, namaz için camilerde toplanınca, Allahü teâlâ, meleklere, “İşini yapıp ikmal edenin karşılığı nedir?” diye sorar. Melekler de, “Ücretini almaktır” derler. Allahü teâlâ da, “Siz şahit olun ki, Ramazandaki oruçların ve namazların karşılığı olarak kullarıma kendi rızamı ve mağfiretimi verdim. Ey kullarım, bugün benden isteyin, izzet ve celâlim hakkı için istediklerinizi veririm” buyurur.)

Peygamber efendimiz, (Ramazanın son günü Allahü teâlâ, oruç tutanları affeder) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, o gün Kadir Gecesi mi?) diye suâl etti. Peygamber efendimiz, (Bilmez misiniz ki, iş yapana, işi bitirince ücreti verilir.) buyurdu

Bu mükâfatları bilen bir Müslüman nasıl sevinmez ve bayram etmez ki? Bayram günleri sevinmek, neşelenmek gerekir. Hz. Ebu Bekir, kızı Âişe validemizin evine gidince, iki cariyenin tef çalıp oynadığını gördü. Ensar-ı kiramın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Resulullahın evinde böyle şey yapılmasının uygun olmayacağını bildirerek, onların susmalarını söyledi. Peygamber efendimiz, Hz. Ebu Bekir’e, (Onlara mâni olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram, sevinç günleridir) buyurdu. Hz. Ali buyurdu ki: (Bugün, orucu kabul edilmiş, çalışmasının mükâfatını görmüş ve günahları affedilmiş olanların bayramıdır.)

Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, Ramazanda dört sınıf insan hariç, herkesin günahlarını affeder. Bunlar, içki içmeye devam eden, ana-babasına âsi olan, sıla-i rahmi terk eden, mümin olmaktan ümidini kesendir) buyuruldu. Eğer bunlar tövbe ederse, Allahü teâlâ günahlarını affeder. Ramazandaki sevaplar bilinseydi, her günün Ramazan olması istenirdi. Hadis-i şerifte, (Ramazandaki özel sevaplar bilinmiş olsaydı, bütün yılın Ramazan olması istenirdi.) buyuruldu.

Ne mutlu günahlardan sakınarak oruç tutanlara. Bunlar, asıl bayramı ahirette yapacaklardır.

Dargın olanların, bayramı beklemeyip, hemen barışması gerekir. Allahü teâlâyı ve Peygamber efendimizi seven kimse, insanların kusurlarına bakmaz, hoşgörülü olur. İyi insan yani mümin, herkesle iyi geçinir. Başkalarına sıkıntı vermediği gibi, onlardan gelecek eziyetlere de katlanır.

Kimseye darılmamalı, dargınlık olduysa, 3 günden fazla sürmemeli, bayrama kadar süren bir dargınlık olduysa, daha fazla gecikmeden barışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Din kardeşiyle 3 günden çok küs durmak caiz değildir. Üç gün sonra, onunla karşılaşırsa, ona selam verip hatırını sormalıdır. O kimse selamını alırsa, birlikte sevaba ortak olurlar. Selamını almazsa günaha girer. Selam veren de küs durma mesuliyetinden kurtulmuş olur.)

(Ameller pazartesi ve perşembe günü Hak teâlâya arz olunur. Hak teâlâ da, şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak bu mağfiretten birbirine kin tutan istifade edemez. Cenab-ı Hak, “Onlar barışıncaya kadar amellerini bana getirmeyin” buyurur.)

 

Şevval ayında [bu ayda] oruç 8 aralık 2002 pazar

Her zaman oruç tutmak sevaptır. Hadis-i şerifte, (Oruç, cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır) buyuruldu. Şevval ayında yani bu ayda tutulan orucun çok sevabı vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Ramazandan sonra Şevval ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.)

(Ramazan orucu ile Şevvalde de altın gün oruç tutan kimse, bir yıl oruç tutmuş sayılır.)

(Ramazan ayı orucu on aya, Ramazandan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukabil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevabına kavuşulur.)

Bazı alimler, bu 6 gün orucun vakit geçirmeden, bayramdan sonra hemen tutulmasının iyi olacağını bildirmişlerdir. Bu oruçları aralıklı tutmak da câizdir.

Şevval ayında tutulan nafile veya kaza oruçlarını pazartesi ve perşembe günleri tutmak daha iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Ameller, pazartesi ve perşembe günleri arz olunur. Ben de amelimin oruçlu iken arz olunmasını isterim.)

(Pazartesi ve perşembe, günahların affedildiği gün olduğu için oruç tutuyorum.)

(Cennetin kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır.)

Oruç kazası olmayan nafile oruç tutmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Bir gün nafile oruç tutana, yeryüzü dolusu altın verilse, o orucun sevabını karşılamaz.)

(Gizleyerek, bir gün nafile oruç tutana, Allahü teâlâ, cennetini ihsan eder.)

Her ay 3 gün oruç tutmak çok iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Her [kamerî] ayda, üç gün oruç tutmak, bütün yılı oruçlu geçirmek gibi sevaptır.)

(İbrahim aleyhisselam, her ayda 3 gün oruç tuttu. Allahü teâlâ da ona ömrü boyu oruç tutmuş gibi sevap verdi ve ömür boyu sanki yiyip içmiş gibi kuvvet, zindelik verdi.)

(Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur.)

(Her ay 3 gün oruç tutanın kalbindeki kin yok olur.)

“Eyyâm-ı biyd” denilen kamerî ayların 13, 14 ve 15. günleri de tutmak iyi olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Ayda 3 gün oruç tutan, ayın 13, 14 ve 15. günlerinde tutsun!)

(Her ay, eyyâm-ı biyd’de oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur.)

Nafile oruç tutarken uygun bir davete gidilince, orucu bozmak günah değildir. Bir mümin arkadaşı sevindirmek ve onu üzmemek için davetine gidilir. Davete gidip de orucunu bozmayan bir kimseye Peygamber efendimiz, (Arkadaşın senin için bu kadar külfete girdiği hâlde, sen hâlâ “Oruçluyum” diyorsun. Şimdi ye, sonra yerine bir gün tutarsın.) buyurdu. Yine buyurdu ki:

(Davete giden, Ramazan, kaza ve adak orucu değilse, [nafile] orucunu bozsun!)

(Din kardeşinin hatırı için nafile orucu bozana, bin günlük oruç sevabı yazılır. Bu orucu kaza edince de iki bin günlük sevap yazılır.)

Öğleden sonra, bir zaruret olmadıkça, nafile orucu bozmamalıdır! Hadis-i şerifte, (Nafile oruç tutan kimse, öğleye kadar muhayyerdir.) buyuruldu

İmanı korumak için 09122002

İmansız ölmemek için imanı muhafaza etmek gerekir. Bunun için şunlara riayet etmeli:
1- Gayba iman etmiş olmalı. Melekleri, Cenneti, Cehennemi gösterseler, gözümüzle gördüğümüz için, “Cennet, Cehennem vardır” demek iman olmaz. Gayri müslimlerin hepsi, ölürken Cenneti Cehennemi görüp, “İman ettik” diyecekler; fakat kabul olmayacaktır. Müminler övülürken, (Onlar gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3)
2- Gaybı yalnız Allahü teâlânın bildiğine inanmaktır. Peygamber, melek, cin gaybı bilmez. Ancak Allahü teâlâ dilerse, bildirebilir. Bu bakımdan mucizeyi, kerameti inkâr etmek caiz değildir.
3- Haramı haram, helali helal bilmek. Harama helal, helale haram diyen kâfir olur.
4- Allahü teâlânın azabından emin olmamak ve gazabından çok korkmak gerekir. Kur’an-ı kerimde, Rabbin azabından korkanların, Onun azabından emin, garantili olmadığı bildiriliyor. (Mearic 27-28)
5- Bir insan ne kadar çok günah işlerse işlesin, kendini yüzde yüz Cehennemlik bilmemeli. Hadis-i kudside buyuruldu ki: (Kulum, göklere ulaşacak günah işlese; fakat rahmetimden ümidini kesmeyip, benden mağfiret dilerse, affederim.) [Tirmizî] Kur’an-ı kerimde de buyuruldu ki: (Ey günahı çok olan kullarım, Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah günahların hepsini affeder. O sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.) [Zümer 53]
6- Hem Allahın azabından emin olmamalı, hem de Onun rahmetinden ümit kesmemeli! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mümin havf ve reca [korku ile ümit] arasında bulunursa, Allahü teâlâ, o kuluna ümit ettiğini verir ve korktuğundan onu emin kılar.) [Tirmizî]
7- Hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak. Yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İmanın temeli müslümanları sevmek ve kafirleri sevmemektir.) [İ. Ahmed] Cenab-ı Hak, Hz. İsa’ya buyurdu ki: (Yer ve göklerdeki bütün mahlukatın ibâdetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [K. Saadet]
Bugün birçok fırka, grup var. Hepsi doğru olan biziz, ötekiler yanlış yolda diyor. Bu konuda İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: [Tirmizî’nin bildirdiği] (Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72’si cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) hadis-i şerif, 72 fırkanın cehennemde azap göreceğini fakat, cehennemde sonsuz kalacağını bildirmiyor. Sonsuz kalmak, imansızlar yani kâfirler içindir. 72 fırka, cehennemde itikatlarının bozukluğu kadar yanar. Yalnız Ehli sünnet cehennemden kurtulur. Bunlardan kötü iş yapanların günahları tövbe veya şefaat ile affolunmadı ise, bunlar da günahları kadar cehennemde kalırlar. (3/38)
Ehl-i Sünnet itikadına uymayan bozuk, sapık inançlara bid’at ve dalalet yolları denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uymayan, her mana yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur’ana ve hadise uyduğunu iddia eder. Kısa görüşü ile, bunlardan yanlış manalar çıkarır, doğru yoldan kayar. Allahü teâlâ, (Kur’an-ı kerimde verilen misaller, çok kimseyi saptırır, çok kimseyi de doğru yola iletir) buyurdu. (Bekara 26) , Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıkları manalar doğrudur. Çünkü, bu manaları, Eshabı kiramdan ve Tabiinden almışlardır. Kurtuluş yolunu, yanlış yollardan ayıran onlardır. Onların hidayet ışıkları olmasaydı, bizler doğru yolu bulamazdık. İslâmiyeti bozulmaktan koruyan onların çalışmasıdır. Onlara uyan kurtulur. Onlara uymayan sapıtır, herkesi de sapıtmaya çalışır. (m. 286)

 

“Bu dereceye nasıl kavuştun?” 10122002

Büyük zatların büyük olmalarına bazı şeyler sebep olmuştur. Dostlarının ısrarları karşısında dikkat ettikleri, prensip edindikleri hususlardan birkaçını bildirmişlerdir. Bunlardan bazılarını, İhya, Câmiu Kerâmâti’l-Evliya, Tabakâtü’l-Evliya, Tabakâtü’l-Kübra, Nefehâtü’l-Üns, Seâdet-i Ebediyye, Şevâhidün Nübüvve, Menakıbı ciharyâri güzin, Hilyet-ül-Evliya, Tezkiretü’l-Evliya, Reşehât, Hadîkat-ül-Evliya, Makâmât-ı Nakşibendiyye gibi kıymetli eserlerden alarak yazıyoruz:
Hz. Ebu Bekir’e sordular: Allah için söyle, bu mertebeye ne ile eriştin. Buyurdu ki:
(Dinimi dünyaya tercih ettim. Âhiret için, Allah rızasını seçtim. Her zaman Allahın hakkını üstün tuttum, her işimde sadece Allahın rızasını gözettim ve bunun dışına asla çıkmadım.)
Aynı şekilde Hz. Ömer’e sordular. Buyurdu ki:
(Allah dilerse bir kulunu aziz eder dilerse zelil eder. Bunu hiç unutmadım.)
Hz. Osman’a sordular. Buyurdu ki:
(Kur’an ve Sünnete uydum. Allahın her şeyime vâkıf olduğunu hiç unutmadım.)
Hz. Ali de buyurdu ki:
(Cihad ile eriştim. 30 yıl mücahede kılıcı ile ve haşyet zırhıyla ve vera kalkanı ile, taat ve ibadet oku ile, gönül kapısında oturdum. Allahın rızasından başka hiçbir şeyi, gönlüme koymadım, hatırıma getirmedim.)
Hz. Lokman buyurdu ki:
(Emanete riayet, doğru söylemek ve malayaniyi [faydasız sözü] terk edip, bana gerekmeyeni bırakmakla bu dereceye kavuştum.)
Hz. Musa, Hz. Hızır’a, (Ledün ilmine nasıl kavuştun?) diye sordu. O da, (Günah işlememeye sabretmekle) dedi. Kavmi, Hz. Musa’ya, (Allahü teâlâ neden razı ise, onu yapalım) dediler. Vahiy geldi: (Benden razı olursanız, sizden razı olurum.) Allahtan razı olan, onun emirlerine uyar ve yasaklarından kaçarak onun takdirine razı olur, böylece yüksek derecelere kavuşur.
İmam-ı Ebu Yusuf’un oğlu ölünce, talebesine, (Defin işini siz yapın. Ben hocamın [İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretlerinin] dersine gidiyorum) dedi. Kendisini vefatından sonra rüyada Cennette muhteşem bir hayat sürerken gördüler. Bu ne ihtişam, nasıl kavuştun dediler. O da, (İlme, ilim öğrenmeye ve öğretmeye olan sevgim ile) buyurdu.
Hz. Musa, Peygamber efendimizin sahip olduğu makamlardan birinin nurunu görünce, bayılacak hâle geldi, Resulullahın bu dereceye nasıl yükseldiğini sordu. Hak teâlâ buyurdu ki: (Yüksek ahlâkı sayesinde bu dereceye kavuştu. Bu ahlâk isardır. Ya Musa, ömründe bir kere isar edene, isar ahlâkı ile bana kavuşana hesap sormaktan hayâ ederim.) [İsar, muhtaç olduğu bir şeyi kendi kullanmayıp, muhtaç olana vermektir.]
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kıyamette, sorgusuz sualsiz uçarak Cennete gidenlere melekler, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz) dediler. “İki hasletimiz vardı. Yalnız iken de günah işlemeye utanırdık ve Allahü teâlânın verdiği az rızka razı olurduk” dediler.) [İbni Hibban]
Bayezidi Bistami hazretleri de, (Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riâyet etmekle bu dereceye kavuştum) buyurdu.
Hz. Musa, salih bir zata imrenip, kim olduğunu sorunca, Hak teâlâ buyurdu ki: (Bu zat, şu üç amel ile bu dereceye ulaştı: Hiç haset etmedi, ana-babasına asi olmadı ve söz taşımadı.)

 

Dinimiz nakil dinidir 11122002

Bahâeddin Buhâri hazretlerine bu dereceye nasıl kavuştun diye sordular, (Resulullah efendimize tâbi olmakla...) buyurdu. Alaaddini Attar hazretleri de buyurdu ki:
(Hocam Bahâeddîn-i Buhârînin bana tek nasihatı vardı: “Alaaddin beni taklit et” buyurmuştu. Bunu yaptım. Onu taklit ettiğim her hususta onun aslına kavuştum.)
Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî hazretleri sohbetlerinde hep; “Hocam Ebül-Hasan-ı Şâzilî buyurdu ki, Hocam şöyle anlattı” şeklinde söze başlar, hep hocasından nakiller yapardı. Bir gün biri; “Hep hocanızdan nakil yapıyorsunuz. Hiç kendinizden bir şey söylemiyorsunuz” demesi üzerine buyurdu ki:
(Ben evden bir şey getirmedim. Ne kazanmışsam dergahta kazandım. Hocamdan öğrendiklerimi “Allahü teâlâ buyurdu ki, Resulü buyurdu ki” veya “Ben diyorum ki” diyerek pek çok şey anlatabilirim. Ama bütün bunları öğrenmeme, bu dereceye yükselmeme vesile, olan hocama karşı edebe riâyet ederek, hep hocamdan naklederek konuşuyorum. Uygun olan da budur. Hocasından bahsetmeyen, hep ben diye konuşan kimsede hayır yoktur. En iyi âlim, kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değil, nakleden, vasıta olandır. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Nakleden aziz, nakilsiz konuşan rezil olur.)
Süfyan-ı Sevri hazretleri haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçanların başında gelirdi. Edep ve tevâzuda benzeri azdı. Dostlarından biri kendisini rüyâda görüp, Cennette nûrdan kanatlarla uçtuğunu gördü. “Bu dereceye nasıl kavuştun?” dedi. “Dîne uymakta çok hassas davranmakla” buyurdu.
Seyyid Abdülkâdir Geylâni hazretleri, “Bu işe başladığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye soranlara buyurdu ki: (Temeli doğruluk üzerine attım. Hiç yalan söylemedim. İçim ile dışım bir oldu. Bunun için işlerim hep rast gitti.)
Habib-i Râi hazretleri, ağaç çanağını bir taşın altına tutar, biri bal, biri süt olmak üzere iki çeşme akmaya başlardı. Oradakiler bu kerâmeti görünce, “Bu dereceye ne ile kavuştun?” dediler.
“Muhammed aleyhisselama uymakla” buyurdu ve devam etti: “Hz. Musa’nın kavmi kendisine karşı oldukları halde hâre taşı onlara su verdi. Derecesi Hz. Musa’dan yüksek olan Resulullaha uyduktan sonra taş niye süt ve bal vermesin ki?”
Bişr-i Hâfî hazretleri anlatır: (Rüyâmda Resulullahı gördüm, bana (Allahü teâlânın seni neden üstün kıldığını biliyor musun?) buyurdu. Ben hayır deyince, (Sünnetime tâbi olman, sâlihlere hizmet etmen, din kardeşlerine nasihat etmen, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı sevmen sebebiyle bu dereceye kavuştun) buyurdu.
Râbia-i Adviyye hazretlerinin tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki; gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemin ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez. Çünkü, Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır, derdi. “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde; “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın yani Allahü teâlânın dostluğunu istemekle” buyurdu.

 

Çeşitli nükteler 12122002

Besmeleyle başlarız, güzel olsun kelâmlar,
Allaha hamdü senâ, Resûlüne selâmlar.
İstişâre edenler, hiç pişman olmaz elbet
Danışacak bir yerin varsa ne büyük nimet
İstişâre sünnettir, danışan dağı aşar,
Danışmayan zavallı, düz yolda bile şaşar.
Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp olur,
Ehline soran kişi, hakîkî yolu bulur.
Meşveretin Türkçesi, ehline danışmaktır,
Başlamadan bir işe sebebe yapışmaktır.
Şaşkınlık içindesin, sendeki bu çile ne?
Eğer bin bilsen bile, sormalısın bir bilene
Çabucak öfkelenen, çok yanlış karar verir,
Demişler, “Keskin sirke, küpüne zarar verir.”
Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalırmış,
Gözden ırak olanlar, gönülden de olurmuş.
Mazlûm ol, zâlim olma, üzül de üzen olma!
Mahşerde hesap zordur, ezil de ezen olma!
Kötü cezâsız kalmaz, eden bulur sonunda,
Elbette su testisi kırılır su yolunda.
Allah için sabreden, Sırat’ta atlı olur.
Sabır acı ise de, meyvesi tatlı olur.
Dine hizmet ederken, sıkıntıyı nimet bil!
Herkese nasip olmaz, hizmeti ganimet bil!
Kaç kötü arkadaştan, yardan aşağı atar.
Umulmadık bir anda, beş para için satar.
Kalbi kara olana, günahlar tatlı gelir.
Kalbi temiz olanlar, günahı zehir bilir.
Kötü ile dost olan, umursamaz günahı
Hak sözü duymaz olur, hatırlamaz Allahı
Soğuk su katmayasın, hiç kimsenin aşına,
Hayır dile komşuna, hayır gele başına.
Zararın neresinden dönülse kârdır elbet.
Henüz nefes alırken, hadi hemen tövbe et!
Eden kendine eder, belâyı bulur azan,
Kendi içine düşer, el için kuyu kazan.
Cam sarayda oturan, rastgele taş atamaz
Dünyayı fâni bilen, gâilesiz yatamaz.
Sağlığını düşünen, mideyi az doyursun!
Az yersen az uyursun, çok yersen güç uyursun.
Pehlivan sayılıyor hasmını yere vuran,
Kim öfkesini yener, odur asıl pehlivan.
Kıyâmet yaklaştıkça, güçleşir uymak dîne,
Ateş almaya benzer avuçların içine.
Cenâb-ı Hak her zaman, sabreden kulu sever.
Resûlü buyuruyor: Sabreden bulur zafer.
Gafleti bırakmalı, ömür akar su gibi,
Her yerde ve her zaman, gözetmeli edebi.
Paraya gönül veren, bir gün bürünür yasa.
Şifresi unutulur, kilitli kalır kasa.
Dünyadan âhirete, ihlaslı amel taşı!
Karıncadan ibret al, yazdan karşıla kışı.
Öfkeyle kalkan kişi, ahmak nefsine uyar,
İstediğini söyler, istenmeyeni duyar.
İlmihâlini öğren, geçip gidiyor zaman,
Elbette aldanmıştır, iki günü bir olan.
Hizmet, ganîmet iken, isteme istirahat,
Dünya mihnet yeridir, sâlihler etmez rahat.

 

Her çağa göre tefsir yazmak 15122002

Bazı ateistler, (Kutuplarda nasıl namaz kılınır, nasıl oruç tutulur. Buna kimse cevap veremiyor, görüldüğü gibi İslamiyet har asra ayak uyduramıyor) diyerek, güya İslamiyet’in bazı meselelere bir çare bulamayacağını söylüyorlar. Bunların etkisi altında kalan, reformist zihniyete sahip bazı mezhepsizler de, (Bakın dinde cevap verilmesi gereken meseleler çıkıyor, yeni ictihadlar yapılmalı, Kur’anı her çağda, o asrın teknolojisinin, ilminin ışığında yeniden tefsir etmeli, yorumlamalı) diyerek Kur’an-ı kerimi asra uydurmaya çalışıyorlar.
CEVAP: İslâmiyeti gönderen, her şeye gücü yeten, her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâdır. Allah için hiçbir zorluk olmaz. Namaz, oruç gibi dinimizin bütün emirleri, zamana göre değişmez. Hiçbiri de çağın şartlarına ters düşmez. Çünkü dini gönderen Allahü teâlâ, her asırda neler olacağını bilir. Zaten bilmeyen ilah olamaz. Öyle ise Allahü teâlanın gönderdiği dinde noksanlık, yanlışlık olmaz. Noksanlık, bir karıncayı, bir arpa tanesini yaratmaktan aciz olan ateistin kafasındadır.
Tefsir, moda kitabı değildir. Her çağa, her asra göre değişik tefsir olmaz. Dinimiz eksik mi ki tamamlanacaktır? Yoksa fazlalık mı var ki çıkarılacak? Dinde eksiklik ve fazlalık olmadığı için değişik, yeni bir tefsire ihtiyaç olmaz. Çünkü dine yeni bir şey eklemek bid’at olur. Dinimizin emirlerini değiştirmek büyük sapıklıktır. Her çağa, her asra göre değişik tefsir yazmak, değişik yorum getirmek demek, dini her asırda bozmak demektir.
İslam âlimleri, olması mümkün olan her meselenin cevabını bildirmişlerdir. Cevap verilmedik hiçbir mesele kalmamıştır. Kur’an-ı kerimde, beş vakit namazın vakitleri, çeşitli âyet-i kerimelerde bildirildiği halde, “Beş vakit namaz” tabirinin geçmeyişinin elbette sebepleri vardır. Bunun hikmetlerinden birisi de, kutuplarda ve kutuplara yakın yerlerde, beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir.
Din kitapları bildiriyor ki:
Şafiî âlimlerin çoğuna göre, yatsı ve sabah namazının vakti girmeyen yerlerde bu namazlar, vakitleri giren en yakın bölgeye kıyas edilerek kılınır. Hanefi’de vakit, namazın hem şartı hem de, sebebi olduğu için, sebep bulunmayınca, yani vakit girmeyince, o namaz farz olmaz. Vakit girmeden de kılınmaz. Kaza etmek de gerekmez. Fakat bazı Hanefi âlimlerine göre bu iki namazı kılmak da farzdır. İhtiyata riayet ederek bu namazları da kılmak çok iyi olur.
Bu iki namaz vaktinin başlamadığı zamanlarda, daha önce vakitlerinin olduğu en son günün vakitlerini esas alarak, normal vakti girene kadar her zaman o vakitte kılınır.
Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Ancak seferi olanın, dört mezhepte de oruç tutması farz değildir. Kutuplara giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Kutuplarda buz denizinde yaşayan insan yok ise de, biz var olduğunu düşünelim. Altı ay gündüz, altı ay gece olan yerlerde nasıl oruç tutulacaktır?
CEVAP: Gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur.
Seferi olan kutuplarda iken eğer oruç tutmazsa, gündüzleri uzun olmayan yere gelince kaza eder. Orada yaşayanlar varsa, onlar da kitaplarda bildirildiği gibi saatle oruçlarını tutarlar.

İki namazı cem etmek için özürler 16122002

Mukim iken de, namazları vaktinde kılmak bazen zor olabilir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Seferi uzaklıkta olmayan yolculuklarda da, namazları vaktinde kılma ihtimali olmayabilir.
2- Ameliyat yüzünden doktor, namazını kaçırabilir.
3- Ebe doğumda iken namaz vakti çıkabilir.
4- Boğulmakta olan bir insan kurtarılmaya çalışılırken namaz vakti çıkabilir.
5- Ameliyat olan namazları vaktinde kılamayabilir.
6- Hasta olanın namazları vaktinde kılması zor olabilir.
7- A’mâ [kör] olan vakti bilmediği için, bir namazı kaçırabilir.
8- Yer altında çalışan işçiler, vakitleri şaşırabilirler.
9- Dağda, çölde, kışta kalıp vakitleri anlamaktan zorluk çeken olabilir. Yağmur, çamur, fırtına sebebiyle namazı kaçırabilir. Namaz kılarken malı çalınabilir.
10- Güvenlik görevlisi, namaz kılarken canına veya iş yerine zarar gelebilir.
11- Bir iş yerinde, namaz kıldırmayabilirler. Tuvalette bile kılma imkânı olmayabilir.
12- Namaz kılarken düşmanlar veya anarşistler, eşkıyalar bir zarar verme ihtimali olabilir.
13- Namaz kıldığı görülürse işinden atılabilir.
14- Yeni Müslüman olmuş kimse, namaz kıldığı görülürse bir zarara uğrayabilir.
15- Ailesi ve yakınları namaz kılmasına izin vermeyebilir.
16- Uçakta abdest alması ve namaz kılması zor olabilir.
17- İmtihana giren kimseler namaz vaktini kaçırabilir.
18- Mescidi olmayan otel, restaurant, havaalanlarında, uluslararası toplantılarda, gayri müslimlerin de katıldığı iftar yemeklerinde namaz kılmak, fitneye sebep olabilir.
19- Önemli bir toplantıda bulunan bir memur, toplantıyı bırakırsa işine zarar gelebilir.
20- İstanbul gibi trafik problemi çekilen bir yerde, arabası ile giderken trafik sıkışıklığından dolayı, evine ulaşamayıp yolda da, abdest alıp namaz kılacak yer bulunamayabilir.
21- Ders saatleri uygun gelmeyen öğrenciler, abdest alacak ve namaz kılacak yer bulamayabilir.
22- Abdest almakta veya teyemmüm etmekte meşakkat çekilebilir.
23- Bir akıntısı olmak, idrar ve yel kaçırmak gibi abdesti bozan özürlerde ve bunlara benzer hallerde iki namazı cem etmek, yani birleştirip bir vakitte kılmak gerekebilir.
Hanbeli mezhebi taklit edilerek mukim iken de iki namazı cem ederek kılmak caizdir. Öğle ile ikindi, akşam ile yatsı birleştirilerek, bir vakitte kılınabilir. İkindiyi öğle vaktinde, öğle ile birlikte kılmaya takdim ederek cem etmek, öğleyi ikindi vaktinde ikindi ile birlikte kılmaya tehir ederek cem etmek denir. Dolgu dişi olan Hanefi, hasta iken Hanbeli’yi değil, Maliki’yi taklit ederek cem edebilir.
Akşamı yatsı vaktinde, yatsı ile birlikte kılmaya da tehir ederek cem etmek, yatsıyı akşam ile birlikte akşam vaktinde kılmaya takdim ederek cem etmek denir.
İki namazı birleştirirken öğleyi ikindiden, akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken cem etmeyi, niyet etmek, ikisini ard arda kılmak gerekir. Kılarken de, Hanbeli mezhebine de uymaya diye niyet edilir. İki farz arasında sünnet kılınmaz. Sabah namazı cem edilmez. Bu kolaylıktan faydalanmalı, kendini ve insanları sıkıntıya sokmamalı, islamiyeti kötülemek için din düşmanlarına fırsat vermemelidir.
 

Fıkıh ilminin önemi 17122002

Ahmed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki: Kur’an-ı kerimdeki (Allahın ipine sarılın) ifadesindeki ipten maksat, cemaattir. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sevad-ı a’zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Resulullahın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Kurtuluş, Ehli sünnet vel cemaat fırkasındadır. Fırka-i naciye, bugün dört mezhepte toplanmıştır. Bu zamanda bu dört hak mezhepten birine uymayan, bid’at ehlidir. (Tahtavi)
Muhammed Hadimi hazretleri buyurdu ki: (Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, âyet ve hadise uymuyor gibi görünse de, mezhebimizin hükmüne uyulur. Yahut başka bir âyet veya hadisle değişmiştir, yahut tevil edilmesi gerekir. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için tefsir ve hadis değil, âlimlerin kitaplarını okumak gerekir.) [Berika]
Nisa suresinin (Bir işte anlaşamazsanız bu işin hükmünü, Allah ve Resulünden anlayın!) mealindeki 59. ayeti, (Bu işin nasıl yapılacağını âlimler, Kur’an ve sünnetten anlasınlar, âlim olmayan ise, âlimlere uyarak yapsın!) demektir. (Reddi vehhabi-yi Hindi)
Buradaki (Anlayın) emri âlimler içindir. Çünkü Allahü teâlâ, âlimlere sorulmasının gerektiğini bildiriyor. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) [Nahl 43]
Hadisi şeriflerde buyuruluyor ki:
(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihada verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihad sevabı da, emri maruf ve nehyi anilmünker sevabı yanında, denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemi]
(İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) [İbni Abdilberr]
(Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.) [Beyheki]
(Âlimlerin en hayırlısı fıkıh âlimleridir.) [İ. Maverdi]
(Allah, iyilik vermek istediği kimseyi fıkıh âlimi yapar.) [Buhari]
(Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]
(Allah indinde en üstün kimse fakihtir.) [M. Zühdiyye]
(Az fıkıh, çok ibadetten iyidir. İhlasla ibadet edene fıkhı öğrenmek nasip olur.) [Taberani]
Hz. Ebu Bekir (Ya Resulallah, savaştan başka cihad yolu var mı?) diye sordu. Resul-i ekrem buyurdu ki: (Evet vardır. Emri maruf ve nehyi münker yapmaktır.) [Tibyan]
Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır. Fıkıh âliminin Müslümanlara sağladığı faydanın sevabı, cihad sevabından çoktur. (Reddül muhtar)
Mezhep imamları, (Âlimlerden sorup öğrenin) mealindeki âyet gereğince, Kur’anı kerimin manasını, Tabiinden ve Eshâbı kirâmdan öğrenerek, kitaplarına yazmışlardır. Diğer âlimlerimiz de, bunların kitaplarından, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibilere açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve İlmihal kitabı hazırlamışlardır. (Birgivi)
Ehli sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkıh, âyet ve hadislerden çıkarılmıştır. (Hadika)

 Diri olan peygamber mi şehit mi? 18122002

Bedir’de falanca filanca öldü gitti denilince, Allahü teâlâ buyurdu ki: (Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin. Bilâkis onlar diridir, ama siz bunu anlayamazsınız.) [Bekara 154] (Tibyan)
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Uhud’da şehit olan kardeşlerinizin ruhları yeşil kuşların karnındadır. Onlar cennetin ırmaklarından su içerler, meyvelerinden yerler ve Arş’ın gölgesinde istirahat ederler. Orada yaşanan hayatın güzelliklerini tadınca, (Allahın bize neler verdiğini kardeşlerimiz bilselerdi de cihattan çekinmeselerdi) dediler. Allah da, ben onlara, sizin halinizi bildiririm buyurdu.) [Müslim] İşte âyet meali: (Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, onlar, Rableri indinde diridir ve Allah’ın bol nimetinden sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayanlara [henüz şehit olmamışlara, şehitlikte] korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.) [Al-i İmran 169]
İlk âyette, Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, onlar diri diye ikaz ediliyor. İkinci âyette, bunların yiyip içtikleri de bildiriliyor. Şimdi Vehhabilere soruyoruz: Şehit mi üstün, yoksa Peygamber mi? Şehit sıradan biridir. Savaşta ölenin imanı varsa şehit olur. Attan düşüp ölen bile şehittir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Suda boğulan, yangında ve enkaz altında ölen şehittir.) [İbni Asakir], (Abdestli yatıp da ölen şehittir.) [Deylemi], (Mütteki müezzin, şehit gibidir. Ölürse kabrinde çürümez.) [Taberâni], (Allahtan sıdk ile ihlas ile şehitlik isteyen, yatağında ölse de, şehittir.) [Müslim]
Allah yolunda ölen şehide ölü demek caiz değil iken, bütün ömrünü Allah yolunda geçiren Peygamberimize ölü demek nasıl caiz olur? Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Her peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyhekî], (Toprak, peygamberlerin vücudunu çürütmez. Okunan salevatı, bir melek bana haber verir.) [İbni Mace]
İki âyet-i kerime meali: (Peygamber, müminlere kendi canlarından üstündür.) [Ahzab 6], (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidâyet ve hak din ile gönderen Odur.) [Fetih 28]
Görüldüğü gibi, Peygamberimizin dini diğer dinlerden üstün olduğu gibi, kendi de herkesten üstündür. Bir hadis-i şerif meali: (Ben bütün insanların efendisiyim.) [Buhâri]
Şehitlerin ruhu yaşar da, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullahın ruhu yaşamaz mı? Kâfirin ruhu bile ölmez. Peygamberin Allah yanında bir şehit kadar da kıymeti yok mu? Şehit diri oluyor da, Peygamber niye diri olmasın? Şehit cennette rızıklanıyor da, Peygamber niye rızıklanmıyor? Peygamber hâşâ Allah yolunda değilse, şehit Allah yolunda nasıl olur? Peygamber diri olmazsa şehit nasıl diri olur? Peygamber işitmezse, şehit nasıl işitir? Halbuki şehidin, müslümanlığı da şehitliği de bu peygambere iman etmeye bağlıdır. Şehitler Allah yolunda da, hâşâ peygamberler, sıddıklar, âlimler şeytanın yolunda mı? Bu ne çirkin suçlama öyle? Resulullah şehit değil mi? Resulullah, son hastalığında, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum. Zehrin tesirinden aort damarım, bıçak gibi kesiliyor) buyurdu. (Buhari) İbni Mesud hazretleri ve diğer Eshabı kiram, (O zehirli etin tesiriyle Resulullah şehit oldu) buyurdu. Peygamberlik şehitlikten üstündür. Fakat şehit olmak da bir nimettir. Allahü teâlâ Resulüne bu nimeti de vermek için son hastalığında bu zehrin etkisini göstermiştir. (M. Ledünniyye)
Vehhabiler, “Şefaat ya Resulallah” diyenlere, (Yâ hacı, şirk şirk...) diyorlar. Onun ümmetinden olan şehide diri dedikleri halde, Resulullaha ölü demeleri ayet ve hadislere aykırıdır.
 

Yalnız Kur’an mı, yalnız sünnet mi? 19122002

Yalnız Kur’an, Kur’andaki din diyenlerin kâfir olduklarını bizzat Allahü teâlâ bildiriyor. Kendisi ile birlikte Resulüne uyulmasını, iman edilmesini, isyan edilmemesini, isyan edenlerin kâfir olduklarını bildiriyor. İşte âyet-i kerime mealleri:
(Allaha ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20] (Sadece Allaha değil, Resulüne de itaat şarttır.)
(Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Resule uymak, Allaha uymak demektir.)
(Allaha ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allahın azâbı çok şiddetlidir.) [Enfâl 13] (Sadece Allaha denmiyor, Resulüne de karşı gelen buyuruluyor.)
(Allah ve Resulüne itaat eden cennete, isyan eden cehenneme gider.) [Nisa 13,14] (Sadece Allaha denmiyor, Resulüne de buyuruluyor.)
(Allaha ve Resulüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır.) [Ahzab 36] (Sadece Allaha denmiyor, Resulüne de karşı gelen buyuruluyor.)
(İhtilaflı bir işin hükmünü Allahtan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]
(O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin, pis şeyleri haram kılar.) [Araf 157] (Haram etme yetkisini Allah, Resulüne de vermiştir.)
(Aralarında hüküm verilmek üzere Allaha ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür.) [Nur 51] (Mümin olan, sadece Allaha değil, Resulüne de uyar.)
(Allaha ve Resulüne itaat edin! [uymayıp] yüz çeviren [kâfirdir] Allah da kâfirleri sevmez.) [A. İmran 32] (Demek ki sadece Allahtan değil, Resulünden de yüz çeviren kâfirdir.)
(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151] (Yalnız Allahın değil, Resulünün emrine uymayan da kâfirdir.)
(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36] (Sadece Allah değil, Resulü de bir hüküm verince, kimsenin söz söylemeye hakkı kalmaz.)
(Allaha ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158] (Demek ki Resule de iman şart.)
(Allaha ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] (Resulüne inanmayan da kâfirdir.)
(Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71] (Sadece Allaha inanan değil, resulüne de inanan kurtulmuştur.)
Allahü teâlâ, Resulünü hep kendi ile beraber de bildirirken aşağıda ise sadece Resulünü bildiriyor:
(Resulüm de ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31], (Ona [Resulüme] uyun ki, doğru yolu bulasınız!) [Araf 158], (Onun sözü vahyden başka şey değildir.) [Necm 4], (Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7], (Kimi, ona [Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara çılgın ateşli cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56] (Resulünün hadislerinden yüz çeviren kâfirdir.), (Hayır, Rabbine andolsun ki ihtilaflarda seni hakem edip verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmeyen iman etmiş olmaz.) [Nisa 65] (İmanlı Resulullahın hükmüne razı olur.)
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Kur’andan başka şeye uymayız diyenler çıkacak.) [Ebu Dâvud], (Hadisi bırak, Kur’ana bak diyerek bana inanmayanlar çıkacak.) [Ebu Yala], (Kur’andan başka delil kabul etmem diyenler çıkacak.) [Ebu Dâvud], (Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim], (Bana uyan cennete girer, isyan eden cennete giremez.) [Buharî]
 

Suizan zararlıdır 22122002

Suizan, birinin kötü bir iş yaptığını zannetmektir. Kalbe gelen kötü düşünce, o hâliyle suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması suizan olur. Mesela birisinde bir kalem görünce, (Acaba bu kalemi çalmış olabilir mi) diye sadece düşünmek suizan olmaz. Ama (Çalmış olabilir) diye zannetmek suizan olur. Kur’an-ı kerimde (Kötü zanda bulunduğunuz için helâke mahkum kavim oldunuz) buyuruldu (Feth 12) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Suizan yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, birbirinizi çekiştirmeyin, kardeş gibi birbirinizi sevin!) [Müslim]
Zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul eden, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helâkine sebep olur. (İhya)
Müslümanın bir işinde veya sözünde birçok küfür alameti ile bir iman alameti bulunsa, hüsnüzan edip buna kâfir dememelidir. Ama küfrü açıksa kâfir olur, tevil fayda vermez. (Bezzâziyye)
Bir zat, bir kadınla Mekke’deki müşriklere, Mekke’nin fethi için hazırlık yapıldığını bildiren bir mektup gönderdi. Vahiy ile durumu öğrenen Peygamber efendimiz, üç kişiye emretti. Onlar da, kadına yetişip mektubu istediler. Kadın, inkâr etmişse de, (Resulullah yalan söylemez, mektubu çıkarmazsan...) diye tehdit edilince, kadın saçlarının arasındaki mektubu çıkarıp verdi. Mektup getirilince, o zat, (Mekke’de çoluk çocuğum var. Müşriklerin zararı dokunmasın diye bunu yazdım) dedi. Hz. Ömer, (Ya Resulallah, izin ver, şu münafığın kellesini uçurayım) dedi. Peygamber efendimiz, onun münafık olmadığını bildirerek, (Allahü teâlâ, Bedir’de bulunanları affetti. Bu zat da onlardandır) buyurunca, Hz. Ömer ağladı. (Mevahib)
Zan kesin bilgi değildir. Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:
(Onlar zanna uyarlar, hâlbuki zan, haktan [ilimden] hiçbir şeyin yerini tutmaz.) [Yunus 36]
Bir menkıbe: Bir âlim talebelerine (Şafii mezhebinde alametlere bakarak kesin karar verilmez. Mesela bir köpeğin burnunda yoğurt bulaşığı varken evden çıktığı görülse, eve girince yoğurt çanağında köpeğin burnu kadar iz görülse, kesin olarak bu yoğurdu köpek yedi denemez) der. Talebenin birisi, (Bu kadarı olmaz) diye içinden, hocasına itiraz eder. Hocası, o gence, bir koyun kesip getirmesini söyler. O da koyunu keser. O arada sıkışır, evin kenarındaki ormanlığa kolları sıvalı ve kanlı bıçakla gidip hacetini def eder. Zaptiyeler, yeni öldürülmüş bir adamın katilini ararken bunun eli kanlı bıçakla ormana kaçtığını görürler. Hemen bunu yakalayıp, mahkemeye çıkarırlar. O gece karakolda kalır. Sabah mahkemeye çıkınca, hakim, (Bu genç, eli kanlı bıçakla kaçarken görülmüşse de, Şafii’de alametlere bakarak kesin hüküm verilmez. Bu genci serbest bırakın) diye karar verir. Genç, hocasına yaptığı suizannın cezasını çektiğini anlar.
Bir hikâye: Dağ evinde, kocası yeni ölmüş tek başına yaşayan hamile bir kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Evcil bir hayvan haline gelir. Bir süre sonra kadının çocuğu doğar. Gelincik zarar vermesin diye çok dikkat eder. Bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve koşarak gelir. Gelinciği, ağzındaki kanları yalarken görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır, hemen öldürür. O sırada içerden bebeğin ağlaması duyulur. Anne odaya girer. Odada beşiğin içindeki bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür...
Suizannını gerçek gibi başkasına söylemek de, yani söz taşımak daha kötüdür. (Yarın söz taşımak)
 

Koğuculuk veya söz taşımak 23122002

Doğru olarak söz taşımak da nemime=koğuculuk olur. Yalan katılırsa iftira da olur. Koğuculuk günahtır. Ahirette cezası ağır olduğu gibi, dünyada da insanların aralarının açılmasına sebep olur. Onun için “Taş taşı da, söz taşıma” derler. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hasetçi, koğucu ve falcı benden değildir.) [Taberani], (En kötünüz, söz taşıyan, dostların arasını bozan ve ayıp araştırandır.) [Taberani], (Koğuculuk yapan melundur.) [İ. Maverdi], (Söz taşıyan helalzade değildir.) [Hakim], (Söz taşıyan, veled-i zina veya zina karışıklığı bulunan soysuz kimsedir.) [Beyhekî], (Koğucu, kıyamette maymun suretinde haşrolunur.) [R. Nasihin], (Söz taşıyan Cennete giremez.) [Buharî]
Bu hadis-i şeriflerde geçen (Cennete giremez), (Benden değil) demek, “tövbe edip helallaşmadan ölen, cezasını çekmeden Cennete giremez” manasındadır. Eğer affa veya şefaate uğrarsa veya sevapları çok olur, günahlarından fazla gelirse cennete girer. Değilse, cezasını çeker. Her doğru söylenmez. Laf taşırken doğru söylenmiş olabilir, ama bu doğruyu söylemek de büyük günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Koğuculuk, kabir azabına sebep olur.) [Beyhekî], (Söz taşıyanın kabrinde bir ateş musallat olur, onu kıyamete kadar yakar.) [Şi’ra] Resulullah efendimiz, iki kabre uğradı. (İkisi de azabdadır. Biri, elbisesini idrardan korumaz, diğeri ise koğucu idi) buyurdu. (Şir’a)
Salih bir zat, kendisine söz getirene dedi ki: (Bize üç kötülük getirdin. Sevdiğim kimseyi bana düşman etmek istiyorsun. Huzurlu kalbimi karıştırdın. Benim yanımda âdil, iyi biri idin, kendini fâsık, kusurlu yaptın.)
Koğuculuk afetinden kurtulmak için, söz getirene karşı şu altı şeyi yapmak gerekir:
1- Ona inanmamalı. Çünkü söz getiren fâsıktır. (Fâsığa inanılmaz. Sözü ile hareket edilmez. Koğucunun sözlerini kabul etmek, koğuculuktan daha kötüdür) buyurulmuştur.
2- Onu bu münkerden nehyetmeli. Çünkü Allahü teâlâ (Münkerden nehyet) buyurdu. (Lokman 17)
3- Onu sevmemeli! Çünkü söz taşımak günahtır. Günahkâr sevilmez. Onu düşman bilmeli!
4- Söz getirdiği kimseye acaba hakikaten söylemiş mi diye sui zanda bulunup da ona kötü gözle bakmamalı! Çünkü sui zan haramdır. Hadisi şerifte buyuruldu ki: (Sui zan etmeyin! Sui zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, hased ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi çekiştirmeyin, kardeş gibi birbirinizi sevin!) [Müslim]
5- Getirilen sözün doğru olup olmadığını araştırmamalı! Çünkü tecessüsü, günahları araştırmayı, Allahü teâlâ yasak etmiş, (Birbirinizin kusurunu araştırmayın) buyurmuştur. (Hucurat 12)
6- Getirilen söz hakkında kimseye birşey söylememeli! Eğer söylenirse, başkasının perdesi yırtılmış, günahı meydana çıkarılmış olur. Kusurları gizlemeli, açığa vurmamalı. Çünkü hadisi şeriflerde buyuruldu ki:
(Arkadaşının kötülüğünü gizleyenin kusurları, kıyamette gizlenir.) [Taberani]
(Arkadaşının aybını görmeyip gizleyen, cennete gider.) [Taberani]
(Arkadaşının aybını açığa vuranın aybı açığa çıkar. Hatta evinde bile rezil olur.) [İbni Mace]
(Müslümanın aybını araştıran, ona kötülük etmiş olur.) [Ebu Dâvud]
(Birini tövbe ettiği günahtan dolayı ayıplayan, aynı günaha maruz kalmadan ölmez.) [Tirmizî]
Görüldüğü gibi söz taşıyan kaç tane farzı terk ediyor ve kaç tane haram işlemiş oluyor.

 

Zenginlik ve fakirlik üzerine 24122002

Yoksul bir ülkede zenginlerin milyarlar sarf ederek villalar yaptırması israf ve haram değil midir?
CEVAP: Zekâtını fakirlere veren ve alın teri ile helalinden kazanan kimsenin villa, köşk yaptırması haram değildir, helal ve makbuldür. Asıl uygun olmayan, helal olmayan, tembel oturmak, çalışmayıp, fakir kalmak, yahut kazandıklarını haram şeylere verip, basit meskende kalmaktır. Böyle tembellerin ve malını haramlara israf edenlerin yüzünden, çalışkanları suçlamak doğru değildir. Zekâtını verenlerin köşkte oturmaları, şık giyinmeleri, fennin bulduğu bütün kolaylıklardan faydalanmaları helaldir. Allahü teâlâ, (Verdiğim nimetleri, kullanmalarını severim) ve (Çalışana veririm) buyuruyor. Çalışıp kazanmak ibâdettir. Zenginlik günah değildir. Allahü teâlâ şükreden zenginleri sever. Zengin olduğu için, kendini beğenmek, kendini başkalarından üstün görmek haramdır.
Aşere-i mübeşşere’den [Cennete gidecekleri müjdelenen on kişiden] Hz. Zübeyr bin Avvam tüccar idi. Medine’de, Basra’da, Kufe’de ve Mısır’da mülkleri, geniş arazisi ve bin hizmetçisi vardı. Fakat bütün gelirini fakirlere dağıtırdı. Yine o on kişiden Hz. Abdurrahman bin Avf, vefatında iki milyon altın miras bırakmıştı. Cennetle müjdelenenlerden Hz. Talha da zengindi. Şık giyinir, süslü gezerdi. Yüzüğünde kıymetli yakut taşı vardı. Yine Cennetliklerden Hz. Osman da zengin tüccardı. Tebük gazasında on bin altın ve mal yüklü bin deve verip Resulullah efendimizin duâsını aldı. Zenginlik nimettir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahir zamanda zengin olmak saadettir) [İ. Rafii]
Hz. İbrahim, Hz. Davud ve Hz. Süleyman, çok zengin idi. Eshab-ı kiramın fakirlerinden çoğu, zenginler bizim gibi ibâdet ettikten başka, malları ile hayırlı işler yaparak çok sevap kazanıyorlar diyerek, agniya-yı şakirine [şükreden zenginlere] imrenirlerdi.
Zenginliğin kötü yönleri yok mudur?
CEVAP: Sadece zenginliğin değil, fakirliğin de, hatta her işin iyi ve kötü yönü olur. Mesela evlilik, bazıları için dünya ve ahiret saadetine sebep olurken, bazılarının da felaketine sebep olur. Zenginlik-fakirlik de böyledir. Onun için Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, azdıran fakirlik ve azdıran zenginlikten sana sığınırım) buyurmuştur. Demek ki, mal iyi kullanılırsa iyi, kötü kullanılırsa kötü olur. Fakirliğe sabredilmesi kolay olmayıp Allaha isyana sürükleyeceği için hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Fakirlik, iki cihanda da, yüzkarasıdır.) [R. Nasihin], (Fakirlik, dünya ve ahiret yoksulluğudur.) [Deylemî], (Fakirlik küfre sebep olur.) [Beyhekî], (Ya Rabbi, fakirlikten sana sığınırım.) [Nesâî]
Fakirliği öven hadis-i şerifler: (Fakirlik, dünyada mümine hediyedir.) [Taberânî], (Fakir, Allahın dostudur.) [Deylemî], (Cennet sultanları fakirlerdir.) [İbn Mace], (Cennettekilerin çoğu fakirlerdir. Hor görülen fakirler cennetliktir.) [Buharî], (Ya Rabbi, müslüman fakirlerinin hürmetine zafere kavuşmayı nasip et.) [Taberanî], (Fakirlerin dua ve namazları ile bu ümmete yardım edilir.) [Nesai], (Fakirlerinizin gönlünü alarak bana yaklaşın.) [Tirmizi], (Fakirleri hor görmeyin. Onların hürmetine yardım görüyor ve rızıklanıyorsunuz.) [Buhari], (Ya Aişe, bana kavuşmak için, fakir yaşa!) [Tirmizî], (Fakirleri sevin, onları seveni, Allah sever.) [Deylemî], (Allahın takdirine razı olan fakirden üstünü yoktur.) [İ. Gazali], (Ya Rabbi, fakir yaşayıp, fakir olarak ölmeyi ve fakirlerle haşrolmayı nasip eyle!) [Buharî] (Yarın, zenginliğin üstünlüğü)

 

Zenginlik bir nimettir 25122002

Dünya ve ahiret mal ile kazanılır. Bunun için mal kıymetlidir. Süfyan-ı Sevri hazretleri, malın insanın silahı olduğunu söyleyerek, insanın, canını, malını, sağlığını, dinini, şerefini mal ile koruyacağını bildirmiştir. Sabreden fakir gibi şükreden zengin de kıymetlidir. Dinimiz mala hayr, hayırlı şey adını vermiştir. (Bekara 180, Adiyat 8), Define [altın paralar] Rabbin rahmeti olarak bildirilmiştir. (Kehf 82)
Zenginliği öven hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Allahü teâlâ birine çok mal verir, bu da malını Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği yerde harcarsa, bu kimseye gıpta etmek, imrenmek yerinde olur.) [Buharî], (Ya Rabbi buna [Enes bin Malik’e] çok mal ve çok çocuk ver ve bunlarla kendisini bereketlendir!) [T. Muhammediyye], (Ahir zamanda müminler için zenginlik saadettir.) [İ. Rafii], (Mal, salih kimse için ne güzeldir.) [Taberânî], (Ahir zamanda insanların paraya ihtiyacı daha çok olur. Çünkü insan o zaman din ve dünyasını ancak para ile korur.) [Taberânî], (Müminin izzeti, halktan müstagni olmasıdır.) [Taberânî] [Müstagni=ihtiyaçsız]
Mal değil, malı sevmek, mal aşkı ile yanıp tutuşmak kötüdür. Bu manada mal sevgisini kötüleyen hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(Her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi maldır.) [Nesâî], (Her şeyin bir afeti vardır. Ümmetimin en büyük afeti, dünyaya, paraya gönül vermektir. İyi yolda harcayan hariç, mal toplayanın çoğunda hayır yoktur.) [Deylemî], (İki aç kurdun, sürüye vereceği zarar, mal ve makam sevgisinin Müslümanın dinine vereceği zarardan daha fazla değildir.) [Bezzar], (Kişi yaşlandıkça iki şeyi gençleşir: Uzun yaşama arzusu ve mal sevgisi.) [Buharî], (Paranın kuluna lânet olsun, paraya tapan helak olur.) [Tirmizî], (Herkesin bir sanatı vardır. Benim sanatım da fakirlik ve cihaddır. Bu ikisini seven beni sevmiş, bu ikisine buğzeden bana buğzetmiş olur.) [İ. Gazalî], (Şeytan dedi ki: “Mal sahibine sabah akşam bunlar için vesvese vermeye çalışırım: Malı helâl olmayan yerden edinmesine uğraşırım. Hak olmayan yere harcatmaya çalışırım. Mala karşı içinde sevgi ve muhabbet veririm ki, onu yerine harcayamasın.) [Taberânî]
Zenginlik kötü değildir. Çünkü Hz. İbrahim, Hz. Süleyman, Cennetle müjdelenen Abdurrahman bin Avf hazretleri ve evliyanın büyüklerinden Ubeydullah-i Ahrar hazretleri, çok zengin idi. Genel olarak zenginler malı sevdiği için mecaz olarak zenginler kötülenmiştir. Mesela, (Ümmetimin en kötüleri zenginlerdir) demek, (Ümmetimin en kötüleri taparcasına parayı sevenlerdir) demektir. Bizzat mal ve zenginlik kötülenmemiştir. Peygamber efendimiz, (zenginlerin çoğu Cehenneme gider) buyurdu. Bu söz, zenginliğin ve malın aleyhine değildir. Malının zekâtını vermeyen, hayır hasenat yapmayan, malını zararlı işlerde kullanan, israf eden kimseler için söylenmiştir. Müslüman kadınlar övülmüş, günahkâr kadınlar çok olduğu için de, (Cehennemin çoğu zengin ve kadınlardır) buyurulmuştur. Bu söz, zengine ve kadına hakaret değil, onları ikaz için söylenmiştir. Yine, (insanların çoğu kâfirdir) buyurulmuştur. Burada insan kötülenmiyor, kâfirlik kötüleniyor. Mal, kötüleri azdırırsa da, iyiler için çok kıymetlidir. Hz. İbrahim (Ya Rabbi, beni ve çocuklarımı puta tapmaktan koru) diye duâ etmiştir. Puttan maksat para sevgisidir. Para aşkı, puta tapmak gibidir.

 

Dinimizde mal kıymetlidir 26122002

Mal, Allahü teâlânın verdiği bir nimettir. Ahireti kazanmak, mal ile olur. Dünya ve ahiret, mal ile intizam bulur, rahat olur. Hac, cihad sevabı mal ile kazanılır. Bedenin sıhhat, kuvvet bulması, mal ile olur. Başkasına muhtaç olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, akrabayı görüp gözetmek, fakirlerin imdadına yetişmek mal ile olur. Mescidler, okullar, hastaneler, yollar, çeşmeler, köprüler yaparak, asker yetiştirerek insanlara hizmet de mal ile olur.
Peygamber efendimiz, (İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır) buyuruyor. (Kudai)
İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nafile ibâdet etmekten daha çok sevaptır. Cennetin yüksek derecelerine mal ile kavuşulur.
Mal kıymetli olduğu için, malı israf etmek, telef etmek haramdır. Dine uymayan israf, haramdır. Mürüvvete [insanlığa] uymayan israf, tenzihen mekruhtur. Bu konudaki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Malı telef etmek haramdır, malı uğrunda öldürülen şehittir.) [Taberânî]
Zenginliği öven hadis-i şeriflerden bazıları şöyle:
(Allahü teâlâ birine çok mal verir, bu da malını Allahın razı olduğu, beğendiği yerde harcarsa, bu kimseye gıpta etmek, imrenmek gerekir.) [Buharî]
(Allah bir kuluna mal ve ilim verir. Bu kul da haramlardan kaçınır, akrabasını sevindirir, malından, hakkı olanları bilip verir ise, cennetin yüksek derecesine kavuşur.) [Tirmizî]
(Mal, salih kimse için, ne güzeldir.) [Taberânî]
(Mal ile şeref kazanılır.) [İ. Ahmed]
(Ahir zamanda insanların paraya ihtiyacı daha çok olur. Çünkü insan o zaman din ve dünyasını ancak para ile korur.) [Taberânî]
Mal kıymetli olduğu için Kur’an-ı kerimde mal ve can ile cihad edenler övülmektedir. (Nisa 95)
Allahü teâlâ, Habibine verdiği nimetleri hatırlatırken, malsız iken Ona, kimseye muhtaç olmayacak kadar, mal verdiğini bildirmektedir. (Duha 8)
Büyükler, (Mal, gurbette vatandır. Fakirlik vatanda gurbettir. Bir kimse, fakirse, nerede olursa olsun gariptir) buyuruyor. Mal, silah gibidir. Kullanmasını bilmeyen, onunla kendisini helak edebilir. Bu bakımdan mal, kimisi için iyi, kimisi için kötüdür. Kimisini zenginlik, kimisini fakirlik azdırır.
Mal ve çocuklar, Allahü teâlâyı anmaktan alıkoyarsa, hüsrana sebep olur. (Münafikun 9)
Mal sevgisi, insanı azdırabilir. Az kimse bunun zararından kurtulduğu için kötü zenginler tenkide maruz kalmıştır. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Malı pek çok seviyorsunuz.) [Fecr 20]
(Altını, gümüşü [parayı] biriktirip Allah yolunda harcamayana elim azap vardır.) [Tevbe 34]
(Mal ve çocuklarınız, Allahı anmaktan alıkoyarsa, hüsrana uğrarsınız.) [Münafikun 9]
(İnsan zengin olunca azar.) [Alak 6-7]
Zengin olan herkes azmaz. Fakat çok kimse azdığı için böyle buyurulmuştur. Mal herkesi azdırsaydı, Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’i, Hz. Süleyman’ı ve daha birçok salih kimseyi zengin etmezdi.
Mal için imtihan vardır. (A. İmran 186, Tegabün 15)

 

Rahmet olan farklı hükümler 29122002

Bazı art niyetliler, “Kur’an varken sünnete, Peygamberin açıklamalarına ihtiyaç yok diyorlar. Halbuki Allahü teâlâ buyurdu ki: (Resule itaat, Allaha itaattir.) [Nisa 80], (Resul ne emretmişse ona uyun!) [Haşr 7], (İndirdiğim Kur’anı insanlara açıkla!) [Nahl 44]
Bazıları da, Kur’an ve hadis varken, alimlere, mezheplere uymak gerekmez diyorlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ümmetimin âlimlerinin farklı ictihadları, mezheplere ayrılması rahmettir.) [Nasr El-Makdısî, Beyheki], (Kur’an-ı kerime uymak farzdır. Onda bulamazsanız, sünnetime, sünnetimde de bulamazsanız, Eshabımın sözüne uyun.) [Beyhekî], (Âlimlere uyun.) [Deylemî], (Alimler, peygamberlerin varisleridir.) [Tirmizî],
Resulullah, Kur’an-ı kerimde, kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rükû ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekât nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiçbir âlim, bunları Kur’an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Mezhep imamları, hadis-i şerifleri açıklamasaydı, sünnet kapalı kalırdı. Sünneti, müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır. Her Müslüman, durumuna göre, kendisine kolay gelen mezhebi seçer. Allahü teâlâ dileseydi, Kur’an-ı kerimde her şeyi açıkça bildirirdi. Böylece, mezhepler ortaya çıkmazdı. Her yerde, tek bir nizam olur ve yaşamak güçleşirdi. Bir Müslüman, kendi mezhebine göre ibâdet yaparken, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebe uyarak, bu işi kolayca yapar. Birkaç örnek verelim:
Şâfiî’de, kadın eline dokunmak abdesti bozar, Hanefî ve Mâlikî’de bozulmaz. Hacda bu iki mezhepten birisi taklit edilirse, abdest bozulmadan tavaf yapılır. Bu bir rahmettir
Seferde iken, üç mezhepte iki namazı cem etmek caizdir. Namazlarını kaçırma tehlikesi varsa, Hanefîler, bu 3 mezhepten birini taklit ederek iki namazı cem ederek kılabilir. Bu da bir rahmettir. Mukimken de, iki namazı cem etmek gerektirecek durumlar olabilir. O zaman da Hanbeli mezhebi taklit edilir. Bu da bir rahmettir. Kitaplarda, (Yolda, nakil vasıtalarında [dolmuşta, otobüste], alış verişte [pazarda, markette] kadınlara dokunma ihtimali olan Şâfii, Hanefi veya Maliki’yi taklit etmeli) deniyor. Demek ki, yeniden abdest almak harac, yani meşakkat, zorluk oluyor. Sırf yeniden abdest almamak için başka mezhep taklit edilebiliyor. Birkaç örnek verelim:
1- Hacda kadınlara dokunma ihtimali olduğu için Şafiilerin abdestli durması zordur. Hanefi taklit edilir.
2- Şafii bir doktor, kadınlara dokununca abdesti bozulacağı için Hanefi’yi taklit eder.
3- Şafii bir genç, bir kız kaçırsa, kızın babası razı olmazsa, Şafiî’de, velisinin rızası olmadıkça evlenmesi caiz olmaz. Hanefi’yi taklit ederek velisiz de evlenebilir.
4- Şafii’de zekat 8 sınıfa verilir, üç sınıfa verilse de caizdir. Ancak üç sınıfı bulmak da zordur. Hanefi taklit edilerek bir sınıfa verilir.
5- Bir Hanefi’nin, evlendiği kızla süt kardeş olduğu ortaya çıkarsa, eğer bir iki kere emmişse, Şafii taklit edilip evliliğe devam edilir: Çünkü Şafii’de süt kardeş olmak için ayrı zamanlarda 5 kere doya doya emmek gerekir.

 

Maliki mezhebini taklit ederken 30122002

S. Ebediyye’de diğer kitaplardan alınarak deniyor ki:
Abdesti sık bozulan hasta ve ihtiyarlar Maliki’yi taklit ederek, ibadetlerini rahatlıkla yapar. (s.1133)
Hastalık veya ihtiyarlık sebebi ile idrar kaçıran Hanefi’nin, tekrar abdest alması, harac, zahmet olacağı için, bu kimse, Maliki’yi taklit ederek, hemen özür sahibi olur, abdesti bozulmaz. (s. 148)
Bir kimsenin namazda abdesti bozulursa veya abdest almak güç olursa, namaza dururken Maliki’yi taklit eder. Maliki’de, hastaların, ihtiyarların özürleri namazlarını bozmaz (s. 232)
Maliki’de, özürlü olmak için, hastalık sebebi ile çıkan, abdesti bozan bir şeyin bir kere çıkması kâfidir. Bir namaz vakti içinde devamlı çıkması gerekmez. Namazdan önce veya namazda idrar, yel kaçıran hasta veya ihtiyarların abdestlerinin ve namazlarının bozulmaması için Malikiyi taklit etmeleri sahih olur. (s.131)
Demek ki, Maliki’de, bir kere akmak da özür sahibi yapmaktadır.
Mesela zaman zaman burnu kanayan, makattan solucan çıkan, ara sıra ağız dolusu kusan, kulağı akan, ağrı ile gözünden yaş gelen, bazen yel kaçıran, ishal olan, idrar kaçıran, istihazalı veya akıntısı olan kadın, basurdan, çıbandan, yaradan kan ve irin akan, Malikiyi taklit ederse, abdesti bu özrü sebebiyle bozulmuş olmaz. Birkaç örnek verelim:
Sık sık kusan kimsenin abdesti bozulur mu?
CEVAP: Maliki’yi taklit ederse bozulmaz.
Gazdan rahatsız olan, zaman zaman elinde olmadan yel kaçırsa, bu hal abdesti bozar mı?
CEVAP: Maliki taklit edilirse bozmaz.
Maliki’yi taklit eden kimse, unutarak veya bir işi sebebiyle öğleyi asr-ı evvele kadar kılamazsa, yani öğle vakti içinde kılamasa, tekrar Hanefî’yi taklit edip öğleyi asr-ı evvelde yani birinci ikindi vaktinde kılması câiz mi?
CEVAP: Caizdir. O zaman ikindiyi asr-ı sanide kılması gerekir. Çünkü öğle asr-ı evvelde kılınınca, ikindi de asr-ı sanide kılınması gerekir.
Vakit çıkmak üzere iken, hazırda temiz elbise de yoksa, Maliki’yi taklit edilip necasetli elbise ile namaz kılmak câiz mi?
CEVAP: Caizdir; çünkü namazı kazaya bırakmak haramdır.
Hanbeli’de, Hanefi’deki gibi gusülde ağzın içini yıkamak farzdır. Diş dolgusu olduğu için Maliki’yi taklit edenin ihtiyaç halinde, mukimken Hanbeli’’yi taklit ederek iki namazı cem etmesi caiz olur mu?
CEVAP: Elbette caizdir. Çünkü başka çıkış yolu yoktur. Bu telfîk olmaz. Namazı kazaya bırakmak haram olur.
Maliki’yi taklit eden, abdest alıp namaz kıldıktan bir ay sonra, elinde yağlı boya görse, boyayı kazıyıp hemen yıkasa, kıldığı namazlar sahih olur mu?
CEVAP: Evet sahih olur.
Şâfii’yi taklit eden, daha kolay diye, Maliki’yi taklit etmeye başlasa caiz olur mu?
CEVAP: Evet kendine daha kolay geleni seçebilir.

 

Maliki’yi taklit ile ilgili meseleler 31122002

Bir yerindeki yaradan çıkan kandan dolayı, Maliki’yi taklit eden, daha sonra elini bıçakla kesse, çıkan kan, abdestini bozar mı?
CEVAP: Evet bozar, çünkü kitaplarda diyor ki: Namaz kılarken semavi [gayr-i ihtiyari yani elinde olmayan] bir özürle abdesti bozulan Hanefi, hemen namazdan çıkar. Maliki’de ise, namazı bozulmaz. O anda özür sahibi olur. Namazına devam eder.
Semavi özürler, Maliki’yi taklit edenin de abdestini bozmuyor. Mesela namazda ishalini tutamasa, çıbanından veya yarasından kan aksa, burnu kanasa, kulağından irin aksa, makattan solucan çıksa, idrarını tutamasa, kadınlardan akıntı çıksa, basurdan kan, fistüllerden, göbekten akıntı çıksa, tutamayıp gaz kaçırsa, ağız dolusu kussa, bunlar semavi özür oldukları için, hiç birisi Maliki’yi taklit edenin abdestini bozmaz. Abdesti bozulmadığı için namazına devam eder.
Böyle özürleri olan kimsenin elini bıçak kesip kan çıksa, abdesti bozuluyor, çünkü bu semavi özür olmuyor. Ama ondan sonra yaralı elinden çıkan kanlar, irinler semavi özür halini aldığı için, abdestini bozmuyor.
Bu özürler abdesti bozmuyor ama, namazda basurundan kan gelenin çamaşırına kan bulaşır veya irin, idrar ve ishal bulaşır. Böyle özürle meydana gelen bu necasetlerle [pisliklerle] kılınan namaz da sahih olur. Çünkü Maliki’de necasetsiz elbise ile namaz kılmak farz değil, sünnettir.
Hastaya, idrar için, sonda takılıyor, idrar, bir torbada birikiyor. Yatalak ve üstü necis oluyor. Maliki’yi taklit ederek namazını o haliyle kılar. Kılmayıp kazaya bırakması haram olur.
Unutup necasetli elbise ile namaz kılan, namazdan sonra, necis elbise ile namaz kılmış olduğunu görse, o namazı iade etmeyip, (Bu namazı Maliki’ye göre kıldım) demekle namazı sahih olur.
Dinimizin bildirdiği bu ruhsatlardan faydalanmamak takva ve azimet olmaz. Aksine cahillikten dolayı Allahın rahmetini tepmek olur. Çünkü İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Gerektiğinde en kolay fetvaya uymalı. Allahü teâlâ, insanlara güç gelen şeyleri değil, kolay olanların yapılmasını istiyor. Çünkü insanın zayıf, dayanıksız yaratıldığını bildiriyor. Kur’an-ı kerimde, (Allah, size kolaylık ister, zorluk, güçlük istemez) buyuruldu. (Bekara 185)
Dinimiz böyle derken, taklit etmemek için direnmek taassuptur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahın verdiği kolaylık ve ruhsatlardan faydalanın!) [Buharî]
(Ruhsatlardan faydalanmayan, Arafat dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberânî]
(Allahü teâlâ, ruhsatla da amel edilmesini sever.) [Beyhekî]
Günümüzde mezhep taklidi ile ilgili Müslümanlar üçe ayrılır:
1- Zaruret de olsa, başka mezhebi taklit etmeyi caiz görmemek. (Taassup ehlinin yolu)
2- Her mezhebin kolay gelen hükümlerini almaya çalışmak. (Mezhepsizlerin yolu)
3- Zaruret, ihtiyaç olunca, başka mezhebi taklit etmek. (Ehl-i sünnet ulemasının yolu)
İslamiyet, ifrat ve tefrit, yani aşırı hareketlerden uzak her Müslümanın rahatça uygulayabileceği hükümler topluluğudur. Mezhep taklidinden kaçanlar tefrit ehlidir. Telfîk yapanlar, yani her mezhebin kolay tarafını toplayanlar ifrat ehlidir. Bunların her ikisi de yanlıştır.

kasım    2002   sohbet