Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” (1) 21/09/1999

 

“O dediyse doğrudur”


Adı “Abdullah” olup, künyesi “Ebû Bekir”,
Hazreti Peygamberin yâr ve sevgilisidir.


“Abdülkâ’be” idi ki, önceleri adı hem,
Bu ismi “Abdullah”a çevirdi Fahr-i âlem.


Lakab-ı şerifinden, bir tanesi “Atîk”tir,
Ma’nası, “Cehennemden âzâd olmuş” demektir.


Zira Resul-i ekrem, bakıp Onun yüzüne,
Buyurdu ki: (Bu girmez, Cehennem ateşine.)


Biri dahi “Sıddık”tır, onun isimlerinden,
Yani yalan söz çıkmaz, asla onun dilinden.


Mi’racdan döndüğünde nitekim Resûlullah,
Anlattı mi’râcını kâfirlere o sabah.


Ve lâkin inanmayıp, ettiler hep itiraz,
Dediler ki: (Bir anda göklere gitmek olmaz.)


Sonra inatlarından, toplandılar bir yere,
Dediler: (Söyleyelim bu işi Ebu Bekr’e.


Bakalım bu habere, ne söyler Ebû Bekir,
Zira O, tecrübeli ve akıllı kimsedir.)


“O da inanmaz” diye, bir ümitle geldiler,
Kapıya çıktığında, Ona şöyle dediler:


(Yâ Ebâ Bekr, sen söyle, Mekke’den Kudüs’e dek,
Ne kadar zaman alır, bir defa gidip gelmek?)


Dedi ki: (Bir kaç defa, o yolda ettim sefer,
Çok iyi biliyorum, bir aydan fazla sürer.)


Kâfirler sevinerek dediler ki: (Doğrudur,
Tecrübeli adamın cevabı böyle olur.)


Gülerek, sevinerek, hem de alay ederek,
Onu, kendilerinin fikrinde zannederek.


Dediler; (Senin dostun, diyor ki: “Ben bu gece,
Göklere gittim geldim, “O sapıttı iyice.)


Hazreti Ebu Bekir, O Resûlün adını,
İşitince, onlara verdi şu cevabını:


(Eğer O söylediyse, tamam, gidip gelmiştir,
Zira O, ömründe hiç yalan söylememiştir.)


Kâfirler bu cevabı alıp dona kaldılar,
Önlerine bakarak, oradan ayrıldılar.


Hazreti Ebû Bekir, giyinip çıktı hemen,
Geldi Resulullah’ın yanına gecikmeden.


Kalabalık içinde, yüksek bir sedâ ile,
Fikrini şu şekilde arz eyledi Resul’e:


(Mi’racınız mübarek olsun yâ Resulullah,
Malım, canım, her şeyim fedadır sana Vallah.


Sonsuz hamd ve şükürler olsun ki Rabbimize,
Her şeyden habersizken, tanıttı seni bize.


Yâ Resûlallah, senin, doğrudur her kelâmın,
İnandım, mi’racına, fedâdır sana canım.)


Mi’raca inanınca, böyle cân-ü gönülden,
“Sıddîk” lakabı ile, şereflendi o günden.

 

Hazreti Ebû Bekr “radıyallahü anh” (2) 22/09/1999

 

“Müjdeler olsun sana!”


Validesi Ümmül-Hayr Hatunun, önceleri,
Doğan oğulları hep, ölüyordur her biri.


Hazreti Ebu Bekr’i verince Allah Ona,
Beytullah’a götürdü, alarak kucağına.


Orada dua edip, dedi ki: (Ey Allah’ım,
Bağışla bunu bana, yaşasın bu evladım.)


Beyt-i şerif içinden, “Bir el” çıktı o zaman,
Bebeğinin elini sıkıca tuttu o an.


Ve Gâibden bir nidâ edildi ki; (Ey hâtun,
Üzülme, sevin çünki, yaşayacak bu oğlun.)


Bir gün de Resulullah, sevgili eshâbiyle,
Otururken Ebû Bekr, arz eyledi Resûle.


Dedi: (Yâ Resûlallah, senin hakkın için ben,
Ömrümde hiçbir puta, tapınmadım katiyyen.)


Hazreti Ömer dahi bulunurdu orada,
Şöyle sual eyledi Sıddîk’a o arada:


(Niçin yemin edersin Resulün hakkı için?
Cahiliyyet devrinde, bunca ömür geçirdin.)


O ise sözlerine şöylece etti devam;
Küçükken puthaneye götürdü beni babam.


“Bunlar senin ilahın, secde eyle” dedi ve,
Beni orada koyup, kendisi gitti eve.


O putlardan birine yaklaşıp ben bu sefer,
Dedim ki: “Karnım çok aç, bana biraz yemek ver.”


Lâkin cevap vermedi, “Su ver” dedim bu defa,
Baktım, yine o puttan çıkmadı ses ve seda.


Bir taş alıp dedim ki: (Atarım bunu sana,
Eğer sen ilâh isen, mani ol haydi bana!)


Yine ses çıkmayınca, taşı attım bu kere,
O put yüzü üzeri, devrildi hemen yere.


Az sonra babam gelip gördü bu vaziyeti,
“Ne için böyle yaptın?” diyerek sitem etti.


Annem de öğrenince, görmedi bunda beis,
Dedi: “Kendi haline bırakalım bunu biz.”


Zira bunun hakkında, bana Allah katından,
Bir hitab gelmişti ki, hiç çıkmaz hatırımdan.”


Ben anneme sordum ki: “Nasıl hitab olundu?”
Dedi (Senin doğumun vaktâ ki yakın oldu.


Gâibden kulağıma, ses geldi o esnada,
Diyordu ki: “Ey hâtun, müjdeler olsun sana.


Zira gayet mübarek bir çocuğun doğacak,
Adı, yerde “Atik” ve gökte “Sıddîk” olacak.


Hazreti Muhammed’e iman eder hem de ilk,
O yüce Peygambere, olur hem yâr ve refik.”


Hazreti Ebû Bekir sözünü bitirince,
Gökten Cibril-i emin, nazil oldu hemence.


Resûl’e tam üç defa dedi ki: “Ebu Bekir,
Bu anlattıklarını, doğru söylemektedir.”)

 

Hazreti Ebu Bekir “radıyallahü anh” (3) 23/09/1999

 

Sevinç gözyaşları...


Ne zaman ki Resûle, verildi “Hicret” izni,
O gün şereflendirdi, Sıddîk’in hanesini.


Buyurdu: (Yâ Eba Bekr, bana da hicret için,
Rabbimiz tarafından, verildi bugün izin.)


O, merakla sordu ki; (Ey Resul-i müctebâ,
Ben de beraber miyim sizin ile acaba?)


Resûlullah cevaben buyurdular ki: (Evet)
Hazreti Ebu Bekir, sevindi buna gayet.


Ve hattâ bu sevinci oldu ki öyle içten,
Ağlayıp gözlerinden yaşlar aktı sevinçten.


O gece yanlarına biraz azık aldılar,
Ve arka pencereden, gizlice ayrıldılar.


Belli olmasın diye, hem de ayak izleri,
Parmakları ucuna basarak giderlerdi.


Hazreti Ebu Bekir, Resulün çevresinde,
Yürürdü bir korku ve telaş içerisinde.


Bir sağa, bir de sola geçerek yürüyordu,
Bir ileri, bir geri, yer değiştiriyordu.


Resulullah sordu ki: (Niçin böyle edersin?
Biraz sağda yürüyüp, sonra sola geçersin.)


Dedi: (Ya Resûlallah, endişe ederim ben,
Ki size zarar gelir, herhangi bir cihetten.


Onun için bir sağdan, bir soldan yürüyorum,
Bir zarar gelecekse, bana gelsin diyorum.)


Buyurdu ki; (Üzülme, Rabbimiz bizimledir,
Onlar zarar yapmağa olamazlar muktedir.)


Nihayet mağaraya vardılar selametle,
Ve lâkin Resûlullah yorulmuştu gayetle.


Ve hem de na’linleri koptuğundan ve dağda,
Mübarek ayakları kanardı o arada.


Mağara kapısına, vardılar en nihayet,
Sıddîk arz eyledi ki: (Bana müsaade et!


Gireyim sizden önce, akrep yılan olmasın,
Haşeratın zararı, size hiç dokunmasın.)


Sonra girdi içeri, Resul izin verince,
İçerde büyük küçük, delikler gördü nice.


Gömleğini yırtarak, tıkadı delikleri,
Lâkin parça bitince, açıkta kaldı biri.


Ve çıplak ökçesini, koydu açık deliğe,
Dedi: (Yâ Resulallah, buyurun içeriye.)


Girdi Resul içeri, lakin çok yorgundular,
Ebu Bekr’in dizinde, bir miktar uyudular.


Sıddîk’in ayağını koyduğu o delikten,
Bir yılan, ayağını kuvvetle soktu birden.


Canı yandı ise de, bu acıdan be gayet,
Uyanmasınlar diye, etmedi hiç hareket.


Lâkin gözyaşlarına mani olamamıştı,
Resulün nur yüzüne, bir damla damlamıştı.

Hazreti Ebu Bekir “radıyallahü anh” (4) 24/09/1999

 “Korkma yâ Ebâ Bekr!”

Hazreti Sıddîk ile, Resulullah o gece,
Karanlık mağarada beklediler öylece.


Sabah onu gömleksiz görür görmez O Server,
Buyurdu; (Gömleğine ne oldu yâ Ebâ Bekr?)


Dedi: (Yâ Resûlallah, girdiğimde burada,
Yılanlar ve akrepler geziyordu ortada.


Beni görüp kaçtılar, hepsi deliklerine,
Gömleğimi yırtarak, tıkadım herbirine.)


Sıddık’ın ayağını, ısırınca o yılan,
Gözünden yaş damladı onun ıstırabından.


O yaş Resûlullah’ın nur yüzüne düşünce,
Uyanıp, sebebini sordu ondan hemence.


Dedi: (Yâ Resûlallah, delikteki bir yılan,
Isırdı ayağımı, yaş geldi o acıdan.)


Resûlullah buyurdu; (Geri çek ayağını,)
“Peki” deyip çekince, gördüler o yılanı.


Koca bir yılan idi, çok heybetli ve iri,
Azarladı yılanı, Allah’ın Peygamberi:


(Ey yılan korkmaz mısın âlemlerin Rabbinden?
Hem de utanmaz mısın, Onun Peygamberinden?


Eziyyet ediyorsun, sen bu arkadaşıma,
Istırap veriyorsun, bu yâr ve yoldaşıma.)


Yılan dile gelerek, dedi: (Yâ Resûlallah,
Sen, bütün varlıkların Peygamberisin Vallah.


Seni seven, sadece değildir ki insanlar,
“Aşıktır sana kuşlar, karıncalar, yılanlar.


Ben de âşık olmuşum, yüzünüzü görmeğe,
Ve yalnız bu maksatla, gelmişim ben bu yere.


Bu sıkıntılı yerde, gece gündüz demedim,
Senelerdir sabırla, yolunuzu bekledim.


Girdiniz güneş gibi, karanlık mağaraya,
Sıddık’ın mâni oldu, kalmadı bende hayâ.


Yüzünü görmek için, bu suçu işledim ben,
Özrümü kabul edip, af buyur beni lütfen.)


Resul kabul buyurdu, yılanın bu özrünü,
Gördü yılan böylece, Resulün nur yüzünü.


O sırada müşrikler, mağara önüne dek,
Gelmişlerdi onların izlerini sürerek.


Lâkin gördüklerinde, o örümcek ağını,
Ve bir güvercinin de, hem yuva yaptığını.


Dediler: (Eğer onlar, girselerdi bu yere,
Ağ yırtılır ve yuva bozulurdu bir kere.)


Onlar kapı önünde, konuşurken bu minval,
Hazreti Ebu Bekir, endişe etti derhal.


Dedi: (Ya Resûlallah, onlardan bir tanesi,
Eğilip bakmış olsa, burada görür bizi.)


Resulullah buyurdu: (Korkma yâ Eba Bekir,
Korkma ki, Hak teâlâ bizimle beraberdir.)

 Hazreti Ebu Bekir “radıyallahü anh” -5-

  (Mağarada cennet suyu) 25/09/1999

 Peygamber Efendimiz, Sıddık ile böylece,
Mağarada kaldılar, üç gündüz ve üç gece.

Sıddık hararetlenip, arzuladı serin su,
Ve hemen arz edince, Resule bu hususu.

Buyurdu; (Yâ Ebâ Bekr, çıkıver dışarıya,
Bir ırmak görürsün ki, iç ondan doyasıya.)

Sıddık emre uyarak, dışarı çıktı hemen,
Mağaranın önünde, su gördü hakikaten.

Baldan tatlı, kardan ak, miskten güzel kokardı,
Yeşillikler içinde, serin bir su akardı.

İçti Sıddık-ı ekber, o sudan doya doya,
Döndü ferahlanarak, tekrar o mağaraya.

Dedi: (Yâ Resûlallah, dağ başında bu ırmak,
Nasıl böyle akar ki, ederim bunu merak.)

Buyurdu: (Hararetten, vaktâ ki yandı için,
Hak teâlâ yarattı, bu suyu senin için.)

Hazreti Ebû Bekir, sevindi gayet buna,
Dedi ki: (Anam, babam, feda olsun yoluna.

Hak teâlâ katında, acaba bu günahkâr,
Ebû Bekr’in kıymeti, var mıdır ki bu kadar?

Bu güzel serin suyu, Mekke’nin bir dağında,
Akıttı benim için, misk ve amber tadında.)

Cevaben buyurdu ki; (Evet yâ Ebâ Bekir,
Hak katında kıymetin, daha da ziyadedir.)

Hazreti Ebû Bekir yine o mağarada,
Bir kuşcağız gördü ki, dururdu hep tavanda.

Ne yer, ne de içerdi, dururdu aynı minval,
Çok tuhafına gitti, ondaki bu garip hal.

Düşündü: (Hiçbir canlı, yaşayamaz yemeden,)
O esnada Cebrail, oraya geldi hemen.

Resul vasıtasıyla, buyuruldu ki ona,
(Merak ettiğin şeyi, sual et o hayvana.)

Hazreti Ebû Bekir, etti ki kuşa sual;
(Ne yer, ne de içersin, nedir bu sendeki hal?)

O zaman kuş söyledi, sırrını Ebû Bekr’e,
Dedi ki: (Bu esrarı, size derim iki kere.

Yarattı Hak teâlâ, bin yıl önce beni hem,
Sadece iki sözdür, benim yemem ve içmem.

Acıkınca birini söylerim, doyar karnım,
Susasam öbürüne söyleyince kanarım.)

Buyurdu: (Ey kuşcağız, bu ne acaip şeydir,
Seni böyle doyuran, kandıran sözler nedir?)

Dedi ki: (Hak teâlâ herşeye kadir elbet,
O, her türlü doyurur, O’nundur güç ve kuvvet.

Doyurur beni dahi, iki kelime ile,
Bunlar dahi bahusus, ilgilidir seninle.

Sana buğz edenlere, lanet eder doyarım,
Seni çok sevenlere, dua eder kanarım.)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -1- 07/01/2000

 

Hz. Âişe’nin gözyaşları


O Server geldi bir gün, evine Âişe’nin,
Sordu ki: (Yiyecekten, var mıdır hiçbir şeyin?)


O, cevaben dedi ki: (Bu gece kaldığınız,
Evde çıkarmadı mı, bir yemek hanımınız?)


O böyle söyleyince, Allah’ın Resulüne,
Peygamber Efendimiz, gücendi bu sözüne.


Müteessir olunca, bu sözünden O Server,
Dışarı çıkmak için, hazırlandı bu sefer.


Âişe vâlidemiz, eteğinden tutarak,
Pek çok özür diledi, hemen pişman olarak.


Ve lâkin eteğini çekerek Fahr-i âlem,
Çıkınca, Âişe’nin içini sardı elem.


Resulü üzdüğünü anlamıştı O zira,
Yüzünü yere koyup, başladı yalvarmağa:


(Yâ Rabbî, senden gayri yok bana acıyacak,
Beni bu ıstıraptan, sen kurtarırsın ancak.)


Tam mescide girerken, rahmeten lil’âlemin,
Bir anda indi yere, gökten Cibril-i emîn.


Henüz bir ayağını atmıştı ki içeri,
Acele yetişerek, durdurdu O Serveri.


Dedi: (Allah katından, bir emir var ki size,
Maalesef izin yok, mescide girmenize.)


Durup sordu Cibril’e, O Resul-i müctebâ,
(Ey kardeşim Cebrail, sebep nedir acaba?)


O, cevaben dedi ki; (Ey Allah’ın Habibi,
Âişe’nin gözyaşı, akıyor ırmak gibi.


Rabbimiz buyurdu ki, Âişe’ye giderek,
Teselli etsin onu, bir şeyler söyleyerek.)


Resul eve dönünce, af diledi Âişe,
Özrü kabul olunup, buldu huzur ve neş’e.


Cebrâile bir daha buyurdu ki Rabbimiz;
(O iki sevgiliyi, barıştırdık şimdi biz.


Bir de ihsan edelim, onlara şimdi yine,
Cennet nimetlerinden, al götür önlerine.)


Girdi hemen Cennete, Cibril aleyhisselâm,
Götürdü önlerine, Cennetten türlü taam.


İki lokma kalınca, Resulullah bu kere,
Buyurdu: (Bu lokmalar, kalsın Ebû Bekir’e.)


O an kapı çalındı, buyurdu ki O Server;
(Ebû Bekir gelmiştir, koş kapıyı açıver.)


O içeri girince, buyurdu ki: (Ey Sıddık,
Bunlar Cennet nimeti, senin için ayırdık.)


Aldı iki lokmayı, O da iki eline,
Verdi Resûlullahla, temiz kerimesine.


O Server buyurdu ki; (Senindi bu lokmalar,
Niçin sen yemeyip de, verirsin bize tekrar?)


Şöyle arz eyledi ki, O da Resûlullaha;
(Yemeniz hayırlıdır, yememden bin kat daha.)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -2- 08/01/000

 

Kıldan âbâ...


Hazreti Ebû Bekir, girip İslâm dinine,
Candan âşık olmuştu, Hüdânın Habibine.


Hem rızaları için Allah ve Resulünün,
Tam “seksen bin altın”ı sadaka verdi o gün.


O böyle dağıtınca elde varsa her nesi,
Kalmadı üzerinde giyecek elbisesi.


Buldu kıldan “Bir abâ”, geçirdi arkasına,
Bu yüzden gelemedi eshabın arasına.


Resulullah mescitte cemaate bakarak,
Onu göremeyince, ettiler hayli merak.


Eshaba sordular ki; (Kardeşim Ebû Bekir,
Cemaate gelmemiş, acaba sebep nedir?)


O esnada Cibril de bürünmüş “Bir âbâ”ya,
Geldim Rabbin emriyle, Resul-i müctebaya.


Resulullah görünce Cibrîl’in bu halini,
Çok merak eyliyerek, sordu şu sualini:


(Ey kardeşim Cebrail, bu ne haldir ki böyle,
Kıldan abâ giymişsin, hikmeti nedir, söyle?)


Dedi: (Yâ Resulallah, gökte melekler dahi,
Kıldan abâ giydiler, hep böyle benim gibi.)


(Niçin?) diye sorunca, dedi: (Yâ Resulallah,
Böyle giyinmenizi, emretti bize Allah.


Çünkü Sıddık vârını dağıttı ki o kadar,
Kırk bin altın gizlice, kırk binini âşikâr.


Elbisesini dahi bir fakire verip hep,
Namaza gelemedi mescide bundan sebep.


Şimdi onun sırtında kıldan bir abâ vardır,
Mescide gelemeyip, evde oturmaktadır.


Bu yüzden emretti ki Rabbimiz meleklere,
“Siz de öyle giyinip, benzeyin Ebû Bekr’e.”


İşte yâ Resulallah, emretti ki Rabbimiz,
Bir elbise bularak, Ona gönderesiniz.)


Allah’ın sevgilisi bunları işitince,
Hazreti Ebû Bekr’e dua etti bir nice.


Sonra hitap etti ki eshaba Efendimiz;
(Fazla bir elbiseye malik ise hanginiz,


Götürüp Ebû Bekr’e versin o esvabını,
Çoğaltsın bu sayede ecir ve sevabını.)


Ve lâkin hiç birinde, yoktu fazla bir libas,
Zira yoktu onlarda, dünyalık bir ihtiras.


Gönderdiler bir esvap, bir yerden edinerek,
Hazreti Ebû Bekir, onu alıp giyerek,


Resule varmak için, yola çıktı acilen,
Cibril yine emirle, Resule geldi hemen.


Dedi: (Yâ Resulallah, emretti Hak teala,
Karşılasın Habibim Ebû Bekr çıktı yola.)


Resulullah Sıddık’ı, yolda karşıladılar,
Musafeha ederek, çok dua buyurdular.

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -1- 15/01/2000

 

Ciğer kebabı


Sahabeden bazısı, hazreti Ebû Bekr’in,
Hanesinin önünden geçerken sabahleyin,


“Ciğer kebap” kokusu, duydular o haneden,
Bu kokuyu alınca, düşündüler ki hemen:


“Bu, bir kebap kokusu, demek ki Ebû Bekir,
Evde ciğer kebabı pişirmiş yemektedir.”


Derhal Resulullah’ın hanesine geldiler,
Hazreti Ebu Bekr’i şikayet eylediler.


Dediler: (Ey Allah’ın Sevgili Peygamberi,
Ebû Bekir, evinde kebap yapmış ciğeri,


Kendisi yalnız yer de, bize hiç haber vermez,
O ciğer kebabından bize neden yedirmez?


Böyle yapmamalıydı, darıldık ona biraz,
Geldik ki bu durumu eyleyelim size arz.)


İltifat eylemedi Resulullah buna pek,
Buyurdu ki; (bu işte yanlışlık olsa gerek.


O, ciğer kebabını yalnız yemez evinde,
Kebap yiyecek olsa, çağırır bizleri de.


Ebû Bekir hakkında böyle düşünmeyiniz,
Muhakkak bir hikmeti vardır bilmediğiniz.


Yine kebap koksu duyarsanız evinden,
Haber verin, birlikte gidelim ona hemen.)


Bir gün haber verdiler Resulullah’a yine,
Gittiler hep birlikte, Ebû Bekr’in evine.


Koku vardı velâkin yoktu ateş ve kebap,
Taaccüp eylediler bu işe giden eshab.


Peygamber Efendimiz sordu: (Yâ Ebâ Bekir,
Evde kebap pişirip yermişsin, öyle midir?


Şimdi sana geldik ki, bazısıyla eshaptan,
Bize de yediresin o ciğer kebabından.)


Ebû Bekr hayret edip verdi ki şu cevabı;
(Hayır, ben hiç yemedim evde ciğer kebabı.


Evde kebap kokusu var ise, bu doğrudur,
Bu, kendi ciğerimin kavrulmuş kokusudur.)


Ona sual etti ki Resulullah bu sefer;
(Nasıl pişip kavruldu ciğerin yâ Ebâ Bekr?)


Dedi: (Yâ Resûlallah, bu dinî cenab-ı Hak,
Bana da nasib etti, hem de eshab yaparak.


Ayrıca dost eyledi, beni Resulullah’a,
Dünyada bundan büyük bir nimet yoktur daha.


Yapamazsam bu kadar nimetlerin şükrünü,
Ne olur benim halim, ölünce mahşer günü?


Bu nimetin şükrünü, nasıl eda ederim?
Diye çok düşünmekten, kebap oldu ciğerim.


Evet ciğer kokusu yayılsa da evimden,
Bu koku yayılıyor kavrulan ciğerimden.)


İşin hakikatını eshab da öğrenince,
Çok özür dilediler kendisinden hemence.

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -2- 16/01/2000

 

Bir anlık ibadet...


Allah’ın sevgilisi mescitte bir gün yine,
Nasihat ediyordu sahabe-i güzine.


Geldi Cibril-i emin, az sonra gökyüzünden,
Bir haber getirmişti Resul’e Rabbimizden.


Dedi: (Yâ Resulallah bir haberim var size,
Arz etmek istiyorum onu hazretinize.


Bir ibadet yaptı ki bu sabah Ebû Bekir,
Bu, tam yetmiş senelik ibadete bedeldir.)


Resul bir şey demedi, o zaman Cebrail’e,
“Sıddık’ı çağır” diye, emr eyledi Bilâl’e.


Hazreti Ebû Bekir, giyinip çıktı evden,
Geldi Resulullah’ın huzuruna âcilen.


O Server kendisine sordu ki geldiğinde;
(Yâ Ebâ Bekr, bu sabah ne yapıyordun evde?)


Dedi: (Yâ Resulallah, hiçbir şey yapmıyordum,
Sabah namazdan sonra, evde oturuyordum.)


O zaman Resulullah şöyle sual etti ki;
(Bir hayır hasenat da yapmadın mı hiç peki?)


Hazreti Ebû Bekir, arz etti ki cevaben;
(Hayır yâ Resulallah, yapmadım hakikaten.)


Allah’ın sevgilisi, sordu ona bu sefer,
(Peki bugün kalbinden geçirdin mi bir şeyler?)


Hazreti Ebû Bekir dedi: (Yâ Resulallah,
Evet geçti kalbimden bazı şeyler bu sabah.)


Resulullah bu defa sordu: (Yâ Eba Bekir,
Kalbinden geçirdiğin o şeyler peki nedir?)


Dedi: (Yâ Resulallah, bu sabah kıldım namaz,
Sonra kendi kendime, düşündüm şöyle biraz.


Yarattı Hak teâlâ, Cehennemi, Cenneti,
Ve her ikisini de, doldurmak murad etti.


Madem ki Cehennemin içi hep dolacaktır,
Demek ki çok insanlar, ateşte yanacaktır.


Sonra kendi kendime şöyle düşündüm ki hem,
“Fevkalade büyük ve çok geniştir Cehennem.


Onun dolması için, pek çok insan gerektir,
Bu da, çok kimselerin yanmaları demektir.”


Sonra da Cehennemin şiddetini düşündüm,
Yanacak insanların haline çok üzüldüm.


Kimsenin yanmasını istemiyordum zira,
Şöyle bir temennide bulundum hemen sonra.


“Öyle büyük olsa ki, vücudum o gün benim,
Doldursa Cehennemi, yalnız benim bedenim.


Sırf benim vücudumla, dolsa yani Cehennem,
Ve ateşte yanmaktan, kurtulsa cümle âlem.”


Böyle bir temennide bulunmuştum bu sabah,
İnşallah bu temennim olur yâ Resulallah.)


Allah’ın Sevgilisi bu cevabı dinledi,
Ellerini açarak O’na dua eyledi.

 

Hazreti Ebu Bekir “radıyallahü anh” -1- 04/04/2000

 

Resulün huzurunda...


Hazreti Ebu Bekir, hazreti Ömer ile,
Konuşurlar idi ki, bir husus üzerinde.


Hazreti Ebû Bekir, gadaplanıp ansızın,
Sert söyledi birazcık, elinde olmaksızın.


Pişman olup çok özür dilediyse de, fakat,
Buna, hazreti Ömer etmedi pek iltifat.


Yani Onun özrünü kabul eylemedi ve,
Ebû Bekr’in yanından, ayrılıp gitti eve.


Çok üzüldü bu hale hazreti Ebû Bekir,
Dedi: “Bu, benim için bir felaket demektir.


Zira şimdi Ömer’in, kırıldı kalbi bana,”
Koştu bu üzüntüyle, Resûlün huzuruna.


O Server, kendisini görünce böyle üzgün,
Buyurdu: (Yâ Ebâ Bekr, üzgünsün biraz bugün.)


O dahi cevabında dedi: (Yâ Resulallah,
Hazreti Ömer ile konuşurken bu sabah,


Elimde olmaksızın, birazcık sert söyledim,
Sonra da pişman olup, hemen özür diledim.


Lâkin, o, bu özrümü kabul eylemeyince,
Kul hakkından korkarak kederlendim bir nice.


İşte yâ Resulallah geldim ki size ilkin,
İstiğfar edesiniz, Rabbime benim için.)


Resul Onu dinleyip, çok üzüldü ve hemen,
Hazreti Sıddık için, af diledi Rabbinden.


Hazreti Ömer dahi, gark oldu bir kedere,
Dedi “Haksızlık ettim kardeşim Ebû Bekr’e.”


O dahi yaptığına üzülüp için için,
Düştü hemen yollara, Resule varmak için.


Geldiğinde gördü ki, hazreti Ebû Bekir,
Resulün huzurunda, sohbet dinlemektedir.


Evde başkaları da var idi sahabeden,
Selam verip edeple, oturdu O da hemen.


Resulullah bakarak Ömer-ibnil Hattab’a,
Bir nasihat eyledi, hazır olan eshaba.


Buyurdu; (Kardeşlerim, hamd olsun Rabbimize,
Ki Peygamber yaparak gönderdi beni size.


Siz tekzib ediyorken, benim nübüvvetimi,
Ebû Bekr kabul etti, benim her dediğimi.


Ayrılmadı yanımdan, sıkıntılı anlarda,
Arkadaş oldu bana, karanlık mağarada.


Şanı yüce kimsedir, kardeşim Ebû Bekir,
Ona hürmet eylemek, bana hürmet demektir.


Onun yüksek hatırı hoş tutulursa eğer,
Razı olur sizden de, hem Allah, hem Peygamber.)


Bunu, hazreti Ömer işitince Resulden,
Kalkıp Ebû Bekr’in yanına vardı hemen.


O da kalktı ayağa, musafeha ettiler,
Birbirlerinden pek çok özürler dilediler.

 

Hazreti Ebu Bekir “radıyallahü anh” -2- 05/04/2000

 

Şehitliğin kıymeti...


Bir gün hazreti Ali, bir kısım genç eshaba,
Nasihat eyleyerek teşvik etti cihada.


Kalktı bir genç dedi ki; (Yâ Emir-el müminin,
Cihadın sevabından bize bahseder misin?)


Dedi: (Resulullahla, giderken bir gazaya,
Sormuştum ben de bunu, Resul-i müctebaya.


Buyurdu ki yâ Ali, bazı mümin kimseler,
Cihada çıkmak için, halis niyet etseler.


Bir berat yazılır ki, onlar için şimdiden;
“Bunlar âzad olmuştur, Cehennem ateşinden.”


Meleklerine karşı öğünür, Hak teâlâ,
Hak yolda cihad eden ihlaslı kullarıyla.


Buyurur; “Kullarıma bakınız ey melekler,
Onlar benim yolumda, cihada gitmekteler.”


Bu niyetle evinden çıkarken sabahleyin,
Evinin duvarları ağlarlar onun için.


Hatta o, cihad için çıkarken sabahları,
Kuru yaprak misali, dökülür günahları.


“Kırk bin” melek gönderir, Rabbimiz her birine,
Ki her türlü belâdan, korusun onu yine.


Gökte, cümle melekler, ona gıpta ederler,
Ayakları altına gelip kanat gererler.


Derler, “Kanadımıza bassın da bu mücahid,
Biz de şereflenelim, onun ile bir vakit.”


Verilir herbirine, bin âbidin sevabı,
Bir iyilik yapsalar, yazılır iki katı.


O cihad etmek için, yola çıktığı zaman,
Öyle sevap alır ki, ancak bilir Yaradan.


Ağaçlar kalem olsa, kâtip olsa melekler,
Yine o sevapları yazıp bitiremezler.


Düşmana karşı gelip harbe giriştiğinde,
Dua eder melekler, her hücum edişinde.


Arş-ı âlâ altından, nidâ eder bir melek;
“Cennet, kılıç gölgesi altındadır” diyerek.


Ona, kılıç darbesi tatlı gelir bir hayli,
Sıcak günde içtiği “Serin şerbet” misali.


Atından düşer ise, mücahit harpte eğer,
Düşmeden, melek gelip ona “Cennet” müjdeler.


Ruhu çıktığı zaman nidâ eder bir melek;
“Merhabâ ey temiz ruh, safâ geldin” diyerek.


“Âfiyet olsun sana, Cennetin nimetleri,
Altından sular akan köşkleri, hurileri.”


“Vekîli benim” diye, buyurur Allah yine,
Şehidin yetim kalan evladına, ehline.


Şehitlerin ruhları, yükselirler uçarak,
Yeşil renkli kuşların, kursağında olarak.


Resulullah buyurdu “Yarın mahşer yerinde,
Peygamberler karşılar, şehitler geldiğinde.”)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -1- 14/05/2000

 

Kavuştu şehadete


Hazreti Ali der ki, “şehitlik” üzerinde,
Resulullah eshaba müjdeler verdiğinde,


Sahabe arasından, “Nevfel” adlı birisi,
İki oğlunu alıp, hanımıyla kendisi,


Geldi Resulullah’ın mübarek huzuruna,
Mühim bir arzusunu arz etti o gün O’na.


Dedi: (Yâ Resulallah, kabul buyurursanız,
Ben bir dua edeyim, siz âmin deyin yalnız.)


Resul kabul edince, şöyle yaptı duayı;
“Yâ Rabbî, nasib eyle bana şehid olmayı.


Şu iki oğlum yetim, dul olsun hem de zevcem,
Şehidlik nasib eyle, yâ İlahi bana sen.”


Allah’ın Sevgilisi, “Âmin” dedi duaya,
Nevfel hızla kalkarak, katıldı bir gazaya.


Kılıcını kuşanıp, hiç vakit geçirmeden,
Düşmanın ortasına kendini attı hemen.


Her vuruşta bir kafir düşüyordu önünde,
“Şehit olmak”, en büyük arzusuydu o günde.


Şehadet nimetine vasıl oldu birazdan,
Zira dua almıştı, Resul-i müctebadan.


Onun şehadetine üzüldü cümle eshab,
Resul de çok üzülüp, duydu büyük ızdırap.


Aldı onun başını, bir mübarek dizine,
Buyurdu ki; (Ey Nevfel, kavuştun isteğine.


Hak teala herkesi davet ettiği zaman,
Sen, başın sağ elinde, çıkarsın Arş altından.


Kanlar, damarlarından aka aka gidersin,
Hesaba çekilmeden, sen Cennete girersin.


Damarlarından akan o kanlar o gün hatta,
Misk-i amberden bile güzel kokar adeta.)


Abdurrahman bin Avf’ın, verdiği bir gömleğe,
Sarıp defn eylediler, onu uygun bir yere.


Defin işi bitince, kalktı Resul-i ekrem,
Parmakları ucuna basarak yürürdü hem.


Merakla sordular ki, hemen eshab-ı güzin;
(Hikmeti nedir acep, böyle yürümenizin.)


Buyurdu; (O kadar çok toplandı ki melekler,
Ayağımı basacak bulamadım boş bir yer.)


Bitti gazâ zaferle, birçok şehid vererek,
Gaziler dönerlerdi, Allah’a şükrederek.


Nevfel’in hanımı da, alıp iki oğlunu,
Tebrike gelmiş idi, Resulün ordusunu.


Doğruca o Server’in, yaklaşıp huzuruna,
Büyük bir heyecanla, Nevfel’i sordu ona.


Dedi: (Yâ Resulallah, mübarek olsun gazan,
Nevfel’i göremedim, nerededir o şu an?)


Gözleri yaşla doldu, o an Resulullah’ın,
Ağladı herbiri de, yanında olanların.

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -2- 15/05/2000

 

Dirildi şehid Nevfel!


Hâtun sual edince, ahvalini “Nevfel”in,
Yaşla doldu gözleri, hazreti Peygamberin.


Şehadet haberini söyleyemedi ona,
Arkaya işaretle, devam etti yoluna.


Sonra hazreti Ali geliyordu geriden,
Hâtun Ona yaklaşıp, Nevfel’i sordu hemen.


Hazreti Ali’nin de, yaşla doldu gözleri,
Diyemedi bir türlü ona acı haberi.


O da işaret edip, eliyle arkasına,
Yürüyüp geçiverdi, öndekinin yanına.


Sonra hazreti Osman, geliyordu geriden,
Hâtun Ona koşarak, Nevfel’i sordu hemen.


O da bu manzaraya üzülerek gayetle,
Geçiverdi ileri, arkaya işaretle.


Sonra hazreti Ömer, geriden geliyordu,
Hâtun merak içinde, yaklaşıp Ona sordu.


O da söyliyemedi, hatuna bu haberi,
Arkaya işaretle, geçiverdi ileri.


En arkada Ebû Bekr, yalnızca geliyordu,
Hâtun Ondan müjdeli bir haber bekliyordu.


Çaresizlik içinde, koşarak Ebû Bekr’e,
Nevfel’in ahvalini, Ona sordu bu kere.


Resul-i müctebanın mağara arkadaşı,
Ve Onun çok sevdiği, yârı, hem de sırdaşı,


Hazreti Ebû Bekir, düşündü ki, “Ne desem?
Şehadet haberini bu hatuna der isem,


Muhalefet olur bu, Allah’ın Resulüne,
Zira O söylemedi, bunu onun yüzüne.


Geride kaldı desem, bu söz de yalan olur,
Zira benden geride, gelen bir kimse yoktur.


Yâ Rabbi, kaçındılar yıkmaktan bir gönülü,
Ali, Osman ve Ömer, hem de Allah Resulü.


Zor durumda kaldım, ben nasıl cevap vereyim,
Geride kimse yok ki, işaret eyliyeyim.


Üzmek istemiyorum, bu zavallı kulunu,
Yâ Rabbi göster bana, bunun çıkış yolunu.


Bütün ihtiyarını, Allah’a bırakarak,
Eliyle sakalını, tutup sıvazlayarak,


Bütün varlığı ile sığındı Yaradana,
Ve “Yâ Allah” diyerek, şiddetle etti nidâ.


O an bir toz bulutu, belirlendi uzaktan,
Şehid Nevfel, sür’atle geldi ve indi attan.


Dedi: (Yâ Ebâ Bekir, sırf senin hatırına,
Diriltti Rabbim beni, bir emrin var mı bana?)


Ve hazreti Sıddık’ın, ellerini öperek,
Yürüdü ileriye, bir bir selam vererek.


Atının üzerinde, yalın kılıç Nevfel’i,
Görüp hayret ettiler, sahabenin her biri.

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -3- 16/05/2000

 

‘Râzı mı benden?’


Ne zaman dönselerdi, O Server bir gazadan,
İki rekat bir namaz kılarlardı her zaman.


Bu seferden de dönüp, varınca mescidine,
Âdet üzre kıldılar eshabla bunu yine.


Bir özür sebebiyle, vazife ile veya,
Eshabtan gitmiyenler var ise o gazâya,


Resulün huzuruna gelerek hemen o gün,
Tebrik ederler idi, gazasını Resulün.


Bu cenkten dönünce de, Resul-i ekrem yine,
Gelip oturmuşlardı, şerefli mescidine.


Harbe gitmiyen eshab, gelmişti tebrik için,
Kalabalık var idi, kapısında mescidin.


İşte tam o sırada, mescidin kapısından,
Girdi “Nevfel” içeri, sahabe arasından.


Buna şahid oldular, sahabeden her biri,
Hayretten şaşırdılar, görünce Onu diri.


Nevfel içeri girip, Resule verdi selâm,
Selâmını alarak Resul aleyhisselam,


Buyurdular ki; (Bu iş, açık bir keramettir
Bu, acaba eshabdan kimin sebebiyledir?)


O anda gökyüzünden, geldi Cibril Resul’e,
Dedi: (Yâ Resulallah, şükür secdesi eyle!


Yarattı Hak teala, bir kişi ümmetinden,
İsa Peygamber gibi, ölüleri dirilten.


Ey Hüda’nın Habibi, Rabbimiz selâm eder,
Ve şöyle buyurur ki, “Ebû Bekr o gün eğer,


Bütün varlığı ile, bana tam sığınarak,
“Ya Allah” dese idi, o ikinci olarak,


Ne kadar şehid varsa, şu toprağın altında,
Celâlim hakkı için, diriltirdim ânında.


Onun hatırı için, dirilttim ben Nevfel’i,
Zira hiç yalan bir söz etmedi Onun dili.


Ben râzıyım bin kere Sıddık’ım Ebû Bekr’den,
Ey Habibim acaba, râzı mı O da benden?)


Resulullah Cibril’den alınca bu haberi,
Kalkıp müjdelediler, hemence Ebû Bekr’i


Sakalından öperek, buyurdu: (Ey kardeşim,
Cibril müjde getirdi, şu anda senin için.


Rabbimiz buyurur ki, “Sıddık’tan razıyım ben,
Dostun Ebû Bekir de, râzı mı aceb benden?”


Ey Ebû Bekr kardeşim, müjdeler olsun sana,
Kavuştun Rabbimizin büyük iltifatına.)


Hazreti Ebû Bekir, bunları dinleyince,
Sevinip, gözlerinden yaşlar aktı bir nice.


Dedi: (Yâ Resulallah, kim olur ki bu âciz,
Benden razı mı diye, sual etsin Rabbimiz.


Râzıym, çok râzıyım elbet ya Resulallah,
Çok şükür bu ni’meti bahşetti bana Allah.)

 

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -1- 22/06/2000

 

“Cezasını siz verin!”


Sahabe-i kiramdan, Bilâl-i Habeşi’yi,
“Köle” diye almıştı, kâfirlerden bir kişi.


Bir de puthaneleri var idi ki küffarın,
Onun hizmeti için, tutmuşlardı bir kadın.


Bir gün hazreti Bilâl, tenha görüp bu yeri,
Kimseye görünmeden, giriverdi içeri.


O putların yüzüne pislik sürüp ve hemen,
Çıktı sonra dışarı, kimseye görünmeden.


Ertesi gün kâfirler, vaziyeti gördüler,
Bilâl’in yaptığını, kadından öğrendiler.


Efendisine gidip, anlattılar bu hali,
Dediler: (İşte böyle, cezalandır Bilâl’i.)


Efendisi dedi ki; (Bilâl olsun sizlerin,
Nasıl istiyorsanız, cezasını siz verin.)


Yatırdılar Bilâl’i, sıcak kumun üstüne,
Bir de kaya koydular, karnının üzerine.


Bağladılar sonra da, ayağını elini,
Dediler ki; (Ey Bilâl, bırak İslâm dinini.


Bak eğer dönmez isen, sen bu İslam dininden,
Asla kurtulamazsın, bu işkencelerinden.)


Buna rağmen o yine, “Allah birdir” diyordu,
Ve asla dinine bir halel getirmiyordu.


Bir gün Resul-i ekrem, gördü onu bu halde,
Yüreği sızlayarak, üzüldü fevkalade.


Buyurdu ki; (Yâ Bilal, seni, bu kafirlerden,
Gün gelir, elbette ki kurtarır Allah demen.)


Sonra teşrif eyledi, seadethanesine,
Az sonra geldi Sıddık, Peygamberin evine.


Anlatıp Ebû Bekr’e, gördükleri o hali,
Buyurdu ki; (Ancak sen kurtarırsın Bilâl’i.)


Hazreti Ebû Bekir, gitti hemen Bilâl’e,
Gözleriyle görerek, vakıf oldu bu hale.


Baktı ki kızgın kumun içine yatırmışlar,
Karnının üstüne de, koca bir taş koymuşlar.


Çok üzülüp dedi ki, insafsız Ümeyye’ye;
(Niçin azab edersin bu zavallı köleye?


“Lâ ilâhe illallah” söylüyorsa bir insan,
Cezaya mı lâyıktır, yok mudur sende vicdan?


Kaldır at üzerinden evvela şu kayayı,
Ve söyle onun için istediğin parayı.)


Dedi: (Satmam onu ben, çok para versen bile,
Ve lâkin değişirim şu kölen Âmir ile.)


Kabul edip değişti, Âmir ile Bilâl’i,
Gelip Resulullah’a, arz eyledi ahvali.


Dedi: (Yâ Resulallah, Bilal’i Ümeyye’den,
Âmir ile değişip, satın aldım şimdi ben.


İkinci olarak da müjde vereyim size,
Âzad ettim Bilal’i, sizin şerefinize.


Şu anda köle değil, hürdür O bizim gibi,
Rahat etsin kalbiniz, ey Allah’ın habibi.)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -2- 23/06/2000

 

Bir merhamet örneği...


Hazreti Sıddık ile, hazreti Ali bir gün,
Gelip oturmuşlardı, huzurunda Resulün.


O esnada içeri biri girdi bu kere,
Selâm verdi Resulle, hazreti Ebû Bekr’e.


Tam oturacaktı ki, baktı hazreti Ali,
Adam onu görünce, değişti birden hali.


Beti benzi sararıp, mahcub oldu be gayet,
Hazreti Ebû Bekir eyledi buna hayret.


Hemen sual etti ki, Aliyyül Mürteza’dan,
(O niçin mahcub oldu, seni gördüğü zaman?)


Dedi: (Yirmi bin akçe, borcu var onun bana,
Bu sebep olabilir, çok mahcub olmasına.)


Hazreti Ebû Bekir üzüldü buna gayet,
Zira pek çoktu onda, insanlara merhamet.


Huzuruna çağırıp sordu ki o kimseye,
(Niçin ödemiyorsun borcunu sen Ali’ye)


Dedi ki; (Ödemeğe, yok bende güç ve tâkat,
Yoksa geciktirmezdim, ödemeyi bir saat.)


Buyurdu ki; (Borcunu şimdi ben ödeyeyim
Sen dahi bir arzumu, yerine getir benim.


Fâtiha suresinin, okuyup bir kısmını,
Hediye eyle bana, ecir ve sevabını.)


Çok sevindi o kimse, bunu duyduğu zaman,
Ve lâkin okuyunca, bir miktar Fatiha’dan,


Buyurdu ki; (Devam et, oku da gel sonuna,
Yirmibin akçe daha vereyim ben de sana.)


O şahıs okuyarak bitirdi Fatiha’yı,
Hediye etti ona, kırk bin akçe parayı.


Yine Resul-i ekrem, şöyle buyurmuşlardır;
(Sekiz adet Cennette birçok kapılar vardır.


Beş vakit namazına, dikkat eden insanlar,
“Namaz” adlı kapıdan, Cennete çağrılırlar.


Her kim de “cihad” için, etmişse fazla gayret,
“Cihad” adlı kapıdan, olunur o da davet.


Kimler de “Sadaka”yı çok vermişlerse eğer,
“Sadaka” kapısından, çağrılırlar bu sefer.


Ve yine bunun gibi, çok “oruç” tutanlar da,
“Oruç” adlı kapıdan, çağrılırlar orada.)


Resul bu hadisini buyurduğu saatte,
Hazreti Sıddık dahi, var idi cemaatte.


Şöyle arz etti ki, müsâde isteyerek;
Kapıların birinden, çağrılmak zor değil pek.


Acaba bir Müslüman var mıdır ki dünyada,
Kapıların hepsinden çağrılsın aynı anda?)


Buyurdular ki; (Evet, vardır öyle kimseler,
Onları, her kapıdan da’vet eder melekler.


Ümit ediyorum ki, sen, o kimselerdensin,
Her kapıdan çağrılıp, Cennetlere girersin.)

 

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -1- 30/06/2000

 

Hep o cevap vermişti...


Resulullah eshaba, sordular ki bir zaman;
(Var mıdır içinizde, bugün oruçlu olan?)


Hazreti Ebû Bekir sualine Resulün,
Dedi: (Evet Efendim, oruçluyum ben bugün.)


Yine sual etti ki, Resulullah eshabtan,
(Var mıdır içinizde, cenazede bulunan?)


Hazreti Ebû Bekir, cevap verdi yine de,
Dedi: (Evet, bugün ben, bulundum cenazede.)


Sonra şöyle suali, oldu ki O Resulün;
(Bir fakirin karnını doyuran var mı bugün?)


Yine O arz etti ki, hazreti Peygambere;
(Evet, yemek yedirdim, ben bugün fakirlere.)


Sonra sual etti ki, O Resul-i mücteba;
(Hasta ziyaretine giden var mı acaba?)


Resulün sualine, O cevap verdi yine,
Dedi; (Evet, gittim ben hasta ziyaretine.)


O zaman buyurdu ki; (Kardeşim Ebû Bekir,
Suale çekilmeden, Cennete girecektir.)


Bir gün yine O Server, Eshabına dönerek,
Buyurdu; (Hanginizin evinde varsa yemek,


O, Eshab-ı Soffa’dan, birkaçını bu akşam,
Hanesine götürüp, yedirsin biraz taam.)


Hazreti Ebû Bekir, bu emir üzerine,
Onlardan birkaç kişi, davet etti evine.


Sofrada yemekleri yer iken onlar fakat,
Baktılar ki yemekler çoğalıyor kat be kat.


Birer lokma alsalar, bir yemekten meselâ,
Bakarlardı ki yemek, oluyor daha fazla.


Tam doyuncaya kadar, yedi o misafirler,
Sonunda gördüler ki, fazlalaşmış yemekler.


Hazreti Ebû Bekir, bu sefer zevcesine,
Sordu: (Bu bereketin acaba sebebi ne?)


O şöyle arzeyledi: (Bilmem ki nedir sebep,
Bu yemekler yendikçe artıyorlar böyle hep.)


Yine Resul-i ekrem, bir hadis-i şerifte,
Şöyle buyurmuşlardır, sahabeye mescidde.


(Bize kim yaptı ise, bir hayır ve iyilik,
Allah’ın izni ile, mükafatını verdik.


Yalnız Ebû Bekir’in, iyiliği müstesna,
Onun mükafatını, veremedik tam Ona.


Öyle çok iyilikler, yaptı ki Ebû Bekir,
Tam karşılık vermeğe, olamadım muktedir.


Biz veremedikçe de, mükafatını, ancak,
Ona, yarın Rabbimiz, ikramda bulunacak.


Ebû Bekr’in malının, verdiği fayda gibi,
Bana, kimsenin malı, olmadı faideli.


Hak tâlâdan gayrı, dost edinseydim şayet,
Kardeşim Ebu Bekr’i, dost edinirdim elbet.)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” -2- 01/07/2000

 

Hazreti Ömer ağlıyor...


İntikal buyurunca Resul dâr-ı bekaya,
Sahâbe, seçim için geldiler bir araya.


İttifak etmesiyle sahabenin topyekun,
Hazreti Ebû Bekir halife oldu o gün.


Çıkıp hutbe okudu, sahabe-i kirama,
Buyurdu ki; (Halife seçtiniz beni, ama.


Şunu belirteyim ki, değilim en iyiniz,
Girdim bir yük altına, beni kabul ediniz.)


Kalktı hazreti Ali, müsaade isteyerek,
Dedi; (Ne haddimize, seni kabul etmemek.


Resul, seni namazda geçirdi ileriye,
Kimde cür’et vardır ki, çekiversin geriye?)


Hazreti Ebû Bekir, yapıyorken hilafet,
Yapardı bir yandan da, geçim için ticaret.


Sahabe dediler ki; (Yâ emir-el mü’minin,
Sen ticaret yapma ki, emirisin milletin.


Maaş tayin edelim sana biz beytül maldan,
Hep devlet işleriyle iştigal et durmadan.)


Ücret tayin ettiler “İki dirhem” yevmiye,
Lâkin kabul etmedi, bu ücret fazla diye.


“Bir dirhem iki dank”a indirdiler ücreti,
O zaman kabul edip, bıraktı ticareti.


Her günkü ücretini, atardı bir testiye,
Sağlardı geçimini, hususi servetiyle.


Vefatı yaklaşınca, hazreti Aişe’yi,
Çağırıp döküverdi, önüne o destiyi.


Buyurdu ki; (Ey kızım, gördüğün bu paralar,
Fakir Müslümanların birikmiş hakkıdırlar.


Ölürsem, bu testiyi götürüp ver Ömer’e,
Dağıtsın tamamını bilcümle fakirlere.)


Hazreti Ebû Bekir, vaktâ ki etti vefat,
Ömer ibnil Hattab’a sahabe etti biat.


O destiyi götürüp, Âişe hazretleri,
Halifenin önüne, döktü o dirhemleri.


Vasiyyeti söyleyip, kendisine o ara,
Dedi: (Dağıt bunları, fakir Müslümanlara.)


Ağladı Ömer Faruk, dedi; (Yâ Eba Bekir,
Senin gittiğin yoldan, hangi fert gidebilir?


Bize, çok ağır bir yük bırakıp veda ettin,
Bizi pek şaşırtıyor, senin bu hasletlerin)


Yine Resul-i ekrem edince Hakk’a vuslat,
Hazreti Ebû Bekir, eriyordu her sâat.


Âişe validemiz, sordu ki pederine;
(Bu zaiflemenizin acaba sebebi ne?)


Buyurdu ki; (Ey kızım, firakiyle Resulün,
Üzülüp, kederimden eriyorum gün be gün.


Hiç dayanamıyorum Onun ayrılığına,
Resulün bu firakı, çok ağır geldi bana.)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” 03/09/2000

 

“Dostu dosta kavuşturun!”


Hazreti Âişe’den edilir ki rivayet;
Babam, dâr-ı bekaya göç eyledi nihayet.


Tereddüt eyledi ki, sahabenin her biri,
“Nereye defnedelim acaba Ebû Bekr’i?”


Ben ise ıstırapla uyudum o arada,
Kulağıma, gâibden geldi şöyle bir nida:


“Dostu, dostun yanına ulaştırın” diyordu,
Bu ses, cümle eshaba, mânevi rehber oldu.


Uyanınca, eshaba anlattım bu rüyayı,
Dediler ki; (Bizler de, duyduk aynı nidayı.)


Artık lüzum kalmadı, istişare etmeğe,
Defnedildi Resulün bulunduğu hücreye.


Ayrıca kendisi de, vefat etmeden önce,
Vasiyyet eylemişti sahabeye şöylece:


(Eğer vefat edersem, cenazemi alınız,
Hücre-i saadetin eşiğine varınız.


Kapısını çalarak, o yere defnim için,
Resul-i kibriyadan isteyin ruhsat, izin.


Eğer açılır ise, kapı kendiliğinden,
Cenazemi oraya defnedin siz de hemen.)

 

Hazreti Ebû Bekir vaktâ ki etti vefat,
Cenaze hizmetler icrâ oldu o saat.


Vasiyyet mûcibince, cenazeyi aldılar,
Hücre-i saadetin tam önüne vardılar.


Kapısını çalarak, dediler; (Ebû Bekir,
İçeri defni için, izin istemektedir.)


Bu arzı müteakip, bütün eshabı kiram,
“Ne cevap gelir” diye, beklerken merakla tam.


Kapı derhal açılıp, ardından geldi bir ses,
Orada olanlardan, işitti bunu herkes.


Diyordu; (Cenazeyi içeri getiriniz,
Hazreti Peygamberin, yanına defnediniz.)


Girip defneylediler, içeri cenazeyi,
Sahabenin cümlesi, gördü bu hadiseyi.


Yine Sıddık-ı ekber, ölüm hastalığında,
Âişe validemiz bulunurdu yanında.


O, hasta yatağında, erişmeden henüz mevt,
Hazreti Sıddıkaya, eyledi bir vasiyyet.


Buyurdi ki; (Ey kızım, ben vefat ediyorum,
Lâkin çocuklarımı sana bırakıyorum.)


Bir miktar sükut edip, dedi ki daha sonra,
(İki kız, iki oğlan, göz kulak ol onlara.)


Lâkin o, hayret edip arz etti ki bahusus;
(Kız kardeşim bir idi, siz iki buyurdunuz.)


Dedi ki; (Hamiledir, hanımım şu an benim,
Doğumu pek yakındır, kız olur zannederim.)


Bu vasiyyeti yapıp, vefat eyledi hemen,
Doğum oldu, baktılar, “kız” oldu hakikaten.

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” 09/09/2000

 

Bir hutbe okudu ki!..


Peygamber Efendimiz vefat ettiği zaman,
Münafıklar azdılar, bozuldu Arabistan.


Yalnız Medine ile, Mekke hariç olarak,
Etraf kabilelerde, mürted oldu çoğu halk.


Hatta aralarında anlaşıp onlar yine,
İtaat etmediler kendi valilerine.


Mürted kadınlar dahi, vefatıyla Resulün,
Şenliğe başladılar, tef çalarak büsbütün.


Böyle kötü haberler gelince sahabeye,
Üzülüp başladılar, bunu müşavereye.


Huzuruna gelerek, Hazreti Ebû Bekr’in,
Dediler ki; (Dersini verelim mürtedlerin.)


Hazreti Ebû Bekir, minbere çıktı hemen,
Şu hutbeyi okudu, sahabeye hitaben.


(Duydum ki münafıklar, başlamış fitnelere,
Âsi oluyorlarmış, Müslüman valilere.


İşi gevşek tutarsak, daha da şımarırlar,
Biz ses çıkarmadıkça, hadlerini aşarlar.


Ben şöyle diyorum ki, bir an fırsat vermeden,
O münafıklar ile, harb edelim biz hemen.


Bugünden tezi yoktur, izni ile Allah’ın,
Hakkından geleceğiz, biz o münafıkların.)


Rivayet edilir ki, Cabir bin Abdullah’tan,
(Minberin dibindeydik, birkaçımız eshabtan.


Hutbenin tesiriyle, güçlendik biz o vakit,
Toplandı cihat için hemen “Onbin” mücahit.


Kumandan tayin edip “Halid bin Velid”i de,
Mürtedler üzerine gönderdi aynı günde.


Ne kadar âsi varsa, öldürerek hepsini,
Çok şiddetli verdiler herbirinin dersini.


Yine o kadınlar ki, Resul vefat edince,
Mürted olup şenlikler yaparlardı bir nice.


Hatta sevinçlerinden, azgınlaşıp büsbütün,
Tef çalıp orda burda oynarlardı bütün gün.


O kadınları dahi, bularak gidip hemen,
Cezaları verildi, tehlike büyümeden.


Diğerleri bunları hemen haber alarak,
Acele halifeye geldiler ağlayarak.


“Biz ettik sen eyleme” deyip onlar bu kere,
Gelip boyun büktüler, hazreti Ebû Bekr’e.


Özür ve aflarını dileyerek bihakkın,
Dediler ki; (Halid’i gönderme bize sakın.


Namaz, oruç, hac, zekat, yapalım her emrini,
Gönderme yalnız bize, Halid nâm emirini.)


Ağlayıp sızlayarak, edince böyle talep,
Hazreti Sıddık dahi, affetti onları hep.


Buyurdu ki; (Öyleyse, dönünüz yerinize,
Hâlid kumandanımdan bir zarar gelmez size.)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” 16/09/2000

 

Şecâat sahibiydi


Hazreti Ömer der ki; (Bir ömür müddetince,
Ne kadar sevap ecir kazandıysam bir nice,


Sıddık’ın bir saatlik ibadetiyle hemen
Değişirim hepsini, hiç tereddüt etmeden.


Çünkü Resul-i ekrem, âhirete göçünce
Arab kabileleri, mürtet oldu hemence.


Varıp Ebû Bekir’e durumu eyledim arz,
Dedim, (Bu mürtetlere, mühlet tanısak biraz.)


Benim bu teklifimi, o kabul etmeyerek,
Şöylece cevap verdi, hem de hiddetlenerek.


(Yâ Ömer, hamd olsun ki âlemlerin Rabbine,
Bu din tamamlanmış, ermiştir kemâline.


Hususen Hak teala bunu haber vermiştir,
“Size nimetlerimi tamamladım” demiştir.


Şimdi gayret lazımdır, dinin selâmetine,
Göz yummak doğru olmaz, kuvvet kaybetmesine.


Ben bunu temin için, ederim sa’y-ü gayret,
Vermem o mürtetlere, ne fırsat, ne de mühlet.


Onlarla cihad için geçirmem bir gün bile,
Kılıçtan başka şeyle konuşmam onlar ile.)


Halbuki O, halim ve yumuşaktı mizacen,
Şefkat ve merhametli bir kişiydi esasen.


Lâkin münafıklara şiddetliydi be gayet,
Çekti hemen kılıcı, etmedi hiç merhamet.


O azgın mürtetler ki, karşı geldi Allah’a,
Onlara sert davranıp, etmedi müsamaha.


Bir konuşmağa bile, hiç lüzum görmeksizin,
Sıyırdı kılıcını, vakit geçirmeksizin.


Yine o gün toplayıp, eshabın her birini,
Bir hutbe okuyarak, verdi cihat emrini.


Hata hazreti Ömer, meşhurken hiddetiyle,
Onun şecaatine, hayret etti O bile.


Yine hazreti Sıddık, vaktâ ki etti iman,
Resul-i mücteba’ya arz etti hemen o an.


Dedi; (Yâ Resulallah, arkadaşlarım da var,
Getireyim, onlar da imana kavuşsunlar.)


Peygamber Efendimiz, “iyi olur” deyince,
Onların yanlarına koşup gitti hemence.


Osman, Talha ve Zübeyr, Sa’d bin Ebi Vakkas,
Abdurrahman bir Avf’la, eyledi o gün temas.


Onlar sual etti ki hazreti Ebû Bekr’e,
“Sen iman eyledin mi, bu gelen Peygambere?”


Dedi ki: (Ben inandım, iman edin siz dahi,
O, Allah tarafından Peygamberdir Vallahi.


Dediler ki; (Madem sen, iman ettin şüphesiz,
Öyle ise biz dahi O’na iman ederiz.)


O beş arkadaşını götürdü O Resule,
Hepsi iman ettiler, Onun vesilesiyle.

 

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” 26/09/2000

 

“Kime teslim edeyim?”


Hazreti Ebû Bekir, son hastalık ânında,
Sahabenin bazısı, bulunurdu yanında.


Buyurdu ki; (Bu gece istihare eyledim,
Ki “Bu halifeliği kime teslim edeyim?”


Hayırlı olmasını, diledim Rabbimizden,
Siz de bilirsiniz ki, hiç yalan söylemem ben.


Dediler; (Ey halife, bunda yok hiç şüphemiz
Muradını söyle ki, biliyoruz seni biz.)


Buyurdu (Halifelik mevzuunu diyordum,
“Kime teslim edeyim” diye düşünüyordum.


Ben bu fikirde iken, uyumuşum öylece,
Resul-i kibriyayı, rüyada gördüm gece.


İki beyaz elbise giymişti Fahr-i âlem,
Ben de eteklerini tutuyordum ki o dem,


Libaslar yeşil olup, başladı parlamağa,
Hatta parlaklığından, imkân yoktu bakmağa.


İki yanında dahi, var idi iki kimse,
Onlar da giymişlerdi, nurdan birer elbise.


Uzun boylu, heybetli, nur yüzlü kimselerdi,
Yüzlerine bakanın, üzüntüsü giderdi.


O vaziyette iken, Resul aleyhisselam,
Musafeha ederek, verdiler bana selâm.


Sonra da sağ elini, göğsüme koydu benim,
O anda zail oldu, cümle endişelerim.


Buyurdu ki; (Biz seni, çok özledik ey Sıddık,
Bize kavuşma vakti yaklaştı gayet artık.)


O böyle buyurunca, dedim (Yâ Resulallah,
Ben dahi çok şiddetle özledim sizi Vallah.)


Öyle ağlamışım ki, sesli hem de o anda,
Evdekiler uyanıp, toplanmışlar yanımda.


Sonra buyurdular ki; (Sen şimdi bu ümmetten,
Fâruk’u halife seç, hiç tereddüt etmeden.


Zira Ömer-ül Faruk, hem adil, hem sadıktır,
Yer ve gökte herkesin rızasını almıştır.)


Yanında olanları, gösterip sonra bana,
Buyurdu; (Vezir olur dünyada bunlar sana.


Vefatın ânında da, olur yardımcıların,
Cennete gidince de olurlar komşuların.)


Dedim ki; (Anam babam feda olsun yoluna,
Bu kişiler kimdir ki, tanıtın lütfen bana.)


Buyurdular ki; (Bunlar, melektir insan değil,
Sağdaki Cebrail’dir, soldakiyse Mikail.)


O esnada yanımdan ayrıldı Resulullah,
Ben dahi uyandım ve gördüm ki olmuş sabah.


Ağlamış olduğumdan, rüyada göz yaşiyle,
Her iki yanağım da, ıslanmış o yaş ile.


Evde bulunanlar da yanıma toplanmışlar,
Ben ağladığım için onlar da ağlamışlar.

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” 03/10/2000

 

‘Kullarımı kime bıraktın?’


Rivayet edilir ki, Cabir bin Abdullah’tan,
Resulün huzurunda bulunurduk bir zaman.


“Kays” denen kabileden gelip, bazı kimseler,
Sordular O Resul’e, garip bazı sualler.


Ebû Bekr’i Sıddık’a, buyurdu ki O Server;
(Bunların sualine, sen bir cevap veriver.)


Hazreti Ebû Bekir, onlara hemencecik,
Öyle güzel cevaplar verdi ki açık seçik,


Allah’ın sevgilisi, gayet memnun oldular,
Ve Ona, şu şekilde bir dua buyurdular:


(Yâ Ebâ Bekr, çok güzel cevap verdin bunlara,
Rıdvan’ı ekber versin, sana da Hak teala.)


Bu “Rıdvan-ı ekber”in ne demek olduğunu,
Eshab Resulullah’tan sorunca hemen bunu,


Buyurdu ki, (Cennette, herkese cenab-ı Hak,
Tecelli edecektir, hep umumi olarak.


Ebû Bekr’e hususi tecelli edecektir,
“Rıdvan-ı ekber”in de, mânası bu demektir.)


Rivayet ediyor ki, yine Ebu Hüreyre,
Cibril, Resulullah’a gelmiş idi bir kere.


Vahiy getirmiş idi, Ona Hak tealadan,
O sırada Ebu Bekr, geçiyordu oradan.


Cebrail’e sordu ki, ins ve cin Peygamberi,
(Siz de tanır mısınız göklerde Ebû Bekr’i?)


Dedi; (Yâ Resulallah, seni bize gönderen,
Allah’a yemin ile derim ki elbette ben,


Gökte daha meşhurdur, o bu yere kıyasla,
“Halim” diye tanınır göklerde daha fazla.)


Ali bin Ebi Talip, rivayet eder ki hem,
Hadisi şerifinde, bir gün Resul-i ekrem,


Buyurdu ki (Ruhları, ezelde cenab-ı Hak,
Cesetlerden bin sene önceden eyledi halk.


İki ruh var idi ki, özellikle bunlardan,
En önce bu iki ruh ettiler bana iman.


Birisi, erkeklerden ruhuydu “Ebû Bekr”in,
Öbürü, kadınlardan ruhuydu Âişe’nin.


Abdullah ibni Abbas, rivayet eder ki hem,
Bir hadisi şerifte, buyurdu Fahr-i âlem:


Mi’racda, vardığımda Rabbimizin huzuruna,
Âlemlerin Rabbinden bir nida geldi bana.


Dinledim, Hak teâlâ buyurdu ki; (Ey Ahmet,
Kullarımı dünyada kime ettin emanet?)


Bu sual karşısında, arz ettim ki ben dahi,
(Onları Ebû Bekr’e bıraktım yâ İlahi.)


O zaman Hak teala buyurdu; (Yâ Muhammed,
Dünyaya vardığında, ona benden selam et.


Zira o, kullarımın üstünü, iyisidir,
Senden sonra en fazla sevdiğim birisidir.)

 

Hazreti Ebû Bekir “radıyallahü anh” 09/10/2000

 

Secdedeki dua...


Hazreti Huzeyfe’den, rivayet olunmuştur,
Bir hadisi şerifte, şöyle buyurulmuştur.


(Rüyada beni gören, görmüştür beni mutlak,
Şeytan, benim şeklime giremez tam olarak.


Ebû Bekr’i gören de, görmüştür Onu yine,
Çünki şeytan Onun da giremez suretine.)


Ebû Hüreyre dahi, nakleder ki, O Server,
Bir hadisi şerifte buyurdu ki bir sefer:


Rüyada ben Rabbime çok yakın idim ki hem,
İstedim Ali olsun benden sonra halifem.


İçimde bu şekilde bir arzu oldu, ama,
Meleklerden şöyle bir ses geldi kulağıma:


(Allah, dilediğini elbette yapacaktır,
Senden sonda halife, Ebû Bekr olacaktır.)


Rivayet ediyor ki hazreti Ali dahi,
Ben de Resulullah’tan işittim bizatihi.


Buyurdu ki, Rabbimiz, Mi’raca çıktığımda,
Ebû Bekir’in sesiyle bir nida etti bana.


“Bu ses, Ebû Bekir’in sesi” diye kalbimden,
Geçirirken şöyle bir nida geldi Rabbimden.


(Ya Ahmed, Mûsa’ya da söylerken Tur dağında,
Çok sevdiği Harun’un sesiyle ettim nida.


Şimdi konuşurken de, bu gece senin ile,
Söyledim çok sevdiğin Ebû Bekr’in sesiyle.)


Bir gün de O Resule Cibril aleyhisselam,
Gelip arz eyledi ki, Rabbimiz eder selam.


Buyurur ki; (Bir âlem yarattım gökyüzünde,
Beyaz miskten ve yetmiş dünya büyüklüğünde.


İçinde, iğne atsan, hiç yere düşmeyecek,
Şekilde halk eyledim sayısız nice melek.


Onlar tesbih ederek, geçirir her ânını,
Sıddıkı sevenlere verirler sevabını.)


Yine Resul-i ekrem, buyurdu ki bir kere,
Ebû Bekr doğduğunda, şenlik geldi göklere.


O gün Adn Cennetine buyurdu cenab-ı Hak,
(Ebû Bekr’i sevenler girerler sana ancak.)


Bir hadis-i şerifte, Peygamberimiz yine,
Şöyle buyurmuşlardır Sahabe-i güzine:


(Ümmetimden bir kimse, Rabbine sığınarak,
Herhangi arzusuna isterse vasıl olmak.


Kılsın gece yarısı, iki rek’at bir namaz,
Okusun her rek’atte, bir Fatiha üç İhlas.


Selam verip, başını secdeye koysun yine,
Secdede şu şekilde dua etsin Rabbine.


“Ebû Bekr’i Sıddık’ın hürmetine İlahi,
Şu dilek ve arzuma kavuştur beni dahi.”


Çünki kalkar secdede, aradan perde, hicab,
Secdedeki dualar, mutlak olur müstecab.)

 

Hazret-i Ebû Bekir “radıyallahü anh” 17/10/2000

 

“Evet, o sensin”


Âişe-i Sıddıka, radıyallahü anha,
(Babamdan anlat) dedi, bir gün Resulullah’a.


Buyurdu; (Yâ Âişe, Cibril Aleyhisselam,
Bir gün benim yanıma geldi ve verdi selam.

 


Dedi ki, “Hak teâlâ, ruhları halk edince,
Peygamberlerden sonra, Onu seçti ilk önce.


Toprağı Cennettendir, suyu âb-ı hayattan,
Onun için Cennette köşk yarattı yâkuttan.


Ve yine Hak teala, benim, Onun hakkında,
Yaptığım her duayı kabul etti ânında.


Yine baban Ebû Bekr, komşumdur kabirde hem,
Benden sonra yerime O olacak halifem.


Bilir Onu gök ehli ve yer yüzündekiler,
Tanır hem onu cümle yer ve gökte cinniler.


Böyle meşhur birini sevmiyen, düşman olan,
Kimse, benden değildir, değilim ben de ondan.)


Bir gün de buyurdu ki; (Ey eshabım, bir kimse,
Vardır ki, o ne vakit Cennete girer ise,


Köşklerdeki insanlar, Onu görüverirler,
Ve “Merhaba” diyerek, Ona selâm verirler.


Hazret-i Ebû Bekir sual etti; (Onu biz,
Köşklerden, saraylardan, görebilecek miyiz?)


Allah’ın Sevgilisi, buyurdular ki; (Evet,
Onu herkes görecek, o kimse sensin elbet.)


Bir gün de Resulullah bir hutbe okuyordu,
Hazret-i Ebû Bekr’e çok iltifat buyurdu.


Sonra etrafa bakıp, Onu göremeyince,
Nerede olduğunu sual etti hemence.


Öğrendi sahabeden dışarda olduğunu,
Hutbesine devamla, methetti yine Onu.


Buyurdu; (Ey eshabım, Cibril aleyhisselam,
Gelip Onun hakkında eyledi şöyle kelam.


Dedi; (Yâ Resulallah, eshabın arasında,
Ebû Bekir’den üstün kimse yoktur şu anda.)


Abdullah bin Abbas da, diyor ki, O Resulün,
Mübarek huzurunda bulunuyorduk bir gün.


Hazret-i Ebû Bekr’in ismi geçti bir ara,
O zaman buyurdu ki, orada olanlara:


(Kim Ebu Bekir gibi olabilir gerçekten,
O beni tasdik etti, herkes tekzib ederken.


Ve halk benden kaçarken, bana verdi kızını,
Saçtı benim uğrumda, malını, parasını.


O vardı her müşkil ve sıkıntılı ânımda,
Hicrette mağarada, O bulundu yanımda.


Mahşerde ben Onunla, karşılıklı olarak,
Baş başa konuşuruz, merak eder cümle halk.


Melekler ikimizi halka takdim ederler,
“Onlar Habibullah’la Ebû Bekir’dir” derler.)