Hazreti Osman “radıyallahü anh” -1- 23/10/1999
Edeb timsali...
Resul-i müctebanın, üçüncü halifesi,
Edeb hayâ timsali, merhamet hazinesi,
Hazreti Şeyhayn gibi, O dahi nesebinde,
Resul ile birleşir dördüncü dedesinde.
Lakab-ı şerifleri, “Zinnureyn”dir bu zâtın,
Zira iki kızını, aldı Resulullah’ın.
Önce “Rukiyye” adlı mübarek kızı ile,
Nikahla şereflenip damad oldu Resule.
Vefatından sonra da, hazreti Rukiyye’nin,
“Ümmü Gülsüm” kızıyla, evlendi o Server’in.
Sonra Ümmü Gülsüm de, vefat ettiğinde hem,
Üzülüp buyurdu ki, ona Resul-i Ekrem:
(Ya Osman, olsa idi bir kızım daha şayet,
Bilmiş ol ki onu da verirdim sana elbet.)
Hazreti Osman der ki: İman etmemiş iken,
Şu haberi işittim, bir gün Kureyş’lilerden.
Dediler ki: (Ya Osman, var mı acep haberin,
Dün sözünü kesmişler, Utbe’ye Rukiyye’nin.)
Üzüldüm, “Ben ne için istemedim” diyerek,
Oradan eve vardım, bunu dert edinerek.
Baktım ki evimizde annem ve teyzem vardı,
Arab’dan bir kimseyi, methedip dururlardı.
Dedim ki: (Teyzeciğim, kimi methedersiniz?
Merak ettim doğrusu, kimdir bahsettiğiniz?)
Dedi: (O, tatlı dilli, güler yüzlü biridir,
Bizleri bâtıl yoldan, hidayete erdirir.
Ona vahiy geliyor, Allahü teâlâdan,
Git, sen de O Resule tabi ol, eyle iman.)
Dedim ki: (Teyzeciğim, açıkla O kim ise,)
Dedi ki: (Muhammed bin Abdullah’tır o kimse.)
Daha sonra dedi ki: (Sana zevce olarak,
Güzel yüzlü, zahide, bir kız nasib olacak.
O hanım senden önce, bir erkek görmemiştir,
Eli, bir yabancının eline değmemiştir.
Kızı olsa gerektir o hatun bu Resulün,
Haydi git, O Resule iman et sen de bugün)
Çok taaccüb ederek teyzemin sözlerine,
Koştum hemen oradan, Ebu Bekr’in evine.
Zira biz Onun ile arkadaştık o zaman,
Evine vardığımda, bana dedi: (Ya Osman.
Sen akıllı kimsesin, teyzenin sözleri Hak,
Cansız put, ilahlığa hiç olur mu müstahak?)
Sonra Resulullah’a çıkıp gittik o zaman,
O da beni görünce, buyurdu ki: (Ya Osman.
Hak teâlâ, Cennete ediyor seni davet,
Ben Onun Resulüyüm, sen de eyle icabet.)
Hemen tasdik eyledim, Allah’ın resulünü,
Şehadeti getirip, iman ettim o günü.
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -2- 24/0/1999
“Öğünürüm onunla”
Bir gün hazreti Osman, donatıp bir ziyafet,
Allah’ın Resulünü evine etti davet.
Dedi: (Ya Resulallah, acaba bizim eve,
Teşrif eder misiniz, bugün yemek yemeğe?)
Teklifi kabul edip, buyurdu ki o zaman;
(Yemeğe tek beni mi çağırırsın ya Osman?)
Dedi ki: (Siz her kimi istiyorsanız eğer,
Onlar da davetlidir, icabet eylesinler.)
O gün hazreti Osman, sevinçli idi gayet,
Zira Resulullah’a veriyordu ziyafet.
Gaye, sevindirmekti O Server’i esasen,
Eshabın bundan başka gayesi yoktu zaten.
Yola çıkıp giderken, hazreti Osman o gün,
Tek tek adımlarını sayıyordu Resulün.
Resul bunu farkedip, sual etti o zaman;
(Niçin adımlarımı sayıyorsun ya Osman?)
Dedi: (Ya Resulallah, her bir adımınıza,
Köle azâd etmeği düşündüm şanınıza.)
Hakikaten ne kadar kölesi varsa o gün,
Hepsini azad etti, şerefine Resulün.
Bir hadisi şerifte, yine Resul-i ekrem,
Hazreti Osman için buyurmuş idi ki hem:
(Öğünür her Peygamber, o gün bir ehsabiyle,
Ben dahi öğünürüm, Osman bin Affan ile.)
Yine Onun hakkında buyurdu ki: (Melekler,
Nasıl ki benim ile, öğünürlerse eğer,
Öğünürüm ben dahi, Osman bin Affan ile,
O, Cennette yanımdan ayrılmaz bir an bile.)
Abdullah bin Mes’ud da, şöyle rivayet eder;
Bir gazada, Resulle bulunurduk beraber.
İslâm askerlerinin, bitti yiyecekleri,
Bir üzüntü kapladı, bu yüzden gazileri.
O Server buyurdu ki: (Rahat olsun kalbiniz,
Size rızık gönderir, gün batmadan Rabbiniz.)
Duyunca İbni Affan, resulden bunu o gün,
Düşündü ki, “Her sözü, doğru çıkar Resulün.
Madem böyle buyurdu, elbet gelir yerine,
Ben vesile olayım, bu rızkın teminine.”
Bu hayırlı iş için, yollara oldu revan,
Ondört yük yiyecekle, döndü akşam olmadan.
Erzak yüklü deveyi, sürdü gaza yerine,
Yeniden kuvvet geldi, İslam gazilerine.
Resulullah sordu ki: (Ya Osman bunlar nedir?)
Dedi: (Resulullah’a, Osman’dan hediyedir.)
Onun bu halisane gayreti ile yine,
Resulün o sözü de, gelmiş oldu yerine.
O gün çok dua etti, Onun için O Server,
Buyurdu: (Yâ İlahi, Osman’a çok ecir ver.)
Hazreti Osman “radıyallahü anh” (3) 25/10/1999
“Ona hesap sorulmaz”
Abdurrahman ibni Avf, Resulün huzuruna,
Gelerek, “Dörtbin dirhem” arz etti bir gün Ona.
Dedi. (Ya Resulallah, sekiz bin dirhem param,
Vardı ki, yarısını bıraktım evime tam.
Diğer yarısını da, borç verdim Rabbimize,
O da dört bin dirhemdir, getirdim işte size.)
Ona şöyle buyurdu, o zaman Resulullah,
(Her iki parana da, bereket versin Allah.)
Yine aynı günlerde, hem hazreti Osman da,
Malı ve parasıyla, bulundu çok ihsanda.
Zira Tebük gazası var idi o zamanlar,
Çok maddi sıkıntıya düşmüştü müslümanlar.
Hazreti Osman’ın da, vardı çok develeri,
Donattı onlar ile, cümle mücahitleri.
Bu iki sahabinin haklarında nihayet,
Geldi Hak teâlâdan Resulüne bir âyet:
(Malını, Allah için infak edenler...) diye,
Mazhar oldu ikisi, bir meth-ü ilâhiye.
Yine Tebük gazası yapıldığı zamanlar,
Çok maddi sıkıntıda idiler müslümanlar.
Geldi hazreti Osman, Resulullah’a yine,
Ve “Bin dinar” parayı, verince kendisine,
O server buyurdu ki: (Bugünden sonra Osman,
Artık yaptıklarından, görmez hiç zarar ziyan.)
Peygamber-i zişanın bu sözü üzerine,
Rabbimiz şu âyeti gönderdi Habibine:
(Malını, Allah için sarf eden o insanlar,
Karşısındakileri, minnette bırakmazlar.
Onlara sevap verir Rableri fazla fazla,
Onlar için korku ve üzüntü olmaz asla.)
Burada “Minnet” demek, “Başa kakmak” demektir,
“Ben sana şunu verdim” deyip, onu üzmektir.
Yine Resul-i ekrem, tertib etti bir ordu,
Eshabı, yardım için teşvik buyuruyordu.
Zira maddi bakımdan, gayet zaif idiler,
Binecek bir deveden mahrumdu bu gaziler.
O gün hazreti Osman, ayağa kalktı hemen,
dedi: (Ya Resulallah, yüz deve olsun benden)
Resul devam edince, bu yardım teşvikine,
Hemen hazreti Osman, ayağa kalktı yine.
Dedi. (Ya Resulallah, üstünde her techizat,
Bulunan üçyüz deve, vadediyorum bizzat.)
Çok sevindi O Server, Onun bu sözlerinden,
Nasihati bitirip, inerken minberinden.
Buyurdu: (Bundan sonra, Osman’a çok veya az,
Yaptığı fiillerden, ona hesap sorulmaz.)
Yani O yapmasa da, hiç nafile ibadet,
Onun bu iyiliği, eder Ona kifayet.
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -1- 02/11/1999
‘Bu, Osman’ın elidir’
Resulullah Mekke’nin fethinden bir yıl evvel,
Ömre’ye geldiyse de, kafirler oldu engel.
Dediler: (Bırakmayız, Kâbeye bugün sizi,
Gelecek sene yapın, bu ziyaretinizi.)
O zaman Resulullah, Kureyş kâfirlerinin,
Asıl niyetlerini öğrenebilmek için,
Vazifeli gönderdi Osmân-ı Zinnûreyn’i,
Buyurdu ki; (Var öğren, Kureyş’in niyetini.)
O da gidip dedi ki: (Müslümanlar, Mekke’ye,
Gelmiştir Beytullah’ı ziyaret ve ömreye.)
Dediler: (İstiyorsan, var ziyaret eyle sen,
Lakin diğerlerini bırakmayız katiyyen.)
Dedi: (Resulullah’ı bırakmazsanız şayet,
Ben dahi Beytullah’ı asla etmem ziyaret.)
Duyunca bu cevabı, Osmân-ı Zinnureyn’den,
Kızıp, onu bir müddet tutukladılar hemen.
Osman ibni Affan’ın dönmesi gecikince,
Allah’ın sevgilisi, üzüldüler bir nice.
Derhal kafirlerle cenge karar verdiler,
Eshabla bu hususta, hemen bîat ettiler.
O gün bindörtyüz kişi, Resulullah’a tek tek,
Söz verdiler, (Ölmek var, dönmek yoktur) diyerek.
Mekke’de idiyse de, o gün hazreti Osman,
Yine mahrum kalmadı, bu bi’at-ı rıdvandan.
Zira Resul-i ekrem, sahabeye bakarak,
Mübarek sol elini havaya kaldırarak,
Buyurdu: (Ey eshabım, bu, Osman’ın elidir,
O, Allah ve Resulün şu an hizmetindedir.)
Sonra da sağ eliyle, tutarak sol elini,
Koydu O’nun yerine bizatihi kendini.
Bir gün de Resulullah, hazreti Âişe’nin,
Evinde bulunurdu, biraz dinlenmek için.
Mübarek paçaları, kıvrık idi birazcık,
Dizinden aşağısı, görünürdü az açık.
Hazreti Ebu Bekir, bu dinlenme anında,
Girip oturuverdi, Peygamberin yanında.
Resul gördü ise de, Sıddık’ın girdiğini,
Örtmedi bacağının açık olan yerini.
Az sonra izin alıp, girdi hazreti Ömer,
Lakin yine bozmadı, o halini Peygamber.
Ve lâkin görür görmez, Osman’ın geldiğini,
Hemence toparlanıp, indirdi eteğini.
Sual etti Âişe, Hakkın Sevgilisine;
(Hiç bozmadın halini, Osman’dan gayrisine.
Lakin O eve girip, görünce böyle seni,
Ne için toparlanıp, indirdin elbiseni?)
Buyurdu ki: (Melekler, hayâ eder Osman’dan,
Ben hayâ etmez miyim, böyle olan bir zattan?)
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -2- 03/11/1999
‘Boşuna uğraşma!’
Talha ibni Abdullah, bize şöyle nakleder;
Bir hadisi şerifte, buyurdu ki O Server;
(Nasıl her Peygamberin, bir arkadaşı vardır,
Benim de Cennetteki arkadaşım Osman’dır.)
Ve yine Resulullah, sahabe-i kiramdan,
Bazısıyla bir yerde bulunurken bir zaman,
Anlatırdı yakında doğacak fitneleri,
O sırada öteden yürüyüp geçti biri.
O şahsı göstererek, buyurdu ki: (Bu, o gün,
Yolunda olacaktır, Allah ve Resulünün.)
Onun kim olduğunu, eshab merak ettiler,
Baktılar, “Osman ibni Affan”mış o zat meğer.
Sonra buyurdular ki, peşinden bunun hemen;
(Bu şahıs o fitnede katledilir mazlûmen.)
Hazreti Aişe de, şöyle rivayet eder;
Bir hadisi şerifte, buyurdu ki Peygamber;
(Yâ Osman, Hak teâlâ sana “Hilâfet” denen,
Bir gömlek giydirecek, henüz hayatta iken.
Onu almak isterse, eğer ki münafıklar,
Çıkarma sakın onu, bana gelene kadar.)
Vakta ki o fitneler, çıktı ve daha sonra,
Münafıklar evini ettiler muhasara.
Bu hadisi şerifi hatırlayıp o hemen,
Bilerek çekilmedi, kendisi hilafetten.
Şöyle nakledilir ki, onun hakkında yine,
Vaktâ ki iman edip, girdi İslâm dinine.
Amcası düşman olup, bu yüzden çok defalar,
Yaptı hiç acımadn, çok ezâ ve cefalar.
Öyle çok uğraştı ki, dininden dönsün diye,
Yaptığı zulümleri, imkan yok vasfetmeğe.
En sonunda usanıp, dedi: (Hayret yâ Osman,
Sana bunca eziyyet ettim de nice zaman,
Yine atalarının dinine dönmüyorsun,
Sen nasıl bu cefaya tahammül ediyorsun?)
Dedi ki: (Amcacığım, bana, şimdiye kadar,
Yaptığının yüz katı yapsan da çok cefalar,
Yine dönmeyeceğim, bu dinimden ben aslâ.
Sen boşa zahmet çekip, kendini yorma fazla.
Çünkü ben, doğru olan hak din üzerindeyim,
Hak yolu bırakıp da, batıla döner miyim?)
Çok şaşırdı amcası, onun dediklerine,
Ve eziyet etmekten, vazgeçti yeğenine.
Hazreti Osman dahi, eziyetten kurtulup,
Resul-i müctebanın, yanına gitti koşup.
Malını ve canını, dîn-i İslâm yolunda,
Severek feda etti, Resulullah uğrunda.
İslâma, malı ile çok hizmetler etmiştir,
Ve aslâ o, Resulden, hiç yüz çevirmemiştir.
Hazreti Osman “radıyallahü anh” 20/02/2000
“İki nur sahibi”
Lakabı “Zinnûreyn”dir, Osman ibni Affan’ın,
Bu, “iki nur sahibi” olmasıdır bu zatın.
Niçin böyle dendiği hususunda âlimler,
Birbirlerinden ayrı, ictihat eylediler.
Bazısı buyurdu ki; (Ona, Resul-i ekrem,
İki kızını verip, dâmâd yapmış idi hem.
Hazreti “Ümmü Gülsüm” ve hazreti “Rukiyye”,
Bunlardır o iki nur, Osman-ı Zinnureyn’e.
Veyahut iki defa hicret eylediğinden,
Zinnureyn denilmiştir, kendisine bu yüzden.)
İslâm âlimlerinin, bir kısmı da bu babta,
Daha başka şekilde bulundu ictihatta.
Dediler: Bu iki nur, iki muharebedir,
Bunlardan biri “Bedir”, biri “Hudeybiye”dir
Zira ona Bedir’de buyurdu ki; (Bilesin,
(Yâ Osman, ben sendenim, yine sen de bendensin.)
Hudeybiye’de dahi, eshabiyle tek be tek,
“Bi’at” etti onlarla, müsafeha ederek.
Lâkin hazreti Osman, Mekke’deydi o anda,
O gün bulunamadı, bu Bi’at-ı rıdvanda.
Ve Bi’at esnasında, Resul-i ekrem yine,
Koydu kendi elini, onun eli yerine.
Sol elini kaldırıp; (Bu, Osman’ın elidir)
Deyip, öbür eliyle müsafeha etmiştir.
Elleri birbirine dokununca âniden,
“Güneş” ve “Ay” misali, iki nûr çıktı birden.
Buyurdu ki: (Bu nurlar, Osman’ın nurlarıdır,
O benim ebediyyen, Cennette yanımdadır.)
Bir kısım âlimler de, aldılar şunu esas,
O, gündüz oruç tutup, kılıyor gece namaz.
Tuttuğu oruçlar ve kıldığı namazların,
Nûrudur bu iki nûr, Osman ibni Affan’ın.
Bir kısmı buyurdu ki, nûrlardan biri “İman”,
Öbürü “Mushaf’tır ki, okurdu onu her an.
Ayrıca dertlilere, ihtiyar kadınlara,
Yardım ediyordu hep, körlere, âmâlara.
Medine’de birinin duysa aç olduğunu,
Kendi yemek yemezdi, doyurmadıkça onu.
Duysa idi birinin, giyeceği yok diye,
Onu giydirmedikçe, giymezdi kendi yine.
Her gece iki rekat namaz edâ ederdi,
Kıraat olarak da, Kur’an’ı hatmederdi.
O Server buyurdu ki: Rabbime arz eyledim,
(Osman hesap vermekten hayâ ediyor) dedim.
Buyurdu ki: (Osman’dan, hesabı kaldırdım ben,
Herkese hesap sorsam, ona sormam katiyyen.)
Hazreti Osman “radıyallahü anh” 25/02/2000
“Selâm söyle Osman’a”
Bir gün evde dururken, Allah’ın Sevgilisi,
Osman ibni Affan’ın, geldi bir hizmetçisi.
Hediye getirmişti, dört deve yükü buğday,
Dedi ki: (Efendimin hediyesidir bunlar.)
Resul “Muhacir”lere, taksim etti hepsini,
Düşünmedi o anda, hiç kendi hanesini.
Hizmetçi geri dönüp, geldi efendisine,
Hadiseyi ayniyle nakletti kendisine.
Hazreti Osman ise, bu haberin ardından,
Dört deve yükü daha, gönderdi anbarından.
Resulullah onu da, taksim etti “Ensâr”a,
Kendi hanelerine, gelmedi yine sıra.
Duydu hazreti Osman, bunu da hizmetçiden,
Dört deve yükü daha, gönderdi o gün hemen.
Sordu Resul-i ekrem, o gelen hizmetçiye;
(Efendinin ne kadar buğdayı kaldı?) diye.
Dedi: (Yâ Resulallah, hiç kalmadı yanında,
Gönderdi tamamını, ne varsa ambarında.)
Resulullah bunu da öğrenip o gelenden,
Ellerini kaldırıp, bir dua etti hemen:
(Yâ Rabbi, kim bir ihsan ettiyse bana eğer,
Verdim mükâfatını, hepsinin birer birer.
Osman’ın ihsanından, âciz kaldım ben fakat,
Ona sen, hazinenden karşılık ver kat be kat.)
O Server duasını bitirmiş idi ki tam,
Geldi hemen yanına Cibril aleyhisselâm.
Dedi: (Yâ Resulallah, Rabbimiz şimdi sana,
Selâm eder ve der ki, selâm söyle Osman’a.
Râzı olduk biz O’nun, sana ihsanlarından,
Muaf kıldık O’nu biz, ahiret hesabından.
Onun mükâfatından, sen âciz kaldın ise,
Karşılığını vermek, zor gelmez asla bize.)
Bir gün de “Altın” koyup, yedi tabak içine,
Verdi o tabakları, yedi hizmetçisine.
Dedi: (Resûlullah’a götürünüz bunları)
Onlar dahi giderek, arz ettiler onları.
Peygamber Efendimiz, gayet memnun oldular,
(Peki, selam söyleyin Osman’a) buyurdular.
Hizmetçiler dedi ki, lâkin Efendimize,
(Bizi de, tabaklarla hediye etti size.)
O zaman buyurdu ki, Resul-i ekrem dahi;
(Sana havale ettim, Osman’ı yâ İlahi.)
Resulün bu duası, vaktâ ki oldu tamam,
Geldi yine Resule, Cibril aleyhisselam.
Dedi: (Yâ Resulallah, Rabbimiz şimdi sana,
Buyuruyor ki, “Benden, selâm söyle Osman’a.
Onun bu ihsanına karşılık “Huld” ve “Na’im”,
Adlı iki Cenneti, ona ihsan eyledim.”
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -1- 08/04/2000
Asiler affolurdu
Duydu ki İbni Affan, yine bir keresinde,
Hiç yiyecek kalmamış, Resulün hanesinde.
Selman-ı Fârisi’den duymuştu bu haberi,
O anda mescitteydi, Allah’ın Peygamberi.
Koştu hemen ambara, hiç vakit kaybetmeden,
Semizce bir “koyun”u, önüne kattı hemen.
Sırtlayıp bir çuvalla, bir miktar “bal” ve “un”u,
Tuttu Resulullah’ın hanesinin yolunu.
Gelip çaldı kapıyı, açıldı kapı hemen,
Hazreti Aişe’ye, arz etti ki peşinen:
(Yâ Aişe, deyin ki Allah’ın Habibine,
Pay etmesin bunları, diğer zevcelerine.
Zira ben onlara da gönderdim aynı bundan,
Yani bir koyun ile, bu kadar bal ve undan.)
Aişe-i Sıddıka çok teşekkür ederek,
Gelen o un ve etten, pişirdi ekmek yemek.
Eve teşrif edince, ins ve cin peygamberi,
Gördü ve çok sevindi, ekmek ve yemekleri.
Hemen sual eyledi, hazreti Aişe’ye;
(Bu un ile et ve bal, nereden geldi?) diye.
Aişe-i Sıddıka arz etti ki o zaman;
(Bunların tamamını, getirdi bize Osman.)
Resulullah buna da, begayet sevinerek,
Diğer zevcelere de, isteyince pay etmek,
Aişe validemiz dedi: (Lüzum yok buna,
Zira göndermiş Osman, bunlardan onlara da.)
Allah’ın sevgilisi sevindi buna dahi,
Ellerini açarak dedi ki: (Yâ İlahi,
Geçmiş veya gelecek, gizli ve açık olsun,
Bütün günahlarını, affeyle sen de Onun.)
Bir defa da hazreti Fatıma üzerine,
Evlenmek istemişti hazreti Ali yine.
Daha sonra vazgeçip, oldu ise de pişman,
Allah’ın sevgilisi, üzüntü duydu bundan.
Hazreti “Ebû Bekir”, etti Ona şefaat,
Ve lâkin affetmedi, onu Fahr-i kâinat.
Hazreti “Ömer Fâruk”, girdi sonra araya,
Yine af buyurmadı, O Resul-i kibriya.
Hazreti “Osman” gelip, rica etti bu sefer,
Onun şefaatiyle, af buyurdu O Server.
Dediler ki: (Efendim, siz Ali’yi bahusus,
Osman’ın ricasıyla, niçin af buyurdunuz?)
Buyurdu: (Ey eshabım, öyle bir kimsenin ben,
Şefaat etmesini, kabul ettim ki hemen,
O demiş olsa idi, “Yer değişsin gök’le yer”,
Veyahut “Af olunsun, hep günahkar müminler.”
Onun bu duası da, hemen kabul olurdu,
Yer ve gök yer değişir, asiler affolurdu.)
Hazreti Osman “radıyallahü anh” - 2 – 09/04/2000
Buğday kervanı...
Kıtlık vâki olmuştu, Medine’de bir sene,
Bu, çok sıkıntı oldu, Sahabenin hepsine.
Osman bin Affan ise, zengin idi begayet,
Büyük kervanlar ile, yapıyordu ticaret.
Bu açlık sıkıntısı, böyle sürüp giderken,
Onun buğday kervanı, şehire girdi birden.
Tam “yüz deve” var idi, bu buğday kervanında,
Halk hazreti Osman’a, koşup geldi ânında.
Dediler ki: (Bir ölçek buğday için yâ Osman,
Yedi dirhem verelim, sat bize buğdayından.)
O, cevaben dedi ki: (Satmam ey arkadaşlar,
Zira bir ölçeğine, sizden fazla veren var.)
Bu cevabı alınca, üzülerek döndüler,
Ebû Bekr-i Sıddık’ın, huzuruna geldiler.
Ona arz ettiler ki; (Yâ Emir-el mü’minin,
Buğdayı geldi bugün, Osman-ı Zinnureyn’in.
Yedi dirhem verdik de, buğdayın ölçeğine,
“Fazla veren var” deyip, satmıyor bize yine.
Resulün eshabına, böyle cevap vermesi,
Olur mu, bu kıtlıkta çok fiyat istemesi?)
Hazreti Ebû Bekir, buyurdu ki: (Osman’ın,
Hakkında sû-i zanda, bulunmayın siz sakın.
Siz, herhalde Osman’ı iyi anlamadınız,
Onun meramı başka, siz başka anladınız.
Haydi kalkın birlikte, kendisine gidelim,
O sözünden muradı ne imiş, öğrenelim.)
Teşrif etti onlarla, O hazreti Osman’a,
Buyurdu ki; (Yâ Osman, kırılmış eshab sana.
Yedi dirhem vermişler, bir ölçek buğday için,
Fazla veren var deyip, satmamışsın, bu niçin?)
Dedi: (Yâ Ebâ Bekir, evet öyle söyledim,
Sizin verdiğinizden fazla veren var dedim.
Bire “Yedi” verdiler, sahabe bana ancak,
Lâkin bire “Yediyüz veriyor cenab-ı Hak.
Rabbim bire yediyüz sevap ecir verirken,
Bire yedi vereni, tercih eder miyim ben?)
Sonra emir verdi ki, hemen hizmetçilere,
(Bedava dağıtınız, buğdayı fakirlere.)
Peşinden kestirerek, yüz devenin hepsini,
Dağıttı fukaraya, etlerin cümlesini.
Hazreti Ebû Bekir, sahabenin yanından,
Sevinç ile kalkarak, öptü onu alnından.
Bunun tesiri ile, o gece rüyasında,
Resulullah’ı gördü, güllerin arasında.
Dedi: (Yâ Resulallah, teşrifiniz nereden?)
Buyurdu: (Geliyorum, Osman-ı Zinnureyn’den.
İhsan ettiği için, Resulün eshabına,
Çok büyük dereceler ihsan olundu Ona.)
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -1- 20/05/2000
‘Bu zırh sana layıktır’
Aliyyül Mürteza’nın hazreti Fâtıma’yla,
Nikahlarını bizzat kıymıştı Hak teâlâ.
Lâkin hazreti Ali, geçince bir nice gün,
Şöyle arzu etti ki, yapılsa artık düğün.
Fakat olmadığından, lüzumlu mal ve para,
Satılmaya gönderdi, zırhını bir pazara.
O gün hazreti Osman, yaparken pazarını,
Görüp tanıdı hemen, onun meşhur zırhını.
Onu satan tellâla, sordu ki gidip derhal,
(Sahibi bu zırh için ne istiyor ey tellal?)
(Dörtyüz dirhem) deyince, buyurdu ki o zâta,
(Peki, ben alıyorum bu zırhı bu fiyata.)
Dörtyüz dirhem vererek, o zırhı aldı hemen,
Yanına dörtyüz dirhem, koyarak ayriyeten,
Götürüp verdi o gün, Aliyyül Mürteza’ya,
Dedi; (Layık değildir, bu zırh senden gayrıya
(Bu dört yüz dirhemle de, hallet düğün işini,
Kusuru oldu ise, affet bu kardeşini,)
Yine hazreti Ali, Resul-i müctebaya,
Bir gün sual etti ki, (Kıyamette acaba.
Bu ümmetten kimlerin hesabı önce olur?)
Onun bu sualine, Resul şöyle buyurur:
(Yâ Ali, önce benim, ikinci Ebû Bekr’in,
Üçüncü olarak da, görülür hemen senin.)
Dedi; (Yâ Resulallah, peki ya Osman’ınki?
Onu buyurmadınız, nasıl olur Onunki?)
Buyurdu ki; (Osman’ın, hesabı olur, fakat,
Gizli olur bu hesap, göremez bir mahlukat.)
Sonra bunu açarak, buyurdular ki ona,
(Çünki bir gün bir işim düşmüş idi Osmana.
Lâkin tenbih ettim ki, kendisine ardından,
Gizli yap bu işimi, kimseye duyurmadan.)
O da hemen benim bu isteğime uyarak,
İfa etti o işi, gayet gizli olarak.
Çok sevinip Rabbime arz ettim ki ben dahi,
(Osman’ın hesabını gizli gör yâ İlahi.)
Bunun için Osman’ın hesabı olsa bile,
Mahlukatın gözünden gizlidir tamamiyle.
Bir gün de bir Müslüman, Osman ibni Affan’a,
Gelirken, gözü bir an ilişti bir kadına.
Lâkin hazreti Osman, ona şöyle buyurdu:
(Sende günah eseri görüyorum, ne oldu?)
O, hayretle dedi ki, (Resulullah’tan sonra,
Hiç vahiy iner mi ki, Resul olmayanlara?)
Buyurdu: (Vahiy ancak Peygamberlere olur,
Ve lâkin mü’minlerin firaseti doğrudur.)
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -2- 21/05/2000
Yedi haslet...
Sordu eshabı kiram, Hüda’nın Habibine;
(Cennette yıldırım ve şimşek olur mu?) diye.
Onların sualine, Resulullah o zaman,
Buyurdu (Evet olur, Cennette çünkü Osman,
Bir köşkünden çıkıp da, giderken diğerine,
Şimşek gibi görünür, nuru Cennet ehline.)
Yine bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır,
(İçinizde en fazla hayâlınız Osman’dır.)
Hak teala her şeyi, çift yarattı dünyada,
Birlikte yaratıldı “iman” ile “hayâ” da.
Enes bin Malik dahi, yine şöyle buyurur,
(İman, hep hayâ ile, bir arada bulunur.)
“Hayâ” bir sıfatıdır Allahü teala’nın,
Sıfatıdır hem dahi, melek ve insanların.
Yine buyurmuştur ki, O Resul-i mücteba;
(Hazreti İsrafil de, bir günde yetmiş defa,
Yüzünü kanadıyla, örterek hayâsından,
Utanır ve Rabbine arz eder ki her zaman,
Yâ İlahel âlemin, âcizim biliyorum,
Sana layık secde ve rüku yapamıyorum.)
Allah’tan Nebiler de çok hayâ eylediler,
(Sana lâyık ibadet yapamadık) dediler.
Allahü tealanın sıfatı olan Hayâ,
Günahları örtmesi, affetmesidir veya.
Kulun günahlarını O görür, fakat örter,
Türlü kusurlarını bilir, fakat affeder.
Nitekim buyurur ki; (Ey kulum her ne kadar,
Hata kusur işleyip olsan da çok günahkar,
Günahından ötürü, edersen hayâ, edeb
Ben de mahluklarımdan gizlerim onları hep.
Yaptığın günahları sen bilirsin, bir de ben,
Gizlerim hem onları kiramen katibinden.)
Öyleyse günahları fazla olan kimseler,
Hak tealadan korkup utanırlarsa eğer.
Gizler günahlarını Allah da o kulların,
Mahşerde hesapları kolay olur onların.
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -1- 26/06/2000
‘Dağılın yeryüzüne!’
Müşrikler mü’minlere ettikçe eza, cefa,
Mü’minlerin sayısı artıyordu çok daha.
Kâfirler bunu görüp, daha da azıttılar,
Bu işkencelerini, daha çok arttırdılar.
Eshabın çektikleri bu cefalara fakat,
Pek çok üzülüyordu, O Server-i kainat.
Zira bu işkenceler, arttıkça artıyordu,
Buna, mübarek kalbi hiç dayanamıyordu.
Bir gün buyurdular ki Sahabe-i güzine,
(Ey eshabım dağılın, şimdi siz yeryüzüne.
Ümid ediyorum ki, yakında cenab-ı Hak,
Sizleri bir araya toplar yine muhakkak.)
Onlar sual etti ki, Resul-i müctebaya,
(Ne tarafa gitmemiz münasiptir acaba?)
Mübarek eli ile, eyleyerek işaret,
“Habeş” memleketini gösterdi istikamet.
Buyurdu ki; (Gidiniz Habeş memleketine,
Oranın hükümdarı zulmetmez milletine.
Bir kurtuluş kapısı açılıncaya kadar,
O doğruluk yurdunda, bir müddet kılın karar.)
Bu hicret kararıyla, Resulullah o zaman,
Kurtarmış oluyordu, eshabını ezâdan.
Onun müsaadesiyle eshab hazırlanarak,
Hicrete başladılar, Mekke’den ayrılarak.
Lâkin Resulullah’tan ayrıldıkları için,
Çok üzülüyorlardı hepsi de için için.
Hazreti Osman ile, hazreti Rukayye de,
Bulunuyorlardı bu ilk giden kafilede.
Hazreti Osman için, o gün Nebiyyi zişan,
Buyurdular ki; (Osman, hiç şüphe yok ki şu an,
Lût Peygamberden sonra, zevcesiyle birlikte,
Hicret eyleyenlerin, ilkidir böylelikle.)
Sahabe-i kiramın, kimi binek alarak,
Kimi de hiç bineksiz, yani yaya olarak,
Vatan ve evlerini bırakarak bir gece,
Mekke’den ayrıldılar, kâfirlerden gizlice.
Tüccarlarla anlaşıp, verdiler belli ücret,
Gemilerle Habeşe ulaştılar nihayet.
Müşrikler sahabenin böyle gidişlerine,
Vakıf olup atlarla, düştüler peşlerine.
Ve lâkin boşa gitti, onlardaki bu gayret,
Gidip me’yus şekilde, ettiler geri avdet.
Habeş hükümdarının, ismi “Necâşi” idi,
Adil, merhametli ve insaflı bir kişiydi.
Gayet iyi davrandı, giden muhacirlere,
Yerleştirdi onları, ülkesinde bir yere.
Müslümanlar orada, tam himaye gördüler,
Huzur ile Allah’a ibadet eylediler.
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -2- 27/06/2000
‘Cennette arkadaşım’
Hazreti Fatıma’yı istemek maksadıyla,
Ve hazreti Sıddık’ın tasvib ve teşvikiyle,
Peygamber-i zişanın kapısını çalarak,
Girdi hazreti Ali, içeri utanarak.
Oturdu O Server’in mübarek huzurunda,
Lâkin hiç konuşmağa gücü yoktu o anda.
Peygamber Efendimiz, ona şöyle sordular,
(Niçin geldin yâ Ali, bir ihtiyacın mı var?)
O, mahcubiyetinden, başını öne eğdi,
Ne için geldiğini, bir türlü diyemedi.
Sadece arz etti ki, (Malumdur hazretine,
Vermişti babam beni, zatının hizmetine.
Hazretinden gördüğüm iyilik ve ihsanlar,
Öyle çok ki, yapamaz bunu başka insanlar.
Bendeniz her hususta, muhtacım hazretine,)
Bu kadar arz eyledi ve sükut etti yine.
Anladı Resulullah ne için geldiğini,
Ve bildi söylemeğe hicap eylediğini.
Buyurdu ki; (Herhalde Fâtıma’yı istersin,
Ve lâkin söylemeğe benden hicab edersin.)
Allah’ın sevgilisi, ona böyle deyince,
O “evet” diyebildi, utanmıştı iyice.
Bunu Fatıma’ya da, duyurdu Resul hemen,
Hazreti Fatıma da, sükut etti cevaben.
Buyurdu ki; (Yâ Ali, senin para edecek,
Neyin var mihr olarak Fatıma’ya verecek?)
Dedi; (Yâ Resulallah, yanımda şimdi benim,
Sadece bir atımla, var bir zırhlı gömleğim.)
Buyurdu ki; (Yâ Ali, lâzım olur sana at,
Ve lâkin zırhlı olan gömleğini hemen sat.)
O da “peki” diyerek, Allah’ın Habibine,
Gönderdi birisiyle, zırhı pazar yerine.
O gün “hazreti Osman” yaparken pazarını,
Görüp tanıdı hemen, Mürteza’nın zırhını.
Onu satan tellâla sordu ki varıp derhal:
(Sahibi bu zırh için ne istiyor ey tellâl?)
“Dörtyüz dirhem” deyince, dedi ki o tellâla:
(Bunu ben bu fiyata alıyorum pekâla.)
Dörtyüz dirhem ödeyip, o zırhı aldı hemen,
Yanına dörtyüz dirhem koyarak ayrıyeten,
Götürüp verdi o gün, hem Hazreti Ali’ye,
Dedi; (Lâyık değildir, bu zırh senden gayriye.
Bu dörtyüz dirhemle de, hallet düğün işini,
Kusuru oldu ise, affet bu kardeşini.)
Ali bin Ebi Talib, o zırhı aldı yine,
Geldi Resulullah’ın mübarek hanesine.
Durumu arz edince, gayet memnun oldular,
(Cennette arkadaşım Osman’dır) buyurdular.
Hazreti Osman “radıyallahü anh”-1- 02/08/2000
Bi’at-ı Rıdvan
Allah’ın sevgilisi Kureyş müşriklerinin,
Niyet ve maksadını öğrenebilmek için,
Gönderdi elçi diye “Osman-ı zinnureyn”i,
Buyurdu ki; (Var öğren, Kureyş’in niyetini.
Ve onlara söyle ki, buralara geldik biz,
Ve lâkin kimse ile cenge yok niyetimiz.
Yalnız Beyt-i şerifi, edeceğiz ziyaret,
Kurbanları da kesip, ederiz geri avdet.
Mekke’de mukim olan Mü’minlere de de ki,
Mekke yakın zamanda, fetholur elbette ki.)
Geldi hazreti Osman, bu emirle Mekke’ye,
Dedi; (Geldik Ka’beyi ziyaret ve umreye.
Size Peygamberimiz gönderdi böyle haber,
Tavaf edip geriye döneceğiz beraber.)
Dediler, (İstiyorsan, sen tavaf eyle yalnız,
Ama diğerlerini, katiyyen bırakmayız.)
Dedi; (Resulullah’ı bırakmazsanız şayet,
Ben dahi Beytullah’ı, etmem asla ziyaret.)
Duyunca bu cevabı, Osman-ı zinnureyn’den,
Kızıp tevkif ettiler, bir müddet Onu hemen.
Osman ibni Affan’ın gecikince dönmesi,
Üzülüp kederlendi, Allah’ın sevgilisi.
Ve hatta kendisine, geldi ki şöyle haber,
(Osman ibni Affan’ı şehid etti kâfirler.)
Böyle haber gelince, Allah’ın Resulüne,
Döndürdü nur yüzünü, Sahabe-i güzine.
Buyurdu ki; (Bu haber doğruysa hakikaten,
Kureyş’le çarpışmadan, ayrılmam hiç bu yerden.)
Sonra “Semure” denen bir ağacın altına,
Oturup buyurdu ki, o zaman eshabına:
(Geliniz ey eshabım, bana bi’at ediniz,
Zira bi’at etmeği, emrediyor Rabbimiz..)
Geldi o kahramanlar, bu davet üzerine,
Koydular ellerini, O’nun eli üstüne.
Ve şöyle dediler ki, O’na o kahramanlar;
(Sana, Hak tealadan zafer gelene kadar,
Önünde çarpışarak ya zafer, ya şehidlik
Nasib olmak üzere, söz verip bi’at ettik.)
O gün bindörtyüz kişi, Resulullah’la tek tek,
Söz verdiler “Ölmek var, dönmek yoktur” diyerek.
Sahabe-i kiramın, Resulullah’la bir bir,
Böyle sözleşmesine “Bi’at-ı Rıdvan” denir.
Mekke’de idiyse de, o gün hazreti Osman,
Yine mahrum kalmadı, bu bi’at sevabından.
O Server bir elini, havaya kaldırarak,
Eshâba, “Bu, Osman’ın elidir” buyurarak.
Koydu hem o elini, diğeri üzerine,
Öylece bi’at etti, o gün kendi kendine.
Hazreti Osman “radıyallahü anh” -2- 03/08/2000
Buldu cezasını
“Osman ibni Affan”ın şehid edildiği gün,
Bir mucizesi daha gerçekleşti Resulün.
Nitekim bir isyancı, intikam hırsı ile,
Ve hazreti Osman’a olan düşmanlığıyle,
Doğruca hanesine gitti O halifenin,
Girip her tarafına göz gezdirdi hanenin.
Maksadı, eşyasına vermekti zarar ziyan,
O esnada köşede, bir “Asâ” gördü o an.
O Server bu asâyı kullanıp sonra yine,
Hediye etmişlerdi, Osman-ı zinnûreyn’e.
Bu asâyı görünce, gidip aldı o bedbaht,
Dizine karşı verip, kırmayı etti murad.
Ve lâkin başkaları, onu ikaz ettiler,
(Resulün asâsıdır, sakın kırma) dediler.
O yine bu asâyı, karşı verip dizine,
Ona düşmanlığından, sonunda kırdı yine.
Ve lâkin o dizinde, geçmeden fazla zaman,
“Şirpençe” hastalığı zuhur etti sonradan.
Bu dertten çok ıstırap ve acı çekti gayet,
Ve aynı hastalıktan, ölüp gitti nihayet.
Yine Habeşistan’a, giden ilk Müslümanlar,
Bir gün aslı olmayan şu haberi duydular.
Güya Müslümanlarla, müşrikler hem barışmış,
Hem de aralarında, bir anlaşma yapılmış.
Bu habere sevinip, hemence Necaşi’den,
İzin alıp Mekke’ye döndüler hepsi birden.
Lâkin öğrendiler ki, Mekke’de o gelenler,
Yanlış ve asılsızmış, duydukları o haber.
O gün hazreti Osman, Allah’ın Resulüne,
Dedi; (Gittiğimizde bizler Habeş mülküne,
İyi ticaret yeri gördük o memleketi,
Çok kazanç hasıl eder, bir aylık ticareti.
Rabbimiz hicret yeri tayin edene kadar,
Müslümanlar orada, bir müddet kılsa karar.
Böylece kurtulurlar, cefasından Kureyş’in,
Bize çok lütfu oldu, hükümdar Necaşi’nin.)
Buyurdu; (Tekrar gidin, Habeşistan iline,
Ki mahfuz olasınız, Allah’ın ismi ile.)
Dedi; (Yâ Resulallah, Habeşistan’ın halkı,
İyi olup kolayca teslim ederler hakkı.
Teşrif buyurursanız, siz de Habeş iline,
Seve seve girerler, onlar İslam dinine.)
Peygamber Efendimiz kendisine cevaben,
Buyurdu ki; (Rahata memur edilmedim ben.
Hicret için Rabbimden, şimdi emir beklerim,
Nasıl emrolunursa, öyle amel ederim.)
Velhasıl Peygamberin müsaadeleri ile,
Tekrar Habeşistan’a yollandı bir kafile.