Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -1- 07/10/1999

 

Adalet timsali!..


Adâletin timsali, Sıddîk’ın halifesi,
İyilikler menbaı, feyz ve nûr hazinesi.


Dokuzuncu dedesi, “Kâ’b” adlı bir kimsedir,
Soyu, Resulullahla bu kimsede birleşir.


O iman etmesiyle, otuziki yaşında,
Mü’minlerin sayısı, kırka çıktı o anda.


“Fâruk” lakabı ile, şereflendi sonradan,
Nitekim bir hâdise vukû buldu o zaman.


Şöyle ki, bir “Yahudi” ve bir “Münafık” kimse,
İhtilâfa düştüler, bir şeyden her nedense.


O zaman münafığa dedi ki o yahudi;
(İstersen Muhammed’e gidelim yürü haydi!


Ona söyleyelim de, bu ihtilafımızı,
Meseleyi o çözsün, ve bulsun aramızı.)


Böylece yahudinin uyarak arzusuna,
Geldiler Peygamber-i zişanın huzuruna.


Meseleyi ayniyle, verince Ona haber,
“Yahudinin lehine” hüküm verdi Peygamber.


Çıktılar daha sonra, Resulün huzurundan,
Lâkin o münafığın, huzuru kaçtı bundan.


Dedi ki: (Bu olmadı, gel Ömer’e gidelim,
O nasıl hükmederse, onu kabul edelim.)


Yahudi buna dahi, razı olup bu sefer,
Ömer ibnil Hattab’ın, hanesine gittiler.


Meseleyi anlatıp, beklerken ondan cevap,
Önce bir sual sordu, onlara İbni Hattab.


Buyurdu ki: (Var iken, Peygamber Efendimiz,
Siz Ona gitmeyip de, niçin bana geldiniz?)


Yahudi arz etti ki: (Biz buraya gelmeden,
Söylediğiniz zâta gittik daha evvelden.


Lâkin Onun hükmünü, beğenmedi bu kişi,
Şimdi sana geldik ki, halledesin bu işi.)


O böyle söyleyince, gadablandı o ara,
Lakin belli etmedi, kızdığını onlara.


Sonra o münafığa sordu ki dönüp hemen;
(Resule gittiğiniz doğru mu hakikaten?)


Münafık (Evet, doğru) diyerek edince arz,
Buyurdu: (Öyle ise, bekleyin beni biraz.)


İçeriye girerek, bir “Satır” aldı hemen,
Eteğinin altında, çıktı belli etmeden.


Onlar merak içinde, beklerken ondan cevab,
O satırı hiddetle kaldırdı İbni Hattab.


Büyük dehşet içinde, bakarken onlar Ona,
İndirdi o satırı, münafığın boynuna.


Buyurdu: (Peygambere, inanmazsa bir kimse,
Böyle hüküm veririm ibret olsun herkese.)


Cibril aleyhisselâm, Resule geldi o an,
Dedi: (Ayırdı Ömer, hakkı batıl olandan.)

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -2- 08/10/1999

 

Garip bir rüya!..


Fahr-i âlem kıldırıp, bir sabah namazını
Verdi hemen mihraba, mübarek arkasını.


Sonra sual etti ki, sahabeye şöylece;
(Bir rüya göreniniz oldu mu hiç bu gece?)


Bir cevap gelmeyince, o ara sahabeden,
Buyurdu ki: (Garip bir rüya gördüm gece ben.


Şöyle ki, bir Cennete girmiş geziniyordum,
Etrafıma bakarken, çok yüksek bir “Köşk” gördüm.


Ben bu köşkü görünce, düşündüm ki: “Kim bilir,
Bu köşk, peygamberlerden acep hangisinindir?”


Ben böyle düşünürken, bir meleği farkettim,
(Bu, kime ait?) diye, yaklaşıp sual ettim.


Dedi: (Bunun sahibi, değildir bir Peygamber,
Arab oğullarından, bir kimsedir muteber.


Sonra devam ederek, dedi: (Bunun sahibi,
Ümmet-i Muhammed’den, şerefli bir sahabi.)


Dedim: (Peygamberiyim işte ben bu ümmetin,
O eshabım kim ise, bana da haber verin.)


Dedi: (Dost seçmişdin ya, dört kişiyi eshabtan,
Ömer ibnil Hattab’dır, işte bu, o dört zattan.)


Hurilerle doluydu, o köşkün içerisi,
Birer yıldız misali, parlardı her birisi.


Yâ Ömer, sana mahsus biri vardı ki hele,
O huriyi vasfetmek, mümkün değil dil ile.


Ve lâkin gayretinden, yüzüne bakamadım,
O sırada uyanıp, gece namaza kalktım.)


Bunu Resulullah’tan, duyunca İbni Hattab,
Utandı, mahcub oldu ve şöyle verdi cevap:


(O köşk de, sahibi de, feda olsunlar sana,
Bizler senin sayende, kavuştuk her ihsana.)


Resulün rüyasını dinleyen sahabiler,
Onun üstünlüğünü, daha iyi bildiler.


Yine aynı şekilde, eshaba Resulullah,
Bir rüya gördüğünü, haber verdi bir sabah.


Buyurdu ki: (Rüyada, ümmetimi gördüm ben,
Herbiri birer birer, geçiyordu önümden.


Bir kısmının gömleği, dizinin altındaydı,
Kiminin tam dizinde, kimi yukarıdaydı.


O sırada Ömer’i gördüm, geçti yanımdan,
Yere sürünüyordu, gömleği uzunluktan.)


Eshab sual etti ki Resul-i kibriyaya;
(Nasıl mânâ verdiniz, acaba bu rüyaya?)


Peygamber Efendimiz bu suale cevaben,
Buyurdu ki; (Din ile, tabir ettim bunu ben.


Halifelik zamanı, uzundur zira Onun,
Şark ve garpta insanlar, eğerler ona boyun.


Onun halifeliği, zamanında hem yine,
Yayılır İslamiyet dünyanın her yerine.)

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -3- 09/10/1999

 

“Şeytanlar kaçar ondan”


Peygamber Efendimiz, sahabe-i güzine,
Buyurdu ki: (Bu gece, bir rüya gördüm yine.


Bir kuyunun başında idim ki o rüyada,
Küçük bir kova ile, su çekerdim orada.


Benden sonra kovayı, Ebû Bekir aldı ilk,
Onun su çekmesinde var idi bir zaiflik.


Ondan sonra o kova, büyüdü, genişledi,
Ömer bin Hattab alıp, onunla çok su çekti.)


Bu hadisi şerifin şerhinde çok âlimler,
Resulün rüyasını, şöyle tabir ettiler:


(Hazreti Ebû Bekr’in halifelik müddeti,
İki sene olmakla, çok yer fethedilmedi.


“Onun su çekmesinde, zaiflik vardı biraz”
Diye buyurmasının mânâsı budur esas.


Ömer İbnil Hattab’ın, daha çok su çekmesi,
Uzun olduğundandır, halifelik süresi.


Hazreti Ebû Bekir, devrinde her ne kadar,
Alınamadıysa da, çok yerler ve topraklar,


Lâkin O, hiç kimsenin çekemeyeceği bir,
Büyük mes’uliyet ve, yük altına girmiştir.)


Yine buyuruyor ki, hadiste Resulullah,
(Doğru sözü, Ömer’in diline koydu Allah)


Hazreti Ali dahi, rivayet eder ki hem,
Şöyle buyurmuşlardır, hadiste Fahr-i âlem.


(Biz biliriz Ömer’in hak sözlü olduğunu,
Kalplerin o sözlerle sükunet bulduğunu.)


Cabir bin Abdullah da, anlatır ki bir kere;
Bir gün hazreti Ömer, hazreti Ebu Bekr’e,


Şöyle hitab etti ki: (Ey Ebû Bekr, bilesin,
Resulullah’tan sonra, halkın iyisi sensin.)


O dahi cevabında buyurdu ki: (Ya Ömer,
Ben de Resulullah’tan duymuştum ki bir sefer,


“Ömer İbnil Hattab’dan, daha iyi ve üstün,
Bir kimse üzerine, doğmamıştır henüz gün.”)


Ukbe bin Âmir dahi, şöyle rivayet eder,
Ben de Resulullah’tan, şöyle duydum bir sefer.


(Benden sonra Peygamber gelmiş olsaydı şayet,
Ömer İbnil Hattab’a verilirdi bu devlet.)


Âişe-i Sıddıka buyuruyor ki hem de;
Bir gün Resulullahla, oturuyorduk evde.


Habeşler oynuyor ve seyrediyor idi halk,
O Server buyurdu ki: (Yâ Âşie sen de bak.)


Çenemi, O Resulün dayayıp omuzuna,
Baktım Habeşilerin bir müddet oyununa.


O sırada hazreti Ömer geldi âniden,
Halk seyiri bırakıp, dağıldılar hep birden.


Resulullah buyurdu: (Görürüm ki âşikâr,
İns ve cin şeytanları, Ömer’den kaçıyorlar.)

 

Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” -1- 15/10/1999

 

Esirler!..


Otuz iki yaşında kavuştu hidayete,
Onunla müslümanlar eriştiler kuvvete.


Bir hadisi şerifte, buyurdu Resûlullah;
(Doğru sözü, Ömer’in diline koydu Allah.)


Zira Bedir harbinden dönüldüğünde geri,
Getirdiler küffardan alınan esirleri.


Allah’ın Sevgilisi sordu her sahabiye;
(Esirler hakkındaki fikriniz nedir?) diye.


Hazreti Ebu Bekir, arz etti ki cevaben;
(Onlar kendi kavmimiz, öldürmeyelim hemen.


Sıkı takip edelim, onların işlerini,
Birer fidye alarak, bırakalım hepsini.


Ümit ediyorum ki, ilerde bu esirler,
Tövbe edip imanla şereflenebilirler.)


Sonra Hazreti Ömer, fikrini eyledi arz,
Dedi: (Yâ Resûlallah, bunlara şefkat olmaz.


Zira tekzib ettiler, seni tâ baştan beri,
Hatta şehid ettiler, nice sahabileri.


Seni dahi katl için, teşebbüse geçtiler,
Mekke’den çıkman için, hem de mecbur ettiler.


Bunun için derim ki, öldürüp herbirini,
Temizlemiş olalım, kâfirlerden bu dini.


Bunun için meselâ, emrediniz Ali’ye,
Öldürsün kardeşini, o kendi eli ile.


Öldürsün Hamza dahi, karındaşı Abbas’ı,
Ben dahi öldüreyim, akrabamdan şu şahsı.


Çünki reisleridir, bu kişiler küffarın,
Kati düşmanıdırlar, bunlar müslümanların.)


Resûlullah cevaben bir şey buyurmadılar,
Fikirleri dinleyip, oradan ayrıldılar.


Birazdan teşrif edip, buyurdu ki: (Muhakkak,
Değişik halk etmiştir kalpleri cenab-ı Hak.


Yâ Ebâ Bekr, benzersin sen İbrahim Nebi’ye
Hayır dua etmişti, O, kâfir ahaliye.


Sen de Mûsâ Nebi’ye benziyorsun yâ Ömer,
Onun bedduasıyla, boğulmuştu kâfirler.)


Hazreti Ömer der ki: (O gün Resul-i zişan,
Ebû Bekr’in re’yine karar vermişti o an.


Lâkin Resulullah’ı gördüm ki ertesi gün,
Sıddîk ile birlikte, ağlarlardı çok üzgün...


Merakla yanlarına yaklaştım ben o zaman,
Dedim: (Yâ Resulallah, nedir sizi ağlatan?)


Buyurdu ki: (Yâ Ömer, esirler hakkında ben,
Fidye alıp bırakmak fikrini seçtiğimden,


Hatâ eylediğimi bildirdi Hak teâlâ,
Az kalsın bir azaba olacaktık mübtelâ.


Öyle yakın geldi ki o azab üstümüze,
Şu gördüğün ağaçtan daha yakındı bize.


Eğer o, başımızdan çevrilmeseydi geri,
Olmazdı hiç kurtulan, Sa’d ile senden gayri.)

 

Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” -2- 16/10/1999

 

‘Ben olsaydım!’


Hazreti Ömer Fâruk, gadaplıydı bir hayli,
Lâkin sırf “Allah için” olurdu gadap hâli.


Bir gün namaz kılarken, Resûlullahla bu zât,
Resul imam olmuştu, kendisi de cemaat.


Resûlullah namazda okuyunca bir âyet,
Birden hazreti Ömer, gadaplandı be gayet.


Zira bu âyetinde, Hak teâlâ Resûle,
Fir’avnın bir sözünü bildiriyordu şöyle:


(Fir’avn kendi kavmine demişti ki, “Ey kavmim,
Sizin tapacağınız, en büyük tanrı benim.”)


O bunu işitince, kan sıçradı beynine,
Düşündü: “Nasıl söyler, Fir’avn bunu kavmine?”


Fir’avnın o sözüne, pek çok gadaplanarak,
Konuştu O namazda, elinde olmayarak.


Dedi ki: (Ben olsaydım, o kâfirin yanında,
Kendisini muhakkak, öldürürdüm ânında.)


Sonra namaz bitince, O Server selâm verdi,
Bu konuşması için, onu ikaz eyledi.


Buyurdu ki: (Tekrar kıl, namazını yâ Ömer,
Zira dünya kelamı, namazı ifsat eder.)


Tam kılacak idi ki, o namazı bir daha,
Nazil oldu Cebrail, hemen Resûlullaha.


Rabbimiz buyurdu ki: (Ey Sevgili Habibim,
Ömer’in konuşması, hoşuma gitti benim.


Onun iş bu namazı, gelmiştir yerine tam.
Hatta sevabını da, misliyle ettik ikram.


Zira biz çok severiz, gayreti çok olanı,
Sevdiğini çok sevip, böyle çok kayıranı.)


Yine Hazreti Ömer, bir gün evi önünde,
Hırkasını yamardı, sıcak bir yaz gününde.


Güneşin harareti, pek fazla olduğundan,
Mübarek vücudunu, yakmıştı güneş o an.


Bu yüzden sertçe baktı, O, güneşe bir kere,
Güneşin sıcaklığı, azaldı birdenbire.


Öyle ki, bulut yokken havada bir nebzecik,
Dünyayı bir “karanlık” kapladı hemencecik.


O anda nazil oldu, Cibril-i emin yere,
Rabbinin şu emrini getirdi Peygambere.


Hak teâlâ buyurdu: (Ey şerefli Peygamber,
Güneşe, bir defa da, şefkatle baksın Ömer.


Ona, yumuşaklıkla bakmaz ise o şayet,
Güneşin sönen nûru, bir daha etmez avdet.)


Çağırdı Resulullah, Ömer ibnil Hattab’ı,
Bildirdi kendisine, Hak’tan gelen hitabı.


“Peki yâ Resûlallah” diyerek O da tekrar,
Güneşe, şefkat ile bir daha etti nazar.


Sıcaklık ve ziyası, geldi eski haline,
Karanlıktan ışığa kavuştu dünya yine.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” –1- 26/01/2000

 

İtaat eylediler...


Hazreti Büreyde’den edilir ki rivayet,
O Server, bir gazadan zaferle etti avdet.


Vaktâ ki Medine’ye, sağ salim döndüğünde,
Bir siyahi cariye, gelip durdu önünde.


Dedi: (Yâ Resûlallah, adamış idim ki ben,
Eğer sen bu gazadan, döner isen salimen,


Avdet eylediğinde, huzuruna geleyim,
Eğer izin verirsen, tef çalıp söyleyeyim.)


O Server cariyenin bu arzusunu duydu,
(Eğer adadıysan çal, yoksa çalma) buyurdu.


(Adamıştım) diyerek, cariye O Server’e,
Başladı huzurunda tef çalıp söylemeğe.


Az sonra “Ebû Bekr”in, fark etti geldiğini,
Buna rağmen susmayıp, çaldı yine tefini.


Biraz sonra oraya, “Osman ibni Affan” da,
Geldi, fakat cariye susmadı o zaman da.


Bir müddet sonra ise, geldi “Hazreti Ali”,
Yine de cariyenin, değişmedi o hali.


Lâkin “Hazreti Ömer” gelir gelmez o yere,
Cariye tef çalmağı, bıraktı birden bire.


Tefinin üzerine oturdu hiç çalmadan,
Allah’ın sevgilisi buyurdu ki o zaman:


(Yâ Ömer, bil ki şeytan senden korkar bir nice,
Cariye tef çalmayı bıraktı sen gelince.)


Sa’d bin Ebi Vakkas, nakleder yine bir gün,
Hazır bulunuyorduk huzurunda Resulün.


Henüz “Örtünme emri” gelmemiş olduğundan,
Yanında kadınlar da bulunurdu o zaman.


Ona, islâmiyyetten sual soruyorlardı,
Yanında yüksek sesle, konuşup dururlardı.


O an hazreti Ömer, kapıya geldi birden,
Müsaade istedi, girmek için Resulden.


Ömer ibnil Hattab’ın sesini işitince,
Kadınlar o odayı terk ettiler hemence.


Biraz sonra odaya girdi hazreti Ömer,
Tebessüm ediyordu, o sırada Peygamber.


Buyurdu ki: (Yâ Ömer, şimdi kadınlar vardı,
Bana, islâmiyyetten sual soruyorlardı.


Lâkin senin sesini, işitince âniden,
Perdenin arkasına kaçtılar hepsi hemen.)


Yine hazreti Sıddık, az kala vefatına,
Osman ibni Affan’ı davet etti yanına.


Buyurdu ki: (Yâ Osman, şu vasiyyetimi yaz,
Ve ben öldükten sonra, sahabeye eyle arz.


Ben, Ömer bin Hattab’ı halife seçtim bizzat,
Benden sonra hepiniz, ona edin itaat.)


Cümle Eshabı kiram, bunu kabul ettiler,
Onu halife seçip, itaat eylediler.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” –2- 27/01/2000

 

Adalet böyle olur!


Hazreti Ömer Faruk, Allah’tan korkardı pek,
Titrerdi mahşerdeki hesabı düşünerek.


Bir gün halife iken, uğraşıp birkaç saat,
Zekat develerini, bağladı kendi bizzat.


Dediler ki: (Bu işi, niçin siz yaparsınız,
Olmaz mıydı birine bunu yaptırsaydınız?)


Buyurdu: (Fakirlerin hakkıdır bu develer,
Onların işlerini yapmalı bizzat Ömer.


Bana tevdi etmiştir, bu işi Hak teâlâ,
Yarın Mahşer gününde, benden sorar evvela.)


Dediler ki: (Yâ Ömer, görürüz ki gece hep,
Gezersiniz şehirde, her yeri, neden acep?)


Buyurdu: (Dolaşırım, uzak, ücra yerleri,
Kendim arar bulurum, aciz ve fakirleri.


Zira budur evvela, benim aslî vazifem,
Onlara yardım etmek, zevk veriyor bana hem.)


Bir yere yeni vali gönderirken ilk önce,
Ona, vazifesini söylerdi ince ince.


Sonra da bir kâğıda, cümle vazifesini,
İki nüsha olarak, yazdırırdı hepsini.


Birinci nüshasını verirdi kendisine,
Yollardı diğerini, şehrin ahalisine.


Ve onlara emredip, derdi ki; (Ey ahali,
Bilin ki şehrinize geliyor yeni vali.


Eğer Hakk’ın emrini tutarsa bu valiniz,
Siz de onun emrine itaat eyleyiniz.)


Abdurrahman bir Avf da, nakleder ki şöylece;
Hazreti Ömer Faruk, bana geldi bir gece.


Dedi ki. (Şehrimize, bir küffar diyarından,
Bir ticaret kervanı geldi ve kondu şu an.


Gerçi bunlar Müslüman değiller, hepsi kâfir,
Ve lâkin şehrimize gelmişlerdir misafir.


Çok kıymetli mallarla, yüklüdür kervanları,
Bizlere emanettir, canlarıyla malları.


Gel, gidip bekleyelim, o kervanı bu gece,
Bir zarar görmesinler yurdumuzda böylece.)


“Peki” deyip, kervanı bekledik sabaha dek,
Lâkin biri fark etmiş, bizi takip ederek.


Sonra diğerleri de, buna vakıf olmuşlar,
Kendi aralarında şöylece konuşmuşlar:


(İslâmın halifesi, cihan titreten Ömer,
Bizim kervanımıza, nasıl bekçilik eder?


Halbuki muhaliftir, dinimiz dinlerine,
Buna rağmen O bizzat, beklemiş bizi yine.


Bu, ne ince düşünce, bu ne ahlak, ne edeb,
Demek ki islam dini, bunları emreder hep.)


Böylece hayran olup, hepsi islâmiyyete,
Topyekun iman edip, geldiler hidayete.

 

Hazreti Ömer “radýyallahü anh” –1- 03/02/2000

 

“Halini deðiþtirme!”


Ömer ibnil Hattâb’ın devrinde çok memleket,
Fetholup, geçti ele nice mal ve ganimet.


Onun şânı şöhreti, çıkmışken zirvesine,
Eski yaşayışını değiştirmedi yine.


Yerdi acıktığında, kuru arpa ekmeği,
Ve yamalı olarak giyerdi elbiseyi.


Kızı hazreti Hafsa, zevcesiydi Resulün,
Resulullah’tan sonra, yaşadı bir nice gün.


Muhterem babasının bu haşmetli devrinde,
Ziyarete gelmişti onu, kendi evinde.


Bir ara hırkasına dikkatle etti nazar,
Gördü ki üzerinde tam oniki yama var.


Dedi ki. (Babacığım, çok eskimiş hırkanız,
Bunu giymeseniz de yenisini alsanız.)


Buyurdu ki: (Ey kızım, bu nasıl sözdür öyle,
Benden daha yakındın, zevce idin Resûle.


Dünyadan kaçtığını bilmez misin Resûlün,
Ehemmiyet verdi mi dünyaya o hiçbir gün?


Vefatı yakın iken, çağırdı bir gün beni,
Bildirdi bu hususta bana vasiyyetini.


Buyurdu ki: (Yâ Ömer, vefat eylediğinde,
Eğer bulmak istersen, beni mahşer yerinde,


Ayrılma benim ile, Ebû Bekr’in yolundan,
Şimdiki şu halini değiştirme hiçbir an.”


Ey kızım, böyle iken vasiyyeti Resulün,
Değiştirebilir mi halini Ömer bugün?)


Yine halife iken, bir gün Hazreti Ömer,
Bir yerde otururdu, eshab ile beraber.


Hurma lifinden idi, üstündeki hırkası,
Var idi üzerinde, on tanede yaması.


Buna şahid olunca o gün eshabı güzin,
Üzülüp dediler ki; (Yâ emirel mü’minin.


Bu yamalı hırkayı giymeseniz de şu an,
Yenisini alsanız, sultanlara yakışan.)


Halife bu sözlerden sinirlendi der akab,
Sahabe-i güzine eyledi şöyle hitab:


(Siz hâlâ zahire mi, dışa mı bakarsınız?
Niçin bu vesveseden hiç kurtulamazsınız.


Bahşetti Allah bize “İslâm” gibi ni’meti,
Var mı bunun yanında, başka şeyin kıymeti?


Bu, öyle devlettir ki, herkese nasib olmaz,
Şükrünü yapmak için, kimsede güç bulunmaz.


O “İman” ni’metini vermişken hepimize,
Hırkanın eskiliği, ne zarar verir bize?


“İslâm”la aziz etti, bizleri Hak teâlâ,
Şık görünmek arzusu, ne arar sizde hâlâ?)


Edeb ile dinleyip, vermediler bir cevap,
Zira bu sözlerine, hak verdi cümle Eshab.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -2- 04/02/2000

 

Zeytinyağı, tuz, ekmek...


Ömer ibnil Hattab’ın devrinde bir zamanlar,
Şikâyete gelmişti, İran’dan müslümanlar.


Dinledi Ömer Fâruk, onların sözlerini,
Gönderdi üstlerine bir grup askerini.


Gidip önce onlara, İslâmı arz ettiler,
Kabul etmeyince de, “Cizye verin” dediler.


Onu da reddedince, kalmadı artık vebâl,
Başladı birdenbire, çok şiddetli bir kıtal.


Allah’ın yardımıyla, kazandı yine Eshab,
Çok ganimet malları ele geçti bî-hesap.


Lâkin mallar içinde, bir “Kutu” var idi ki,
İnci ve mücevherle dolu idi hep içi.


Başkumandan Mesleme, o kutuyu bir ara,
Taksimden daha önce, ayırdı bir kenara.


Bu babta askerin de rızasını alarak,
Gönderdi halifeye, bir hediye olarak.


Ve şöyle emretti ki, götürecek o ere;
(Bunu, özel olarak ver hazreti Ömer’e.)


“Baş üstüne” diyerek, yollara düştü o er,
Erişti Medine’ye, o kutuyla beraber.


Hazreti Ömer ise, onun geldiği saat,
Fakirlere ziyafet verirdi kendi bizzat.


Bekledi bir kenarda, yemek bitti nihayet,
Halife onu görüp, evine etti davet.


Asker, halife ile girince içeriye,
Rastlamadı minderle kilimden başka şeye.


O minderde oturttu halife gelen eri,
Kilimin üzerine oturdu kendileri.


Geldi sonra bir sofra, mütevazı idi pek,
Vardı yemek olarak, zeytinyağı, tuz, ekmek.


Çıkardı o kutuyu cebinden sonra o er,
(O kutu nedir?) diye, sordu hazreti Ömer.


Dedi ki: (Başkumandan, râzı edip erleri,
Ayırdı ganimetten, işbu mücevherleri.


Sığınıp daha sonra, yüksek müsaadenize,
Ve hediye gönderdi, bunu hazretinize.)


Hazreti Ömer Fâruk işitince bu sözü,
Ağlayıp, yaşla doldu mübarek iki gözü.


Dedi: (Bize İslâmı bahşetti Hak teâlâ,
Var mıdır bizim için, bir nimet bundan âlâ?


Aslâ kabul edemem, götür bunu ver geri,
Yakmak mı istersiniz siz bununla Ömer’i?


Zira mücahidlerin hakkıdır bu da yine
Mesleme’ye götür de dağıtsın askerine.


Ve Ona şu hususu, söyle ki benden taraf,
Adâletten kıl kadar eylemesin inhiraf.


Gâzilerin hakkını göndermesin Ömer’e,
Yoksa O, hiç muvaffak olamaz, ona göre.)

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” –1- 09/02/2000

 

“Tövbe et günahına!”


Rivayet edilir ki, Ömer Fâruk devrinde,
Muhasara edildi bir kale Şam şehrinde.


Kale, öğleye kadar fethedilmediğinden,
Hazreti Ömer Fâruk, gadaba geldi birden.


İslâm askerlerini toplayarak acele,
Buyurdu ki: (ne için fethedilmez bu kale?


Küffar dayanamazdı karşımızda bu kadar,
Aramızda mutlaka, bir günah işleyen var.)


Bilcümle mücahitler üzüldüler buna hep,
Hepsi düşündüler ki; “Bu günah nedir acep?”


O ara ağlayarak biri geldi erlerden,
Dedi: (Aradığınız o hatâ oldu benden.


Zira ben, teheccüde kalktığımda bu gece,
Misvaksız abdest alıp, namaz kıldım öylece.

 

Karanlık olduğundan bu hatâ etti zuhur,
Sizin aradığınız o günah belki budur.)


Buyurdu ki: (Tövbe et, öyleyse bu günaha,
Terk etme bu sünneti, bundan sonra bir daha!)


Bir gün de Ömer Fâruk, Bizans’ın kralına,
Bir elçi göndererek davet etti îmana.


Bizans imparatoru, bu teklife cevaben,
Hediyeler gönderdi, bir elçisiyle hemen.


Vaktâ ki Medine’ye o elçi geldiğinde,
İslâm halifesini bulamadı yerinde.


Zira o, o saatte sıvamış kollarını,
Dul bir kadıncağızın örerdi duvarını.


Dediler: (Elçi geldi, Bizans memleketinden)
Buyurdu ki: (Buraya getirin onu hemen.)


Dediler ki: (Efendim, yıkayıp elinizi.
Bir yere otursanız, olmaz mı daha iyi?)


Kabul buyurmayınca, elçi geldi nihayet,
Onu böyle görünce, küçümsedi be gayet.


Dedi: (Padişahınız bu kişi mi, ne ilginç,
İmparator bilseydi, göndermezdi beni hiç.)


O zaman Ömer Fâruk, gadaba geldi birden,
Çamurlu ellerini uzatarak âniden,


İki parmağı ile, işaret eyleyerek,
Ona şöyle seslendi, fena hiddetlenerek:


(Eğer göndermeseydi, o imparator seni,
Şu iki parmağımla oyardım gözlerini.)


Bizans imparatoru, bu hadise ânında,
Hiçbir şeyden habersiz, otururken tahtında,


Girdi iki gözüne, çamurlu iki parmak,
Oyuldu ikisi de, böyle âni olarak.


Elçi geri dönüp de, öğrenince bu şeyi,
Hatırladı hemence, o günki hadiseyi.


Hesap edip gördü ki, her iki hadise de,
Aynı güne rastlıyor, hem de aynı saate.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” –2- 10/02/2000

 

“Nefsim, düşmanım!


Bir gün hazreti Ömer, evinde otururken,
Dediler, (Elçi geldi, şimdi Bizans ilinden.)


İçeri girmesine verildi ona izin,
Girdi elçi içeri, bir hususu arz için.


Bizans imparatoru, bu elçisiyle meğer,
Göndermiş halifeye, bir garip hediyeler.


İlki bir “doğan kuşu” ikincisi bir “köpek”,
Ve bir şişe dolusu “zehir” ki, şiddetli pek.


Arz etti halifeye, iş bu hediyeleri,
Ve anlattı tek be tek, ne ise hünerleri.


Dedi: (bu “doğan kuşu”, avcıdır ki pek yaman,
Olmadı bu güne dek, pençesinden kurtulan.


Bu “tazı köpeği” de, kaçırmaz bir avını,
Görmedik bunca zaman, elinden, kurtulanı.


Bu “zehir”e gelince, pek fazla tesirlidir,
Zerresi, bir insanı öldürmeye kafidir.


Varsa bir düşmanınız, halkınızın içinde,
Ondan kurtulursunuz, bu zehir sayesinde.)


Dinledi o elçiyi, o gün hazreti Ömer,
Lâkin bu sözlerine, vermedi hiçbir değer.


Buyurdu ki: (Ey kişi, bir şey diyeyim sana,
Methettiğin bu kuştan, fayda gelmez insana.)


Çözdürüp bağlarını, sonra o kuşcağızın,
Onun gözü önünde, salıverdi ansızın.


Sonra da buyurdu ki; (Bu köpek de lüzumsuz,
Zincire bağlamışsın, bak hayvan çok huzursuz.)


Emir verip çözdürdü, onu dahi ânında,
Saldı sonra dışarı, o elçinin yanında.


Sonra aldı eline, o zehir şişesini,
O anda korku saldı, Bizansın elçisini.


Buyurdu ki, (Ey kişi, dedin ki biraz önce,
Zerresi, bir insanı öldürüyor hemence.


Bunu, düşmana karşı tavsiye ediyorsun,
Onlardan bu zehirle kurtulursun diyorsun.


Lâkin yoktur halkımdan, bir kimse bana düşman,
Tek düşmanım vardır ki, nefsimdir o da şu an.)


Elçi, merak içinde süzerken kendisini,
Yaklaştırdı ağzına, o zehir şişesini.


Peşinden “Besmele”yi okuyup ihlâs ile,
İçti bütün zehiri, kalmadı biraz bile.


Elçi dehşet içinde, görünce bunu hemen,
Kaybetti kendisini, o anda hayretinden.


Ayılıp halifeyi sapa sağlam görünce,
Kalbi İslamiyyete meyletmişti iyice.


Kapandı halifenin, nurlu ayaklarına,
Şehadeti getirip, derhal geldi îmana.


Gitmedi ondan sonra, Bizans’a tekrar geri,
“İslama hizmet” ile geçti kalan günleri.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” 16/02/2000

 

Anladı gafletini...


Ömer Faruk halife olmuştu ki ilk daha,
İslâm askerlerini, gönderdi bir cihada.


Bir ay geçmiş idi ki, o günün üzerinden,
Halife, Cuma günü minberin üzerinden,


Bir ara birden bire, sesini yükselterek,
Bağırdı iki kere “Lebbeyk Lebbeyk” diyerek.


Devam etti ise de, hutbeye yine fakat,
Neydi bunun hikmeti, anlamadı cemaat.


O günün tarihini, kaydettiler bir yere,
Nihayet döndü ordu, gazadan bir zaferle.


Kumandan pek sevinçli anlatırken ahvali,
Halife çok üzgün ve sinirliydi bir hayli.


Buyurdu, (Mühim değil, anlattığın bu şeyler,
Asıl şunu söyle ki, nasıl boğuldu o er?)


Arz etti ki: (Efendim içyüzü şu ki işin,
O asker girdi suya, dibini ölçmek için.


Velâkin yüzmesini, bilmiyormuş o meğer,
Bağırdı can havliyle, iki defa “Yâ Ömer”


Size, isminiz ile seslendi o mücahid,
Sonra da boğularak, maalesef oldu şehid.)


Halifelik devrinde, Hazreti Ömer yine,
Gönderdi ordusunu, kâfirler üzerine.


Hazreti Sariye’yi başkumandan seçerek,
Uğurladı onları, dualar eyleyerek.


Vardı İslâm ordusu muharebe yerine,
Kurdular karargahı, bir dağın eteğine.


Lakin bir Cuma günü, istirahat ânında,
Pusu kurdu kafirler, dağın öbür yanında.


Cuma vakti idi ki, halife tam o saat,
Hutbe okuyor idi, minberde kendi bizzat.


Hak teala gözünden, kaldırdı perdesini,
Gördü o kafirlerin, bu korkunç hilesini.


Ve şöyle bağırdı ki hutbenin arasında;
(Yâ Sâriye dikkat et, düşman var arkanızda.)


Bir aylık mesafeden, halifenin sesini,
İşitince Sariye, anladı gafletini.


Daha önce davranıp, saldırıya geçtiler,
Böylece kafirleri, perişan eylediler.


Velâkin cemaati, sarmıştı ki bir merak;
“Halife niçin böyle seslendi bağırarak.”


Sâriye hazretleri, vaktâ ki döndü geri,
Anlattı sahabeye, olan hadiseleri.


Dedi: (Cuma vaktiydi, konduk dağlık bir yere,
Halifenin sesini, işittim birden bire.


Evet bu, halifenin sesi idi hakikat,
Diyordu “Yâ Sariye, düşman var, dağa dikkat!”


Dağı arkaya alıp, hücum ettik küffara,
Düşürdük biz onları, kurdukları tuzağa.)

 

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -1- 06/04/2000

 

Bir takva örneği...


Ömer ibnil Hattab’ı, bir genç çok seviyordu,
Beş vakit namazını, onunla kılıyordu.


Lâkin kötü bir kadın vardı ki çok yılışık,
O günlerde bu genci gördü ve oldu âşık.


Gence haber gönderip, davet etti yanına,
Lâkin genç hiç iltifat etmedi o kadına.


Sevdiremeyince de, kadın ona kendini,
Bir kocakarı bulup, anlattı bu derdini.


Kocakarı dedi ki; (Gel, içeri geç hele,
Seni buluşturayım, bu akşam o genç ile.)


Genç yatsı namızını kılmış eve dönerken,
Bağırmaya başladı, kocakarı o evden.


Dedi; (Ey genç, elimden kaçırdım bir koyunu,
Yardım et de birlikte yakalıyalım onu.)


Genç bu söze aldanıp, içeri girdi o an,
O kadın da kapıyı, kilitledi arkadan.


Genci kuvvetle tutup dedi ki; Beni dinle,
Günlerdir yanıyorum, bil ki senin sevginle.


Sana kavuşmak için, gayret ederim de hep,
Sen yüzüme bile hiç, bakmazsın neden acep?)


Lâkin yine bakmadı, kadına bu genç yiğit,
Bu sefer kadın onu, eyledi şöyle tehdit:


(Bağırırım, cümle halk toplanır etrafına,
Rezil rüsva olursun, bir mahalle halkına.)


Genç dedi; (Ahirette rezil olmaktan ise,
Bu dünyada olayım, bu, daha kolay bize.)


Baktı ki olmayacak, feryat etti o derhal,
Halk oraya toplanıp, sordular ki: (Ne bu hal?)


Dedi ki: (Ben evimde, yatacak idim ki tam,
Tecavüze yeltendi, eve girip bu adam.)


İnsanlar genci dövüp, başını da yardılar,
Ve hazreti Ömer’in yanına çıkardılar.


O kadın da halk ile, gelmiş çok ağlıyordu,
Öyle ki feryatları, ayyuka çıkıyordu.


Halife genci görüp, buyurdu ki; (Evladım,
Korkma, söyle doğruyu, ben sana inanırım.)


Genç başından geçeni O’na arz eyleyince,
Halife hakikate vakıf oldu hemence.


Anladı bu yapılan hiyle ve iftirayı,
Sordu ki, (Tanır mısın, sen o kocakarıyı?)


Genç (tanırım) deyince, emretti ki bu kere,
(Bütün yaşlı kadınlar, getirilsin bu yere.)


Geçti gencin önünden, her biri birer birer,
Genç onu teşhis edip, ânında verdi haber.


Kocakarı suçunu itiraf etti hemen,
Halife rahatlayıp, kalktı hemen yerinden.


Varıp çözdü o gencin ellerinin bağını,
Takdir etti günahtan ne çok sakındığını

 

Hazreti Ömer”radıyallahü anh” -2- 07/04/2000

 

Bir adâlet örneği


Bir gün hazreti Ömer, bir grup eshabiyle,
Çıktılar Medine’den, Şam’a gitmek azmiyle.


Var idi kendisinin, sadece bir devesi,
Gelirdi yanısıra “Mugire” nâm kölesi.


İkisinin bineği, bir tek deve olunca,
Sırayla binerlerdi, deveye yol boyunca.


Bir saat kendi biner, köle yaya giderdi,
Sonra kölesi biner, kendi yere inerdi.


Şam’a yakın gelince, kafile en nihayet,
Mugire’ye gelmişti, binmede en son nöbet.


Lâkin razı olmadı, buna eshab-ı güzin,
Hemen arz ettiler ki: (yâ emir-el mü’minin,


Gerçi binme sırası, gelse de Mugire’ye,
Şam’a gelmiş bulunduk, siz binseniz deveye.


Zira yaya görürse, sizi merak edenler,
Yanılıp, kölenizi halife zannederler.)


Fakat O buyurdu ki; (Mugire’nindir nöbet,
Ben deveye binersem, nerde kalır adalet?


“İslâm”ın nûru ile, aydınlandı kalbimiz,
Resulün ahlâkıyle, düzeldi her halimiz.


Hak teâla bizlere, vermişken bu ni’meti,
Deveye binmemizin, var mıdır bir kıymeti?


Ey Resulün eshabı, iyi düşünsenize,
“Eshâb” olmak şerefi, kâfi gelmez mi bize?)


Ve şereflendirdiler, nihayet Şam şehrini,
Halife, tellâl ile bildirdi şu emrini:


(Sağ ve salim çıkmamız, belli değil bu yerden,
Kimin bir hakkı varsa, istesin gelip benden.)


Kölesi öne çıkıp, dedi ki; (Ey efendim,
Vaktiyle üstünüzde, bir hakkım kaldı benim.


Zira çekmiş idiniz, bir zaman kulağımı,
Şimdi müsadenizle, istiyorum hakkımı.)


Halife buyurdu ki; (Gel öyleyse kardeşim,
Sen de çek benimkini, dünyada ödeşelim.)


Dediler; (Ey halife, arzımız şudur ki ilk,
Gelmemiştir dünyaya, sizin gibi bir melik.


Caizken efendinin, köleyi terbiyesi,
Doğru mu onun sizden, böyle hak istemesi?)


Buyurdu, (Bu iş mühim, sakın mani olmayın,
Bugün helallaşmazsak güç olur sonra yarın.)


Ve hazreti Mugire, geldi ve çekti biraz,
Buyurdu; (Ey Mugire, ne için çekersin az?)


Dedi ki; (Ey efendim, fazla çekersem eğer,
Korkarım, senin hakkın bana geçer bu sefer.)


Mugire’nin bu işte, şu idi ki gayesi,
Sevsin daha ziyade, kendini efendisi.


Zerre kadar şüphesi olsaydı bunda şayet,
Yapmazdı Ona karşı, asla böyle hareket.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -1- 17/05/2000

 

Ehl-i beyte hürmeti...


Ömer ibnil Hattab’ın devriydi ki bir zaman,
Çok fazla ganimetle dönüldü bir gazadan.


Zira kavuşulmuştu, çok büyük bir zafere,
Toplanan ganimetler, dağılırdı erlere.


Hazreti Ömer dahi, bizzat bulunuyordu,
Erlerin hissesini, o tayin ediyordu.


Ganimet hisse hisse dağılırken erlere,
“Hazreti Hasan” geldi, hisse için o yere.


Halife görür görmez, Hasan’ın geldiğini,
“Bin dirhem gümüş verin” diye verdi emrini.


Az sonra teşrif etti, hazreti Hüseyin de,
“Bin dirhem” tayin etti, onun hissesini de.


Her ikisine dahi, gösterdi saygı, edep,
Sonra oğlu “Abdullah” eyledi hisse talep.


“Beşyüz dirhem” verince, hissesini oğlunun,
Dedi ki; (Babacığım, hikmeti ne ki bunun?


Sizce de mâlumdur ki, ben yetişkin bir gencim,
Hem de Resulullah’la, vakidir hayli cengim.


Nice başlar kesmişim Resulullah önünde,
Hiç geri durmamışım, asla bir cenk gününde.


Hasan’la Hüseyin’e, biner dirhem verirken,
Ne için bendenize, verdiniz beşyüz dirhem?)


Buyurdu ki; (Ey oğlum otur da beni dinle,
Bir mi olmak istersin, Hasan ve Hüseyin’le.


“Aliyyül Mürteza”dır, onların pederleri,
Hem de “Resulullah”tır, mübarek dedeleri.


“Hazreti Fatıma”dır, anneleri onların,
Şanları çok yüksektir, o iki bahtiyarın.


“Cafer-i Tayyar” ile “Hazreti Ukayl” dahi,
Amcaları olurlar, onların bizatihi.


Hazreti “Ümmü Gülsüm” ve “Rukiyye” hatunlar,
O iki mübareğin, teyzeleri olurlar.


Onlar Resulullah’ın elinde büyüdü hem,
Olur mu bundan büyük bir fazilet ve kerem?


İşte onlar Resule olmuşken böyle yakın,
Sen, kendini onlarla, yoksa bir mi tutarsın?)


Abdullah babasından duyunca bu sözleri,
Utandı, mahcub oldu, yaşla doldu gözleri.


Hazreti Ali’nin de, gitti bu kulağına,
Hasan’la Hüseyin’i, çağırdı huzuruna.


Dedi; (Resulullah’tan, duymuştum Ömer için,
“O, İslâmın nuru ve ışığıdır Cennetin”)


Bunu babalarından öğrenince o gençler,
Koşarak kendisine, hemen müjdelediler.


Sevinip bir kağıda, kaydetti bunu hemen,
Vasiyet eyledi ki; (Vefat ettiğimde ben,


Kabrime bu kağıtla, defnedin ki o günde,
Kâfi gelir bu senet, bana mahşer gününde.)

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -2- 18/05/2000

 

‘Tamamlansın yüz sopa!’


Ömer ibnil Hattab’ın adlini ölçmek için,
Toplandı Yahudiler, bir yere hepsi bir gün.


Bir tanesi dedi ki; (Bana verin bu işi,
Bakalım bu kadar çok âdil midir bu kişi?)


Bir plân hazırlayıp, girdi “doktor” şekline,
Geldi Ömer Faruk’un mübarek hanesine.


Zaif bir oğlu vardı, evinde halifenin,
Dedi ki; (Ben hekimim, neyin var böyle senin?)


Çocuk pırlanta gibi, temiz ve saftı gayet,
Dedi ki; (Bedenimde, var birazcık zafiyet.)


Yahudi şeytan gibi, dedi ki; (Peki, hay hay,
Üzülme, bu illetin tedavisi çok kolay.


Bizim evde bu derde, var ki öyle bir ilâç,
Onu iç, başka şeye kalmayacak ihtiyaç.)


Götürdü böylelikle, onu kendi evine,
“Şarab”ı ilaç diye tutuşturdu eline.


Saf temiz kalpli çocuk, aldanıp Yahudiye,
İçti o gün şarabı, “Şifalı şerbet” diye.


Tabii biraz sonra, kaybetti kendisini,
Yahudi bunu görüp, sürdürdü hilesini.


Gönderip “genç kızı”nı, hemen onun yanına,
Şarabın tesiriyle, günah işletti ona.


Az sonra kendisine, gelince çocuk birden,
Tövbe etti ise de, geçmiş idi iş işten.


O alçak Yahudiyse, halifeye gelerek,
İstedi cezasını, bunu ihbar ederek.


Halife çok üzüldü, olan bu hadiseye,
Sual etti oğlundan, “Doğru mudur bu?” diye.


Hakikat olduğunu, anlayınca O hemen,
Derhal verdi hükmünü, hiç tereddüt etmeden.


Buyurdu; (Yüz sopadır, cezası, işbu suçun,
Derhal infaz edilsin, istisnası yok bunun.)


Sahabe yalvardı ki, o zaman halifeye,
(Mazur görün çocuğu, kurban gitti hileye.


Zaiftir, dayanamaz, ne olur acıyınız,
Suçunu bu seferlik, bize bağışlayınız.)


Lâkin o, affetmeye etmedi hiç temayül,
Buyurdu; (Din işinde, olur mu hatır gönül?)


Onlar ısrar edince, birden geldi hiddete,
Dedi; (Bu teklifiniz, sığar mı adalete?


Cezasını çeksin ki, bu günahın peşinden,
Kurtulsun ahirette, Cehennem ateşinden.)


Başladılar vurmaya, ikna edemeyince,
Bayıldı acısından, sopa kırka erince.


Devam ettilerse de, bitap düştü be gayet,
Sekseninci sopada, vefat etti nihayet.

 


Çok üzüldü, ağladı, oğlunun öldüğüne
Fakat dinin emriydi, pişman olmadı yine.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -3- 19/05/2000

 

“Var mı bir senediniz?”


Bir gün hazreti Ömer, emredip askerine,
Gazaya göndermişti, kâfirler üzerine.


Savaşa gidenlerin evlâd-ü iyalini,
Yoklayıp sordururdu, herbirinin halini.


Dolaşırdı kendi de, her gece bir vardiye,
“Yardıma muhtaç olan bir kimse var mı?” diye.


Yine böyle gezerken, şehirde geceleyin,
Bir konuşma işitti, içinden bir hanenin.


Dinledi, diyordu ki bir fakir kadıncağız;
(Erim gitti gazaya, biz şimdi n’apacağız?


Aç ve susuz olarak, bıraktı evde bizi,
Biliyor mu halife acep bu halimizi?)


Bunu duyup, oradan gitti hemen evine,
Bir çuval un sırtlayıp, o eve geldi yine.


Kapısını çalarak dedi ki; (Bunu alın,
Bir ihtiyaç olursa, doğruca bana varın.)


Kadın çok memnun oldu, bu gelen hediyeden.
Mahcub oldu bu sefer kendisi halifeden.


Yine hazreti Ömer, halifelik devrinde,
Fakir olup, pek para bulunmazdı elinde.


Hatta bir bayram günü, eshabtan çok kimseler,
Almıştı çocuğuna, bayramlık elbiseler.


Halifenin oğlu da, yanına koşup derhal,
Dedi ki; (Babacığım, bana da elbise al)


Lâkin bir şey alacak parası yoktu onun,
Durumu söyleyince çocuk çok oldu mahzun.


Yeni bayramlıklarla, her çocuk sevinirken,
Yamalıydı onunki, hem de birkaç yerinden.


Onlar bunu farkedip, yanına toplandılar,
Kendisini alay ve istihzaya aldılar.


Üzülüp geldi çocuk, babasının yanına,
Durumu ağlayarak söyledi tekrar ona.


Hazreti Ömer dahi, üzüldüyse de ancak,
Yoktu o gün parası, bir elbise alacak.


Çağırdı huzuruna, beytül-mal memurunu,
Anlatıp kendisine, çocuğun durumunu.


Dedi ki; (Gelecek ay maaşıma mahsuben,
Biraz avans olarak, para istiyorum ben.)


Bu teklif karşısında, düşünüp memur biraz,
Veremeyeceğini kendisine etti arz.


Dedi ki; (Mazur görün, bu hususta beni siz,
Asla gelmez yerine sizin bu talebiniz.


Çünki yoktur hakkınız, o maaştan almaya,
Var mı bir senediniz, otuz gün yaşamaya?)


Halife, memurunun bu haklı sözlerine,
Hak verip, pişman oldu avans istediğine.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -1- 24/06/2000

 

‘Günah işlemeyin!’


Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerini bir gün,
Gönderdi Ömer Faruk, İran’ın fethi için.


Kisrâ elçi gönderip, Sa’d hazretlerine,
Sordu ki; (Gelmenizin, acaba sebebi ne?)


Cevaben buyurdu ki; (Biz Hakk’ın askeriyiz,
Sizi İslâm dinine davet için gelmişiz.


Ya bunu kabul eder, olursunuz Müslüman,
Yahut da harp ederiz, başka çare yok şu an.)


Elçi iş bu teklifi iletince Kisra’ya,
Savaşı tercih edip, başladı hazırlığa.


Dedi; (İslam ordusu, “Yirmibin kişi” ancak,
Bizse “Yüzbin kişi”yiz, ne var bunda korkacak?)


Nihayet harp başlayıp, devam etti durmadan,
Öyle şiddetlendi ki, oldu etraf toz duman.


Lâkin düşman içinde, o gün bir kimse vardı,
Bu kuvvetli bahadır “Rüstem bin Mihriban”dı.


İri cüsseli olup, savaşırdı pek şedit,
Karşısında gaziler düşerdi bir bir şehid.


İslam ordusunda da vardı ki bir kişi hem,
Saf dışı edilmişti, bir günahı yüzünden.


Zira hazreti Ömer, Sa’d hazretlerine,
Mektup yazmış idi ki, (Dikkat et askerine.


Varsa günah işleyen bir askerin, bir erin,
Onun savaşmasına verme ruhsat ve izin.


Zira bir toplulukta, işlerse biri günah,
Bu sebepten o kavmi muvaffak etmez Allah.


Düşmanın çokluğundan korkma ey Ebi Vakkas,
Sen günah işlemekten ve Allah’tan kork esas.


Siz de günah işleyip isyankâr olursanız,
Kisrâ’nın ordusundan, kalır mı bir farkınız?)


Velhasıl o hapis er, bulunduğu çadırdan,
Muharebe yerini seyrediyordu her an.


O, Rüstem kâfirini görüp üzülüyordu,
O yerden için için, ona diş biliyordu.


Birine rica edip, çözdürdü ellerini,
Ve aldı komutanın savaş aletlerini.


Fırlayıp bindi hemen, yine onun atına,
Çıktı nâra atarak, Rüstem’in karşısına.


Hamle edip düşürdü, onu at üzerinden,
Ayırdı daha sonra, başını gövdesinden.


Sonra acele ile, çadıra döndü yine,
O zinciri tekrardan, taktırdı ellerine.


Rüstemin ölümüyle, kâfirler dağıldılar,
Gaziler kovalayıp, pek çoğunu kırdılar.


Başkumandan bu hali, bildirdi halifeye,
Cevap geldi (O eri, bağışladım ben) diye.


Bu savaşta “elli bin” kâfiri öldürdüler
Büyük bir zafer ile, Medine’ye döndüler.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -2- 25/06/2000

 

‘Bu iş benim vazifem’


Birgün hazreti Ömer, zekat develerinden,
Birinin ardı sıra koşuyordu ki birden,


Gördü hazreti Ali, halifenin halini,
Sordu hayret içinde, ona şu sualini.


(Hayrola, nedir bu hal, yâ emir-el mü’minin,
Neden böyle koşarsın ardından bu devenin?)


Buyurduki; (Yâ Ali, beytül malın bu deve,
Havutunu düşürmüş, kaçıyor başka yere.


Tutup da havutunu vurayım ki ben derhal,
Zarara uğramasın zamanımda beytül mal.)


Dedi ki (İyi ama, siz niçin koşarsınız,
Olmaz mı başkasını bu işe koştursanız?)


Buyurdu ki; (Yâ Ali, bu iş benim vazifem,
Yarın mahşer gününde, bu benden sorulur hem.


Bizzat ben yapayım ki, vazifemi bu günde,
Pişmanlık duymayayım, yarın mahşer gününde.)


Duydu hazreti Ali, bu sözü halifeden,
Derinden bir “âh” çekip, ağladı sonra hemen.


Ve dedi ki; (Yâ Ömer, iş böyledir hakikat,
Senin gittiğin yoldan, gidemez kimse fakat.


Bu işi senden sonra götürecek kişiler,
Korkarım yapamayıp, sıkıntıya düşerler.)


Yine hazreti Ömer, milletine faraza,
Herhangi bir şeyi yasaklayacak olsa,


Önce ailesini toplayıp hemencecik,
Bu yasağı onlara ederdi önce tatbik.


Yakın akrabaları, bu yüzden diğer halktan,
Daha çok kaçarlardı, her haram ve günahtan.


Yine Bizans ilinden, bir gün de halifeye,
Bir elçi gelmişti ki, o dönerken geriye,


Halifenin hanımı, borç alarak bir altın,
“Koku” alıp, doldurdu içine cam bir kabın.


Ve hediye gönderdi, elçinin hanımına,
O da buna karşılık, kokuların kabına,


“Mücevher” doldurarak, gönderdi ona geri,
Verdiler bu hanıma, gelen mücevherleri.


Akşam hazreti Ömer, evine geldiğinde,
Gördü mücevherleri, hanımının elinde.


Nereden geldiğini, sual edince ondan,
Dedi ki; (Geldi bunlar, elçinin hanımından)


Buyurdu; (Benim zevcem olmasaydın sen eğer,
Sana gönderilmezdi, elbet bu mücevherler.


Yabancı bir devletten, sana gelen hediye,
Aslında sana değil, gelmiştir halifeye.


Hatta bu hediyeler, asıl beytül malındır,
Senin olan, o ödünç aldığın “Bir altın”dır.)


Hanımı kabul edip dedi ki; (Pekala)
Mücevherler satılıp, konuldu beytül mala.

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -1- 17/07/2000

 

Gazadan dönen erler!..


Bir yıl hazreti Ömer, emredip askerine,
Gazaya göndermişti, İran’ın üzerine.


Düşmanla şiddetli bir savaşa giriştiler,
Allah’ın yardımıyla zafere eriştiler.


Sayısız ganimetle, döndüler Medine’ye,
Bu sevinç ve sürurla, çıktılar halifeye.


Yüz vermedi halife, onlara o gün fakat,
Hatta soğuk davranıp, etmedi hiç iltifat.


Onlar bunu görünce, yıkıldılar âdeta,
Dediler ki “Muhakkak işledik biz bir hata”


Ve oğlu Abdullah’ı hatırladılar o an,
Dediler; (Bu hususu soralım gidip ondan.)


Geldiler Abdullah’ın yanına onlar derhal,
Anlatıp dediler ki; (Böyledir işte ahval.


Gazadan zafer ile döndüğümüz halde biz,
Nedense yüz vermedi, bize hiç pederiniz.


Halbuki bundan önce, dönünce bir gazadan,
Ayrı ayrı iltifat ederdi bize baban.


Muhakkak hatamız var, biz bunu biliyoruz,
Lakin nedir o hata, öğrenmek istiyoruz.)


Abdullah ibni Ömer, sordu ki hâziruna;
(Siz böyle mi çıktınız babamın huzuruna?)


Meğer onlar, İran’dan değişik elbiseler,
Giyip de o şekilde huzuruna girmişler.


Çıkararak hemence, o üstündekileri,
Giydiler her zamanki eski elbiseleri.


İzin alıp huzura girince tekrar yine,
Çok iltifat eyledi, bu sefer herbirine.


Hal ve hatırlarını sorarak hem de bizzat,
Hepsiyle ilgilenip, eyledi çok iltifat.


Birisi cesarete gelerek sahabeden,
Bu işin hikmetini, edeble sordu hemen.


Dedi ki; (Bundan önce, geldiğimizde size,
Hikmeti ne idi ki, bakmadınız hiç bize?)


Buyurdu; (O esvabla, görünce sizi o an,
Şöyle geldi kalbime, hiç elimde olmadan.


“Değişti Sahabenin bugün elbiseleri,
Bu gidişle sonra da, değişir hep kalpleri.”


Yarın mahşer gününde, kavuşunca Resul’e,
Korkarım sorar bana, “Yâ Ömer bana söyle.


Görmedin mi gazadan geri dönen erleri,
Nasıl değiştirdiler, onlar elbiseleri.


Sonra kalpleri dahi, değişti de onların,
Bunları göre göre, niçin mani olmadın?”


İşte bundan ötürü, siz gazadan dönünce,
İltifat edemedim sizi öyle görünce,


Vaktâ ki çıkardınız, siz o elbiseleri,
Zail oldu endişem, iyi gördüm sizleri.)

 

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” -2- 18/07/2000

 

‘Ölüm var yâ Ömer!’


Nasihati şudur ki, bir islâm âliminin,
(Kâmil olması için, imanı bir mü’minin,


Rabbe karşı korku ve ümitte o müslüman,
Eşit olmak lazımdır, ne fazla, ne de noksan.)


Büyüklerden biri de, diyor ki bu mevzuda,
(Müsavi olmalıdır, ümit ile korkuda.)


Hazreti Ömer dahi, diyor ki (Cenab-ı Hak,
Buyursa, “Tek bir kula, azab ederim ancak.”


Günahıma bakarak, “O, belki benim” derim,
Rabbimin azabından olamam asla emin.


Ve yine Hak teala buyursa ki şöylece;
“Cennete bir tek kişi girecektir sadece.”


“O kişi belki benim” diye ümit ederim,
Rabbimin sonsuz olan fadlına güvenirim.)


İslam alimlerinden bir büyük veli zât da,
Bu hususta şu beyti yazıyor bir kitapta.


“Benden ümit kesmeyin buyurursun ey Rabbim,
Günahım çok olsa da hiç ümit keser miyim?”


Korkmak lazım ise de, Allah’ın azabından,
Ümit de kesmemeli, o sonsuz ihsanından.


Gençlikte daha fazla Allah’tan korkmalıdır,
Yaşlılıkta ümidi daha çok olmalıdır.


İslam âlimlerimiz ediyor ki nasihat,
(Hatırda tutmalıdır, kul ölümü her saat.)


Yine buyuruyor ki Peygamber Efendimiz,
(Lezzetleri yıkanı çok fazla yâdediniz.)


Eshab sual etti ki, Resul-i müctebaya,
(Lezzetleri yok eden o şey nedir acaba?)


Peygamber Efendimiz buyurdu ki (Ölümdür,
O, bütün lezzetleri temelinden götürür.)


Yine Peygamberimiz, bir hadis-i şerifte,
Buyurdu; (İki vaiz bırakıyorum size.


Bir tanesi konuşur, biri susar her zaman,
Konuşanı Kur’andır “Ölüm”dür hem de susan.)


İşte Ömer bin Hattab, hazreti Peygamberin,
Hadiste buyurduğu “Ölümü çok yâd edin”


Emrine gösterdiği büyük ehemmiyetle,
Hatırlatması için, adam tuttu ücretle.


Buyurdu ki; (Ölümü hatırlat her gün bana,
Bu iş için şu kadar ücret vereyim sana.)


O kişi hergün gelir, (Ölüm var, ölüm) derdi,
O günkü ücretini alıp geri giderdi.


Yine bir gün gelerek (Öleceksin yâ Ömer)
Deyince, buyurdu ki; (Söyleme, artık yeter.


Lüzum yok bana artık, bunu hatırlatmana,
Sakalıma ak düşmüş, o söyler zira bana.


Saç sakal ağarması, ölümü haber verir,
Baktıkça hatırlarım, gözümün önündedir.)