Hazreti Ali “radıyallahü anh” -1- 11/11/1999

 

“İsmini Ali koydum”


Allah’ın Resulünün dördüncü halifesi,
Bilcümle evliyanın seyyidi, efendisi,


Dindeki müşkilleri çözüyordu bir anda,
Herkesten ileriydi, iyilik ve ihsanda.


O Allah’ın arslanı, Resulün dâmâdıdır,
Hem de Resulullah’la, amca çocuklarıdır.


Resul ile birleşir, daha ilk dedesinde,
Herkesten yakın idi, O’na hem nesebinde.


Babası Ebû Talip, Fâtıma’dır annesi,
Doğmuş idi hicretten yirmiüç yıl öncesi.


Fatıma Hatun der ki: Bir gün tavaf yapardım,
Bir doğum sancısıyla, birden rahatsızlandım.


Allah’ın Resulü de, yakınımdaydı o an,
Halimi arz eyledim kendisine o zaman.


Ve rica eyledim ki: (Yâ Muhammed-ül Emin,
Oğlum olması için, bana dua eyleyin.)


Buyurdu ki: (Ederim ve lâkin bir şart ile,
Eğer oğlan olursa, söz ver bana vermeğe.)


Dedim ki: (Ben ve zevcim, size söz veriyoruz,
Doğacak oğlumuzu, sana nezrediyoruz.)


O zaman dua edip, buyurdu: (Durma daha,
Tavafını bitirip, gir hemen Beytullah’a.)


Ben Kâbeye girerek, dua ettim hem dahi;
(Bana, hayırlı oğul ihsan et ya İlâhi.)


Geldi hazreti Ali, bu dünya alemine,
Konuldu adet üzre, bir beşiğin içine.


Ebû Talip, oğlunun görmek için yüzünü,
Kaldırmak isteyince, yüzünün örtüsünü,


Çocuk, hemen kuvvetle yapışıp örtüsüne,
Müsaade etmedi ki, bakıversin yüzüne.


Annesi de emzirmek istediyse de, fakat,
Bir müddet ona dahi, etmedi muvafakat.


Şaşırdılar, (“Çocuğun bu hali nedir?”) diye,
Az sonra Resulullah teşrif etti o eve.


Onlar onu görünce, bir hayli sevindiler,
(Yâ Muhammed, hoş geldin, safa geldin) dediler.


Resulullah beşiğin yanına vardığında,
Nûr çocuk mışıl mışıl uyurdu yatağında.


Alınca kokusunu Resulullah’ın lâkin,
Örtüsünü kaldırıp, göründü O’na ilkin.


Neşelendi, sevindi ve atıldı Resule,
Sanki şöyle diyordu, lisan-ı hâli ile:


(Çok şükür nail oldum devlet-i didarına,
Açmadım hiç yüzümü, senden gayrılarına.


(Henüz beni görmeden, validemle pederim,
İstedim sen göresin, buydu benim emelim.)


(İsmini ne koydunuz?) diye sual edince,
Dediler ki; (Senindir, koy arzu ettiğince.)

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” (2) 12/11/1999

 

‘O benim çocuğumdur’


Ne zaman ki dünyaya geldi hazreti Ali,
İlgilendi O Server, kendi oğlu misali.


“Ali” koydu adını, Allah’ın emri ile,
Yıkadı hem de onu, bizzat kendi eliyle.


O öyle bir nimete kavuştu ki o saat,
Buna kavuşamadı sahabeden başka zat.


Zira Resul-i ekrem, sallardı beşiğini,
Onunla meşgul olur, yapardı her işini.


Ne zaman Resulullah, gelseydi evlerine,
O, derin uykularda olsa da, hemen yine,


Uyanıp atılırdı O’na beşik içinden,
Ellerini uzatır, coşardı sevincinden.


O Server onu alıp mübarek kucağına,
Muhabbetle sarılır ve basardı bağrına.


Validesi Fatıma, görünce böyle onu,
Sordu niçin onunla, çok meşgul olduğunu.


Dedi ki: (Yâ Muhammed, siz zahmet eylemeyin,
Zira bize aittir, her hizmeti Ali’nin.)


Buyurdu ki: (Siz bunu, bana vermiştiniz ya,
Bu, benim çocuğumdur, siz girmeyin araya.)


Üç yaşına girince, hazreti Ali bir gün,
Gelip namaza durdu, yanında o Resulün.


Babası Ebû Talip, görse de kendisini,
Görmezlikten gelerek, çıkarmadı sesini.


Ve lâkin annesinin kurt düşmüştü içine,
Meraklanıp söyledi bunu efendisine.


Dedi: (Haberin var mı, namaz kılıyor Ali,
Nasıl karşılıyorsun, acaba sen bu hali?


Dedi: (Verdik biz onu, Muhammed-ül Emine,
Öyleyse karışmamız, doğru olmaz dinine.)


Nihayet beş yaşına olmuştu ki mülâki,
Mekke’de o zamanlar bir kıtlık oldu vaki.


Halk, gıda yokluğundan olmuştu çok mustarip,
Çok nüfusa sahipti, bahusus Ebû Talip.


Resulullah görünce, onun bu durumunu,
Amcası Abbas’a da, söyledi gidip bunu.


Buyurdu ki: (Ey amcam, sen zenginsin ve lâkin,
Yoktur fazla geliri, amcam Ebû Talib’in.


Hem de çoluk çocuğu bir hayli kalabalık,
Bu yüzden mutazarrır etti onu bu kıtlık.


Geçici bir müddetle, bir kısım evladına,
Biz bakacak olursak, çok fayda olur ona.)


Sevindi Ebu Talip, işitince bu hali,
Dedi: (Bana bırakın, büyük oğlum Ukayl’i.)


Abbas, Cafer’i aldı ve kefil oldu ona,
Hazreti Ali’yi de, Resul aldı yanına.


İşte Ali Mürteza, o günden itibaren,
Artık hiç ayrılmadı, Sevgili Peygamberden.

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” (3) 13/11/1999

 

Ağladı Resulullah


O hazreti Ali ki, dünyaya geldiğinde,
Gördü Resulullah’ı ilkin kendi evinde.


O Server o gün onu, kaldırıp beşiğinden,
Kucağına alarak, bağrına bastı hemen.


Ve mübarek dilini, ol Hüdanın Habibi,
Koydu onun ağzına, gonca yaprağı gibi.


Esrar çeşmelerinin kaynağı gibi olan,
O mübarek ağzının suyunu tâ o zaman,


Emzirinci Ali’ye, Resulullah bir müddet,
Geçti ona böylece, feyiz, ilim ve hikmet.


Sonra da bir leğene yatırıp sevgi ile,
Yıkadı Resulullah, onu kendi eliyle.


Ve lâkin yıkayınca, onun bir tarafını,
Kendi çeviriyordu, Ali öbür yanını.


Bu hali görür görmez, Aliyyül Mürteza’dan,
Ağlamaya başladı, Fahr-i âlem o zaman.


Sorunca validesi niçin ağladığını,
Buyurdu: (Ben yıkarım, şimdi bu evladını.


Zaman gelir vaktâ ki, edince ben de vefat,
Benim bedenimi de, yıkar o gün bu evlat.


O da beni yıkarken, o gün kendi eliyle,
Ben de kendiliğimden dönerim işte böyle.)


Bir gün de Resulullah Harem’e geldiğinde,
Oturtmuştu onu da, omuzu üzerinde.


Baktı, pehlivanlardan bahsederler o ara,
“Aliyyül Mürteza”yı göstererek onlara.


Buyurdu ki: (Şu oğlum, gelecek ki bir zaman,
Olacak herbirinden, daha üstün pehlivan.


Herkesin “Erkek aslan” diye övdüklerini,
Birer birer öldürüp, dürer defterlerini.)


Onlar hayret ederek, dediler; (Ne diyorsun?
Bir küçük çocuk için, neler vadediyorsun.)


Buyurdu: (Unutmayın sözlerimi şimdi siz,
Seneler sonra bunu, görürsünüz hepiniz.)


Yine Ebû Talip’le giderken oğlu Câfer,
Gördüler bir gün onu, Resul ile beraber.


Baktılar, sağ yanına durmuş hem de Resulün,
İkisi cemaatle, namaz kılıyor o gün.


İbadette görünce, Ebû Talip Ali’yi,
Dedi ki: (Haydi Ca’fer, çabuk gidip sen dahi,


Muhammed-ül Emin’in, sol yanına dur hemen,
Sen de namaz kılarak, bu devletle şereflen.)


O da gelip hemence, namaza oldu dahil,
Resulün sevgisine, o günden oldu nail.


Resulullah onun da, namaza durmasına,
Sevinip buyurdu ki; (Müjdeler olsun sana.


İki kanat verir ki, Rabbimiz sana yarın,
Onlarla yeryüzünden, Cennetlere uçarsın.)

 

Hiç puta tapmamıştır 22/11/1999

 

Hatice hatun ile, Allah’ın sevgilisi,
Namaz kılıyorlardı Cemaatle ikisi.


Gördü hazreti Ali, onları bu hal ile,
Henüz on yaşındaydı, merak etti haliyle.


O Resule sordu ki: (Bu yaptığınız nedir?)
Buyurdu ki: (Yâ Ali, Allah’a ibadettir.


O Allah ki, birdir ve hiç şerik yoktur O’na,
Seni davet ederim, O Allah’a imana.)


Dedi ki: (Babam ile meşveret eyleyeyim,
Sonra gelip bu babta, size cevap vereyim.)


Buyurdu ki: (Yâ Ali, imana gelmez isen,
Bu sırrı başkasına söyleme yine de sen.)


İki adım atınca, geldi ki hatırına;
Nasihat eylemişti bu babta babam bana.


Demişti ki: (Yâ Ali, her ne derse Muhammed,
Hiç tereddüt etmeden, tasdik eyle, kabul et.)


“Şehadet”i getirip, müslüman oldu hemen,
O oldu çocuklardan, ilk önce iman eden.


Resulullah uğrunda, yaptı çok fedakârlık,
Onu, kendi nefsine tercih etti O artık.


Bir gün hazreti Ali, hazreti Fatıma’ya,
Bir hususta darıldı ve çıktı dışarıya.


Mescid-i Nebevi’ye giderek doğru hemen,
Kuru toprak üstüne, uzandı kederinden.


Fâtıma hâtun ise, doğruca babasına,
Acele seğirterek, derdini açtı Ona.


Dedi ki: (Babacığım, bir hatamın yüzünden,
Darıldı Ali bana ve çıkıp gitti evden.)


Peygamber-i zişan da, üzüldü buna nice,
Onu aramak için, evden çıktı hemence.


Mescid-i Nebevi’ye gitti ilk olarak da,
Baktı, hazreti Ali yatar kuru toprakta.


Onu böyle görünce, çok hayret eylediler,
Ve, (Kalk yâ Ebâ Türab) diye nida ettiler.


Ali bin Ebi Talip, bu sesi işitince,
Resulün geldiğini, anlayarak hemence,


Toprağın üzerinden, fırlayıp kalktı hemen,
Yüzü gözü toprağa bulanmıştı o yerden.


O Server bunu görüp, mübarek elleriyle,
Yüzündeki tozları, giderdi tamamiyle.


Nûr yüzüne toz toprak bulaşmış olduğundan,
O Server, “Ebu Türab” buyurdu Ona o an.


Bu adı çok severdi, O dahi bundan sebep,
(Beni, bu ismim ile çağırınız) derdi hep.


Çünki Resulullah’ın çıkmış idi ağzından,
Bu adla çağrılmayı istiyordu her zaman.


Ali bin Ebi Talip, hiç puta tapmamıştır,
Onu, bu çirkin işten Rabbimiz kurtarmıştır.

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -2- 23/11/1999

 

Sancak hep ondaydı...


“Ali bin Ebi Talip”, orta boylu bir zattı,
Gözleri güzel olup, hem iri ve siyahtı.


Göğsü geniş, heybetli, iri yapılıydı hem,
Resulün hizmetinde bulunuyordu her dem.


Sık idi sakalları, hem Hazreti Ali’nin,
Savaş zamanlarında, uzatırdı velâkin.


Hatta uzanıyordu, omuzlarına kadar,
Korkuya kapılırdı, görünce onu küffar.


Harplerde nice günler aç durur, hiç yetmezdi,
Ve hatta aç olduğu, hatırına gelmezdi.


O, bütün gazalarda bulundu muntazaman,
Bir kal’ayı almakta, zorluk olduğu zaman,


Yahut galip gelmeye, yüz tutarsa kâfirler,
Sancağı Ona teslim ediyordu O Server.


Buyururdu; (Yâ Ali, yürü Allah adıyla,
İş bu fetih senindir, Allah’ın yardımıyla.)


O da hemen giderek, duasıyla Resulün,
Zafer kazanıyordu, olsa da düşman üstün.


Ve yine “Benî Necran” adında hıristiyan,
İnatçı bir kabile var idi ki o zaman,


Ne kadar çok nasihat ettiyse de o Server,
Yine de inat edip, imana gelmediler.


Onlar hiçbir şekilde, gelmeyince imana,
Bir âyet nazil oldu, Peygamber-i zîşan’a.


Rabbimiz bu âyette, buyurdu ki meâlen;
(İman etmeyenlere söyle ki şöyle hemen.


Gelin, oğullarınız ve oğullarımızı,
Yine kadınlarınız ve kadınlarımızı.


Bir araya toplayıp, diyelim ki, “Allah’ın,
Lâ’neti, üzerine olsun yalancıların.”


Bu âyeti kerime mucibince O Server,
O inatçı kavime bir haber gönderdiler.


Necran oğulları da, bu davet üzerine,
Bir heyet gönderdiler, Allah’ın Resulüne.


Resulullah onlara okuyup bu âyeti,
Derhal mübaheleye çağırdı o hey’eti.


Yani buyurdular ki; (Ey kavim, öyle ise,
Gelin, şöyle bir dua edelim Rabbimize:


“Kim yanlış yolda ise, içimizden eğer ki,
Onun üstüne olsun, Rabbimizin la’neti.”


Onlar kabul etmekte tereddüt eylediler,
(Bunu biz, aramızda konuşalım) dediler.


Ve izin isteyerek, Resul-i kibriyadan,
Bunu konuşmak için, ayrıldılar oradan.


Gelip reislerine anlatıp bunu derhal,
Dediler ki: (Efendim, böyledir işte ahval.


Bu teklif karşısında, biz birşey diyemedik,
Yarın cevab veririz diyerek geri geldik.

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” 01/03/2000

 

Fakir, yetim ve esir...


Hazreti “Hüseyin”le, hem de hazreti “Hasan”,
Hasta olmuşlar idi, ikisi de bir zaman.


Peygamber Efendimiz, alınca bunu haber,
Çok üzülüp, onların evlerine geldiler.


Hazreti Ali ile Fatıma’ya hitaben,
Buyurdu: (Bunlar için bir adak yapın hemen.)


Peygamber Efendimiz, böyle emir verince,
Üç gün oruç tutmayı, nezrettiler hemence.


Birkaç gün geçmişti ki, o günden itibaren,
Sıhhate kavuştular, ikisi de tamamen.


İyileşip kalkınca, Hasan ile Hüseyin,
Oruca başladılar, bu nezri edâ için.


Lâkin yiyecekleri, yoktu iftar edecek,
Birinden ödünç arpa istediler üç ölçek.


Üç parçaya ayırdı, bunu hizmetçileri,
Ve pişirdi biriyle, iftarlık çörekleri.


İftar vakti gelince, Fatıma kalkıp hemen,
Her birinin önüne, koydu o çöreklerden.


Az zaman kalmıştı ki, tam iftar zamanına,
Gayet “Fakir” bir kişi, geldi kapılarına.


Dedi ki: (Çok fakirim, merhamet eyleyiniz,
Allah rızası için, bana ekmek veriniz.)


Hepsi de ekmeğini, o fakire verdiler,
Kendileri “su ile”, o gün iftar ettiler.


O zavallı fakirin karnını doyurunca,
Niyetlendi üçü de, ikinci gün oruca.


Hizmetçi o gün dahi, arpadan öğüterek,
Yine iftarlık için, pişirdi birer çörek.


Yine çok az bir zaman kalmış idi iftara,
“Yetim” bir çocuk geldi, kapıya tam o ara.


Dedi: (Ben yetimim ve açım, emin olunuz,
Allah rızası için, karnımı doyurunuz.)


Hepsi de önündeki iftarlık ekmeğini,
Verip sevindirdiler, o yetimin kalbini.


İftarı sırf “su ile” açarak en nihayet,
Üçüncü gün oruca, ettiler yine niyet.


Hizmetçi, geri kalan arpanın tamamından,
Üç ekmek daha yaptı, iftara yakın zaman.


Bu sefer de bir “Esir” geldi kapılarına,
Dedi: (Açım üç gündür, bir ekmek verin bana.)


Verdiler ekmekleri, hepsi de bu esire,
Açtılar iftarları, yine yalnız “su ile”.


Dördüncü gün onlara, teşrif etti Peygamber,
Getirdi Cibril dahi, çok müjdeli bir haber.


Okuyup O Resule “Hel etâ” sûresini,
Dedi: (Yâ Resulallah, tebrik ederim seni.


Ehli beytin verdiği sadaka sebebiyle,
Methetti Hak teâlâ, onları bilvesile.)

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” 06/03/2000

 

“Yat benim yatağımda”


Resulün emri ile, hemence Müslümanlar,
Mekke’den hicret edip, Medine’ye vardılar.


Mekke’de kaldı yalnız, O Resulü mücteba,
Hazreti Ebu Bekir ve Aliyyül Mürteza.


Sonra fakir ve hasta, ihtiyar biçâreler,
Ve bir de müşriklerin hapsettiği kimseler.


Müşrikler bu durumda, telaşlandılar gayet,
Dediler; (Muhammed de, hicret edip nihayet.


Medine’de bir İslâm devleti kurar ise,
Kuvvetlenip saldırır sonra üzerimize.)


Buna bir tedbir için, bir araya geldiler,
Bu hususu görüşüp, istişare ettiler.


İhtiyar kılığına, girerek şeytan dahi,
Bu fesat güruhuna, katıldı bizatihi.


Yalnız konuşmalara, en sonda olup dahil,
Dedi: (Bu tekliflerin, hiçbiri çare değil.


Çünkü bu güler yüz ve tatlı dil var ki onda,
Aldığımız her tedbir, bozulur en sonunda.)


Ebu Cehil dedi ki: (Öyle ise biz hemen,
Birer kişi seçelim, gelen her kabileden.


Bu gece hanesinin etrafını sarsınlar,
Kılıç vurup, kanını yerlere akıtsınlar.)


Şeytan bunu beğenip, mesrur oldu gayetle,
Hemen teşvik eyledi, bu fikri hararetle.


Cibril bunu Resule haber verdi ânında,
Dedi ki; (Yatmayasın, bu gece yatağında.)


Resulullah hazreti Ali’ye geldi hemen,
Buyurdu ki: (Yâ Ali, hicret edeceğim ben.


Sen yat benim yerime, bu gece yatağımda,
Hatta ört üzerine, şu benim hırkamı da.


Hatırını kavi tut, endişe etme zinhar,
Zira sana onlardan, asla gelmez bir zarar.)


Yattı hazreti Ali, Resulün yatağına,
Hiç korku ve endişe getirmedi aklına.


Hazreti Cebrail’le, Mikâil’e o zaman,
Şöyle bir emir geldi, Hak teâlâ katından:


(Bu gece, Arslanımın yanında bulununuz,
Onu, düşmanlarının şerrinden koruyunuz.)


Geldi Cibril-i emin, durdu tam baş ucunda,
Bekledi Mikail de, gelip ayak ucunda.


Resulün çıkmasını, beklerken gece küffar,
Biri gelip sordu ki, (Burda ne işiniz var?)


Dediler, (Muhammed’i bekliyoruz şimdi biz,
Çıkar çıkmaz saldırıp, hemen öldüreceğiz)


Dedi: (O çıkıp gitti, birşeyler okuyarak,
Hatta saçtı o size, bir avuç kum ve toprak.)


Kafirler bunu duyup, hücum etti ânında,
Gördüler Ali yatar, Resulün yatağında.

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -1- 10/04/2000

 

Eşyalarımı getir!


Hazreti Peygamberle hazreti Ebû Bekir,
Medine’ye, birlikte hicret eylemişlerdir.


Sekiz Rebiül evvel, Pazartesi gününde,
Oldular kuşluk vakti, önce “Kuba köyü”nde.


Resulullah burada bir mescit yaptırdılar,
Ve Kuba vadisinde, ilk Cum’ayı kıldılar.


(Temeli takvâ üzre kurulan mescit) diye,
Mazhar oldu bu mescit, bir methi ilâhiye.


O esnada Mekke’de, Ali bin Ebi Talip,
Bütün emanetlerle, Kâ’be yanına gelip,


Resulün makamında, nida etti ki hemen;
(Herkes emanetini, gelerek alsın benden.)


Bu nidayi işiten o Kureyş kâfirleri,
Gelip ondan aldılar, bir bir emanetleri.


Mekke’de kalmış olan, cümle eshabı kiram,
Aliyyül Mürteza’ya sığındılar o zaman.


Ona, Resulullahtan şu haber geldi yine;
(Eşyalarımı alıp, sen de gel Medine’ye.)


Hazreti Peygamberden alır almaz bu emri,
Kâfirlere açıkça bildirdi bu haberi.


Dedi ki: (Medine’ye gideceğim yarın ben,
Bir şey diyecekseniz, söyleyin ben gitmeden.)


Müşrikler başlarını aşağı indirdiler,
Korkudan bir kelime cevap veremediler.


Lâkin hazreti Ali, yükleyip eşyaları,
Giderken, karşısına çıktı Kureyş küffarı.


Dediler; (Gidemezsin, geri dön yüklerinle,
Yoksa pişman olursun, cenk ederiz seninle.)


Derhal hazreti Ali, devesinden inerek,
Yürüdü üstlerine, hiddetle kükreyerek.


O zaman korku düştü kalplerine küffarın,
Dört yana kaçışarak, oldular darmadağın.


Sonra çıktı yoluna “Mikdad” adında biri,
Kılıcını çekerek, dedi; (Hemen dön geri!)


İndi yine deveden, yürüdü üzerine,
Bir hamlede yıkarak, çıktı göğsü üstüne.


Ve lâkin öldürmeyip, İslâma etti dâvet,
O dahi kabul edip, nasip oldu hidayet.


Sonra deveye binip, devam etti sefere,
Ve nihayet Kuba’da, yetişti O Server’e.


Şişmiş ayaklarından, kanlar akıyordu hep,
Öyle ki, varamadı huzura bundan sebep.


Resulullah öğrenip, teşrif etti yanına,
Haline çok acıdı ve sarıldı boynuna.


Mübarek elleriyle, onun ayaklarını,
Okşayıp takdir etti, bu fedakarlığını.


Mübarek ellerini kaldırıp daha sonra,
Çok dualar eyledi, Aliyyül Mürteza’ya.

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -2- 11/04/2000

 

Öyle kılıç vurdu ki!


Resulullah Bedir’de, verdi bir “Hücûm” emri,
Şanlı eshab, bir anda atıldılar ileri.


Tekbir sedalarıla, oklar fırlatılmaya,
Başladı sonra taş ve mızraklar atılmaya.


Hazreti Ömer ile, hem de hazreti Ali,
Savaşırlardı o gün, birer aslan misali.


Lâkin hazreti Ali, diyor ki “Bedir günü,
Biz öyle görmüştük ki, Allah’ın Resulünü.


İçimizde en yiğit, en cesur, en kahraman,
Ve en cesaretlimiz Resulullah’tı o an.


En yakın O dururdu, küffara bundan sebep,
Biz sıkıştığımızda, Ona sığınırdık hep.”


O esnada bir müşrik, Allah’ın arslanına,
Saldırıp kılıcı da, saplandı kalkanına.


Hazreti Ali dahi, bunu fırsat bilerek,
Öyle kılıç çaldı ki, ona “Allah” diyerek.


Zırhlar örttüğü halde, müşrikin vücudunu,
Zırhı ile birlikte, ikiye biçti onu.


Hazreti Hamza dahi, vurunca o kâfire,
Kellesi, miğferiyle yuvarlandı yerlere.


Peygamber Efendimiz, bu iki sahabiyi,
Görüp kendilerini, methetti bizatihi.


Ve onların hakkında, buyurdu ki o günde;
(Onlar arslanlarıdır, Allah’ın yeryüzünde.)


Yine Uhud, harbinde, bilcümle sahabiler,
Arslan kesilmişlerdi, hepsi de birer birer.


Yok idi yanlarında, fazla silah, teçhizat,
Çoğunda bulunmazdı ne bir zırh, ne de bir at.


Üstlerinde bir gömlek, bir kılıç ellerinde,
Ama “iman” ve “ihlas” vardı gönüllerinde.


Kâfir ordusu ise, mü’minlerin dört katı,
Olup, her birisinin vardı zırhı ve atı.


Ama mahrum idiler, imandan maalesef,
Bu yüzden savaşlarda olurlardı hep telef.


Nihayet yaklaşmıştı, ordular birbirine,
Ve herkeste heyecan, varmıştı son haddine.


Bir ara müşriklerin sancağını taşıyan,
Talha bin Ebî Talha, meydana çıktı o an,


Bağırdı ki; (Kendine güvenen varsa eğer,
Benimle çarpışmaya, karşıma çıksın o er.)


Kâfir, hem gururlu ve kibirliydi bir hayli,
Karşısına bir anda çıktı “Hazreti Ali.”


Kâfir baştan ayağa, zırhlıydı tam olarak,
Ali bin Ebî Talip, bir nâra kopararak,


Öyle kılıç çaldı ki, sancak tutan kâfire,
Başı kopup, sancağı düşüverdi yerlere.


Resulullah ve eshab, “Allah” dediler o an,
İnledi yer gök o gün, tekbir sedalarından.

 

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -1- 22/05/2000

 

Resulün duası ile...


Küffardan bir bahadır vardı ki “Amr” adında,
Hendek günü, küffarın içinde vardı o da.


“Ali bin Ebi Talip”, emri ile Resulün,
O Amr’ın karşısına yiğitçe çıktı o gün.

,
Dedi; (Yâ Amr, işittim, yemin etmişsin ki sen,
Bir Kureyşli, iki şey isterse eğer benden,


Muhakkak birisini, ederim hemen ifa,
Doğru mu, böyle bir şey söyledin mi bir defa?)


Amr, cevaben dedi ki; (Evet, doğru yâ Ali,
Böyle bir şey demiştim, bilir cümle ahali.)


Buyurdu ki; (Bilirsin, ben dahi Kureyş’tenim,
Benim de şimdi senden, vardır iki isteğim.


Birincisi şudur ki, iman et de şimdiden,
Kurtar şu vücudunu, Cehennem ateşinden.)


Amr dedi; (Bu teklifi, asla kabul edemem,
İkincisi ne ise, onu söyle sen hemen.)


Hazreti Ali dahi, buyurdu ki o vakit;
(Öyleyse sen bu cengi bırakıp Mekke’ye git.)


Amr dedi; (Ebû Bekr’in, Osman’ın ve Ömer’in,
Başlarını kesip de, öyle geri dönerim.)


Kâfirin bu sözünü duyunca Şâh-ı merdan,
Gayretine dokunup, gadaba geldi o an.


Gürledi ki; (Ey ahmak, bu, kolay mı sanırsın,
Ben izin verir miyim, onlara dokunasın.)


Amr dedi ki; (Yâ Ali, dikkat eyle lâfına,
Sen henüz doymamışsın, bu dünyanın tadına.


İstemem bu genç yaşta, öldüreyim seni ben,
Kaldırmam kılıcımı gençler için katiyyen.)


O dahi kükredi ki, (Ama ben, seni bugün,
İnşallah öldürürüm duasıyla Resulün.)


O bu sözü duyunca, kan sıçradı beynine,
Derhal atından inip, saldırdı üzerine.


Çok şiddetli bir kılıç vurdu ise de, lâkin,
Kalkanı parçalandı, sırf hazreti Ali’nin.


Artık hamle sırası, gelmişti Mürteza’ya,
Zülfikar’ı bir anda kaldırarak havaya,


İndirdi şimşek gibi, kâfirin ensesinden,
Ayırdı bir vuruşta, başını gövdesinden.


Kafası, miğferiyle uçarken bir tarafa,
Kanları oluk gibi fışkırırdı adeta.


En çok güvendikleri Amr’ı hazreti Ali,
Öldürünce, küffarın çok bozuldu morali.


Geçmişti beş müşrik de, hendekten bu tarafa,
Ve hazreti Ali’ye saldırdılar bu defa.


Eshab bunu görünce, oraya koşuştular,
O zırhlı kafirlerle, dişe diş boğuştular.


Kâfirler o hendeği çok güçlükle aşarak,
Böylece canlarını kurtardılar kaçarak.

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -2- 23/05/2000

 

“Ben Arslanım!”


Hayber fethinde dahi, O Resul-i mücteba,
Teslim etti sancağı, Aliyyül Mürteza’ya.


Buyurdu ki; (Yâ Ali, haydi yürü sen hemen,
Lâkin dönme geriye, Hayber’i fethetmeden.


Sana, Hak tealadan zafer gelene kadar,
Çarpış Yahudilerle, geriye bakma zinhar.)


O da veda ederek hazreti Peygambere,
Sancağını yükseltip, revan oldu sefere.


Varıp kale önüne, dikince sancağını,
Büyük bir endişe ve korku sardı düşmanı.


Buna rağmen kaleden çıktılar Yahudiler,
Hepsi iyi savaşçı ve çift zırhlı idiler.


“Hâris” adlı birisi, ileri çıktı birden,
Er istedi meydana, Sahabe-i güzinden.


Bu, çok meşhur bahadır, “Merhab”ın kardeşiydi,
O dahi Merhab gibi, pehlivan bir kişiydi.


Önce o hamle yaptı, Aliyyül Mürteza’ya,
Sonra hazreti Ali, el attı Zülfikâr’a.


Kılıncı şimşek gibi kalktı ve indi birden,
O an kâfirin başı, ayrıldı gövdesinden.


Bunu seyrediyordu, Sahabe-i kiram da,
Tekbir sedalarıyla, gök inledi o anda.


“Hâris”in öldüğünü görünce “Merhab hemen,
Meydana, dolu dizgin girdi hiç beklemeden.


Ve hazreti Ali’nin dikildi karşısına,
İri yarı biriydi, bakındı etrafına.


İki zırh, iki kılıç kuşanan bu dev adam,
Sabırsızlanıyordu almak için intikam.


Ve şöyle seslendi ki; (Merhab’dır benim adım,
Bekle ki, çok şiddetli olacak intikamım.)


Hazreti Ali dahi, ona cevap vererek,
Ve bir “arslan” misali, haykırıp kükreyerek.


Dedi; (Benim adım da, Aliyyül Mürtezadır,
Ve yine bundan başka, bir adım daha vardır.


“Haydar” yani “Arslan”dır, ikinci adım da hem,
Çünkü, “Arslan” demiştir, doğunca bana annem.


İşte ben, arslan gibi kuvvetli bahadırım,
Ve senin, bir hamlede başını kopartırım.)


Merhab “Arslan” ismini işitince, âniden,
Kalbine korku düşüp, geriye kaçtı birden.


Zira o görmüştü ki, rüyada gece yatıp,
Bir arslan, kendisini öldürmüştü saldırıp.


“O arslan bu olmasın” diye düşünerekten,
Aliyyül Mürteza’ya, bir hamle yaptı hemen.


Çevik bir hareketle, lâkin hazreti Ali,
Kalkanını tutarak, karşıladı hamleyi.


O anda iki çelik, çarpınca birbirine,
Çok kuvvetli bir seda yükseldi gökyüzüne.

 

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -1- 28/06/2000

 

Toptan mahvolurlardı!..


“Beni Necran” diye bir kavim vardı o zaman,
İman etmiyorlardı, bunlar inatlarından.


Resulullah onlardan, çağırıp bir hey’eti,
Derhal mübaheleye onları davet etti.


Buyurdu: (Var mısınız, gelelim bir araya,
Şöyle dua edelim, Allahü teâlâya.


Kim yanlış yolda ise, eğer ki içimizden,
Allah la’net eylesin, onlara şimdi hemen.)


Onlar cevap vermeyip, “Düşünelim” dediler,
Gelip reislerine, bunu haber verdiler.


Bu durum karşısında, çok korktu reisleri,
Topladı kabilede bulunan kimseleri.


Ve şöyle söyledi ki: (Ey kavmim, dikkat edin,
Peygamber olduğunu biliniz Muhammed’in.


Bir kavim Peygamberle mübahele ederse,
O kavmin hepsi ölür, sağ kalmaz tek bir kimse.


Eğer toptan yok olmak istemiyor iseniz,
Onunla mübahele etmekten el çekiniz.)


Ertesi gün gelince, Hıristiyan hey’eti,
Gördüler O Serverle, yanında Ehl-i beyti.


Hazreti Hüseyin’i, oturtmuş kucağına,
Hazreti Hasan’ı da, alıvermiş yanına.


Hazreti Ali ile Fatıma’yı alarak,
Gelmişti Resulullah, bir aile olarak.


Ve şöyle buyurdu ki: (Şimdi beni dinleyin,
Ben bir dua edeyim, sizler de âmin deyin.)


O hey’etin başkanı, korkuya kapılarak,
Yanında olanlara, dedi ki son olarak:


(Şu anda karşımızda var ki öyle kimseler,
Yaratır Hak teâlâ, her neyi isteseler.


Meselâ deseler ki, “Şu dağ kalksın yerinden”
Onların hürmetine, kaldırır Allah hemen.


Sonra da deseler ki, “Tekrar gelsin yerine”
Getirir Hak teâlâ, onların hürmetine.


Onlarla mübahele edersek eğer şu an,
Muhakkak ki topyekun, hep oluruz perişan.)


Bu şekilde konuşup, karar veren o hey’et,
Peygamber-i zişan’a dediler: (Yâ Muhammed,


Biz bu babda konuşup, müşavere eyledik,
Mübahele etmemek, yolunda karar verdik.)


Resulullah onlara buyurdu ki o zaman;
(Öyleyse iman edip, siz de olun Müslüman.)


Bunu da reddedince, buyurdu: (Öyle ise,
Savaşa hazır olun, son ikazdır bu size.)


Dediler ki: (Seninle, savaş da etmeyelim,
İki bin kat elbise sana cizye verelim.)


Peygamber Efendimiz bunu kabul ettiler,
Oradan saadetle, evlerine döndüler...

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -2- 29/06/2000

 

‘Haydi yürü yâ Ali!’


“Ali bin Ebi Talip” Resulün bizatihi,
Amcası oğlu olup, dâmâdıydı hem dahi.


Ona buyurdular ki, bir defa Efendimiz;
Seninle ben, Hârun’la, Mûsâ Nebi gibiyiz.)


Böyle dedikten sonra, buyurdular ki: (Ancak,
Benden sonra Peygamber yoktur ve olmayacak.)


Nitekim Resulullah, bir harbe gittiğinde,
Halife bırakmıştı, Onu kendi yerinde.


Buyurdu ki: (Yâ Ali, Medine’de kalarak,
Mü’minlerin işine, ol burada göz kulak.)


Münafıklar bu hali, derhal haber aldılar,
Bunu fırsat bilerek, şu fitneyi yaydılar.


Dediler ki: (Muhammed, sıkılıyordu ondan,
Bu yüzden onu böyle, uzak tuttu ordudan.)


Ali bin Ebi Talip, bunları işiterek,
Sevgili Peygambere, bildirdi üzülerek.


Peygamber Efendimiz, öğrenince bu hali,
Buyurdu: (Yahudiler, yalan söyler yâ Ali.


Ben seni Medine’de bıraktım ki yerime,
Sen göz kulak olasın, ehlin ile ehlime.


Yani sen, Hârun ile, Mûsâ Nebi misali,
Olmak istemez misin, benim ile yâ Ali?)


Yine O’nun hakkında buyurdu ki O Server;
(Yâ Ali, seni ancak mü’min olanlar sever.)


Hayber kalesinin de gecikince düşmesi,
Çok üzüldü haliyle, Allah’ın sevgilisi.


Eshaba buyurdu ki: (Sancağı ben bu sefer,
Birine veririm ki, o kal’ayı fetheder.)


O sabah bu maksatla, dışarı teşrif edip,
Buyurdu ki; (Nerdedir, Ali bin Ebî Talip?)


Dediler ki: (Ali’nin, gözünde ağrı vardır,
Bu ağrı sebebiyle, gayet ıstıraptadır.)


Buyurdular ki: (Olsun, Onu bana getirin)
Yardımla getirdiler, yanına O Server’in.


O Server, ellerini sürünce gözlerine,
Kurtuldu o ağrıdan, Resulün hürmetine.


Ve dua eyledi ki: (Yâ ilâhel alemin,
Cümle sıkıntılardan, Ali’yi eyle emin.)


Daha sonra bayrağı, verip onun eline,
Buyurdu ki: (Yâ Ali, git düşman üzerine.)


Sonra da kendisine, tembih etti ki hemen;
(Yâ Ali geri dönme, Hayber’i fethetmeden.


Yardımı erişecek, sana Hak teâlânın,
Çarpış o kâfirlerle, arkana bakma sakın.)


Hazreti Ali dahi, dedi: (Yâ Resulallah,
Anam, babam ve canım, fedadır sana vallah.


Onları hidayete getirinceye kadar,
Gider ve harbederim, arkama etmem nazar.)

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -1- 18/08/2000

 

Hayber Kalesi...


“Merhab” denen bir kâfir, Aliyyül Mürteza’ya,
Kılıç salladıysa da, hamle gitti havaya,


Sonra hazreti Ali, Zülfikârı kaldırıp,
Ve “Yâ Allah” diyerek, kuvvetli nâra atıp,


Öyle kılıç çaldı ki, o heybetli kâfire,
O, koca gövdesiyle, devrildi birden yere.


Yukardan aşağıya, ikiye bölünmüştü,
Kanlar içerisinde, yere düşüp ölmüştü.


Çelik miğferi ile, kalkanı dahi hemen,
İkiye bölünmüştü, o şiddetli darbeden.


Onu, kanlar içinde görünce mücahidler,
Tekbir sedalarıyla, gökleri inlettiler.


Merhab’ı öldürünce, o gün hazreti Ali,
O anda çok bozuldu, kafirlerin morali.


Peşinden mücahitler, hücuma geçti yine,
Kâfirler kaçıştılar, hep kalenin içine.


Kovalarken mü’minler, küffarı peşlerinden,
Aliyyül Mürtezanın, kalkanı düştü birden.


Eğilip almağa da, lâkin yoktu zamanı,
O ara bir Yahudi, alıp kaçtı kalkanı.


Buna, hazreti Ali üzülüp bu hiddetle,
Hayber’in kapısını, tutup sarstı kuvvetle.


Onu, kalkan yerine istiyordu kullanmak,
Ve Allah’a güvenip, Ondan kuvvet alarak,


Koca demir kapıyı, sarsınca birden bire,
Çıktı kapı yerinden, Allah’ın izni ile.


Sekiz on pehlivanın, kımıldatamadığı,
Koca demir kapıyı, kaldırıp kalkan yaptı.


Bir eliyle kapıyı tutarak “kalkan” diye,
Kılıç savuruyordu, yine öbür eliyle.


Sonra kale içine, girerek mücahidler,
İslâmın sancağını, burç üstüne diktiler.


Bu harikuladeyi görünce onlar o an,
Hep eman dilediler, Aliyyül Mürtezadan.


Kale fethedilmişti, oradan döndü geri,
Arz etti O Resule bu müjdeli haberi.


Peygamber Efendimiz, çok memnun olup buna,
Gözlerinden öperek, buyurdular ki Ona:


(Yâ Ali, getirince sen bana bu haberi,
Senden razı oldular, Allah ve Peygamberi.)


O da bunu duyunca, Allah’ın Resulünden,
Ağlayıp, yaşlar aktı, derhal iki gözünden.


Resulullah sordu ki; (Ne için ağlıyorsun?)
Dedi; (Canım, herşeyim, yoluna feda olsun.


Sevinç ve sürurumdan, ağlarım ki şimdi ben,
Allah ve Peygamberi, razıdır bendenizden.)


Buyurdu ki; (Ne kadar sevinsen yine azdır,
Zira meleklerin de, hepsi senden razıdır.)

 

 

Hazreti Ali “radıyallahü anh” -2- 19/08/2000

 

‘Benim kardeşimsin’


Peygamber Efendimiz, gelince Medine’ye,
Çok kuvvetli bağlılık husule gelsin diye,


“Muhacir” Mü’minlerle, onlara yardım eden,
“Ensar”ı, kardeş yaptı birbirlerine hemen.


Lâkin hazreti Ali, kalınca en sonraya,
“Unutuldum” zannedip, geldi Resulullah’a.


Üzüntülü bir halde, arz eyledi halini,
Dedi; (Yâ Resulallah, unuttunuz mu beni?)


Buyurdu ki, (Yâ Ali, unutmadım elbette,
Sen benim kardeşimsin, dünya ve ahirette.)


Ve yine Medine’ye geldiğinde O Server,
Önce hemen bir mescit yapmak arzu ettiler.


Böyle karar verince, Allah’ın Sevgilisi,
Temel atıp, ilk taşı koyuverdi kendisi.


Sonra buyurdular ki; (Sen dahi yâ Eba Bekr,
Taşını, benimkinin tam yanına koyuver.)


Hazreti Ömer’e de, şöyle buyurdular ki,
(Onunkinin yanına koy taşını sen dahi.)


Ve yine buyurdu ki, Osman ibni Affan’a,
(Sen dahi koy taşını, onunkinin yanına.)


Hazreti Ali’ye de, buyurdu ki; (Yâ Ali,
Getir, Osman’ınkinin yanına koy sen dahi.)


Bir gün de sahabeden, müteşekkil bir ordu,
Medine’den çıkarak, Bedir’e vasıl oldu.


Kâfirlerden üç kişi, önce öne çıktılar,
Üçü de en azılı İslâm düşmanıydılar.


Bunlar “Utbe” ve Şeybe” iki birader idi,
Üçüncüsü Utbe’nin oğlu olan “Velid”di.


O zaman Resulullah, üç yiğit sahabiye
İşaret buyurdular, öne çıksınlar diye.


Hatta isimleriyle, çağırdılar tek be tek,
(Kalk ya Ali, ya Hamza, ya Ubeyde) diyerek.


Resulün bu emriyle, bu üç büyük sahabi,
Çıktılar ileriye, hemen arslanlar gibi.


Kılıçları sıyırıp derhal ilerlediler,
Üç azılı kafirin, karşısına geçtiler.


Kureyş’ten o üç kişi, sordular; (Siz kimsiniz?
Cenk ederiz sizinle, eğer dengimizseniz.)


Onlar kendilerini tanıttılar tek be tek,
(Ben Hamza’yım, Ali’yim Ubedye’yim) diyerek.


Dediler; (Şimdi oldu, bizim dengimizsiniz,
Sizinle çarpışmayı kabul ettik şimdi biz.)


Mücahitler onları imana etti davet,
Lâkin onlar reddedip, etmediler icabet.


O zaman üçü birden, kılıçları çektiler,
Müşriklerin üstüne, saldırıya geçtiler.


Ve Allah’ın arslanı, olan hazreti Ali,
Öldürdü bir vuruşta, kafirlerden “Velid”i.