Haticetül Kübrâ “radıyallahü anha”

 

İlk iman eden... 30/11/1999

 

Server-i kâinata gelince Peygamberlik,
Hatice validemiz, iman etti Ona ilk.


Resulün tebliğine, hiç tereddüt etmeden,
“Peki” deyip, imanla şereflendi ilk hemen.


Abdest almasını da, öğrenip Ondan bizzat,
Sonra namaz kıldılar, birlikte iki rek’at.


Hatice validemiz, Resulün her emrine,
Peki der ve severek, getirirdi yerine.


Kâfirler alay edip, üzseydi Peygamberi,
Onun tesellisiyle, rahatlardı kalpleri.


Derdi: (Yâ Resulallah, üzülmesin hiç kalbin,
İtaat edecektir sonunda sana kavmin.)


Hazreti Hatice’den, “Kasım” ile “Abdullah”,
Adında iki oğul Resul’e verdi Allah.


Ve lâkin ömürleri, kısa oldu dünyada,
Kasım onyedi aylık, dünyaya etti veda.


Bir müddet geçmişti ki, Kasım’ın vefatından,
Hazreti Abdullah da, göç etti bu dünyadan.


Her iki evladının vefatına O Server,
İnsanlık icabıyla, çok fazla üzüldüler.


Mübarek gözlerinden, göz yaşları dökerek,
Bir gün şöyle buyurdu, dağa nazar ederek:


(Ey dağ, benim başıma gelenler sana şayet,
Gelseydi, dayanamaz ve yıkılırdın elbet.)


Hazreti Hatice de, olup çok müteessir,
Dedi: (Yâ Resullalah, onlar şimdi nerdedir?)


Şöyle buyurdular ki, Ona Nebiyyi zişan,
(İkisi de elbette, Cennettedirler şu an.)


Her iki oğlunun da vefat etmesi ile,
Kâfirler sevindiler, buna ziyadesiyle.


Ebu Cehil ve bazı müşrikler de bu ara,
Bunu fırsat bilerek, yaptılar çok yaygara.


Dediler: (Muhammedin oğlu kalmadığından,
Nesli kesilmiş olup, “Ebter” oldu O şu an.


Neslini sürdürecek yok bir erkek evladı,
Ölünce unutulur, kendisinin de adı.)


Müşriklerin yaptığı bu ithama, derakap,
Habibinin namına, Rabbimiz verdi cevap.


Nitekim Hak teâlâ, Sevgili Habibine,
Bir sûre göndererek, kuvvet verdi kalbine.


Buyurdu ki: (Biz sana, Kevser verdik mukaddes,
O halde Rabbin için, namaz kıl ve kurban kes!


Sana Ebter diyenin, kendisi zürriyetsiz,
Namsız ve haysiyetsiz bir kişidir şüphesiz.


Senin ise, pâk neslin ve şan ile şerefin,
Hep devam edecektir, tâ kıyamete değin.


Sana, ahirette de, hiç akla gelmeyecek,
Nice büyük şeref ve ni’metler verilecek.)

 

Hüzün senesi!.. 01/12/1999

 

Hatice validemiz, “radıyallahü anha”,
Yok idi hâtunlardan akıllı ondan daha.


Hem cemâl, hem kemâli üstün idi herkesten,
Asil ve temiz idi, haseb ile nesebten.


Şereflendikten sonra Resulün nikâhıyla,
Kıymeti, bin kat daha yükselip oldu a’lâ.


Hazreti Peygambere, Allahü teâlâdan,
(İslâmı tebliğ eyle) emri geldiği zaman,


Resulullah hemence, başladı tebliğine,
İlk önce Hatice’yi, dâvet etti bu dine.


O dahi en ufak bir tereddüt göstermeden,
Allah’ın Resulünü, tasdik etti gönülden.


Kadınlardan Resule iman eden ilk önce,
Hatice validemiz olmuş oldu böylece.


O Server, o gün onu yanlarına aldılar,
Hira mağarasının, yakınına vardılar.


Geldiler Cebrail’in akıttığı çeşmeye,
Tarif etti asdesti, hazreti Hatice’ye.


Resulullah’ın kalbi, incinseydi bir şeyden,
Hazreti Hatice’ye, söylerdi onu hemen.


Zira yoktu o vakit, gidecek başka yeri,
Onun tesellisiyle, rahatlardı kalpleri.


Allah’ın Resulüne, çok hizmet ettiğinden,
Rabbimiz de hoşnud ve razıydı kendisinden.


Hattâ selâm gönderdi, Rabbimiz bir gün Ona,
Kavuştu böylelikle Rabbin iltifatına.


Resulün dert ortağı, zevcesi ve sırdaşı,
Ve yirmi dört senelik, bir hayat arkadaşı.


Olan asil ve temiz, o hazreti Hatice,
Vefat etti nihayet, Hicretten üç yıl önce.


Ramazanda, altmışbeş yaşında etti vefat,
Elleriyle defnetti, Onu Fahr-i kâinat.


Onun ayrılığına, pek fazla üzülmüştü,
Hattâ Ebû Talip de, aynı sene ölmüştü.


Resulullah o sene, pek çok üzüldüğünden,
“Senetül hüzün” dendi, o seneye bu yüzden.


Özellikle hazreti Hatice’nin vefatı,
Üzüntüye boğmuştu, Server’i kâinatı.


Çünki herkesten önce, o iman eylemişti,
Resul-i müctebayı, ilk o tasdik etmişti.


Herkes ezâ ederken, Allah’ın Habibine,
O, ferahlık verirdi, Onun nûrlu kalbine.


Hem dahi nesi varsa, malı mülkü, serveti,
İslâmiyet uğrunda, harcayıp feda etti.


Ayrıca gecesini katarak gündüzüne,
Severek hizmet etti, Allah’ın Resulüne.


Onu, bir kere bile, katiyyen üzmemişti,
Ve hattâ hatırından bile geçirmemişti.

 

Haticetül Kübrâ “radıyallahü anha” (3) 02/12/1999

 

“Müjdeler olsun!”


Resulullah yirmibeş yaşına geldiğinde,
Yoktu Ebû Talib’in, fazla bir mal elinde.


Geçim sıkıntısından, kederliydi ve üzgün,
Bu halde O Server’in yanına geldi bir gün.


Dedi ki: (Ey yeğenim, bu fakirlik bizi de,
Sarstı ve bırakmadı hiçbir şey elimizde.


Hatice binti Hüveylid, öyle zannederim ki,
Bir ticaret kervanı gönderir Şam’a belki.


Bu işe senin gibi, temiz, emin, vefâkâr,
Birisini arıyor olmalı bu aralar.


Gidip kendisi ile, bu hususu konuşsak,
Seni, başkalarına tercih eder muhakkak.)


O esnada Âtike binti Abdülmuttalip,
Evlerine gelerek, dedi: (Yâ Ebâ Talip,


Muhammed’in evlilik zamanı geldi artık,
Bu işin çaresine bakmalı bir aralık.)


Ebû Talip dedi ki: (Ben de bu fikirdeyim,
Gece gündüz zihnimde, bunu düşünmekteyim.


Lâkin maddi bakımdan, şimdi dardır elimiz,
Bu işi yapmak için, yok başka gelirimiz.)


Âtike arz etti ki; (Bir çare düşünürüm,
Münasib görür isen, ben gidip görüşürüm.


Hatice, Şam’a giden ticaret kervanına,
Bir kişi arıyormuş, haber salmış her yana.


Ben gidip söyliyeyim bu işi Hatice’ye,
Böylece kavuşulur, birkaç kuruş akçeye.)


Hatice validemiz, asil, temiz, mükerrem,
Hüsnü cemalde eşsiz bir hanımdı, duldu hem.


Güzel olduğu kadar, çoktu malı, serveti,
Çoktu aynı zamanda, ilim, edeb, iffeti.


Bu yüzden rağbet eden pek çoktu kendisine,
Lâkin O hiç kimseyi kabul etmezdi yine.


Çünki rüya görmüştü, o günlerde o bizzat,
Bu yüzden hiç kimseye etmiyordu iltifat.


O gece rüyasında görünmüştü ki ona,
Gökten ay yere inip, giriverdi koynuna.


Ayın o parlak nûru, sonra da koltuğundan,
Çıkıp, bütün âlemi aydınlatmıştı o an.


Hemen akrabasından, Varaka bin Nevfel’e,
Gidip rica etti ki, “Bunu tâbir et hele.”


Amcasının oğluydu, bu Varaka bin Nevfel,
Hıristiyandı fakat, bilgiliydi mükemmel.


Dedi ki: (Ey Hatice, bu çok büyük müjdedir,
Ahir zaman Nebisi, şimdi içimizdedir.


O Resul alır seni, kendi helâllığına,
Ve senin zamanında, ilk vahiy gelir Ona.


O Resulün dinine ilk giren sen olursun,
Bu, çok büyük bir ni’met sana müjdeler olsun.)

 

Haticetül kübrâ “radıyallahü anha” -4- 03/12/1999

 

“Onu bizzat göreyim!”


Varaka, o rüyayı böyle tabir edince,
Hatice Hatun buna, memnun oldu bir nice.


Kalbi, mahabbetiyle dolarak O Resulün,
Teşrif etmelerini bekler oldu o her gün.


Bir gün Âtike hatun, geldi O’nun evine,
Ki ticaret işini, arz etsin kendisine.


Niyetini anlayıp, Hatice validemiz,
Dedi ki: (Ey Âtike, nedir bize emriniz?)


Arz etti: (Ey Hatice, belki de bilgin vardır,
Benim bir yeğenim var, çok emin, vefakârdır.


İsmi Muhammed olup, Abdullah’tır babası,
Onu, Ebû Talib’e ısmarladı atası.


Kâmil bir yiğit olup, tezevvüc zamanıdır,
Lâkin Ebû Talib’in, bu ara eli dardır.


Duyduk ki, Şam yönüne gidecek kervanına,
Bir kişi ararmışsın, bu haber geldi bana.


Bu işe, yeğenimi tayin edersen eğer,
Bilcümle beni Haşim, sana dualar eder.)


O, Âtike hatundan bunları dinleyince,
Rüyayı hatırlayıp, kapıldı bir sevince.


Zira O’na rüyada, müjdelenen Nebi’nin,
O Server olduğunu, ederdi o da tahmin.


Dedi ki: (Ey Âtike, işittim kendisini,
Söylediler bana hem, dininin kuvvetini.


Onun kabul etmesi, benim için bir nimet,
Herkesten daha fazla veririm O’na ücret.


Lâkin bir göreyim ki, müsait midir buna?
Yani muktedir midir, kervanı korumağa?)


Onun bundan muradı, görüp bizzat zatını,
İyice tanımaktı, fiziki evsafını.


Yani O’nun sireti, semavi kitaplarda,
Okuduğu evsafa, uygun muydu acaba?


Âtike; (Hemen gidip getireyim) diyerek,
Ayrıldı o haneden, be gayet sevinerek.


Hatice Hatun’un da, sevinç sardı kalbini,
Zira doğru çıkmıştı, herhalde bu tahmini.


O gidince, evini süsledi var gücüyle,
Koyuldu beklemeğe, bir bayram sevinciyle.


Az sonra Âtike’yle, O Allah’ın Habibi,
Teşrif etti o eve, “Ondördüncü ay” gibi.


Baktı Hatice Hatun, Resulün evsafına,
Tıpa tıp uygun buldu, Tevrat’ın yazdığına.


Onun nezaketini ve nûrlu cemalini
Görünce hayran kalıp, sevinç sardı kalbini.


Düşündü ki, “O rüya, doğru çıktı herhalde,
Bu sırrı başkasından, saklayayım o halde.”


Konuşup ücreti de, tayin ettiler o gün,
Böylece mahzun kalbi, ferahladı Resulün.

 

‘Gir onun hizmetine’ 04/12/1999

 

Hazreti Hatice’nin, Şam’a gidecek olan,
Ticaret kervanı da, hazırlanmıştı o an.


“Meysere” adındaki, kölesini o bizzat,
Çağırıp, kendisine verdi şöyle talimat:


(Kervan Mekke içinde, başlayınca sefere,
Devenin yularını, teslim et O Servere.


Lâkin tam ayrılınca, kervan Mekke şehrinden,
Al devenin ipini, O Server’in elinden.


Kendini, O Server’in hizmetkârı bil o an,
Ve sakın bir iş yapma, O’ndan izin almadan.


Onu her tehlikeden koruyabilmek için
Canını esirgeme, budur senin ilk işin.


Fazla oyalanmadan, dönün tam zamanında,
Ki mahcup olmıyalım, beni Haşim katında.


Eğer dediklerimi, aynen ifa edersen,
Seni âzâd eder ve veririm ne istersen.)


Tarihi büyük kervan, hazırlandı nihayet,
Sefere çıkmak için, edecekti hareket.


O ara Mekke halkı, büyük kalabalıklar,
Halinde kadın erkek, hem de genç ve ihtiyar,


Kimi seyir, kimi de, yolcu etmek üzere,
Akın akın gelerek, toplanmıştı o yere.


Resulullah’ın dahi, bütün akrabaları,
Yani beni Haşim’in, muteber simaları,


Onu uğurlamağa gelmişlerdi o yere,
Lâkin O’nu görünce, boğuldular kedere.


O an Ebû Talib’in, ihtiyarı elinden,
Giderek, gözyaşları boşandı gözlerinden.


Hazreti Âtike de, gördü ki O Serveri,
Giyinmiş üzerine, hizmet elbiseleri.


Devenin ipini de, almış nûrlu eline,
Bekliyor gitmek için, yâd gurbet ellerine.


O anda dizlerinin bağı çözülüverdi,
Gözyaşları içinde, ağlayıp feryat etti.


Ve (Ey Abdülmuttalib, ey Abdullah, uyanın,
Kalkın da şu Serverin haline bir an bakın!)


Bunu işitenlerin hepsi de ağlaştılar,
Gökteki melekler de, bu hale çok şaştılar.


Yeryüzünde ağlayan halk gibi onlar dahi,
Ağlayıp şöyle niyaz ettiler; (Yâ İlahi.


Bu senin en sevdiğin, seçtiğin Muhammed’dir,
O’na, “Habibim” dedin ve lâkin bu hal nedir?)


Hak teala buyurdu: (Ey benim meleklerim,
Evet, O Habibimdir, en çok O’nu severim.


Fakat siz bilmezsiniz muhabbetin sırrını,
Asla çözemezsiniz, bu işin esrarını.


Bu, öyle makamdır ki, kimse vakıf olamaz,
Öyle gizli iştir ki, kimse bir şey anlamaz.)

 

Haticetül kübrâ “radıyallahü anha” -1- 18/03/2000

 

Gölge...


Uğurlandı böylece, o büyük mutlu kervan,
Ayrılıp bir huzurla yoluna oldu revan.


Yolcular gördüler ki, bu sefer müddetince,
O Server’in başının üstünde, gündüz gece.


Bir “Bulut” gölge yapar, Onu takip ederek,
Yine kuş suretinde, bulunur “İki Melek”.


Bir ara iki deve, gayet yorulmuşlardı,
Bunun için kervandan, geride kalmışlardı.


Onlara, eli ile dokununca O Server,
Bir anda sür’atlenip, öne geçiverdiler.


Kervan “Busrâ” denilen yere, vardı nihayet,
O manastır yanında, konakladı bir müddet.


“Rahip Bahira” ölmüş, yerine ondan sonra,
Başka biri gelmişti, ismi “Rahip Nastura”.


Bu rahip, Meysere’yi çağırıp sordu bizzat,
Dedi: (Kimdir şu ağaç altında oturan zat?


Zira şimdiye kadar, bu yerde hiçbir zaman,
Peygamberlerden başka olmamıştır oturan.


Hem de O oturunca, o ağacın altında,
Kuru iken yeşerip, yapraklandı ânında.)


Meysere o rahibi tasdik edip ve hemen,
Dedi: (O, bir zattır ki, Kureyş kabilesinden.


Şerefli bir kimsedir, gayet asil ve emin,
Onun gibi bir kimse görmedi ruy-i zemin.)


Rahip hayret içinde, sordu ki ona tekrar;
(Kırmızılık var mıdır gözlerinde bir miktar?)


(Evet vardır) deyince, hayreti arttı daha,
Dedi: (Ben şimdi yemin ederim ki Allah’a,


Bu kimse ileride, Peygamber olacaktır,
En son gelecek olan, son Peygamber bu zattır.


Ne olaydı bu zatın nübüvvet zamanına,
Yetişip bir hizmette bulunsaydım zatına.)


Busra’nın pazarında mal satarken O Server,
Yine bir Yahudiyle, karşılaştı bir sefer.


Yahudi Onda olan bu güzel hasletleri,
Görüp incelemeye başladı O Serveri.


Yani ahır zamında gelecek Peygamberin,
Evsafını üstünde görerek O Serverin,


Halini daha iyi anlamak gayesiyle,
Dedi ki: (Alış veriş yaparım ben seninle.


Lâkin Lat ve Uzza’ya, yemin et, inanayım,
O zaman senin ile, bir ticaret yapayım.)


Buyurdu: (Ben onlara, katiyyen yemin etmem,
En çok nefret ettiğim şeylerdir o putlar hem.)


Yahudi feryad edip, seslendi ki bu sefer;
(İşte ahir zamanda gelecek son Peygamber.


Bilin ki bu, ilerde Peygamber olacaktır,
Alemi karanlıktan, nurlara boğacaktır.)

 

Haticetül kübrâ “radıyallahü anha” -2- 19/03/2000

 

Misk kokusu gizlenmez...


Sevgili Peygamberin yümn-ü bereketiyle,
Kârlı bir alış veriş yapıldı böylelikle.


Öyle büyük kâr ile dönüldü ki seferden,
Bundan daha fazlası olmamıştı evvelden.


Kervan Merazzahran’a geldiğinde, Meysere,
“Müjde” götürmesini, arz etti O Servere.


Onun bu teklifini,O kabul buyurarak,
Sür’atle ilerledi, kervandan ayrılarak.


Hak teâlâ üç günlük uzak mesafeleri,
Kısaltıp, bir saatte götürdü O Serveri.


Kervanın dönme vakti yaklaşınca Mekke’ye,
Bir heyecan gelmişti, Hazreti Hatice’ye.


Hizmetçileri ile, sarayın üzerinden,
Kervanın gelmesini beklerdi her gün hemen.


Ansızın “bir develi” gördü ufuk yerinde,
Bir de “bulut” gelirdi, başının üzerinde.


Birer kuş suretinde ayrıca “İki melek”,
Gölge yapıyorlardı, Ona kanat gererek.


Ve mübarek alnında bulunan “Nûr-u Nebi”,
Gelirken uzaklardan parlıyordu ay gibi.


Çok sevindi Hatice Onu gördüğü zaman,
Lâkin bu sevincini, saklıyordu onlardan.


Hizmetçiler dedi ki; (Bu gelen Muhammed’dir)
Dedi: (Zannetmiyorum, zira tek gelmektedir.)


Dediler: (Ey Hatice, gizlenemez muhabbet,
Siz de bilirsiniz ki, bu gelen O’dur elbet.


Yüzünüzün sevinci, bunu izhar ediyor,
Gözlerinizin içi, “Bu gelen O’dur” diyor.


Sen ise sevincini saklıyorsun bizlerden,
Ve lâkin misk kokusu, gizlenemez ne etsen.)


Geldi sonra O Server, Hatice’nin evine,
Ve müjde mektubunu, iletti kendisine.


Hatice Hatun hemen, okudu o müjdeyi,
Ve O’na bağışladı, o ziynetli deveyi.


Cevabi mektubunu yazarak verdi O’na,
O Server geri dönüp, vasıl oldu kervana.


Bir nice günden sonra, asıl kervan velhasıl,
Nihayet selâmetle Mekke’ye oldu vasıl.


Meysere, O Serverin üstün hasletlerini,
Kuşların kendisine gölge ettiklerini,


Hazreti Hatice’ye anlattı hem de içten,
O ise dinledikçe, ağlıyordu sevinçten.


Halini gizleyerek, dedi ki Meysere’ye;
(Anlatma bu şeyleri, benden gayri kimseye.)


Gayesi şu idi ki, “Şâyi olursa eğer,
Duyanlar, kızlarını O’na vermek isterler.”


Halbuki bu şerefe, O ermek istiyordu,
Hakikaten bu devlet, Ona müyesser oldu.

 

Haticetül kübrâ “radıyallahü anha” -3- 20/03/2000

 

“Yeter ki siz emredin!”


Hatice validemiz, “Radıyallahü anhâ”,
Yok idi hatunlardan, akıllı Ondan daha.


Hem de çok güzel idi Onun hüsnü cemali,
Asil ve temiz olup, üstün idi her hali.


Malı dahi çok olup, zengindi o zamanlar,
Çok idi bu sebepten, Ona talip olanlar.


Lâkin O, hiçbirine etmedi muvafakat,
Duymadı hiçbirine bir ilgi ve iltifat.


Çünkü rüya görmüştü, bu hususta O önce,
Onun tecellisini bekliyordu gün-gece.


Varaka bin Nevfel de, müjdelemişti Onu,
Merakla bekliyordu, bunun tahakkukunu.


Bunu, Nefise hatun sezip girdi araya,
Geldi bu sebep ile Resul-i kibriyaya.


Dedi ki: (Zatınızı, tezevvücden men eden,
Bir mani varsa eğer, söyleyin bana lütfen.)


Buyurdu: (Maddi yönden, elimiz dar bu ara,
Yani yok elimizde, yeterli mal ve para.)


Nefise hatun ise, dedi ki: (Yâ Muhammed,
Mal ve cemal sahibi bir hatun ile şayet,


Evlenmek isterseniz, ben hazırım hizmete,
Yeter ki siz emredin, bu iş olur elbette.)


Buyurdu ki: (Bu işe, kim vesile olacak?)
Dedi ki: (Ben yaparım, bu işi etme merak.)


Ayrılıp buldu hemen, hazreti Haticeyi.
Gidip kendi evinde, verdi Ona müjdeyi.


Varaka’yı çağırıp, Hatice Hatun ise,
Olanları anlatıp, dedi: (Böyle hadise)


Ayrıca Resulullah Efendimize dahi,
Adam salıp evine çağırdı bizatihi.


Gidip arz ettiler ki, huzur-u saadete,
(Bize teşrif ediniz, falan gün ve saatte.)


Bu dâvet karşısında, amcası Ebû Talip,
Ve sair akrabası, oldular çok mustarip.


Zira Resulullah’ın dâvete gitmek için,
Yok idi elbisesi, iç yüzü buydu işin.


Satın almağa dahi, yok idi paraları,
Çaresizlik içinde, düşünürken bunları.


Yetişti Hızır gibi, hazreti Ebû Bekir,
Dedi: (Üzülmenize, acaba sebep nedir?)


O Server Ebû Bekr’e anlatınca durumu,
Dedi ki: (Sizi üzen hadise bir tek bu mu?)


Bu iş gayet kolaydır, üzülmeyin katiyyen,
Yeter ki siz emredin, hallederim bunu ben.)


Bu sözlerden O Server, ferahladı bu kere,
Pek çok dua eyledi, hazreti Ebu Bekr’e


Dedi ki: (Sen râzı ol, yâ Rab Ebû Bekir’den,
Zira esirgemedi yardımını hiç benden.)

 

Haticetül kübrâ “radıyallahü anha” -4- 21/03/2000

 

Allah’ın emri ile...


Nihayet Ebû Talip ve sair akrabalar,
Hazırlıkları yapıp yola revan oldular.


Hazreti Hatice’nin dâveti üzerine,
Gittiler hep birlikte, Onun dünürlüğüne.


Hazreti Hatice de, hanesinin içini,
Donatıp çağırdı hep, cümle hizmetçisini.


Bu muazzam nimetin şükranesi olarak,
Bütün ziynetlerini, onlara etti infak.


Ve yine O Server’in, şeref ve hürmetine,
Kavuşturdu onları, tek tek hürriyetine.


Az sonra Ebû Talip ve yanında dünürler,
Hazreti Hatice’nin hanesine geldiler.


Evvelâ Ebû Talip, izinle girdi söze,
Dedi ki: (Ey cemaat, hamd olsun Rabbimize.


Ki; bizi evlâdından kıldı Halilullah’ın,
Ve yine muhafızı eyledi Beytullah’ın.


Ma’lumunuz benim bir yeğenim vardır ki hem,
O’nun faziletine, şahittir cümle âlem.


Kureyş’te en şerefli, en üstün kimse O’dur,
O’nun faziletleri, sizce dahi malumdur.


Gerçi malı parası, azsa da bu aralar,
Lâkin böyle şeylere, olunmaz ki itibar.


Bu mübarek yeğenim, Allah’ın emri ile,
Kızınız Hatice’yi, istiyor helâlliğe.


Bilin ki O’nun şanı, yüksek olsa gerektir,
Şimdi istediğiniz “Mehir miktarı” nedir?)


Ebû Talip’ten sonra, Varaka bin Nevfel de,
Onu tasdik edici konuşma yaptı hem de.


Sonra da Hatice’nin amcası Amr bin Esed,
Söz alıp arzetti ki; (Kabul ettik biz elbet.


Yeğenim Hatice bin Hüveylid’i ben dahi,
Verdim hem Muhammed bin Abdullah’a vallahi.)


Mehir, bir rivayette “Yirmi deve” idi hem,
Bir rivayette ise, gümüştü beşyüz dirhem.


O gün Peygamberimiz ve Hazreti Hatice,
Nikâhları kıyılıp, evlendiler böylece.


Ve o gün Ebû Talip, deve kesip bir adet,
Düğün için herkese verdi büyük ziyafet.


Hatice validemiz, bütün mal-ü mülkünü,
Hemen Resulullah’a hibe etti o günü.


Ve dedi ki: (Bu mallar, benim değil, hep senin,
Çekme maişet için minnetini kimsenin.


Bu günden itibaren, ben de sana muhtacım,
Sensin benim herşeyim, sensin benim baş tâcım.)


Resulullah Onunla evlendi böylece ilk,
Ve tam yirmibeş sene, sürmüştü bu evlilik.


Hatice validemiz, hem oldukça hayatta,
Başka bir kadın ile, hiç evlenmedi hatta...

 

Haticetül Kübrâ “radıyallahü anha” -5- 22/03/200

 

‘Niçin üzülüyorsun?’


Hatice validemiz Resul’le nişanlıyken,
Şöyle bir haber gönderdi O Resul’e gizliden:


(Etraftan diyorlar ki, “Sen bu zenginliğinle,
Nasıl evleniyorsun, öyle fakir biriyle?”


Bu dedikoduları bertaraf etmek için,
Bizim eve az bir şey çeyiz gönderir misin?


Ben, o gelen şeyleri çoğaltıp bendekiyle,
Herkese gösteririm “Senden gelen mal” diye.)


Allah’ın sevgilisi alınca bu haberi,
İnsanlık icabıyla, mahzun oldu kalpleri.


Zira göndermek için, Hazreti Hatice’ye,
Hiç de malik değildi, az bir mal ve akçeye.


“Kimden ödünç alayım?” diye düşünür iken,
Hatırına, Hazreti Ebu Bekr geldi birden.


Ve onun dükkânına, yürüdü bir an önce,
Kapıda karşıladı, O Resulü görünce.


Dedi: (Sevgili dostum, bir şey mi üzdü sizi?
Düşünceli görürüm, zira hazretinizi.)


Buyurdu: (Yâ Ebâ Bekr, bugün ben Hatice’ye,
Göndermem gerekiyor, bir şeyler çeyiz diye.)


O dedi: (Bu iş kolay, niçin üzülüyorsun,
Benim ne malım varsa, yoluna feda olsun.


Az önce haber aldım, bir kervanım gelecek,
Şam’a göndermiş idim, şimdi şehre inecek.


Hepsi yetmiş devedir, yüklüdür çok mal ile,
O kervan sizin olsun, bilcümle mallarıyle.


Kervanı, Hatice’ye gönder çeyiz olarak,
Yeter ki kalbinize toz konmasın en ufak.)


O dediği kervan da, şehire girdi o an,
Dedi: (Bakın göründü, geliyor işte kervan.)


Hazreti Ebû Bekir, durdurdu kervanını,
İpekli kumaşlarla, donattı her yanını.


Ve görmeleri için, bunu ahâlinin de,
Dolaştırdı kervanı, Mekke’nin dahilinde.


Mekke halkı görünce, yetmiş yüklü deveyi,
Dediler: (Hiç görmedik, böyle çok hediyeyi.)


Ateş düştü kalbine, Onu kıskananların,
Ve eridi içleri, kötü fesatçıların.


Hatice validemiz, yirmibeş yıl berdevam,
O Server’e hizmette, gösterdi çok ihtimam.


Meselâ Resulullah, üzülseydi bir şeye,
Eve gelip söylerdi, hazreti Hatice’ye.


Peygamber Efendimiz, Ona bir gün dedi ki;
(Ey Hatice Rabbimiz, bana emreyledi ki,


“Müjde ver Hatice’ye, de ki, Allah, Cennette,
Sana beyaz inciden, köşk verecek elbette.


Olmayacak orada sıkıntısı, kederi,
Artacak ebediyyen, hem dahi nimetleri.”)

 

Haticetül kübrâ “radıyallahü anha” -6- 23/03/2000

 

İlk vahiy...


Kırk yaşındayken bir gün, Hira mağarasında,
Allah’ın Sevgilisi, bir gece yarısında,


Ramazanı şerifin, onyedinci gecesi,
İşitti kendisine hitab eden bir sesi.


Başını kaldırıp da, baktığında etrafa,
“Yâ Muhammed” sesini, duydu yine bir daha.


Ve her yeri kaplayan, bir “Nûr” gördü âniden,
Arkasından Cebrail görünüverdi hemen.


Onu üç defa sıkıp, sonunda bırakarak,
İşte şu âyetleri, okudu ilk olarak:


(Oku Allah adıyla, ki O’dur tek yaratan,
O halk etti insanı, pıhtılaşmış bir kandan.


Hak teâlâ, çok kerem ve ihsan sahibidir,
O, bilmediklerini, kalem ile öğretir.)


Okudu Resul dahi, bunları Cebrail’le,
Cihanı aydınlatan nûr doğdu böylelikle.


Sonra bir ürperti ve korku ile bu sefer,
Aşağıya inmeye başladı Hayrül beşer.


Dağın tam ortasına gelmişti ki, bu defa,
Cebrail’in sesini, duydu yine bir daha.


Ona nida etti ki, Cibril aleyhisselam;
(Yâ Muhammed, Rabbimiz ediyor sana selâm.


Ve sana buyurur ki: “Sen benim ins ve cinne,
Resulümsün, davet et, halkı İslam dinine.)


Gördüğü bu şeylerden, ürpermişti be gâyet,
Ve bu korku içinde, eve geldi nihayet.


Girip, “Beni örtünüz, beni örtünüz” dedi,
Rahatlayana kadar, istirahat eyledi.


Anlattı sonra bunu, hazreti Hatice’ye,
Buyurdu ki: (Kapıldım, korku ve endişeye.


Şundan ki Mekke halkı, vakıf olunca buna,
Dil uzatıp kötüler ve mecnun derler bana.)


Hatice Validemiz dedi: (Allah korusun,
Sen elbet bu ümmetin, Peygamberi olursun.


Zira ihsan edersin, yolcuya, misafire,
Çok merhamet edersin, muhtaç ile fakire.)


Varaka bin Nevfel’e, gittiler, sonra hemen,
Varaka, O Serveri dinleyince tamamen,


Dedi ki: (Yâ Muhammed, müjdeler olsun sana,
Kavuşmuşsun Allah’ın büyük bir ihsanına.


Yemin ediyorum ki, sen, hazreti İsâ’nın,
Müjdelemiş olduğu Peygambersin bi hakkın.


Sana görünen melek, Cibril’dir ki o gece,
O, hazreti Mûsâ’ya gelmişti senden önce.


Keşke genç olsaydım da, hicrete yetişseydim,
Ve kâfirlere karşı, sana hizmet etseydim.)


Sonra Resulullah’ın elini öpüp bizzat,
Fazla zaman geçmeden, eyledi Hakk’a vuslat.