Fâtımatüz Zehra “radıyallahü anha” -1- 29/04/2000
‘Neyi bekliyorsun?’
Resulullah’ın kızı Fâtıma hazretleri,
Yeni “onbeş yaşına” bastığı günler idi.
Eshabtan birçokları istedi Onu, fakat,
O Server hiç birine eylemedi iltifat.
Ve hatta bu hususta buyurdular ki yine;
(Bağlıdır Onun işi Rabbimizin emrine.)
Bir gün Ömer Fâruk’la, hazreti Ebû Bekir,
Görüşüp dediler ki; (Acaba hikmet nedir?
Hazreti Fâtıma’yı, Ali’den gayri gençler,
İstediler, vermedi hiçbirine O Server.
Haydi, gidip soralım biz hazreti Ali’ye,
Hazreti Fâtıma’yı istemez, acep niye?
Yoksa talep etmeğe var mı bir mâni hâli?
Soralım, ne sebepten bekliyor böyle Ali?)
Bunu öğrenmek için gittiler hemen Ona,
Gördüler su veriyor, bir kimsenin bağına.
Selâm verip, onunla müsafehalaştılar,
Daha sonra oturup, bu mevzuyu açtılar.
Dediler ki; (Ya Ali, öndesin har hayırda,
Yüksek mertebedesin, Resulullah yanında.
Fatıma’yı çokları istedi, biliyorsun,
Kimseye verilmedi, sen neyi bekliyorsun?
Zannederiz bu devlet sana nasib olacak
Bunun sebebine de yapışmak lâzım ancak.
Bu hususta eshabın arzusu böyledir hep,
Hazreti Fâtıma’yı bir de sen eyle talep.)
Ali bin Ebî Tâlip, duyunca bu sözleri,
Sevinip, yaşla doldu o mübarek gözleri.
Dedi ki; (Benim dahi böyledir arzum, ama,
El darlığı manidir, böyle geri durmama.)
Ona şöyle dedi ki hazreti Ebû Bekir;
(Resulullah katında, bu hiç mühim değildir.
Mâni olmaz bu işe, maddi sıkıntı hâli,
Var hane-i Resule, talep eyle yâ Ali.)
Hemence “Peki” deyip onun nasihatına,
Geldi Resulullah’ın mübarek kapısına.
Çaldı ve girmek için beklerken içeriye,
Evden Ümmü Seleme seslendi; “Kim O” diye.
Allah’ın Sevgilisi buyurdu ki; (Aç hemen,
Zira makbul, mübarek bir kişidir o gelen.
Çünkü O, çok seviyor hem Rabbini, hem beni,
Allah ve Resulü de, çok sever bu geleni.)
O açmağa giderken dedi ki; (Emredersin,
Lâkin o, kim ola ki hakkında böyle dersin?)
Buyurdu; (Amcam oğlu ve kardeşim Ali’dir,
Kapıyı çabuk aç ki, himmeti çok âlidir.)
Ümmü Seleme der ki; (Kapıya koştum hemen,
Az daha düşecektim yüz üstü acelemden.)
Fâtımatüz Zehra “radıyallahü anha” -2- 30/04/2000
‘Niçin geldin yâ Ali?’
Peygamber-i zîşanın, kapısını çalarak,
Girdi hazreti Ali içeri utanarak.
Sevgili peygamberin oturdu huzurunda,
Hiçbir şey konuşmaya gücü yoktu o anda.
Peygamber Efendimiz ona şöyle sordular,
(Niçin geldin yâ Ali, bir ihtiyacın mı var?)
Dedi; (Yâ Resulallah, mâlumdur hazretine,
Vermişti babam beni, zâtının hizmetine.
Hazretinden gördüğüm iyilik ve ihsanlar,
Öyle çok ki, yapamaz bunu başka insanlar.
Bendeniz her hususta muhtacım hazretine.)
Bu kadar arz eyledi ve sükût etti yine.
Buyurdu ki; (Herhalde Fâtıma’yı istersin,
Ve lâkin söylemeğe benden hicab edersin.)
Allah’ın sevgilisi ona böyle deyince,
O, “Evet” diyebildi, utanmıştı iyice.
Bunu, Fâtıma’ya da duyurdu Resul hemen,
Hazreti Fâtıma da sükût etti cevaben.
Buyurdu ki; (Yâ Ali, senin para edecek,
Neyin var mihr olarak, Fatıma’ya verecek?)
Dedi, (Yâ Resulallah, yanımda şimdi benim,
Sadece bir atımla var, bir de zırhlı gömleğim.)
Buyurdu ki; (Yâ Ali, lâzım olur sana at,
Ve lâkin zırhlı olan gömleğini götür sat.)
Hemen “Peki” diyerek, Allah’ın Habibine,
Gönderdi birisiyle zırhı pazar yerine.
O gün “hazreti Osman”, yaparken pazarını,
Görüp tanıdı hemen, Mürteza’nın zırhını.
Onu satan tellâla sordu ki varıp derhal;
(Sahibi bu zırh için ne istiyor ey tellâl?)
“Dörtyüz dirhem” deyince, dedi ki o tellâla;
(Bunu ben bu fiyata alıyorum pekâlâ.)
Parasını ödeyip, o zırhı aldı hemen,
Yanına, “dörtyüz dirhem” koyarak ayriyeten,
Götürüp verdi o gün, hem hazreti Ali’ye,
Dedi; (Lâyık değildir, bu zırh senden gayriye.
Bu dörtyüz dirhemle de, hallet düğün işini,
Kusuru oldu ise, affet bu kardeşini.)
Ali bin Ebî Tâlip, o zırhı aldı yine,
Geldi Resulullah’ın mübarek hanesine.
Durumu arz edince, gayet memnun oldular,
(Cennette arkadaşım Osman’dır) buyurdular.
Bilâl-i Habeşî’ye o paradan birazcık,
Vererek buyurdu ki; (Yâ Bilâl, çarşıya çık.
Biraz gülsuyu ile, biraz da bal satın al,
Ve bir kapta ezerek, bal şerbeti yap derhal.
Zira Fâtıma ile, Ali’nin nikâhları,
Yapılacak, davet et, muhacir ve ensârı.)
Bilâl-i Habeşî de, dışarıya çıkarak,
Bu nikâh haberini bildirdi dolaşarak.
Fâtımatüz Zehra “radıyallahü anha” -3- 01/05/2000
Arş-ı â’lâda nikahz
Ne zaman ki Fatıma büluğuna erişti,
Resulün hatırına, şu düşünce gelmişti.
“Fatıma’nın annesi, olsa idi hayatta,
Şimdi hazır olurdu çeyizi şu saatta.”
Resulün hatırına bu düşünce gelince,
Hak teâlâ katından, geldi Cibril hemence.
Dedi; (Yâ Resulallah, buyurdu ki Rabbimiz,
Habibim bu hususta üzülmesin, zira biz,
Ne lâzım geliyorsa Fatıma’ya çeyizlik,
Cennet hazinesinden biz onu temin ettik.)
Daha sonra “Cebrail”, huzurdan ayrılarak,
Az sonra geldi yine, eli dolu olarak.
Doldurmuş bir siniyi, Cennet yemekleriyle,
Ve yanında bin adet Cennet melekleriyle.
Arkasından “Mikâil”, yanısıra bin melek,
Geldi o da elinde bir sini dolu yemek.
Geldi “İsrafil” dahi, elinde yemeklerle,
Yanında en seçilmiş bin adet meleklerle.
Hazreti “Azrail” de, az sonra geldi hemen,
Geldi bin melek dahi, onu müteakiben.
Resulün huzurunda, tâzim edip durdular,
Resulullah sordu ki; (Yâ Cibril nedir bunlar?)
Dedi; (Ya Resulallah, buyurdu ki Rabbimiz,
Fâtıma’yı Ali’ye münasib görürüz biz.
Kıydım nikâhlarını, Arş-ı â’lâ altında,
Bir nikâh da O kıysın eshabı arasında.)
Duyunca Resulullah bu müjdeyi Cibril’den,
Vardı hemen secdeye, sürur ve sevincinden.
Buyurdu; (Ey Cebrail, nikâh Arş-ı â’lâ’da,
Ne şekilde yapıldı, anlatıver bana da.)
Dedi; (Yâ Resulallah, peki, emredersiniz,
O nikâh gecesinde, emreyledi Rabbimiz.
Açıldı kapıları sekiz adet Cennetin,
Her çeşit zinetiyle süslendi nikâh için.
Kapandı Cehennemin kapıları da hemen,
Ne kadar melek varsa, yer ve gökte tamamen.
Arş-ı â’lâ altında, Tûbâ’nın gölgesinde,
Emr-i İlâhi ile toplandılar hepsi de.
Sonra kuşlar başladı, birden nağmeleşmeğe,
Öyle ki, hep melekler gark oldular neş’eye.
Bu sevinç ve bu neş’e, zirveye çıktığı an,
Bir nida geldi bana, Hak teâlâ katından.
“Yâ Cibril, vekili ol sen arslanım Ali’nin,
Fâtıma’ya, bizzat ben vekilim nikâh için.
Ey melekler sizin de şahitliğiniz ile,
Zevceliğe verdim ben, Fatıma’yı Ali’ye.”
İşte yâ Resulallah, bu nikâh gökyüzünde,
Bu şekilde yapılıp tamam oldu o günde.)
Fâtımatüz Zehra “radıyallahü anha” -4- 02/05/2000
Benim arzum bu değil
“Hazreti Fatıma”yı, Ona, fahr-i kâinat,
Dörtyüz akçe mehr ile, teklif eyledi, fakat.
Fatıma hazretleri, başladı ağlamağa,
Dedi; (Râzı değilim bu mehirle nikâha.)
Hak teâlâ katından, Cibril gelip dedi ki;
(Ey Allah’ın Habibi, Rabbimiz emretti ki.
Râzı olmadı ise, Fâtıma bu mehrine,
Arttırıp, dört bin akçe teklif edin kendine.)
Gelip teklif ettiler kendisine bu mehri,
Yine kabul etmedi, Fatıma hazretleri.
Geldi Cibril dedi ki, (Emrediyor Rabbimiz,
Yine râzı değilse, dörtbin altın veriniz.)
Gelip, dörtbin altını teklif ettiler, fakat,
O, bu altınlara da etmedi hiç iltifat.
Dedi ki; (Mehir için, benim arzum bu değil,)
O anda gökyüzünden geldi yine Cebrail.
Dedi; (Yâ Resulallah, emretti Hak teala,
Bizzat gidip sorunuz, ne istiyor pekâlâ?)
Vardı hemen yanına temiz kerimesinin,
Buyurdu ki; (Ey kızım, nedir ki arzun senin?)
Dedi ki; (Babacığım, kızların mehirleri,
Altın ile gümüşten olmaktadır ekseri.
Ben, Allah Resulünün madem kerimesiyim,
Benim mehrim, onlardan farklı olsun isterim.)
Fahr-i âlem sordu ki; (Ey kızım, öyle ise,
Nasıl mehir istersin, muradın söyle bize.)
Dedi ki; (Babacığım, kıyamet gününde sen,
Kaç günahkâr mü’mine şefaat edeceksen,
Ben de, hanımlarına şefaat eyliyeyim,
Benim mehrim bu olsun, dünyalığı nideyim?)
Daha sonra Fâtıma, arz etti (Babacığım,
Bir isteğim daha var, onu da ister canım.
Sizin, mahşer gününde şefaat eylemeniz,
Âyet-i kerimeyle sabittir hiç şüphesiz.
Lâkin benim mahşerde, etmem için şefaat,
Yoktur şimdi elimde bir vesika, bir berat.)
Cebrail bunu dahi, arz ederek Allah’a,
Bir Cennet ipeğiyle geldi Resulullah’a.
Arasında bir beyaz kağıt vardı Cennetten,
Üzerinde şu yazı yazılmıştı kudretten:
(Fâtımatüz Zehra’nın, isteği üzerine,
Bu yazılı vesika, verildi kendisine.
Mahşer günü, günahkâr, hanımlara şefaat,
Edeceğine dair verilmiştir bu berat.)
Resulullah alarak bu beratı eline,
Getirip teslim etti, temiz kerimesine.
Nihayet beratı da, alınca pederinden,
Buyurdu; (Bu nikâha razı oldum şimdi ben.)
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” -5- 03/05/2000
‘Zevceni ister misin?’
Hazreti Ali der ki; işbu nikâh gününden,
Çok zaman geçtiyse de, söz olmadı düğünden.
Bir şey buyurmayınca O Server bizâtihi,
Hicabımdan ağzımı açamazdım ben dahi.
Ama Resul-i Ekrem, tenhada bâzan bana,
Görüp, buyurdu ki; (Yâ Ali müjde sana.
Zira senin hâtunun, ne iyi birisidir,
O cümle hatunların, bil ki seyyidesidir.)
Bir gün hazreti Ukayl, dedi ki ona bizzat;
(Bu akd-i izdivaçtan memnun olduk biz, fakat,
Muradımız odur ki, bu iki bahtiyarlar,
Şöyle birbirlerine daha yakın olalar.)
Dedi; (Evet, ben dahi böyle istemekteyim,
Lâkin Resulullah’tan, çok hicab etmekteyim.)
Sonra kalkıp gittiler, O Server’in evine,
Az sonra rastladılar, yolda Ümmü Eymen’e.
Peygamber-i zişan’ın dadısıydı bu hâtun,
Bu hususta fikrini sordular bir de onun.
O dedi; (Bu iş için, lüzum yok gelmenize,
Bunu haber veririm öğrenerek ben size.)
Ve onların yanından ayrılıp Ümmü Eymen,
Ezvâc-ı tâhiratın yanına vardı hemen.
Onlar da toplanarak çare için bu işe,
Geldiler hep birlikte, hazreti Aişe’ye.
“Hazreti Hatice”yi anarak dediler ki;
(O şu anda hayatta olsa idi eğer ki,
Olmazdı bizler için bugün böyle endişe,
Çünkü O, daha iyi eğilirdi bu işe.)
Peygamber Efendimiz duyunca bu sözleri,
Ağlayıp, yaşla doldu o mübarek gözleri.
Sonra Resulullah’a o mübarek hanımlar,
Dediler ki; (Ali’nin size arzuhali var.)
O zaman buyurdu ki; (Çağırın gelsin hemen)
O gelince, hanımlar çıktılar hepsi evden.
O girdi içeriye, mahcup idi bir hayli,
Buyurdu ki; (Zevceni ister misin yâ Ali?)
Dedi ki; (Anam babam, canım sana fedadır,
Müsaade ederseniz, muradım bu yoldadır.)
Esmâ binti Ümeys’e buyurdu ki o vakit,
(Fâtıma’nın evini hazır eyle hemen git.)
Esma (peki) diyerek, o eve gitti hemen,
Üç adet minder yaptı, hasır ile deriden.
O gün yatsıdan sonra, Resul-i Ekrem dahi,
Gelip, yapılanları gördüler bizatihi.
Bu üç minder, bir halı, yastık ve su kırbası,
İki el değirmeni, bir testi, bir su tası.
Bir havlu, bir elbise, bir sedir, bir de yorgan,
Ev eşyası ve çeyiz, ibaretti bunlardan.
Fâtımatüz zehrâ “radıyallahü anha” -1- 02/06/2000
“Fâtıma mübarektir”
Resulün emri ile, yapıldı her hazırlık,
Evin eşyaları da tamamlanmıştı artık.
Emretti Resulullah hem hazreti Ali’ye;
(Biraz yağ, biraz hurma satın alıp gel) diye.
Beş dirhem ile “hurma”, dört dirhem’le “yağ” aldı,
Resul-ü müctebanın huzurlarına vardı.
Aliyyül mürtezaya sonra Fahr-i kâinat;
Buyurdu; (Sofra getir, deriden olsun fakat.)
O deriden sofrada, hurma, yağ ve yoğurdu,
Mübarek elleriyle, karıştırıp yoğurdu.
Bir çeşit yemek yapıp, buyurdu ki o zaman;
(Yâ Ali, dışarıdan getir kimi bulursan.)
“Yediyüz kişi” idi, gelenlerin cümlesi,
O azıcık yemekten, yedi ve doydu hepsi.
Bu velime yemeği, yendikten sonra ise,
Buyurdu ki; (Yâ Ali, siz gidin evinize.)
Hazreti Ali der ki; üç gün geçti aradan,
O Server hanemize teştif etti tekrardan.
Bana buyurdular ki; (Yâ Ali, su getir az)
Peki deyip, hemence getirip eyledim arz.
(Biraz iç, biraz kalsın) diye emreylediler,
Ben içtim, kalan suyu üzerime serptiler.
Tekrar (su getir) diye, emretti bana yine,
Onu dahi getirip, verdim kendilerine.
Bana yaptığı gibi, ona da yaptı aynen,
Sonra da dışarıya gönderdi beni hemen.
O zaman Resulullah, çağırdı Fâtıma’yı,
Ondan sual eyledi Aliyyül mürtezâyı.
Fâtıma arz etti ki; (İyi halleri çoktur,
Bütün üstün sıfatlar, kendisinde mevcuttur.)
Ve ilave etti ki; (Babacığım ve lâkin,
Bazıları diyor ki, çok fakirdir helâlin.)
Buyurdu ki; (Ey kızım, inanma buna, aman,
Asla fakir değildir, senin erin ve baban.
Erkeklerden ilk önce iman eden, erindir,
Eshabımın içinde, ilimde en derindir.
Rabbimiz, Ehli beytten seçti iki kimseyi,
Bunlardan biri baban, helâlindir diğeri.
Ey kızım, sakın ola isyan etme erine,
Ve asla muhalefet eyleme bir emrine.)
Çağırdı daha sonra, Aliyyül mürtezayı,
Ve ona ısmarladı, Fatımatüz zehrâyı.
Buyurdu ki; (Fatıma mübarektir yâ Ali,
Allah’ın rızasına muvafıktır her hali.
Ve benden bir parçadır, onu incitmeyesin,
Yoksa ben incinirim, bunu böyle bilesin.)
Hazreti Ali dahi, üzmedi Fâtıma’yı,
O da hiç incitmedi Aliyyül mürtezayı.
Fâtımatüz zehrâ “radıyallahü anha” -2- 03/06/2000
Fakir, yetim ve esir...
Hazreti “Hüseyin”le hem de hazreti “Hasan”,
Hasta olmuşlar idi, ikisi de bir zaman.
Peygamber Efendimiz, alınca bunu haber,
Hazreti Fatıma’nın hanesine geldiler.
Hazreti Ali ile, Fâtıma’ya hitaben,
Buyurdu; (Bunlar için, bir adak yapın hemen.)
Peygamber Efendimiz, böyle emir verince,
Üç gün oruç tutmayı nezrettiler hemence.
(Sıhhate kavuşursa çocuklarımız eğer,
Peşinden üç gün oruç tutacağız) dediler.
Birkaç gün geçmişti ki, o günden itibaren,
Sıhhate kavuştular, ikisi de tamamen.
İyileşip kalkınca, Hasan ile Hüseyin,
Oruca başladılar, bu nezri edâ için.
Lâkin yiyecekleri yoktu iftar edecek,
Birinden ödünç arpa istediler üç ölçek.
Üç parçaya ayırdı, bunu hizmetçileri,
Ve pişirdi biriyle iftarlık çörekleri.
İftar vakti gelince, Fatıma kalkıp hemen,
Herbirinin önüne, koydu o çöreklerden.
Az zaman kalmıştı ki, tam iftar zamanına,
Gayet “fakir” bir kişi geldi kapılarına.
Hepsi de ekmiğini, o fakire verdiler,
Kendileri “su ile” o gün iftar ettiler.
O zavallı fakirin karnını doyurunca,
Niyetlendi üçü de, ikinci gün oruca.
Hizmetçi, o gün dahi, arpadan öğüterek,
Yine iftarlık için, pişirdi birer çörek.
Yine çok az bir zaman kalmış idi iftara,
Ve üçü de bir hayli, acıkmıştı o ara.
Orucu açmak için bekliyorken tam o an,
Çalındı kapıları bir “Yetim” tarafından.
Bu sefer de herbiri iftarlık ekmeğini,
Verip sevindirdiler, o yetimin kalbini.
İftarı sırf “su ile” açarak en nihayet,
Üçüncü gün oruca ettiler yine niyet.
Hizmetçi, geri kalan arpanın tamamından,
Üç ekmek daha yaptı, iftara yakın zaman.
Bu sefer de bir “esir” geldi kapılarına,
Dedi; (Açım üç gündür, bir ekmek verin bana.)
Verdiler ekmekleri, hepsi de bu esire,
Açtılar iftarları, yine yalnız “su ile”.
Dördüncü gün onlara teşrif etti Peygamber,
Getirdi Cibril dahi, çok müjdeli bir haber.
Okuyup o Resule “Hel etâ” suresini,
Dedi; (Yâ Resulallah, tebrik ederim seni.
Ehli beytin verdiği sadaka sebebiyle,
Meth etti Hak teala onları bilvesile.)
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” -3- 04/06/2000
‘Sağ kalmaz hiçbir kimse!’
“Benî Necran” diye bir kavim vardı o zaman,
İman etmiyorlardı bunlar inatlarından.
Resulullah onlardan çağırıp bir heyeti,
Derhal mübahaleye onları davet etti.
Buyurdu; (Var mısınız, gelelim bir araya,
Şöyle dua edelim, Allahü tealaya.
Buyurdu; (Var mısınız, gelelim bir araya,
Şöyle dua edelim, Allahü tealaya.
Kim yanlış yolda ise içimizden eğer ki,
Allah lanet eylesin onlara elbette ki.)
Onlar cevap vermeyip, “Düşünelim” dediler,
Gelip reislerine bunu haber verdiler.
Bu durum karşısında çok korktu reisleri,
Topladı kabilede bulunan kimseleri.
Şöyle hitap etti ki; (Ey Hıristiyanlar, siz,
Muhammed’in Peygamber olduğunu bildiniz.
Bir kavim peygamberle mübahale ederse,
O kavmin hepsi ölür, sağ kalmaz hiçbir kimse.
Eğer toptan yok olmak istemiyor iseniz,
Onunla mübahale etmekten el çekiniz.)
Ertesi gün gelince, Hıristiyan heyeti,
Gördüler, O Server’le yanında Ehli beyti.
Hazreti “Hüseyin”i oturtmuş kucağına,
Ve hazreti “Hasan”ı alıvermiş yanına.
Hazreti “Ali” ile “Fatıma”yı alarak,
Gelmişti Resulullah, bir aile olarak.
Ve şöyle buyurdu ki; (Şimdi beni dinleyin,
Ben bir dua edeyim, sizler de âmin deyin.)
O heyetin başkanı korkuya kapılarak,
Yanında olanlara dedi ki son olarak:
(Şu anda karşımızda var ki öyle kimseler,
Onlar Hak tealadan, her neyi isteseler.
Meselâ deseler ki, “Şu dağ kalksın yerinden”
Onların hürmetine kaldırır Allah hemen.
Sonra da deseler ki, “Tekrar gelsin yerine”,
Getirir Hak teala, onların hürmetine.
Onlarla mübahale edersek eğer şu an,
Şunu iyi bilin ki, hep oluruz perişan.)
Bu şekilde konuşup, karar veren o heyet,
Peygamber-i zişan’a dediler; (Yâ Muhammed!
Biz bu babta konuşup, müşavere eyledik,
Mübahale etmemek yolunda karar verdik.)
Resulullah onlara buyurdu ki o zaman,
(Öyleyse iman edip, olun siz de Müslüman.)
Bunu da reddedince buyurdu; (Öyle ise,
Savaşa hazır olun, son ikazdır bu size.)
Dediler ki; (Seninle savaş da etmeyelim,
İki bin kat elbise, sana cizye verelim.)
Peygamber Efendimiz, buna razı oldular,
Kâfirler böylelikle helaktan kurtuldular.
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” -4- 05/06/2000
Bire elli hasene...
Bir gün hazreti Ali, sordu ki Fâtıma’ya;
(Yiyecek bir şey var mı, çok acıktım ben zira.)
O, cevaben dedi ki; (Hiç yok yiyeceğimiz,
Yalnız para olarak vardır altı akçemiz.
Meyve istemişlerdi hem Hasan ve Hüseyin,
Bununla yiyecek ve meyve al onlar için.)
Çıktı hazreti Ali görmek için bu işi,
Lâkin yolda gördü ki, çekişir iki kişi.
Birisine sordu ki; (İhtilafınız nedir?)
Dedi; (Bana borcu var, o da altı akçedir.)
Zaten altı akçesi var idi kendisinin,
Verip gördü işini, borçlu olan kişinin.
Ve müsterih olarak geri döndü oradan,
Eve geldi, haliyle hiçbir şey alamadan.
Olanları anlatıp dedi ki; (Ey Fâtıma,
Hiçbir şey alamadan geriye geldim ama,
İşte, senin verdiğin o altı akçeyle ben,
Kurtardım o mü’mini, böylelikle hapisten.)
Dedi, (Elhamdülillah, ne güzel iş yapmışsın,
Çaresiz bir mü’mini hapisten kurtarmışsın.)
Lâkin mahzun olmuştu hâtırı o arada,
Zira Hasan Hüseyin ağlıyordu odada.
Hazreti Ali dahi, sezip Onun halini,
Çıkıp gitti görmeğe, Allah’ın Habibini.
Zira Resulullah’ın yüzünü bir kez gören,
Kurtulurdu o anda cümle üzüntüsünden.
Gördü yolda bu sefer yabancı bir kimseyi,
Tutardı bir eliyle, besili bir deveyi.
O kimse selâm verip Allah’ın Arslanına,
Dedi ki; (Yüz akçeye satarım bunu sana.)
(Param yok) dediyse de cevaben o kimseye,
O dedi; (Mühim değil, al götür veresiye.)
Aldı hazreti Ali, deveyi o kimseden,
Rastladı başkasına birkaç adım gitmeden.
O da sual etti ki; (Satılıksa bu deve,
Alırım bunu senden, peşin üçyüz akçeye.)
Üçyüz akçeyi alıp, deveyi verdi ona,
Geldi Resulullah’ın mübarek huzuruna.
Resul Onu görünce, sordu ki şu suali;
(Deveyi kimden alıp, kime sattın yâ Ali?)
Edebinden sustu ve başını eğdi öne,
O Server buyurdu ki o zaman kendisine;
(Yâ Ali, Cebraildi deveyi sana satan,
Sonra da İsrafil’di, deveyi senden alan.
Cennetten getirdiler deveyi senin için,
Lütfu ve ihsanıdır, bu, sana Rabbimizin.
Yardım ettiğin için, o borçlu Müslümana,
Bire elli hasene ihsan olundu sana)
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” -5-
‘Ağlama yâ Fâtıma!’ 06/06/2000
Üç gün kalmış idi ki, Resulün vefatına,
Cibril aleyhisselam geldi huzurlarına.
Dedi; (Yâ Resulallah Rabbin selam ediyor,
“Habibim nasıl oldu?” diye hatır soruyor)
O günlerde Resul’e hediye kabilinden,
Birkaç altın gelmişti, sahabenin birinden.
Resulullah görünce o gelen altınları,
Buyurdu ki; (Dağıtın fukaraya onları.)
Götürüp dağıttılar, şehrin fakirlerine,
Velâkin ellerinde bir miktar kaldı yine.
Aliyyül Mürteza’ya buyurdular ki hemen;
(Sen de bu altınları, götür dağıt tamamen.)
Vefattan bir gün önce idi ki, Resulullah,
Mescid-i şerifine teşrif etti o sabah.
Gördü ki Ebû Bekr’i Sıddık’ın arkasında,
Sahabiler saf tutmuş, namaz kılar ardında.
Bu hale sevinerek tebessüm buyurdular,
Kendi de en son safta, Ebû Bekr’e uydular.
Eshab Resulullah’ı gördü selâm verince,
“Hastalık geçti” sanıp, gark oldular sevince.
Lâkin Peygamberimiz odasına girdiler,
Bundan sonra bir daha namaza gelmediler.
Bir müddet istirahat ederek sonra yine,
Aliyyül Mürteza’yı çağırdı hanesine.
Başını kucağına koyuverdi Ali’nin,
Fakat çok değişmişti rengi nur cemalinin.
Hazreti Fâtıma da, görünce O’nu böyle,
Geldi oğullarının yanına üzüntüyle.
Ellerinden tutarak, ağladı için için,
Dedi; (Bizi kimlere bırakıp da gidersin?
Ey babam, canım babam, sana can feda olsun,
Hasan ve Hüseyin’i kime bırakıyorsun?
Vay babam, senden sonra nice olur halimiz?
Senden sonra kimlere bakar bu gözlerimiz?)
Duyunca Resulullah kızının sözlerini,
Hafifçe araladı mübarek gözlerini.
Ve dua eyledi ki Allahü tealaya;
(Sen sabır ihsan eyle ya Rabbi Fâtıma’ya.)
Ve mübarek kızına buyurdu ki o zaman;
(Ey kızım, can çekişme halinde şimdi baban.)
Kendisine bunları söyleyince babası,
İçli iniltilerle çoğaldı ağlaması.
Hazreti Ali ise dedi ki; (Ey Fâtıma,
Sus, baban üzülüyor, daha fazla ağlama.)
Peygamber Efendimiz onun bu dediğini,
İşitip ikaz etti, hemence kendisini.
Buyurdu ki; (Yâ Ali, söyleme Fâtıma’ya,
Bırak, babası için ağlasın biraz daha.)
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” -6- 07/06/2000
‘Seni nerede arayayım?’
Çok az kalmış idi ki Resulün vefatına,
Bir ara Melek-ül mevt geldi Resul katına.
Rabbimiz Azrâil’e, buyurdu ki o vakit;
(En güzel bir surette, bugün Habibime git.
Eğer izin verirse, ruhunu yumuşak al,
Ama izin vermezse, geri dön yine derhal.)
O da girip çok güzel bir insan suretine,
Geldi Resulullah’ın hanesinin önüne.
Dışardan seslenerek, içeri girmek için,
Ehli beyti Resul’den istedi şöyle izin:
(Esselâmü aleyküm, ey hane sakinleri,
İzin verir misiniz ben gireyim içeri?)
Fâtıma, bu ses ile çıkıp baktı bu sefer,
Gördü ki biri gelmiş, içeri girmek ister.
Dedi ki; (Resulullah hali ile meşguldür,
İçeri girmenize mâlesef izin yoktur.)
Bu sefer yüksek sesle ve heybetli olarak,
Dedi; (Müsaadenizle, girmem lazım muhakkak.)
Allah’ın sevgilisi, uyandı bu seslerden,
Sordu ki; (Yâ Fâtıma, kimdir böyle seslenen?)
Arz etti ki; (Bir kimse gelmiş sizi görmeye,
Bizden izin istiyor, içeriye girmeye.
Özür beyan eyledim, gitmiyor lâkin geri,
Ve diyor ki, mutlaka girmem lazım içeri.)
Buyurdu; (Yâ Fâtıma, kimdir o, bilir misin?
O, lezzetleri yıkan melektir, söyle girsin.
O, çocukları yetim, kadınları dul eder,
Onunla evler harab, ma’mur olar kabirler.)
Fâtıma hazretleri bunları babasından,
Duyunca, fevkalâde kederlendi o zaman.
Bu büyük ıstırapla başladı ağlamaya,
Eğildi babasının mübarek kulağına.
Ve sual eyledi ki; (Ey canım babacağım,
Seni mahşer yerinde nerede bulacağım?)
Buyurdi ki; (Kevserin başında beni ara,
Orada su veririm gelen Müslümanlara.)
Fatıma hazretleri sordu yine; (Ey babam,
Nerede arayayım, orada bulamazsam?)
Buyurdu ki; (Mîzanın yanına gideceğim,
Orada ümmetime şefaat edeceğim.)
Sordu ki; (Orada da bulamazsam eğer ki,
Seni, hangi mahalde bulurum o gün peki?)
Buyurdu ki; (Sırat’ın kenarında olurum,
Ümmetim geçtiğinde, yardımda bulunurum.)
Sordu yine; (Ey babam, olmazsan orada da,
Nerede arıyayım, hazretini orada?)
Buyurdu; (Cehennemin yanında ara beni,
O ateşe düşmekten, korurum ümmetimi.)
Fâtımatüz Zehra “radıyallahü anha” -1- 08/07/2000
‘Ağlama yâ Fâtıma!’
Resulullah alırken en son nefeslerini,
Ve verirken eshaba son nasihatlerini,
Fâtıma hazretleri, kenarda ağlıyordu,
Gözlerinden sel gibi, yaşlar akıtıyordu.
O Server çok üzülüp onun ağladığına,
Çağırdı kendisini ve oturttu yanına.
Buyurdu ki; (Ey kızım, ağlama, beni dinle,
Gökte melekler dahi ağlıyorlar seninle.)
Fâtıma hazretleri dinledi babasını,
Ağlamayı bırakıp, sildi gözyaşlarını.
Sonra buyurdular ki; (Bunlar son üzüntüler,
Bundan sonra babana, olmaz başka bir keder.
Zira kurtulmaktadır, bu mihnet diyarından.)
Ve hazreti Ali’ye buyurdu ki o zaman:
(Yâ Ali, zimmetimde, bil ki filân kimsenin,
Şu kadar malı vardır, sen onu ödeyesin.
Kevser havzı başında, benimle ilk olarak,
Görüşecek kişi de, sen olursun muhakkak.
Sana çok sıkıntılar gelecek benden sonra,
Lâkin sabretmelisin, sen o sıkıntılara.
İnsanlar bu dünyaya meylettiğinde yarın,
Ahireti tercih et, sen aksine onların.)
Vefat etme zamanı yaklaşmıştı iyice,
En son nefeslerini veriyordu böylece.
O gün Resulullah’a geldi Cibril-i emin,
Dedi; (Selâm ediyor sana Rabbil alemin.
Buyurur ki, “Habibim istiyor ise şu an,
Derhal şifa vereyim, kurtulsun hastalıktan.
Dilerse, ileteyim âhiret âlemine,
Muntazırdır melekler, şimdi Onun emrine.”)
Buyurdu; (Ey Cebrail, kendisine bıraktım,
O nasıl diler ise, odur benim muradım.)
Sonra işaret ile emredip hâziruna,
Hazreti Fatıma’yı çağırdı huzuruna.
Sinesine çekerek, birşeyler dedi önce,
Ağlamaya başladı o bunu öğrenince.
Az sonra birşey daha söyleyince O Server,
Ağlamayı bırakıp, gülüverdi bu sefer.
Âişe validemiz görüp onun halini,
Merak edip hemence, sordu şu sualini:
(Yâ Fâtıma şaşırdım, taaccüb eyledim pek,
Olur mu bir arada, hem ağlamak, hem gülmek?)
Dedi ki: (Önce babam vefat edeceğini
Söyleyince, üzülüp ağlama tuttu beni.
Sonra da buyurdu ki “Ağlama yâ Fâtıma,
Ehli beytten ilk önce, sen gelirsin yanıma.”
Bu müjdeli haberi duyunca kendisinden,
Ağlamayı bırakıp, gülüverdim sevinçten.)
Fâtımatüz Zehra” “radıyallahü anha” -2- 09/07/2000
Hz. Ali’yi üstün kılan...
Aliyyül Mürteza’ya, O Server’i kâinat,
Hususi nasihatler ederdi ona bizzat.
Bir gün de buyurdu ki, (Yâ Ali, cimri olma,
Cömert kimselerden ol, kimseyi ayıplama.
Buz nasıl erir ise, güneşin karşısında,
Öyle erir günahı, cömert insanların da.)
Bilâl-i Habeşi de, rivayet eder ki hem,
Yanımıza gelmişti, bir zaman Fahr-i âlem.
Gayet sevinçli olup, tebessüm ediyordu,
Ondördüncü ay gibi, yüzü nur saçıyordu.
Dedim ki; (Anam babam feda olsun yoluna,
Sizdeki bu nur nedir, çok parlak geldi bana.)
Buyurdu; (Amcam oğlu, kardeşim ve dâmadım,
Hakkında, Rabbimizden şimdi bir müjde aldım.
Tezvic ettiği zaman, Ali’ye Fâtıma’yı,
Rıdvana emretti ki “Sallayıver Tûba’yı”
O, Tûba ağacını tutup salladığında,
Çok senetler saçıldı, o ağaçtan ânında.
Onların üzerinde, şu yazı vardı ki hem,
Ondandır işte benim bu sevincim ve neş’em.
“Kim benim Resulümle, Onun Ehli beytini,
Severse, görmez onlar Cehennem ateşini.”)
Peygamber Efendimiz buyurdu ki bir gün de;
(Aç, susuz, çıplak iken, halk Kıyamet gününde.
Biz dört kişi, binekler üzerinde oluruz,
Ben Burak üzerinde bulunurum bahusus.
Salih aleyhisselam devesine biner ve,
Biner Fâtıma dahi, Asbâ adlı deveye.
Aliyyül Mürteza da, Cennet develerinden,
Birisine binerek, gider benim önümden.
“Lâ ilâhe illallah Muhammed Resulullah”
Diye nida edince, gıpta eder cümle halk.
Bir gün de buyurdu ki; (Yâ Ali, Hak teala,
Seni, dört haslet ile, eyledi bizden a’lâ.)
Hazreti Ali dahi, bu sözler üzerine,
Şöyle arz eyledi ki Allah’ın Resulüne:
(Anam babam yoluna feda olsun büsbütün,
Köle, efendisinden olur mu daha üstün?)
Buyurdu ki; (Yâ Ali, dilerse Cenab-ı Hak,
Dilediği kuluna, ihsan eder muhakkak.
Öyle ki, hiç kimsenin hayaline, aklına,
Gelmeyen nimetleri bahşeder o kuluna.)
Eshab sual etti ki; (Ali’yi üstün kılan,
O dört husus nelerdir, bize de edin beyan.)
Buyurdu ki; (Ali’ye, Fâtıma gibi hanım,
Hasan Hüseyin gibi oğul verdi Allah’ım.
Hem de Resulullah’tır Onun kayınpederi,
Bana nasib etmedi lâkin bu nimetleri.)
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” 27/07/2000
Niçin cevaplamadın bu suali?
Peygamber Efendimiz, hazreti Ali ile,
Bir gün oturuyordu mübarek evlerinde.
Bir ara dâmâdına sordu ki şu suali;
(Allahü tealayı sever misin yâ Ali?)
O şöyle arz etti ki buna cevap olarak,
(Evet yâ Resulallah, seviyorum muhakkak.)
O Server bu cevabı ondan dinlediğinde,
Tekrar sual etti ki; (Sever misin beni de?)
O yine cevabında dedi; (Yâ Resulallah,
Zâtı âlinizi de çok seviyorum vallah.)
Buyurdu ki; (Yâ Ali, seversin elbette ki,
Zevcen Fâtıma’yı da sever misin sen peki?)
O (Evet) deyince de, buyurdular ki yine;
(Peki sevgin var mıdır, Hasan ve Hüseyin’e?)
Buna da, (Seviyorum) diye arz edince hem,
Ona şöyle bir sual sordu ki Fahr-i alem:
(Yâ Ali, hepsini de seviyorum diyorsun,
Sen bunları, bir kalbe nasıl sığdırıyorsun?)
Bunu, hazreti Ali cevaplayamadı tam,
Hazreti Fatıma’ya söyledi evde akşam.
O dahi kendisine söyledi ki; (Yâ Ali,
Niçin cevaplamadın, acaba bu suali.
Hak tealayı sevmen, iman ve akıldandır,
Resulü sevmen ise, yine imanındandır.
Eşin olduğum için, seviyorsun hem beni,
Ve tab’an seviyorsun Hasan ve Hüseyin’i)
Hazreti Fâtıma’dan öğrenerek o gece,
Gelip Resulullah’a arz eyledi hemence.
O Server buyurdu ki lâkin ona bakarak;
(Bu meyve, Peygamberlik ağacındandır ancak.)
Yani Peygamberimiz demek istediler ki,
(Bu cevap senin değil, Fâtıma’nındır belki.)
Hazreti Fâtıma’yı vaktâ ki Fahr-i âlem,
Aliyyül Mürteza’ya nikâhladığı zaman,
Buyurdu; (Kadınların en iyisini yine,
Erkeklerin içinden, verdim en iyisine.
Sonra ben, Fâtıma’yı Ali’ye vermem için,
Allahü tealadan aldım emir ve izin.
Allah, her Peygamberin neslini kendisinden,
Benim sülâlemi de yaratmıştır Ali’den.)
Bir gün de buyurdu ki; (Benim evimdekiler,
Nuh aleyhisselamın gemisi gibidirler.
Onlara tâbi olan, selâmet bulur mutlak,
Tâbi olmayan ise, helak olur muhakkak.)
Yine Peygamberimiz sahabeye hitaben,
Bir gün de buyurdu ki, (Ağaca benzerim ben.
Fâtıma bunun kökü ve Ali gövdesidir,
Hasan ve Hüseyin de, onun meyveleridir.)
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” -1- 12/08/2000
Cennetten gelen yemek
Uhud’da Resulullah, düşünce bir çukura,
Kâfirler öldüğünü zannettiler o ara.
İblis fırsat bilerek, bağırdı ki şöylece;
(Ey insanlar, Muhammed öldürüldü az önce.)
Medine’ye erişti şeytanın bu sedası,
Hazreti Fâtıma da işitti bu âvâzı.
Hemen iki elini başına götürerek,
Çok ağladı, gözünden kanlı yaşlar dökerek.
Hiçbir şeyin kıymeti yoktu artık gözünde,
“Yetimlik” eserleri zahir oldu yüzünde.
Âişe, Ümmü Süleym ve dahi Ümmü Eymen,
Gibi hanımlar dahi, Uhud’a koştu hemen.
Ve hazreti Fâtıma Resul-i kibriyayı,
Hayatta görür görmez, bıraktı ağlamayı.
Yaralı olduğunu farketti ama birden,
Tekrardan ağlamaya başladı kederinden.
Teselli etti Onu, O Server bizatihi,
Su getirdi kalkanla Hazreti Ali dahi.
Babasının yüzünün kanlarını Fâtıma,
Kalkandaki su ile yıkadı hemen, ama,
Yüzünden akan kanlar, bir türlü dinmiyordu,
Fâtıma hazretleri, buna üzülüyordu.
Bir hasır parçasını alıp yaktı sonradan,
Külünü, o yaraya bastırınca durdu kan.
Peygamber Efendimiz günlerden bir gün yine,
Hazreti Fâtıma’nın teşrif etti evine.
Gördü ki kızının ve çocukların yüzleri,
Solmuş ve kansızlıktan sararmış benizleri.
Üzülüp, sebebini sorunca Fâtıma’dan,
O da Resulullah’a arz eyledi o zaman.
Dedi ki; (Babacığım, şudur ki buna sebep,
Biz üçümüz üç gündür, aç yatıp kalkarız hep.)
Resulullah bu hâle pekçok kederlendiler,
Ve hemen onlar için, çok dua eylediler.
Ve kızı Fâtıma’ya buyurdu ki sonra da;
(Yâ Fâtıma, çık da bak, ne var öbür odada.
Hazreti Fâtıma ve Hasen ile Hüseyin,
Koştular o odaya, emriyle O Serverin.
Bir tabak gördüler ki, işlenmiş zinet ile,
Ve içi dolu idi, taze pişmiş et ile.
O yemeği devamlı yediler bir nice gün,
Yine de eksilmedi, duasıyla Resulün.
Ve lâkin bir kadının kötü nazarı ile
Daha sonra o tabak, kayboldu birden bire.
Peygamber Efendimiz, buyurdu ki bu babta;
(Size ben söylerim ki, yemin ederek hatta.
O kadının nazarı değmeseydi gerçekten,
Hayatınız boyunca yerdiniz o yemekten.)
Fâtımatüz Zehrâ “radıyallahü anha” -2- 13/08/2000
O günden sonra...
Bir hadisi şerifte Allah’ın sevgilisi,
Buyurdu; (Ben öyle bir ağaca benzerim ki,
Fâtıma onun kökü, Ali’yse gövdesidir,
Hasan ve Hüseyin de, onun meyveleridir.)
O Server sağ dizine, aldı bir gün Hüseyni,
Oturttu soluna da, evladı İbrahim’i.
O anda geldi Cibril, dedi: (Yâ Resulallah,
Bunlardan birisini, alacak senden Allah.
Lâkin sana bıraktı, seç bunlardan birini,
Ki Allah pek yakında, alacak ötekini.)
Buyurdu ki; (Hüseyin vefat ederse eğer,
Ali ve Fatıma da, buna çok üzülürler.
İbrahim ölür ise, benim çok yanar içim,
Onlar üzülmesin de, ben yanayım kardeşim.)
Allah’ın Sevgilisi, böyle buyurduğundan,
Üç gün sonra İbrahim, göç etti bu dünyadan.
Bir gün hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin’le,
Güreş tutuyorlardı, çocukluk günlerinde.
Resulullah Hasan’ı teşvik buyuruyordu,
Fâtıma merak edip, Resul’e bunu sordu.
Dedi ki; (Babacığım, Hasan’ı tutarsın hep,
Böyle davranmanızın, sebebi nedir acep?
Hasan, daha büyüktür Hüseyin’den halbuki,
Küçüğe yardım etmek, münasip değil mi ki?)
Buyurdu ki; (Ey kızım, doğrudur söylediğin,
Ve lâkin Cebrailden, yardım görür Hüseyin.)
Bir gün namaz kılardı, O Server Beytullahta,
Ebû Cehil kâfiri de bulunurdu orada.
O sırada bir kimse, bir deve işkembesi,
Oraya bırakarak, geri gitti kendisi.
Ebu Cehil, eliyle o şeyi göstererek,
Kendi yandaşlarına şöyle dedi gülerek:
(Şu kanlı işkembeyi, kim alıp da o yerden,
Koyar başı üstüne Muhammed secdedeyken?)
Ukbe bin Ebî Muayt adında şer bir kişi,
Utanmadan, maâlesef gidip yaptı bu işi.
Bir müddet kalkamadı Resulullah secdeden,
Onlar ise öyle çok zevk aldı ki bu şeyden,
Kahkahalar atarak, bir hayli gülüştüler,
Öyle ki birbirleri üzerine düştüler.
Birisi, Fâtıma’ya haber verdi o ara,
O, gelip o pis şeyi alıp attı kenara.
Fâtımatüz Zehrâyı O Server bir gün yine,
Görmüş ve üzülmüştü, aç ve zayıf haline.
Buyurdu ki; (Yâ Rabbi, ey açları doyuran,
Kızım Fatımayı da, aç koyma hiçbir zaman)
O anda Fâtımanın can geldi bedenine,
Ve hiç açlık çekmedi, o günden sonra yine.