Ubeydullah-ı Ahrâr “kuddise sirruh” -1-
Muvaffak olmak için 24/12/1999
Bu zat buyuruyor ki; (Muvaffak olmak için,
Günah işlememesi, lâzım gelir kişinin.
Sa’d bin Ebî Vakkâs, Kadsiye savaşında,
İkiyüzbin kâfiri, görmüştü karşısında,
Çok muhkem kaleler ve mânialar, nehirler,
Ve kâfir ordusunda, var idi hem de filler.
Yani çok zor ve çetin olacaktı iş bu harb,
Zîra o güne kadar, fil görmemişti eshab.
Halife Ömer Fâruk, ordu kumandanına
Kısa bir mektup yazıp, gönderdi derhal ona.
Mektup iki satırdan ibaretti kısacık,
Bir taktik veriyordu, kumandana apaçık.
Yazmıştı ki; (Düşmandan, sakın korkma yâ Sa’d,
Günah işlememeğe, âzami eyle dikkat.
Askerin arasında, varsa günah işleyen,
Ayır o kimseleri, askerinin içinden.
Zîra günah işlerse, sen ve senin askerin,
O İran ordusundan, ne farkın kalır senin?
Şunu da bilmiş ol ki, hem de kesin olarak,
Allah, günâhkarları, aslâ etmez muvaffak.)
Bir gün de buyurdu ki, (Feyz alabilmek için,
Bir Allah adamını, tanımak lâzım ilkin,
Eğer onu sever ve itâat eder ise,
Sevgisi nisbetinde, kavuşur çok feyize.
Kuvvetli olur ise, o zâta muhabbeti,
Uzakta olmasının, olmaz ehemmiyeti.
Yâni o evliyadan, uzakta olsa bile,
Çok feyize kavuşur, sevgisi sebebiyle.)
Bir başka sohbetinde buyurdu; (Dünya fâni,
Ömürler kısa olup, eceller gelir âni.
Bu ömrü, çok kıymetli şeylerle geçiriniz,
Önce islâmiyyeti, iyice öğreniniz.
Tasavvufa girmenin, şu ki asıl hikmeti,
Allah’tan gayrisine, kesmektir muhabbeti.
Yâni “Kul” olduğunu, gâyet iyi bilmektir,
Ve kulluk yapmasını, iyice öğrenmektir.
Yok iken yaratıldı, en sonunda ölecek,
Yiyecek bedenini, mezarda kurt ve böcek.
Kul bunları düşünüp, çok âciz olduğunu,
Bilerek, ona göre, yapmalı kulluğunu.
Başı boş bırakmadı, insanı Hak teâlâ,
Mükellef kıldı onu, emir ve yasaklarla.
Yâni insan nefsinin her bir istediğini,
Yapamaz, çünki yoktur, Rabbinin buna izni.
Yâni tâbi olarak hayvâni zevklerine,
Azab çekmelerini, istemedi o yine.)
Yaşamaları için çok huzurlu ve rahat,
“Kur’anı kerim” diye gönderdi bir tâlimat.)
Ubeydullah-ı Ahrâr “kuddise sirruh” -2- 25/12/1999
Huzur için!..
Bu zât buyuruyor ki; (Her şeyden daha önce,
Dînimizi öğrenmek lâzım gelir iyice.
Sonra da ihlâs ile, onu tatbik etmektir,
Çok küçük olsa bile, günah işlememektir.
Bir kimse kendisini “Akıllı” sanır ise,
Daima sıkıntı ve, çile çeker o kimse.
Çünki böyle zannetmek, nefsinin arzusudur,
Nefsini dinleyen de, bulamaz rahat huzur.
Sırf “Nefsi kırmak” için, gelmiştir islâmiyet,
Allahü teâlâya, düşmandır nefis elbet.
Kırabilmek için de bu nefsi emmâreyi,
Öğrenmek lâzım gelir, islâmı gayet iyi.
Yâni biz nefse değil, nefs bize uyacaktır,
Nefsine uymayanlar, yarın kurtulacaktır.)
Bir gün de buyurdu ki; (Kim isterse tam huzur,
İslâmın ahkâmına, tam uymaya mecburdur.
Her kim tâbi olmazsa, islâmın ahkâmına,
Dûçar olur Rabbinin gazab ve azabına.
Yâni islâma uyan, mes’ut ve rahat olur,
Sahibi tarafından, sevilir, huzur bulur.
Bu dünya tarlasına, tohumunu ekmeyen,
Hep nefsinin arzusu doğrultusunda giden,
Hasat vakti gelince, alamaz hiç bir mahsul,
Çok zor duruma düşer, mahşer günü böyle kul.
Bu dünya hayatında, Rabbine ibadetten,
Kaçanlar, mahrum kalır, ebedi saâdetten.
Bir dünya lezzeti ki, değilse haram, yasak,
Ona izin vermiştir, kullara cenab-ı Hak.
Bunun için Müslüman, ehli sünnet üzere,
Bir îman ve itikad, edinmeli ilk kere.
Sonra öğrenmelidir, ne ise farz ve haram,
Farzları edâ edip, günahtan kaçmalı tam.
Dünya lezzetlerinin, zararından kurtulmak,
Kullanırken “İslâma uymak”la olur ancak.
Yâni Hak teâlânın, emir ve yasağına,
Uyup kullanılırsa, zarar gelmez insana.
Dîne uygun olarak, kullanılmazsa eğer,
Çok zararlı olurlar, insana bu lezzetler.
Hem günah işleyene, Rabbimiz eder gazab,
Ve bunlar âhirette, görürler acı azab
Dünya lezzetlerini, ya tam terk eylemeli,
Yâhut da kullanırken, günah işlememeli.
Bunları terk etmeyip, hem günah işleyenler,
Yarın mahşer gününde, çok pişmanlık çekerler.
Halbuki islâmiyet, günah işlemedikçe,
Men ve yasak etmiyor, bunları binnetice.
Lakin bu lezzetleri, helâl haram demeden,
Rastgele kullanmayı ediyor yasak ve men.)
Ubeydullah-ı Ahrâr “ kuddise sirruh” -3- 26/12/1999
En büyük nimet!..
Bu zat buyuruyor ki (Bir kulda edep hayâ,
Var ise o kavuşur, Allahü teâlâya.
Çünkü edep ve hayâ, zînettir insana hep,
Vâsıl olamamıştır, Hakk’a hiçbir bî-edep.
Kardeşlerim, bilin ki, bizleri cenab-ı Hak,
Halk eyledi dünyada “seçilmişler” olarak.
Bir islam diyarında, mü’min anne babadan,
Geldik ki, büyük ni’met, olamaz daha bundan.
Zîra bugün dünyada, yaşayan bu insanlar,
İçinde nice bedbaht, tâlihsiz kimseler var.
Yâni Hak teâlâyı, bilmiyor nice insan,
Kendi yaradanına, ediyor günah isyan.
Sonsuz hamd ve şükürler, olsun ki Rabbimize,
“İman” gibi kıymetli bir ni’met verdi bize.
Nefsine tâbi olup, günahlara dalanlar,
Cennet ni’metlerinden, mahrumdur yarın onlar.
Bunlar bilmiyorlar mı, Allah’ın gördüğünü?
Ne cevap verecekler, ölünce mahşer günü?
O “Sorgu-sual” günü, elbette ki olacak,
Herkesin yaptıkları, önüne konulacak.
Dünyanın zevklerine hiç aldanmayanlara,
Ve Allah’tan korkarak günahtan kaçanlara,
Çoluk çocuğunu da, koruyorlarsa eğer,
Bunlara, ahirette, verilir çok ni’metler.)
Bir gün de buyurdu ki, (En mühim şey insana,
Önce sahip olmaktır, dosdoğru bir îmana.
Sonra islâmiyyeti, iyice öğrenerek,
Emirlere sarılıp, etmektir haramı terk.
Sonra da bir “Rehber”e, bağlanmak lâzım gelir,
Bu da, her mü’min için, mühim ve gereklidir.
Bunlara muhabbeti sebebiyle o kimse,
Kavuşur o kalpteki, bereket ve feyize.
Böylece kendinden ve nefsinden uzaklaşır,
Ve mânevi olarak, o velîye yaklaşır.
Onlardan istifade etmek için de yine,
Edepli olmalıdır, o din büyüklerine.
Bu feyzleri almakta, ölüler ve diriler,
Genç, ihtiyar ve çocuk, hepsi müsâvidirler.
Açlık çekmek değildir, bu yolun riyâzeti,
Öğrenip, tam yapmaktır, dîni İslâmiyyeti.
Büyüklerimiz bize, buyurdu ki (Bir kimse,
İmanı, ehli sünnet üzere değil ise.
Ve gevşekse İslâma, ittiba eylemesi,
Alamaz büyüklerin kalbinden gelen feyzi.
İbadet etmeyenler, terakki edemezler,
Yâni mâneviyatta, hiç ilerleyemezler.
Hârika gibi işler, gösterseler de gâyet,
Hepsi “İstidrac” olup, değildirler keramet.)
Ubeydullah-ı Ahrâr “kuddise sirruh” -4- 27/12/1999
Kazanç yolları...
Bu zat bir sohbetinde, buyurdu ki, (Elbette,
Türlü kazanç yolları, vardır İslâmiyette.
Bu yollar da meselâ, ticarettir, san’attır,
Ziraat veyahut da, hizmet ya da cihattır.
Mesela O Server’in, “Cihad” idi mesleği,
Harplerde, ganimetin Onun du beşte biri.
Zîra bir hadisinde buyurdu; “Cenab-ı Hak,
Kılıcımın ucunda, rızkımı eyledi halk”
Bir kimse, bu işlerden hiçbirini yapmasa,
Yâni hiçbirisinde, muvaffak olamasa,
Böyle “âciz” duruma düşerse bir Müslüman,
“Dilencilik” yapması, caiz olur o zaman.
Bunu da yapamazsa, en son çâre olarak,
Câiz olur o vakit dinden para kazanmak.
Yâni yazmış olduğu kitaptan cüz’i bir kâr,
Alması câiz olur, sırf ölmeyecek kadar.
Böyle bir şart olmadan, eğer ki bir Müslüman,
Yazdığı bir kitaptan, yâhut konuşmasından,
Menfaat sağlıyorsa, düşünüp sırf parayı,
Tercih etmiş sayılır, âhirete dünyayı.
Yâni “Dünya adamı”, olmuştur o nihayet,
Çünkü İslâmiyeti, dünyaya etti âlet.
Dîne hizmet etmesi, velhâsıl bir kişinin,
Muhakkak olmalıdır, sadece “Allah için”
Kalbindeki niyeti olunca böyle hâlis,
Hediye almasında, o vakit olmaz beis.
Yani sırf “Para için”, yapıyorsa, elbette,
Hiçbir faidesini, göremez âhirette.)
Bir gün de sohbetinde buyurdu; (Hak teâlâ,
Her emrinde “kolaylık” göstermiştir kullara.
Meselâ ibâdette, istemiştir hep azı,
Günde yalnız kırk rek’at, emretmiştir namazı.
Bu kırk rek’at namazın, kılınması da zâten,
“Bir saatlik” bir zaman bile tutmaz esâsen.
Bunları kılarken de, en kısa ve kolay bir,
Sûre okumayı da kabul eylemektedir.
Ayakta kılamayan, kılar hem oturarak,
Onu da yapamayan, kılabilir yatarak.
Rükû ve secdeleri, yapamazsa bir insan,
¹ma ve işaretle, kılabilir her zaman.
Eğer abdest almakta, su zarar verir ise,
Toprak ile teyemmüm yapabilir o kimse.
Yine “Zekât” için de, kolaylık göstermiştir.
Malın hepsini değil, “Kırkta bir” emretmiştir.
Onu da hemen değil, bekletip o akçeyi,
Tam “Bir sene” geçince, emretmiştir vermeyi.
Yeme ve içmede de, mubah edip çok şeyi,
Yine haram kılmıştır az bir iki nesneyi.)