Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -1- 05/11/2000

 

Tövbe şarttır


Bu zat buyuruyor ki: (Tövbe edin muhakkak,
Zira tövbe edeni affeder cenab-ı Hak.


“Tövbe”yi,sırf günahta lazım bilme kendine,
İbadet yapınca da, lazımdır tövbe yine.


İbadeti beğenmek, olur gurur ve kibir,
Bu dahi günah olup, tövbeyi gerektirir.


İslama hizmetini bilirse kendisinden,
Hemen tövbe istiğfar lazım olur peşinden.


Bir âlim, kendisini gayriden bilse iyi,
Bu dahi günah olup, gerektirir tövbeyi,


İnsan her adımını atarken bile hatta,
“Günah işlerim” diye titremeli adeta.


Köle, efendisine hizmette etse kusur,
Ona, mükafat değil, bir ceza lazım olur.


Kul da Rabbine karşı bir kusur işlemekten,
Korkmalı, titremeli Cehenneme düşmekten.


Halis kul, bu korkuyla geçirir günlerini,
“İdam mahkumu” gibi görür her an kendini.


İşlediği günahlar hatırından çıkmaz hiç,
Bunun ıstırabıyla bulamaz huzur, sevinç.


Azaba yakalanmak, korku endişesiyle,
Geceleri kalkarak, ağlar hep gözyaşıyle.


“Günahım affolmazsa ne olur halim acep?”
Diye düşünerekten, gözyaşları döker hep.


O kulun bu haline gıpta eder melekler,
Öğünür onun ile, basıp geçtiği yerler.


Oturup kalkar ise, bir toprak üzerine,
Diğer yerlere karşı öğünür o da yine.


Bir su veya dereden geçtiğinde, o sular,
Ederler onun için her an tövbe istiğfar.)


Bir gün buyurdu ki: (Vazifeli melekler,
Her bir günahımızı tek be tek kaydederler.


Lakin günahımızı hiç de dert etmiyoruz,
Ve kendi kendimizi hesaba çekmiyoruz.


Halbuki arada bir, hem dahi gaflet ile,
Bir iki “Sübhanallah” diyecek olsak bile,


Tesbih alır ve sayar, onu hesab ederiz
Sonra da “Ben şu kadar şunu söyledim” deriz.


Fakat her gün boşuna söyleriz nice sözler,
Onların hesabını yapmayız hiç bir sefer.


Halbuki onların da yapsak bir hesabını,
Görürüz az zamanda, binleri aştığını.


Sonra da umarız ki, yarın hesap gününde,
Sevaplar daha ağır gelsin mizan önünde.


Hazreti Ömer Faruk buyurdu ki: (Her insan,
Tartmalı kendisini gelmeden vakti mizan.)


Her akşam kamçı ile vurup o kendisine,
(Ne için böyle yaptın?) der idi hep nefsine.

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -2- 06/11/2000

 

Şaşarım şu insana


İslam âlimlerinden, büyük bir evliya zat,
Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasihat:


(Şu kula şaşarım ki,”Ölüm””e inanıyor,
Buna rağmen gülüp de, neş’elenebiliyor.


Şuna da şaşarım ki inanıyor “Kader”e,
Yine de rızk için, düşüyor hep kedere.


Ve şuna şaşarım ki: “Cehennem vardır” diyor,
Yine de fütursuzca her günahı işliyor.


Şaşarım “Dünya fani” diyen şu insana ki,
Sarılmıştır dünyaya, ayrılmayacak sanki.)


Yine bir sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar,
Pek çok hayret ettiğim iki türlü insan var.


Birincisi şudur ki, gündüz oruçludur hep,
Sabahlara kadar da, gece eder ibadet.


Asla Hak tealaya etmez günah ve isyan,
Yine de görürsün ki “Hüzünlü”dür o insan.


Uğraşmasına rağmen hep ahiret işiyle,
Yine ağlar görürsün, onu hep gözyaşıyle,


İkincisi şudur ki, yapmaz ibadetini,
Oyun ve eğlenceyle, geçirir hep vaktini.


Korkmadan günahları işlerse de o maalesef,
Yine de bu haline üzülüp, etmez esef.


Yaşamasına rağmen İslamın haricinde,
Görürsün onu dahi, yine “Neş’e” içinde.)


Bir gün de buyurdu ki: (Bir “Hayal”dir bu dünya,
Ahmak olan, kalbini kaptırır hep buraya.


Dünya, sana “Dost” gibi görünürse de şu an,
Halbuki sonra sana, kesilir büyük “Düşman”.


Dünyanın dışı süslü, taze, güzel sanılır,
Lakin zehirdir içi, yiyenleri aldatır.


Kalbi dünya malına bağlı ise kulun hem,
Ölürken daha fazla çeker acı ve elem.


Onlar deniz suyunu içenlere benzer ki,
Tuzlu suyu içtikçe çoğalır harareti.


Yandıkça daha içer, içtikçe daha yanar,
Ve çatlayıp ölür de, suya kanmaz o zinhar.


Bir “Misafirhane”dir dünya esasında,
Yolcunun gözü olmaz, bu yerin eşyasında.


Çünkü o, muvakkaten ikamet etmektedir,
Bir kaç gün kalıp, sonra ayrılıp gidecektir.


Bu hanın eşyasına gönül bağlarsa eğer,
Onlardan ayrılınca, olur o çok mükedder


Lakin hiç göz dikmezse hanın eşyalarına,
Ayrılıp gittiğinde, üzüntü olmaz ona,


Çünkü insan dünyada “Ahiret yolcusu”dur,
Varacağı yer ise, dehşetli, korkuludur.


Burada o yer için yapmazsa bir hazırlık,
Azaba atılarak, kendine eder yazık.)

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -3- 07/11/2000

 

İlminize güvenmeyin



Bu zat bir sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar,
Sakın siz ilminize güvenmeyin ki zinhar,


“Şeytan”, sahip olduğu ilminin gururundan,
Kovulup helak oldu Allah’ın huzurundan.


Bir insan, her bir ilmi bilse de ince ince,
Faydasını göremez amel eylemeyince.


“Bel’am-ı Baura” da çok ilim sahibiydi.
Öyle ilim sahibi o zaman yok gibiydi.


Kalbi ile bir miktar meyledince harama,
Dünya ve ahirette, rezil oldu o ama.


Ey insanlar, elbette ediniz ilme gayret,
Zira ilim hayattır, ölümdür hem cehalet.


Velakin her bir ilim, bir vebaldir kul için,
Kurtulamaz vebalden amel eylemeksizin.


İnsan, ameli dahi yapmalı ki “İhlas”la,
İhlassız amellerden bir fayda gelmez asla.


Yani bir kul, muhakkak ilim, amel, ihlası,
Temin etmelidir ki, budur işin esası.)


Bir gün de buyurdu ki: (Hakiki bir Müslüman,
Allah’ın takdirine boyun eğer her zaman.


Mübtela olsa bile bir derde ve belaya,
Yine sabır gösterip, isyan etmez Allah’a.


Bilir ki, kulu eden kıymetli veya zelil
Allahü tealadır, mevki, makam, mal değil.


Resul’ün sünnetine tabi olur o ekser,
Ya hayır şey konuşur, yahut da sükut eder.


Onun tek endişesi “Son nefes” içindir hep,
İman ile, şehiden ölmeyi eder talep.


Öfkelenmez katiyyen dünyalık şeyler için,
Ve atmaz tek bir adım, iyi düşünmeksizin.


Nefsine hakim olup, girmez onun emrine,
Günah küçük olsa da, işlemez onu yine.


Allah’ın rızasını almaktır tek gayesi,
Hep bunu temin için, geçer günü, gecesi.)


Bir gün de kendisinden “ölüm”ü sordu bir zat,
Cevaben o kimseye şöyle etti nasihat:


(Bir mü’min bilirse ki, muhakkak ölecektir,
Kabir, mizan ve sırat, bunları görecektir.


Ebedi kalacak yer, ya Cehennem ya Cennet,
Ya ebedi bir azab, ya da sonsuz seadet.


Bunu iyi bilir ve inanırsa bir kişi,
“Ölüme hazırlık”tan olamaz mühim işi.


Nitekim Resulullah buyurdu: (Aklı olan,
Ölümü hatırlayıp, hazırlanır durmadan.)


Kim hazırlık yaparsa mahşer için bu günde,
“Cennet bahçesi” olur mezarı öldüğünde.


Ve her kim de ölümü, etmezse hiç tasavvur,
Olur onun kabri de, “Cehennemden bir çukur”.

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -1- 25/11/2000

 

Onların hürmetine...


Allah adamlarından çok büyük bir veliydi,
Söz ve nasihatleri pek çok faideliydi.


Bir gün de buyurdu ki: (Allahü tealanın,
Evliya kullarını üzmeyin aman sakın.


Çünkü Allah katında azizdir gayet onlar,
Onların hürmetine rızıklanır insanlar.


Zira bu evliyalar, “Celis-i ilahi”dir,
Yani Hak tealanın dostu ve Habibidir.


Semavi kitapların birinde Hak teala,
Onları kast ederek buyurur ki kullara:


(Evliyamdan birine eziyet etse bir zat,
Harb ilan etmiş olur o kimse bana bizzat.)


Allah, evliyasını korur bütün şerlerden,
Alır intikamını Onu incitenlerden,


Sevenlerini ise, O eder muhafaza,
Ona, dünya birleşse yapamazlar bir eza.


Hep onlarla beraber olmağa bakmalı ki,
Onlarla bulunanlar olmazlar fasık, şaki.


Haklarında katiyyen yapmamalı sui zan,
Aksi halde mazallah, helak olur o insan.


Onların hürmetine dua etse bir kişi,
Allah’ın izni ile hasıl olur her işi,


Çünkü Allah, o kadar sever ki evliyayı,
Yaratır onlar için her niyaz ve duayı.


Hatta adetini de bozarak cenab-ı Hak,
Onların hatırına onu yapar muhakkak.)


Bir gün de buyurdu ki: (Bu dünya bir “İmtihan”,
Yakında her birimiz göçeriz bu diyardan.


Bu dünyada ne varsa, mahkumdur “Yok” olmağa
Sizler ahiret için bakın hazırlanmağa.


Kötü kimseler ile olmayın ki arkadaş,
Kötülüğü size de bulaşır yavaş yavaş.


Yumuşak sözlü olup, üzmemeli kimseyi,
Büyütüp yaymamalı ufak bir hadiseyi.


Günahlardan sakınıp etmeli dine hizmet,
Ve lakin bunda dahi, lazımdır halis niyet.


Bir “Allah adamı”na olursa her kim yakın,
Lüzumsuz bir kelime kullanmasın o sakın.


Herhangi bir mes’ele öğrenirseniz dinden,
Siz de başkalarına öğretin onu hemen.


Dünya, üstündekini önce büyütür, besler,
Bir müddet sonra ise, onları kendisi yer.


Siyah toprak ise de dünya bakıldığında,
Bizden öncekilerin azasıdır aslında.


Dünyanın aslı budur, aldanmağa gelmez hiç,
Aldanan, ahirette bulamaz neş’e, sevinç.


“Dünya” cefa yeridir, burdadır dert, meşakkat,
Cennette olacaktır sonsuz huzur ve rahat.)

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -2- 26/11/2000

 

“Bu din, ilim dinidir”

“Tâhâ-yı Hakkâri” ki, büyük âlim, evliya,
Onun irşadı ile nurla doldu bu dünya.


Güzel ahlak sahibi, merhametli idi pek,
Geçirmişti ömrünü, dine hizmet ederek.


Bir günkü sohbetinde buyurdu ki: (Bu hayat.,
Hayalden ibarettir, değil gerçek, hakikat.


Şimdiden hazırlanın “Ölüm” ve sonrasına,
Zira bir gün bu ömür mutlaka erer sona.


Ahiret hayatının ebedi olduğunu,
Ahirette işlerden hesap sorulduğunu.


İnsan iyi anlasa, mes’ele kalmaz, fakat,
Anlamadan ölürse, pişman olur o heyhat.


Ölüp kabre girince, der “Eyvah, ben ne yaptım,
Niçin bu hakikati, dünyada anlamadım?”


Bilmeden bu iş olmaz, bu din “İlim” dinidir,
Dini öğrenmek ise, “Amel etmek” içindir.


Amel de, “Allah için” yapılır ihlas ile,
Kullar beğensin diye yapılırsa nafile.


Evlenmek, bir iş kurmak, yiyip içmek ve namaz,
Allah için olmazsa hiçbir işe yaramaz.)


Bir gün de buyurdu ki: (Bu dünya ni’metleri,
Fani ve geçicidir, aldatmasın sizleri.


Ve lakin bu ni’metler, “İslama uymak” için,
Yardımcı olurlarsa, olmazlar fena, çirkin.


Yani dünya kazancı, ahiret kazancına,
Vesile olur ise, minnettir hepsi cana.


Ahirete yardımcı olmayan dünyalıklar,
Şeker ile kaplanmış “Zehir”i andırırlar.


Dışı şeker ise de, içinde “Zehir” vardır,
Buna, ahmak olanlar, şeker diye aldanır.


Allah’ın bildirdiği tiryak ile bu zehre,
İlaç yapmayanlara, yazık olsun bin kere.


Yani İslamiyetin ahkamına uyarak,
Bu zehrin tedavisi yapılmalı muhakkak.


Doğru düşünebilen akıl sahiplerinin,
Uyması lazım gelir her emrine bu dinin


Dünya işlerimizi yaparken, aynı anda,
Riayet ederseniz dinin ahkamına da,


Peygamberler yolunda bulunmuş olursunuz,
Ebedi saadete böyle kavuşursunuz.


Şunu da biliniz ki, her günkü hadiseler,
Allah’ın takdiriyle husule gelmekteler.


Yani her gün, ne ile karşılaşıyorsak biz,
“Aradığımız şeyler” olarak görmeliyiz.


Ve hatta çok sevinip bulmalı bundan huzur,
Zira Hak tealaya “Kulluk” da böyle olur.


Kul isek, kul olana böyle olmak yaraşır,
Aksi halde kulluğu reddetmek anlaşılır.)

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -3- 27/11/2000

 

En kıymetli sermaye...


Allah adamlarından bir büyük evliyadır.
Ruhları aydınlatan nasihatleri vardır.


Bir gün ona sordular: (Efendim, yemek içmek,
Allah için olmalı diyorlar, bu ne demek?)


Cevaben buyurdu ki: (İnsan yemek yiyince,
Vücuduna enerji, kuvvet gelir hemence.


İki yerde kullanır bu kuvveti insan da,
Ya “Taat”te kullanır, ya “Günah” ve “İsyan”da.


Kim hak yolda harcarsa, iş bu enerjisini,
Ahirette azabtan kurtarır kendisini.


Kim de bu kuvvetini, hep nefsinin peşinde,
Harcarsa, azab çeker Cehennem ateşinde.


Zira en büyük günah, Allah’ı unutmaktır,
Gaflet ile yapılan bir işten gelmez hayır.


Bir iş, sırf Allah için yapılırsa, o iştir,
Allah’ı unutarak yapılırsa bir “Hiç”tir.


Mesela oruç tutmak, çok büyük bir ibadet,
Allah için olursa, kazanır değer, kıymet.


Ve lakin zayıflamak ve rejim yapmak için,
Olursa, hiç sevap ve ecri olmaz o işin.


Ve yine bunun gibi, Hacca giden bir kişi,
Sadece “Allah için” yapmalıdır bu işi.


“Filan kes yirmi defa hacca gitti” desinler,
Niyetiyle giderse, verilmez hiç bir değer.


Bir nafile hac için, kaçar ise bir namaz,
O hac ibadetinden hiç sevap alınamaz.


Zira farzın yanında, nafilenin kıymeti,
O kadar cüz’idir ki, olmaz ehemmiyeti.)


Bir gün de buyurdu ki; (Bela ve üzüntüler,
Acı görünseler de, “Nimet”tir hepsi birer.


Dünyanın en kıymetli sermayesi bunlardır,
Yani kullara gelen dert ve sıkıntılardır.


Bu dünya sofrasının en tatlı yemekleri,
Dert ve musibetlerdir, olsalar acı dahi.


Bu tatlı ni’metleri, acı ilaçlar ile,
Kaplıyarak imtihan ederler bizi böyle.


Saadetli kimseler, bunu görüp tabii,
Acı örtüleri de çiğnerler tatlı gibi.


Hatta acılardan da, alırlar tad ve lezzet,
Onlarca müsavidir, ni’met ile musibet.


Nasıl tad almazlar ve bulmazlar ki hem huzur,
“Sevgili”den her gelen, elbette tatlı olur.


Lakin kalp hasta ise, duyamaz bu lezzeti,
Tedavi etmelidir en evvel bu illeti.


Kalbin hastalığının şudur ki aslı yine,
Tutulmuş olmasıdır Allah’tan gayrisine.


Hatta sıkıntılardan alırlar daha çok haz,
Ni’metlerden o kadar lezzet ve tad alınmaz.

 

Tâhâ-yı Hakkâri "kuddise sirruh" -1-

 

Asıl hürriyet! 26/12/2000

 

İslam alimlerinin, en büyüklerindendir,
Söz ve nasihatleri kalpleri etti tenvir.


Bir gence nasihatte buyurdu ki; (Evladım,
Sakın dine aykırı atmıyasın tek adım.


Ve her ne yapacaksan, yap onu tam "İhlas"la
İhlassız amellerden bir fayda gelmez asla.


Dünya muhabbetiyle, para pul, mevki makam,
Gibi düşünceleri kalbinden çıkar at tam .


Ayrıca bu dünyada öyle hayat sür ki sen,
Cehenneme girmesin, kimse senin yüzünden.


Senin davranışına bakıp da biri sakın,
Ehli sünnetten çıkıp, islamdan soğumasın.


Her ne zaman yanına, kim gelse üzülerek,
Çıksın senin yanından, neş'eli ve gülerek.)


Bir gün de buyurdu ki; (Sevin Müslümanları,
Daha iyi kaynaşıp, sıklaştırın safları.


Sahabe-i kiramın giydiği elbiseden,
Önce omuzbaşları eskirdi bu sebepten.


Fitneci insanlarla, görüşüp konuşmayın,
Gıybet eden olursa, susturun, mani olun.


Büyüklerden birine sormuş ki bir talebe:
(Halimiz ne olacak gidince ahirete?)


Buyurmuş ki: (Evladım, bu işi etme merak,
Sen bindiğin gemiden, asıl düşmemeğe bak.


Eğer gemi sahile çıkarsa selametle,
Sadece kaptanını ulaştırmaz elbette.


İçinde kim var ise götürür her birini,
Sen bindiğin geminin iyi bil kıymetini,


Bu "İmam-ı a'zam"ın gemisidir ki el'an,
Adı "Ehli sünnet"tir, kurtulur bunda olan.)


Bir gün de buyurdu ki; (Hepimiz bu gün yarın,
Huzurunda oluruz Allahü tealanın.


Bir kuruntu, üzüntü gelirse kalbinize,
Tövbe ve istiğfarı okuyun devam üzre.


Gidermek için ise, korku ve üzüntüyü,
Okuyun sabah akşam iki "Kul euzü"yü.


Hakiki kul olanın, isteği olmaz asla,
O, Rabbinin emrine kul olmuştur ihlasla.


Hep kendi istekleri ardınca gitse eğer ,
Esir olmuş demektir nefsine o bu sefer.


O, Allah'a değil de, nefsine kuldur elbet,
Nefse esir olmuştur, değildir hür ve serbest.


Allahü tealaya halisane kul olmak,
Uymak ile mümkündür islama tam olarak.


Kim nefsin pençesinden kurtarırsa kendini,
Elde etmiş sayılır, asıl hürriyetini.


Yani asıl hürriyet, "Allah'a kul olmak"tır,
Onun izni olmadan, bir adım atmamaktır.)

 

Tâhâ-yı Hakkâri "kuddise sirruh" -2- 27/12/2000

 

En büyük düşman!..


Tâhâ-yı Hakkâri ki, büyük bir veli idi,
Sohbeti, insanlara pek çok faideliydi,


Bir gün de buyurdu ki; (En büyük düşmanınız,
Sizin içinizdedir; onunla uğraşınız.


O düşman "Nefis"tir ki, içinizdedir her an,
Eğer kızacaksanız, ona kızın her zaman.


Çünki o uğraşır ki, sizi soksun günaha,
Dünyada ondan ahmak bir mahluk yoktur daha.


Çünki her bir arzusu, kendi aleyhinedir,
Onun peşinde giden, helake sürüklenir.


"Harama yaklaşmayın" buyuruyor Rabbimiz,
Nefis de haramlardan zevk alıyor bilakis.


Dünyada iki şeyin kökü Cehennemdedir,
Bunlardan biri "Öfke", ötekisi "Şehvet"tir.


Her kim yakalanırsa bunlardan birisine,
O, çeker o insanı Cehennemin içine


İhtiyaçsız olmak da, azgınlığa yol açar,
Azgın da, ahirette azaba olur düçar.


Nefsin esaretinden kurtulmadıkça insan,
Zor olur kurtulması ahiret azabından.


Yine bir sohbetinde buyurdu; (Ey insanlar,
Hep günah işlemekle geçiyor çok zamanlar.


Yalvarıp ağlıyarak, gözyaşları dökerek,
Lazımdır kırık kalple Allah'tan af dilemek.


Dua kabul olduğu bilininceye kadar,
Buna devam etmeli, gece gün aynı karar.


Size dua etse de, dost ve sevenleriniz.
Duayı, bizatihi yapın yine kendiniz.


Dostların duaları olsa da yine, fakat,
Dertlinin yalvarması lazımdır kendi bizzat.


İlaç almak, hastanın kendisine lazımdır,
Gayrini yapacağı, olsa olsa yardımdır.


Sözün özü şudur ki, ne gelse "Sevgili"den,
Gülerek karşılamak lazımdır yine hemen.


Ondan gelen her şeyi, olsa da bela ve dert,
Hep tatlı gelmelidir, "Kulluk" da budur elbet.


"Seven" böyle olmazsa, tam olmaz bu sevmesi,
Ve hatta yalan olur "Seviyorum" demesi.)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki; (Bir kimse,
Günah işlediğinde pişmanlık duyar ise,


Bu hali, onun için bulunmaz bir ni'mettir,
Zira bu pişmanlığı, "Tövbe etmek" demektir.


Eğer Allah korusun olmazsa hiç üzülmek,
Hatta tatlı gelirse ona günah işlemek,


"Günahta ısrar"dır ki, gayet fena bir iştir.
Bu hal, o kimse için tehlikeli gidiştir.


Küçük günaha devam, olur günah-ı ekber,
Büyük günaha devam, onu küfre sürükler.)

 

Tâhâ-yı Hakkâri "kuddise sirruh" -3- 28/12/2000

 

Gafletle yaşamak!..


"Tâhâ-yı Hakkâri" ki, evliya-yı kiramdan,
Aşkı ilahi ile yanardı kalbi her an.


Bu veli anlatır ki: Evliyadan bir zatın,
Bir talebesi vardı, hastalandı ansızın.


Hocası ziyarete gitti bu talebeye,
Ve ona sual etti: (Hastalığın ne?) diye.


Talebe arz etti ki: (Belimde bir ağrı var,
Ağrıdan uyumadım gece sabaha kadar.)


Buyurdu ki: (Evladım, kalbin hastalığını,
Henüz iyi etmeden, bırak başka ağrını.


Zira kulun kalbinde hastalık varsa eğer,
Diğer hastalıklara verilir mi hiç değer?


Kalbin hastalığı da "Dünyaya muhabbet"tir,
Kalpte bu sevgi varsa, o kalp hasta demektir.


Tek ilacı şudur ki kalp hastalığının da,
"Allah adamları"nın bulunmaktır yanında.


Yani hep iyilerle birlikte bulunmaktır,
Kalbi hasta olmıyan kimselerle olmaktır.)


Bu büyük zat, vakta ki teslim etti ruhunu,
Sevdiklerinden biri, rüyada gördü Onu.


Baktı ki üzüntülü ve devam üzre ağlar,
Dünyaya geri dönmek istiyen bir hali var.


Kendisine sordu ki: (Ne için ağlarsınız?
Dünyaya dönmeği mi, yoksa arzularsınız?)


Buyurdu ki: (İsterim dünyaya geri dönmek,
Lakin değil niyetim, konuşup nutuk vermek.


Bastonumu elime alırım bu gidişte,
Yalnız "Bir iş" yaparım, bulunmam başka işte.


Giyerim ayağıma demirden ayakkabı,
Gezerim usanmadan dünyayı kapı kapı.


Derim ki: (Ey insanlar, ölüm var, ahiret var,
Gafletle yaşamayın, Cehennem var, azab var.


Sonu pişmanlık olan işlerden kaçınınız,
Bilakis ahirete iyi hazırlanınız.)


Bir gün de zengin biri, bu "Veli"nin yanına,
Gelip arz eyledi ki: (Nasihat edin bana.)


Buyurdu ki: (Kardeşim, zenginlik mühim değil,
Zira saadet için, bu olmaz rehber, delil.


Mühim olan, parayı nereden kazandınız?
Ve onu, nerelere ve nasıl harcadınız?


Helalden kazanmıyan, bin defa Hacca gitse,
Yine de Cehenneme düçar olur o kimse.


Zira eğer haramla beslenirse bir beden,
Hiç sevap kazanamaz yaptığı ibadetten.


Farz borcu ödense de, verilmez asla sevap,
Hatta tövbe etmiyen, çeker acı bir azab.


Azaptan kurtulmanın çaresi, yolu tektir,
O da, İslamiyyete göre hayat sürmektir.)

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -1- 23/01/2001

 

Vakit büyük nimettir


Bu zat bir sohbetinde buyurdu ki: (Ey insan,
Nefse uyup, Rabbine yapma hiç günah, isyan.


Bu gün nefsimiz için yapsak da nice şeyler,
Onlar hep sorulacak mahşerde birer birer.


O gün yaptıklarımız, konunca önümüze,
Nasıl mahcub ve rezil oluruz Rabbimize?


Affı ve mağfireti olsa da Rabbimizin,
Layık olmak gerekir, affa kavuşmak için.


Affa layık olmanın şartı da şu ki yine,
Merhametli olmaktır, mü’min kardeşlerine.


Zira müslümanlara kin ve nefret taşıyan,
İnsandan daha bahtsız kim vardır acep şu an?


Bırakın mü’minleri, kafirlerin bile biz,
Kalbini incitmeğe asla me’zun değiliz.


Birini kötülemen gerekirse muhakkak,
Kendini kötüle ki, sensin buna müstahak.


Zira Rabbine karşı, bunca günah ve isyan,
Yapmışken, başkasına kızılır mı ey insan?)


Bir gün de buyurdu ki: (Vakit, büyük ni’mettir,
Dertsiz geçen vakitler, bulunmaz ganimettir.


Her saati Allah’ın zikriyle geçirmeli,
Hep islama muvafık ameller işlemeli.


Her hareket ve duruş, oturup kalkmak bile,
Yapılırsa eğer ki dine uygun haliyle,


Yani kul, her işinde Rabbimizin emrini,
Düşünüp ona göre yaparsa amelini.


Rabbini unutmuyor demektir her anında,
“Zikir” de, hatırlamak demektir esasında.


Yani kişi, İslama tam uyarsa her zaman,
Zikrediyor demektir Rabbini muntazaman.)


Bir gün de buyurdu ki: (Gafletten sakınınız,
“İslamın ahkamı”na kuvvetle sarılınız.


Bu zaman İslam dini zaifledi adeta,
Mü’minler garib olup, kimsesiz kaldı hatta.


Daha da garib olup gider mütemadiyen,
Öyle ki, yer yüzünde kalmaz bir “Allah” diyen.


Peygamber Efendimiz bir hadisinde zira,
Buyurdu ki: (Bir zaman gelir ki bizden sonra,


O gün müslümanlığın sadece kalır adı,
Mü’min tanınanların bulunmaz itikadı.


Farzlardan, haramlardan haberleri olmaz hiç,
Hiçbir şey düşünmezler, yeme ve içme hariç.


Allah’ı unuturlar ve taparlar paraya,
Hatta köle olurlar, erkekler kadınlara.


En kârlı olan kişi, şudur ki bugün ancak,
Dinsizliğin arttığı bir zamanda çıkarak,


Kaybolmuş bir sünneti meydana çıkarandır,
Yayılmış bir bid’ati, ortadan kaldırandır.)

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -2- 24/01/2001

 

Anneye hizmet...


İslam alimlerinden büyük bir veli idi,
Söz ve nasihatleri, pek çok faideliydi.


Bir günki sohbetinde buyurdu: (Ey cemaat,
Gaflete gelmeyin ki, çabuk biter bu hayat.


İnsanların haline bakıp üzülüyorum,
“Ya Rabbi, bu insanlar nasıl yanar” diyorum.


Çok dehşetli günler var hepimizin önünde,
Hatta rezil olmak var, yarın “hesap günü”nde.


Bu çetin geçitlerden kurtulmadıkça insan,
Neş’elenebilir mi, dünyada kısa bir an?)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki bir zaman:
(Allah’ın kullarına yardım edin durmadan.


Hele “Anne babası” muhtaçsa bir kişinin,
Onlara hizmet etmek, devlettir onun için.


Nitekim iki kardeş vardı ki bir devirde,
Hizmete muhtaç olan vardı anneleri de.


Her gece annesine, biri hizmet ederdi,
Öteki, bir köşede Rabbini zikrederdi.


Hizmet eden kardeşi, bir gece çok ibadet,
Yaparak o taatten duydu çok haz ve lezzet.


Ve rica eyledi ki öteki kardeşine:
(Bu gece de annemin, sen bak hizmetlerine.)


O dahi kardeşine hemen “Peki” diyerek,
Sarıldı annesinin hizmetine severek.


Öteki, ibadetten yorulup yattığında,
Uyuyup, rüyasında duydu şöyle bir nida:


(Ey filan, bağışladık biz senin kardeşini,
Ve onun hürmetine, affettik hem de seni.)


O buna şaşırınca, bir nida duydu yine:
(Yoktu ihtiyacamız senin ibadetine.


Halbuki ihtiyacı var size annenizin,
Kardeşinin hizmeti makbuldür bunun için.)


Bir gün de buyurdu ki: (Saadete kavuşmak,
İslama sarılmakla mümkündür bugün ancak.


Bir bid’ati yapmak ve yaymaksa çok günahtır,
Bu iş, Müslümanlığı yıkmağa uğraşmaktır.


Hadiste buyuruldu: (Bir bid’at işleyeni,
Büyük bilen, yıkmağa yardım eder bu dini.)


“Bid’at”, bulunmayıp da Resul’ün zamanında,
Sonradan uydurulan şeylerdir din adına.


Bid’atlerin her biri. “Kazma” misali birer,
Bu İslam binasını yıkmağa yardım eder.


“Sünnet”lere gelince, karanlık bir gecede,
Yol gösteren parlak bir “Yıldız”dır her biri de.


Bid’atler her tarafa yayıldığından şu an,
“Karanlık gece” gibi olmuştur bütün cihan.


“Sünnet”ler de, o kadar azalmıştır ki yine,
Benzer tek tük uçuşan “Ateş böcekleri”ne.

 

Tâhâ-yı Hakkâri “kuddise sirruh” -3- 25/01/2001

 

Hesaba çekilmeden...


Bu zat bir sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar,
Günah işlemeyin ki, ahirette hesap var.


“Ben bugün Allah için ne yaptım?” diye her gün,
Kendine hesap sor ki, azalsın günah yükün.


Zira Peygamberimiz buyurdu ki: (Şimdiden,
Görün hesabınızı, hesaba çekilmeden.)


Soracak Hak teala girince kabre yarın,
(Nasıl para kazanıp, nerelere harcadın?


Ve nerede eskitip, yordun bu vücudunu?)
Cevap hazırlayın ki, soracak Allah bunu.


Hazreti Ömer bile sorarmış kendine hep,
Dermiş ki: “Allah için ne yaptım bugün acep?”


Bugün amellerini kim yaparsa ihlasla,
Ona, mahşer gününde üzüntü olmaz asla.)


Bir gün de buyurdu ki: (La ilahe illallah,
Bu tevhid hürmetine affolur nice günah.


Her kim bu kelimeye inanırsa gönülden,
“İman”ın bir zerresi verilir ona hemen.


O kimse, kalbindeki zerre kadar o iman,
Sayesinde kurtulur Cehennem azabından,


Bu ümmetin günahı çok olsa da, velakin,
Affı ve mağfireti sonsuzdur Rabbimizin.


Zira O, doksandokuz rahmet hazinesini,
Bu günahkar ümmete ayırmıştır hepsini.


Bir hadisi şerifte buyurdu ki o Server:
(La ilahe illallah diyen Cennete girer.)


Bazıları derler ki düşüp büyük gaflete:
(İnsan bir kelimeyle nasıl girer Cennete?)


Halbuki bu cahiller bilmez ki şunu daha,
“Kelime-i tevhid”i söyleyince bir defa,


Dünyada mevcut olan bilcümle kafirleri,
Affedip de Cennete koysalar, vardır yeri.


Bu büyük kelimenin bereketini eğer,
Bilcümle mahlukatın herbirini verseler,


Bir güne mahsus değil, ta kıyamete kadar,
Hepsine kafi gelip, doyurur hem de artar.


Yanına “Muhammedün Resulullah” gelirse,
Bu yüksek kelimeye bu dahi etklenirse.


İnci gibi yanyana gelir “Tebliğ” ve “Tevhid”,
Vilayet, Risalete yaklaşır ki bu vakit,


İkinci kelimede bulunan bereketler,
Bu şerefli kelama, bir şeref daha ekler.


Ya Rab bizi ayırma, “Kelime-i tevhid”den,
Ve bizi mahrum etme onun bereketinden.


Onu tasdik edici olarak öldür bizi,
Ona inananlarla haşreyle cümlemizi.


Bu kelime ve bunu bildiren alimlerin,
Hürmetine Cennete dahil et bizi; amin.)

 

Tâhâ-yı Hakkari “kuddise sirruh” -1- 27/05/2001

 

Sülale-i Resulden, devrinin bir tekiydi,
“Halid-i Bağdadi”den feyz alan bir veliydi.



Çocukken onu gören, derdi ki; (Bu, ilerde,
Belli ki, çok büyük bir zat olacak bu yerde.)

Ezberledi küçükken, ilk Kur’anı kerimi,
Öğrendi daha sonra, ince ince her ilmi.

Bir amcası vardı ki “Seyyid Abdullah” diye,
Giderdi feyz almağa Halid-i Bağdadi’ye.

Onun himmeti ile, kemâle gelen bu zat,
En üstün talebesi olmuştu onun bizzat.

Bir gün “Seyyid Taha”dan bahsedip üstadına,
Yüksek istidadını arz etti bir bir ona.

O dahi buyurdu ki; (Bir daha geldiğinde,
Onu da, yanımıza getir beraberinde.)

“Peki” deyip, Bağdat’a getirdi bir gün onu,
Görür görmez anladı, bir “cevher” olduğunu.

Ve hemen istihare etmesi için yine,
Gönderdi “Abdulkadir Geylani”nin kabrine.

“Seyyid Tâhâ” içeri girer girmez türbeden,
Abdülkadir Geylani ona göründü hemen.

Çok iyi karşılayıp, buyurdu ki; (Ey oğlum,
Gerçi büyük ise de esasen benim yolum,

Lâkin şimdi kalmadı dünyada bunun ehli,
Sen, Mevlana Halid’e git ki o, büyük veli,

Bu zamanın en büyük âlimi o kimsedir,
Hemen gidip o zatın hizmetine sen de gir.)

Alınca “Seyyid Taha” dedesinden bu emri,
Sür’atle Mevlânâ’nın yanına döndü geri.


Bu, öyle gelişti ki, çok iyi geldi sonu,
Zira Mevlana Halid terbiye etti onu.

İyi yetişmesine gösterdi çok ihtimam,
Ne icab ediyorsa, yerine getirdi tam.

Seyyid Taha, “seksen gün” kalıp onun yanında,
Yükseldi derecesi, evliyalık yolunda.

“Üç ay” dan daha kısa bir zamanda nihayet,
Üstadı, kendisine verdi mutlak icazet.

Halkı irşad etmesi için de onu sonra,
Büyük bir merasimle gönderdi “Berdesur’a.

Ve hatta uğurlarken, oraya kendisini,
Tam atına binerken, tuttu üzengisini.

Lakin “Estağfirullah” diyerek Seyyid Taha,
Geriye çekildi ve binmedi hemen ata.

Mevlânâ Halid ise, buyurdu ki; (Bir zaman,
Taş toplatıp, dergaha taşıttım size dağdan.

Bu gibi zor işlerle yormuştum önce sizi,
Şimdiyse tutuyorum, sizin üzenginizi.)

“El emrü fevkal edeb” mucibi Seyyid Taha,
“Peki efendim” deyip, bastı ve bindi ata.

Sonra tuttu üstadı, atının dizginini,
Yürüyüp teşyi etti bir müddet kendisini.

Sonra da dizginleri, vererek ona yine,
Buyurdu; (Dizginlerin, artık senin elinde.

Allah yardımcın olsun, O’na güven ve sığın,
Büyüklerin ruhları, olsunlar sığınağın.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -2- 28/05/2001

 

Nehri’ye nur yağardı...


Öyle büyük bir veli idi ki “Seyyid Taha”,
Hazreti Ebu Bekir’e benziyordu ihlasta.


“Şecâat”te hazreti Ömer’di sanki yine,
“Hayâ”da benziyordu Osman-ı Zinnureyn’e.


“Evliyalık”ta ise, her kim “Seyyid Taha”yı,
Görseydi, hatırlardı Aliyyül Mürteza’yı.


Allahtan korkusundan, boynundaki bir kemik,
Dışa bükülmüş gibi görünürdü az eğik.


Vakar ve heybetinden, bakılmazdı yüzüne,
Böyle veli, pek nadir gelmişti yer yüzüne.


Orta boylu idi ve genişti alınları,
Kaşları sıkça olup, açıktı araları.


Gözleri iri siyah, yüzü yuvarlaktı hem,
Onu anlatmak için, aciz kalır bu kalem.


Ona, “Seyyid-i Büyük” derlerdi orada halk,
Yani “Büyük Efendi” denir mânâ olarak.


Onu gören, bir anda âşık olurdu hemen,
“Kâmil insan” olurdu, sohbetini dinleyen.


Hâlid-i Bağdadi’nin emriyle “Seyyid Taha”,
İlim yaymak üzere, gelince Berdesur’a,


İnsanlar her taraftan, demeyip uzak yakın,
Bu büyüğün yanına gelirdi akın akın.


Bir ışık kaynağının etrafına üşüşen,
Pervaneler gibi halk, “Nehri”ye koştu hemen.


Öyle ki, hatta Nehri, gökteki meleklerin,
Bile imreneceği yer oldu o gün için.


Pek çok Hak âşıkları, “Nehri”ye koşuyordu,
Zulmetten kurtularak, nûra kavuşuyordu.


Peygamber-i zişan’ın kalbinden çıkan nûrlar,
“Nehri”den yayılırdı, dünyaya o zamanlar.


Bir müslüman, geçseydi Nehri’nin hududunu,
Feyiz ve bereketi, kaplardı derhal onu.


Biri, ziyaret için gelse idi “Nehri”ye,
Abdestsiz giremezdi, huduttan içeriye.


Binlerle gönül ehli, bu büyük veli zatın,
Nûruna kavuşmağa gelirdi akın akın.


Resulullahın yolu, ilim, ahlak ve edeb,
Nehri’den her tarafa yayılırdı o gün hep.


Karınca yuvasını andıran medreseler,
Binlerce talebe ve yüzlerce müderrisler,


Din ve fen ilimleri tedris olunuyordu,
O zamanlar Nehri’ye, sanki nûr yağıyordu.


“Seyyid Taha” an be an, bütün medreseleri,
Tetkik buyuruyordu talebe ve dersleri.


Ne zaman ki, sohbete başlasaydı dergâhta,
Kendinden geçiyordu dinleyenler adeta.


Binyediyüz hane ve onaltı bin nüfusun,
Hepsi, o medreseden yiyip içerdi o gün.

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -3- 29/05/2001

 

“Seyyid Taha”, tek be tek talebeleri ile,
Bizzat meşgul olurdu, her türlü dertleriyle.


Bütün devlet ricali ve hatta başta sultan,
Emrine âmâde ve muntazırdılar her an.


Ve hatta o devirde, İran’ın şâhı bile,
Onun büyüklüğünü, anlayıp tamamiyle,


Şemdinli yakınında yüzkırkbeş pâre köyün,
Hepsini, bu büyüğe bağışlamıştı o gün.


Ne zamanki bu haber geldi “Seyyid Taha”ya,
“Elhamdülillah” deyip şükreyledi Allaha.


Sonra da o şah ölüp, oğlu geçti yerine,
O köylerin hepsini, geriye aldı yine.


Bu da “Seyyid Taha”ya söylendiğinde aynen,
“Elhamdülillah” deyip şükretti yine hemen.


Dediler ki; (Efendim, hikmeti ne ki acep,
Her iki halde dahi, şükrettiniz yine hep?)


Buyurdu; (O köyleri verdiklerinde bize,
Baktım ki hiçbir sevinç geldi mi kalbimize?


Zerre kadar sevinme eseri hiç görmedim,
“Elhamdülillah” deyip, Rabbime şükreyledim.


Aldıklarında dahi, yine baktım kalbime,
Gördüm ki üzüntü yok, hamdeyledim Rabbime.)


Bu büyük evliyanın çoktu kerametleri,
Dilden dile dolaşıp, söylenir şöyle biri:


Hırsızlardan birisi, “Taha-yı Hakkari”nin,
Ambarına girmişti, biraz un çalmak için.


Çuvalını doldurup, götürecekti, fakat,
Yerinden kaldırmağa bulamadı güç, tâkat.


Bu sefer yarısını boşaltarak yerine,
Tekrar yüklendiyse de, kalkmadı çuval yine.


Biraz daha boşaltıp, denedi götürmeği,
Lâkin kâfi gelmedi, kuvveti buna dahi.


Şaşırdı, hayret etti hırsız bunu görünce,
Zira dolu çuvalı kaldırıyordu önce.


Biraz daha boşaltıp, deneyince yeniden,
Yine oynatamadı o çuvalı yerinden.


Hırsız şaşkın bir halde, düşünürken, o ara,
Hazreti “Seyyid Taha” giriverdi ambara.


Buyurdu ki; (Çuvalı kaldıramıyor musun?
Ben yardım edeyim de, götürmen kolay olsun.)


Ve çuvalı kaldırıp, koydu onun sırtına,
Buyurdu ki; (Al da git, bu kadar yeter sana.


Bundan sonra olursa herhangi ihtiyacın,
Bize müracaat et, ambara gitme sakın.)


Onun bu şefkatini görünce o da hemen,
Bıraktı hırsızlığı, o günden itibaren.


Ve hemen hizmetine girerek o büyüğün,
Talebesi olmakla, şereflendi aynı gün.

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -4- 30/05/2001

 

Allahü tealanın büyük bir evliyası,
Hemen kabul olurdu, indallah her duası.


Ermeninin birisi, gelerek huzuruna,
“Çocuksuz” olduğundan, dert yandı şöyle ona.


Dedi; (Siz büyüksünüz, buna inanıyorum,
Dua edin, benim de oluversin çocuğum.)


“Seyyid Taha” bir dua buyurdu Ermeniye,
O, buna çok sevinip, dönüp gitti geriye.


Beş sene sonra yine, huzuruna gelerek,
Dedi ki; (On çocuğum oldu tam bu güne dek,


Hatta her bir batında, oldu ikiz çocuğum,
Artık dua etmeyin, çocuk istemiyorum.)


Bir gün de, talebeden emredip bir kişiye,
Van’a göndermiş idi, bir işi yapsın diye.


Dönerken, Van valisi etti ki ondan talep;
(Geri gitmeseniz de, burada kalsanız hep.


Van halkına etseniz, her gün vâz-ı nasihat,
Bundan size minnettar kalırım ben de bizzat.)


Dedi ki; (Seyyid Taha, üstadımdır ki benim,
O izin verir ise, elbet kabul ederim.)


Nehri’ye avdetinde, onun bu ricasını,
Söyleyip, talep etti izin ve rızasını.


O buyurdu; (Van için, bir mürşid lazım, ancak,
Bu iş sana ve bana, pek nasib olmayacak.


Öyle zannederim ki, yakında bu iş yine,
Senin yakınlarından, nasib olur birine.


“Seyyid Fehim” nâmında bir zattır ki o kişi,
İnşallah pek yakında, halleder o bu işi.


O, çok büyük evliya olur zannediyorum,
Lakin şimdi nerdedir, onu bilemiyorum.)


Bunları işitince arz etti ki o ise;
(Efendim, akrabamdan var şimdi böyle kimse.


Bir amcazadem var ki, Cizre’de şimdi benim,
Çok faziletli olup, ismi de “Seyyid Fehim.”


Buyurduğunuz gibi, fevkalâde kimsedir,
Şu anda din ilmini, tedris eylemektedir.)


Buyurdu; (Öyle ise, bir daha geldiğinde,
Onu da yanımıza getir beraberinde.)


“Peki efendim” deyip, bir hayli sevinerek,
Müjdeledi onları, evlerine giderek.


Babası da işitip, çok memnun oldu buna,
Oğlu “Fehim”i alıp, düştü Nehri yoluna.


Giderken, kendisine tembih etti; (Ey oğlum,
Büyük bir evliyaya seni götürüyorum.


Adı, Seyyid Taha ki, kutbudur o bu asrın,
Kemâle gelmedikçe, ondan ayrılmayasın.)


Mübarek huzuruna, varınca en nihayet,
Görüp “Seyyid Fehim”i eyledi çok muhabbet.

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -5- 31/05/2001

 

Bir zamanlar Irak’ta, Berzenci ve Hayderi,
Nâmında iki büyük kabile var idi ki,


Bunların arasına girerek bir husûmet,
İlerleyip, savaşa döndü bu en nihayet.


Ne kadar sözü geçen itibarlı adamlar,
Araya girdiyse de, mani olamadılar.


Çaresizlik içinde, dedi ki birçokları;
(Nehri’de Seyyid Taha barıştırır bunları.)


Bir hey’et tertip edip, yollandılar Nehri’ye,
Ve bunu arz ettiler, “Taha-yı Hakkari”ye.


Dediler; (İşte böyle, çok müşkildir vaziyet,
Bunu halletmek için, buyursanız bir himmet.


Şu an iki kabile savaşmak üzeredir,
Kalmadı başka çare, bütün ümid sizdedir.)


Hem dînî, hem insânî vazife olduğundan,
Kabul edip, onlarla Irak’a oldu revan.


Hâdise mahalline gelirken yavaş yavaş,
Başlamak üzereydi neredeyse bir savaş.


Lâkin teşrif edince oraya bu veli zât,
Ânında sona erdi, bu büyük fitne fesat.


Zira iki taraf da görüp “Seyyid Taha”yı,
Ânında bıraktılar, bu döğüş ve kavgayı.


Ve çok büyük hürmetle, onu karşıladılar,
Sonra, birbirleriyle barışıp anlaştılar...


Bir gün de seyyidlerden iki kişi, bir ara,
Bir hayli hediyeler yüklenip katırlara,


Hediye etmek için, “Taha-yı Hakkari”ye,
Irak’tan yola çıkıp, gelirlerdi Nehri’ye.


Lâkin “Musa Bey” diye bir münafık, onları,
Durdurup, yükleriyle gasbetti katırları.


O iki seyyid ise, üzülüp bu vak’aya,
Gelip haber verdiler, bunu “Seyyid Taha”ya.


O da, bu münafığa gönderdi ki bir haber,
(Peygamber evladıdır üzdüğün bu kimseler.


Bunun için onlara gösterip saygı, hürmet,
Derhal katırlarını onlara iade et.


Yükler bana aitti, olsunlar onlar senin,
Ve lakin kalplerini kırma bu seyyidlerin.)


Mûsa Bey, bu haberi aldı ise de, fakat,
Onun bu ricasına etmedi hiç iltifat.


Onun bu tutumunu öğrenip “Seyyid Taha”,
Ona, başka biriyle saldı bir haber daha.


Yine dinlemeyince, çok üzüldü bu hâle,
Artık Hak tealaya etti onu havâle.


Günlerden Cuma idi, evinde o münafık,
Gece, yatmak üzere yapıyorken hazırlık,


Midesine şiddetli bir ağrı saplanarak,
Ölüp gitti o gece, durmadan bağırarak.

Kapkara, kömür gibi olmuştu cenazesi,
Seyyidleri üzmenin, bu oldu neticesi.

 

Taha-yi Hakkari “kuddise sirruh” -6- 01/06/2001

 

Gürpınar kazasında, vardı ki bir Müslüman,
Bu zatın talebesi olmuş idi bir zaman.


Ve lakin bir gün dağdan, kurt gelip maalesef,
Bunun koyunlarına saldırıp etti telef.


Tam o güne tesadüf edince bu hadise,
Şeytan fırsat bilerek, verdi ona vesvese.


Dedi; (Sen, ona gidip talebe oldun, fakat,
O hocadan, sana hiç gelmez hayır, menfaat.


Uğurlu gelmedi bak, o hocaya gidişin,
Tam o günden beridir ters gidiyor her işin.)


O dahi aldanarak, bu şeytan yalanına,
Artık “Seyyid Taha”nın gitmez oldu yanına.


Önceden çok severken, Hakkın bu velisini,
Terk etti ondan sonra, sohbetini, dersini.


Seneler sonra bir gün, camide “Seyyid Taha”,
Namaz kıldıracağı bir anda cemaata,


Tam getirecekti ki iftitah tekbirini,
Şiddetle ileriye uzattı tek elini.


Ve sanki birisini kovar gibi yaparak,
(Defol, defol) diye de, seslendi bağırarak.


Namaz bittikten sonra, dediler; (Efendim, siz,
Niçin böyle bağırıp, “defol, defol” dediniz?)


Buyurdu ki; (Bir mü’min, gelmiş son nefesine,
Şeytan da uğraşırdı “İmansız” ölmesine.


Büyüklere sığınıp, şeytanı kovaladık,
Çok şükür iman ile vefat etti o artık.)


Dediler ki; (Efendim, acaba o kim idi?
Tesbihi geri verip, sizi terk eden miydi?)


(Evet, o kimse idi) deyince Seyyid Taha,
Talebenin hayreti ziyade oldu daha.


Dediler ki; (Efendim, terk etmişti o sizi,
Ve hiç bilememişti kadr-ü kıymetinizi)


Buyurdu ki; (Doğrudur, dediğiniz hakikat,
Bir zaman muhabbeti var idi bize fakat.)


“Taha-i Hakkari”nin mübarek dergâhında,
Misafir bulunurdu, günün her saatında.


İaşe işlerini yürüten vazifeli,
Geldi “Seyyid Taha”ya bir gün akşam üzeri.


Dedi ki; (Misafirler geliyorlar ard arda,
Ve lakin hiç unumuz kalmadı ambarlarda.)


Seyyid Taha, memuru dinleyip buyurdu ki;
(Sen, un bitti diyorsun, var ambarda halbuki.)


Arz etti ki; (Hepsini süpürüp geldim size,
Hiç unumuz kalmadı, emriniz nedir bize?)


Buyurdu ki; (Evladım, sen git de bir daha bak,
Öyle zan ederim ki, ambarda un olacak.)


“Peki” deyip, ambara gittiğinde o tekrar,
Hayret ile gördü ki, un ile dolu ambar.

 

Taha-yi Hakkari “kuddise sirruh” -7- 02/06/2001

 

Sultan Abdülmecid Han devri saltanatıydı,
“Derviş Beğ” diye bir zat, Müks kaymakamıydı.


Bu kişi, her nasılsa bir suç işediğinden,
Erzincan müşirince, alındı vazifeden.


Hatta yakalanarak, hapsedilmesi için,
Emir çıkarılmıştı, hakkında bu kişinin.


Bu zatın hatırına geldi ki bu esnada,
“Seyyid Fehim” nâmında bir veli vardı Van’da


Gidip arzeyledi ki; (Böyle böyle durumum,
Alındım vazifeden, evet, vardı kusurum.


Ve lakin pişman olup, tövbe ettim halisen,
Dileğim, af olunup kurtulmaktır hapisten.


Bir mektup yazsanız da, Erzincan müşirine,
Af edip, vazifeme gönderse beni yine.)


Seyyid Fehim, Derviş’i dinleyip biraz daha,
Buyurdu; (Hayattadır pirimiz Seyyid Taha.


Bizim böyle işlere girmemiz uygun olmaz,
Sen gidip, bu derdini o büyüğe eyle arz.)


Derviş Beğ “Peki” deyip, geldi hemen Nehri’ye,
Arz etti vaziyeti, Taha-yi Hakkari’ye.


Seyyid Taha, evvela dinledi bu kişiyi,
Buyurdu ki; (Üzülme hallederiz bu işi.)


Ve bir mektup yazarak, Erzincan müşirine,
Buyurdu; (Yardımcı ol, Derviş Beğ’in işine.)


Derviş Beğ, o mektubu alıp soktu koynuna,
Ve hemen revan oldu, Erzincan’ın yoluna.


Ulaştı gece vakti, Erzincan’a nihayet,
Gördü ki, karanlığa gömülmüştü vilayet.


Düşündü; “Bu gecelik, bir otele ineyim,
Yarın sabah erkenden, Müşir’le görüşeyim.”


Ve hemen bir otele doğru yürüdüğünde,
Gördü ki, iki memur bekler kapı önünde.


Meğer her bir otelde, ikişer memur varmış,
Müşir’in emri ile, onu bekliyorlarmış.


Ve ona sordular ki; (Derviş Beğ siz misiniz?)
“Evet benim” deyince, dediler, Hoş geldiniz.


Çok hürmet göstererek dediler ki; (Efendim,
Buyurunuz, biz sizi Müşir’e götürelim.)


“Peki” deyip, vardılar Müşirin konağına,
Müşir gelip sarıldı Derviş Beğ’in boynuna.


Dedi ki; (Seyyid Taha, bu gün sekiz gecedir,
Rüyada bu fakire verir ki şöyle emir,


“Sana gönderiyorum sevdiğim bu Derviş’i,
Acele hallediver, ne ise müşkil işi.”)


Derviş Beğ, mektubu da arz etti kendisine,
Okuyup, bir telgraf çekti ilgilisine.


Böylelikle ânında suçu bağışlanarak,
Eski vazifesine, döndü serbest olarak.

 

Taha-yi Hakkari “kuddise sirruh” -8- 03/06/2001

 

“Halid-i Bağdadi”nin, ona bir mektubunda,
Şöyle buyurmaktadır: (Kıymetli Seyyid Taha,


Allahü tealanın emânında olunuz,
Âfet olan şöhretten, aman uzak durunuz.


“Dünya adamları”na sakın meyletmeyiniz,
Bunu, kalbi öldüren bir zehir addediniz.


Devlet adamlarının her türlü davetine,
Bir bahane bularak, gitmeyin asla yine.


Onlara söyleyin ki; “Biz derviş kimseleriz,
Dünyadan kesilmektir, bizim asıl işimiz.


Gayemiz, dinimize ve kullara hizmettir,
Ve devlet erkânına, bol bol dua etmektir.


Devlet reislerine gidersek de biz şayet,
Onların âdâbına edemeyiz riayet.”)


Öyle yüksek bir veli idi ki “Seyyid Taha”,
Onu gören, Allah’ı hatırlardı mutlaka.


Hatta üstadı iken, “Mevlana Halid” dahi,
Bir gün şöyle buyurdu, sohbette bizatihi:


( Seyyid Taha’dan ve Seyyid Abdullah’tan,
Üstün olduğumuzu zannetmeyin aman.)


Bu sözü işitenler, dediler ki: (Ama siz,
Onları yetiştiren üstad değil misiniz?)


Buyurdu; (Hocasıyız biz o iki cevherin,
Onların yanlarında yerimiz şu ki lakin,

Büyük bir padişahın oğlunu, uğraşarak,
Yetiştiren bir hoca gibiyiz bizler ancak.


O ikisi, sultanın çocukları olmakla,
Tabii bu hocadan, üstündürler mutlaka.)


Bir gün de, talebeden birine “Seyyid Taha”,
Buyurdu ki; (Muhabbet mühimdir üstada.


Ayrıca her emrine ederse tam riayet,
Gelir ister istemez üstaddan ona himmet)


Bir gün de “Seyyid Taha”, ağaçlık bir mevkide,
Sohbet ediyor idi, talebeyle birlikte.


Tam sohbet esnasında, ona, Şam diyarından,
Gelen iki mektubu, arz ettikleri zaman,


Damadı “Abdülehad Efendi”ye vererek,
Okutup, kendisi de dinledi sonuna dek.


Bitince buyurdu ki; (Şöhret büyük âfettir,
Dünyadan gitmemizin zamanıdır demektir.)


O sohbetten ayrılıp, teşrif etti evine,
Hastalanıp, şiddeti çoğaldı günden güne.


Onikinci gününde daha da fazlalaştı,
Talebeyi çağırıp, hepsiyle vedalaştı.


Buyurdu; (Seyyid Salih, benim biraderimdir,
Bu yolda kemal bulmuş, çok olgun bir velidir.)


Onu, kendi yerine vekil bırakıp bizzat,
Cumartesi gününde, eyledi Hakka vuslat.

 

Abdullah-ı Dehlevi “kuddise sirruh” -1- 02/07/2001

 

İnsan acizdir


Evliya-yı kiramın en büyüklerindendir,
Tesirli sözleriyle kalpleri etti tenvir.


Nasihat istediler kendisinden bir ara,
Buyurdu ki: (Az bile dalmayın günahlara.


Mahlukların içinde çok acizdir bu insan,
Buna rağmen o eder Allah’a en çok isyan.


Bu aciz ve zavallı halini görmeyerek,
Kendi “Yaradan”ına karşı gelir bilerek.


Öyle çok alçalır ki o bu isyanlar ile,
Ondan nefret ederler hatta şeytanlar bile.


Ne kadar şaşılır ki, Rabbi ona çok ihsan,
Ettikçe, buna karşı o eder günah, isyan.


Kendisini yaratan, her an varlıkta tutan,
O’dur hem kendisini koruyan her korkudan.


Olmasaydı kullara eğer O’nun ihsanı,
Türlü tehlikelerden kim korurdu insanı?


Beşikten ta mezara, rızkını verir de hep,
O yine isyan eder Rabbine niye acep?


Lakin bu aynı insan, toparlanırsa eğer,
Öyle çok yükselir ki, gıbta eder melekler.


Zira o nefsi ile uğraşma neticesi,
Melekten de yukarı yükselir derecesi.


Fakat böyle olanlar, pek nadide bulunur,
Çoğu insan, maalesef nefsine mağlup olur.


Ey insanlar bakınız, şudur ki ahmak insan,
O, kendi sahibine durmadan eder isyan.


Yine de hiç görmeyip kendinin günahını,
Araştırır daima başkasının aybını.


Kendi her gün işler de nice günah, kabahat,
Velakin hiç üzülmez, dolaşır gayet rahat.


Halbuki bugün yarın, ecel gelip ölecek,
Ve bunların hesabı kendinden istenecek.)


Yine bir sohbetinde buyurdu: (Bir insana,
Önce lazım olan şey, ermektir “Tam iman”a.


Yani itikadını, imanını düzeltmek,
Her şeyden daha önce lazımdır insana pek.


Bundan sonra salih ve yarar iş yapmalıdır,
İbadetler içinde en mühimi “Namaz”dır.


Nitekim Resulullah buyurdu ki hadiste:
“Namaz kılmak, bu dinin direğidir elbette.


Namaz kılan bir kimse, dinini doğrultmuştur,
Namaz kılmayan ise, dinini yıkmış olur.”


Namazı doğru dürüst kılarsa eğer insan,
Kurtulur tamamiyle haram ve günahlardan.


Mü’minun suresinin başındaki ayette,
Buyuruldu: “Mü’minler kurtulacak elbette.”


Ayetin devamında şöyle buyurmaktadır:
“Onlar, namazlarını huşuyla kılanlardır.”

 

Abdullah-ı Dehlevi “kuddise sirruh” -2- 03/07/2001

 

Allah adamlarından alim ve veli bir zat,
Bir gün bir müslümana şöyle etti nasihat:


(Evladım, kötülerle oturup etme sohbet,
İyilerle beraber bulunmağa gayret et.


“Güçlü insan” olarak bilirim ki ben şunu,
Nefsine hakim olup, yapmaz bir arzusunu.


Bir kimse ki nefsini etmemiştir terbiye,
Onun hiçbir sözünden fayda gelmez gayriye.


Allah’tan çok korkanın şudur ki alameti,
Uyku girmez gözüne düşünür “Ahiret”i.


Yemek ile içmekten kesilmiştir adeta.
“Yürüyen ölü” gibi bulunur bu hayatta.


Mahcub ve edeblidir önündedir başı hep,
“Ahiret”e maildir “Dünya”yı etmez talep.


Bir müslüman, kendine bir şeyi eylese arz,
“Peki” der, kabul eder, asla etmez itiraz.


Öyle çok sarmıştır ki onu “Allah korkusu”
Bu korkuyla gözüne girmez gece uykusu.


Rahatını kaçıran bu korkudur tek sebep,
“Halim n’olacak?” diye gözyaşları döker hep.


Ey henüz genç olanlar, aman dikkat ediniz,
Tükenir bir gün elbet sizin de gençliğiniz.


Bizim gibi takatten düşmeden henüz daha,
Gençliği fırsat bilip, kulluk edin Allah’a.


Zira gencin yaptığı ibadetin sevabı,
Öyle çok fazladır ki, olmaz haddi hesabı.


İhtiyarlık gelince azalır güç ve kuvvet,
Fazla sevap alamaz yapsa da çok ibadet.)


Derdi ki: (Şu kimsedir ahlakı iyi olan,
Etrafında olanlar zarar görmez hiç ondan.


Kendini kötü bilip, iyi bilir gayriyi,
Hep edebli bulunur, incitmez hiç kimseyi.


Çok sıkıntı gelse de insanlardan nefsine,
Yüzünü ekşitmeden, göğüs gerer hepsine.


Kötülük yapana da, o yine ihsan eder,
Zira onun içinde kemlikten yoktur eser.


O, hep güleryüzlüdür, suratını asmaz hiç,
Onu gören kimseyi kaplar neş’e ve sevinç.


Her kişi rahatlıkla girer onun yanına,
Zira gelmez bir zarar ondan bir yârânına.)


Bir gün de buyurdu ki: (Çok alçaktır bu nefis,
Mahlukların içinde yoktur ondan daha pis.


Nefsin arzularını terk edenler pak olur,
Dünya ve ahirette bulur rahat ve huzur.


Kim anlayabilirse dünyanın iç yüzünü,
Dert etmez kendisine onun üzüntüsünü.


Bu dünyayı anlayan ondan iyi sakınır,
Dünyadan sakınan da nefsini iyi tanır.)

 

Abdullah-ı Dehlevi “kuddise sirruh” -3- 04/07/2001

 

“Abdullah-ı Dehlevi” çok büyük evliya zat,
Ederdi insanlara çok öğüt ve nasihat.


Bir gün de buyurdu ki: (Bir kul eğer Rabbini,
Tam tanıyabilirse, tam yapar taatini.


Bir kimse de “Dünya”yı tanırsa tam olarak,
İğrenir, nefret eder, ondan soğur muhakkak.


Allahü tealayı severse biri şayet,
“Veli” kullarına da besler sevgi muhabbet.


O veliye sevgisi dönerse eğer aşka,
O kimsenin halleri olur daha bambaşka.


Öyle ki, o “Veli”nin köy ve mahallesine,
Bile o aşık olur, evine, hanesine.


O veliyle her kimin var ise bir ilgisi,
Onlara karşı dahi, hasıl olur sevgisi.


Hatta onun köyünün köpeklerine bile,
Daha çok sevgi besler, saire nisbet ile.


O, gayri ihtiyari onları sever gayet,
Zira onun elinde değildir bu muhabbet.


Düşmanlarına dahi düşman olur gayetle,
Zira bu da elinde olmaz umumiyetle.


Hasılı Allah’ını seviyorsa bir insan,
Sevdiği kulları da sever elde olmadan.


O istemese dahi onları sever fazla,
Çünki bu muhabbeti elde değildir asla.


Düşmanlarını dahi düşman bilir kendine,
Zira hiç istemez ki, toz konsun sevdiğine.


Muhabbet ve düşmanlık, olursa Allah için,
O insan kemaldedir, esası budur işin.)


Bir gün de buyurdu ki: (Saadete kavuşmak,
Sevgili Peygambere uymakla olur ancak.


Görünen görünmeyen ni’met ve saadetler,
O yüce Peygamberi sevmekle ele geçer.


Bu yolda yükselmenin ölçüsü bu “Sevgi”dir,
Bu sevgi çoğaldıkça, ni’met dahi çok gelir.


Sevgili Habibini yarattı Hak teala,
Mahlukatın hepsinden daha yüksek ve a’la


Bütün eshabı kiram, Ona aşık oldular,
Onun sevgisi için ortaya baş koydular.


Onu sevenleri de çok sevdiler gönülden,
Birbirlerini dahi, çok sevdiler bu yüzden.


Bu halis sevgi ile o yüksek sahabiler,
Allah’ın sevgisine, rızasına erdiler.


“Rabbimi seviyorum” diyor ise bir kimse,
Eshabı kiram gibi olmalı öyle ise.


Hem seven, sevdiğinin sevdiğini de sever,
Onun düşmanlarına, o da düşmanlık eder.


Bu “Sevgi” ve “Düşmanlık” hiç elinde değildir,
Hatta o, bu hususta sanki deli gibidir.)

 

Abdullah-ı Dehlevi “kuddise sirruh” -4- 05/07/2001

 

“Abdullah-ı Dehlevi” bir büyük evliya zat,
Bir gün bir kimse Ondan isteyince nasihat,


Buyurdu ki: (Bir sevgi, hakiki ise şayet,
Bir iyilik görmekle çoğalmaz o muhabbet.


Ve eğer bir kötülük görse de sevdiğinden,
Yine de bir azalma olmaz o sevgisinden.


Ey insan, sen ne kadar edersen Hakk’a taat,
İnsanlar da o kadar sana eder itaat.)


Bir gün de buyurdu ki: (Doğru, halis alimler,
Sana, ebeveyninden daha şefkatlidirler.


Zira annen ve baban, sana merhametinden,
Kurtarır yalnız seni “Dünya felaketi”nden.


Ama onlar, katarak gündüze gecesini,
“Cehennem ateşi”nden kurtarır elbet seni.


Ey insan, bu dünyaya aldanma, onu tanı,
O hep dolup boşalır, sanki bir yolcu hanı.


Bugün burda olsan da, olmazsın belki yarın,
Zira ölebilirsin, gaflete gelme sakın.


Elini çabuk tut da hazırlan bir an evvel,
Zira yaşayanlara “Ani gelir” hep ecel.


Eğlenmeyi bırak da, ibadet yapmağa bak,
Zira zevk ve eğlence, ahirette olacak.


Eğer ki bir alimde varsa dünya sevgisi,
Onun, hiçbir kimseye olmaz bir faidesi.


Zira kendine bile olmaz ki hayrı onun,
Nerde kaldı gayriye faidesi dokunsun.)


Derdi ki (Şayet “Ölüm” konsa idi pazara,
Ehlullah başka şeye vermezlerdi hiç para.


Cehenneme götüren amelleri işleyip,
Sonra kalkıp Cennete talip olmak ne garip.


“Ahmak” şu kimsedir ki, çok günah işler de hep,
Sonra Hak tealanın affını eder talep.


“Akıllı” da şudur ki, dünyayı terk etmeden,
Ahiret azığını hazır eder gitmeden.


Bilir ki ahiretin tarlasıdır bu dünya,
Eker tohumlarını, çalışır ekseriya.


Kabre girmeden önce, oraya hazırlanır,
Bilir ki, her mü’mine orada sual vardır.


Ve ölmeden öğrenir cevabını onların,
Bilir ki, kendisine sorulur bunlar yarın.


Ey insan, itikadın tam doğruysa Allah’a,
Sana, bundan kıymetli bir ni’met olmaz daha.


Öyleyse kork ve titre “İman”ın gitmesinden,
Zira bir kelimeyle gidebilir o senden.


Küfrü mucip şeyleri iyi öğren, ezberle,
“İyiler”le otur kalk, dost olma cahillerle.


Temin et gençliğinde ilim, amel, ihlası,
Budur maksat ve gaye, budur işin esası.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -1- 06/07/2001

 

İslam alimlerinin en büyüklerindendir,
Sözleri gönüllere ederdi hemen tesir.


Bir gün talebesiyle sohbet ederken biraz,
Sordular ki: (Efendim, nedir riya ve ihlas?)


Buyurdu ki: (Bir kimse, yaptığı her ameli,
“Allah için” yaparsa, “İhlas”tır iş bu hali.


Kulların rızasını düşünürse bir işte,
İhlastan uzak olup, “Riya” dır bu da işte.)


“Kalp kırmak” hakkında da buyurdu ki: (Bir kimse,
Bir gün akşama kadar kimseyi üzmez ise,


Sanki o kul, o günü Resul’le geçirmiştir,
O gün her yaptığından, alır sevap ve ecir.


Bir mü’mini kıran da, verirse bir ıstırap,
O günki işlerinden kazanmaz hiç bir sevap.


Allah rızası için bir mü’min kardeşini,
Ziyaret eder ise, alır “Yüz Hac” ecrini.


Ve hatta bu niyetle gitse bir ahbabına,
Kavuşur “Yüzbin altın” sadaka sevabına.


Sakının, çok sakının bir kalbi incitmekten,
Zira küfürden sonra, budur Rabbi inciten.


Hak teala her şeyin sahibi, malikidir,
İnsanların herbiri, O’nun köleleridir.


Eğer incitilirse bir kimsenin kölesi,
Elbette ki incinir o kulun “Efendi”si.)


Bir gün de buyurdu ki: (Biliniz ey insanlar,
Bu dünya imtihandır, ahirette hesap var.


Öyleyse asıl hüner, İslama tam uymaktır,
Yoksa o işin sonu, hüsrana uğramaktır.


Yani İslamiyyete uymuyorsa bir insan,
Muvaffak görünse de, sonunda olur hüsran.)


Bir gün Ona gelerek dediler: (Filan kişi,
Su üstünde yürüyor, kıymetli mi bu işi?)


Buyurdu ki: (Yüzüyor ördek ve kurbağa da,
Kıymeti yok İslama gevşek ise uymada.)


Bir gün de dediler ki: (Efendim, filan insan,
Kuş misali havada uçuyor uzun zaman.)


Buyurdu ki: (Sinek ve çaylak da uçmaktadır,
İslama uymadıkça, hüner değil, hatadır.)


Dediler ki: (Efendim, var ki filan adam da,
Dünyanın bir ucuna gitmektedir bir anda.)


Buyurdu ki: (Şeytan da yapabilir bu işi,
Uçmak ile bir kıymet kazanmaz asla kişi.


Dinimizde kıymeti yoktur böyle şeylerin,
Siz Allah’ın emrine uymağa gayret edin.


Mert olan, insanların arasında bulunur,
Evlenip, herkes gibi bir işle meşgul olur.


Ve lakin bunlar ile meşgul etmez kalbini,
Bir an olsun çıkarmaz hatırından Rabbini.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -2- 07/07/2001

 

Allah adamlarından olan bu mübarek zat,
Tesirli sözleriyle ediyordu nasihat.


Yine bir sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar,
Günah işlemeyin ki, ahiret var, azab var.


İnsan kurtulmadıkça azabtan ahirette,
Nasıl hissedebilir, kendini emniyette?


Ölüm, kabir ve mahşer, hesap, mizan ve sırat,
Bunlar geçilmedikçe olunur mu hiç rahat?


“Ölüm” dehşetli bir iş, o anda şuur kalkar,
O zaman “Allah” demek kolay olmaz o kadar.


Diyelim ki kurtardı imanını son anda,
Lakin “Kabir sıkması” olacak mezarında.


Sonra bir “Mahşer” var ki, mümkün değil dayanmak,
Bir ayağın üstünde bulunur binbir ayak.


Bir nice “Bin sene”ler o meydanda beklenir,
İnsanlar izdihamdan bitab olur, tükenir.


Sonra “Mizan” kurulup, ameller tartılır hep,
Günah ağır gelirse, ne olur hali acep?


Nice insan vardır ki, maliktir çok sevaba,
Lakin hesap sonunda duçar olur azaba.


Çünki dünyada iken “Kul hakkı”na girmiştir,
Ne kadar ecri varsa, onlara verilmiştir.


Onların günahı da, yüklenir bu kişiye,
Sonra “Müflis” olarak sürüklenir ateş’e.)


Bir gün de buyurdu ki: (Allah’a hamd ve sena,
Olsun ki kavuşmuşuz her ni’met ve ihsana.


“İyi kul”, sahibinin yaptığı her bir işten,
Memnun olup, sevinip, razı olardır içten.


Kendi isteklerini beğeniyorsa bir kul,
O, Rabbine değil de, kendi nefsine kuldur.


Kul, öyle sevmeli ki kendi “Efendi”sini,
Hiç kötü görmemeli Onun hiç bir işini.


Her türlü hastalıklar, musibetler ve dertler,
“Allah’ın takdiri”yle kullara gelmekteler.


Kul, böyle hastalıklar gelince kendisine,
“Kendi istemiş” gibi sevinmelidir yine.


“Sevgili’nin yaptığı şey” diye düşünerek,
Üzülmeyi bırakıp, sevinmeli yine pek.


Bir hastalık, musibet gelince bir mü’mine,
Şifa vermesi için, yalvarır Sahibine.


Her kim Hak tealaya dua ederse eğer,
Onun o dileğini, Rabbimiz kabul eder.


Zira buyuruldu ki, ayeti kerimede:
(Siz dua ediniz ki, kabul edeyim ben de.)


Hadiste buyuruldu: (Dua, bir ibadettir,
Kabul olunmasa da, verilir sevap, ecir.)


Duanın kabulünde şudur ki en mühim şart,
“Helalinden yemeğe” etmeli fazla dikkat.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -3- 08/07/2001

 

“Taha-yı Hakkari” ki, bir büyük evliyadır,
Kalplere tesir eden nasihatleri vardır.


Yine bu mübarek zat buyurdu ki bir gün de:
(Şiddetli acı duyar, insanlar öldüğünde.


Bir araya gelse de dünyadaki acılar,
“Can acısı” yanında yine de hiç kalırlar.


Sonra “Kabir hayatı” başlar ki mezarında,
Karanlık, dar bir yerdir, kimse olmaz yanında.


Sonra korkunç şekilde gelerek Münker-Nekir,
Suale çekerler ki: (Rabbin kim, dinin nedir?)


Günahı nisbetince mezarı sıkar onu,
Böcekler ve akrepler kemirir vücudunu.


Sonra “Mahşer azabı” gayet zordur ve çetin,
İnsanlar nice bin yıl beklerler hesap için.


Sonra “Mizan” önünde, başlar öne eğilir,
Beklenir ki hakkında, nasıl hüküm verilir?)


Bir gün de buyurdu ki: (Helal olsun lokmanız,
Yoksa Allah indinde kabul olmaz duanız.


“Dua”, her saadetin kapı anahtarıdır,
Anahtarın dişleri, yine “Helal lokma”dır.


Lakin dua ederken, kalp uyanık olmalı,
Kabul olacağına gönülden inanmalı.


Duanın evvelinde istiğfar eylemeli,
Kabul olması için, acele etmemeli.


Duaya devam edip, usanmamalı asla,
Zira dua edeni çok sever Hak teala.


Kabul ettiği halde Rabbimiz dilekleri,
Bilerek gecektirir, istenilen şeyleri.


Çünki hemen vermez ki, dua etsin o yine,
Böylece daha fazla yaklaşsın kendisine.


Rahatlık zamanında, çok dua ederse kul,
Darlıkda duaları çabucak olur kabul.


Duayı içten yapıp, yalvarmalı Rabbine,
Ve hemen yapışmalı o şeyin sebebine.


“Rabbinin rızası”nı istiyorsa mesela,
Onun emirlerine sarılmalı ihlasla.


Sebebe yapışmadan yapılan dua, niyaz,
İyi dua olmayıp, indallah kabul olmaz.


Çalışmadan, sadece el açıp dua eden,
Silahsız harbe giden kimseye benzer aynen.


Gerçi bela gelince bir evliya kişiye,
Ondan kurtulmak için, başvurmaz hiçbir şeye.


“Sevgili”den gelmiştir zira o dert, musibet,
Sahibinden geleni, köle hiç eder mi ret?


Geri gitmesi için etse de dua, niyaz,
“Emr olunduğu” için dua eder o esas.


Çünki o, O’ndan gelen herşeyi “İyi” bulur,
“Hakiki kul” olmanın sırrı da işte budur.

 

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -4- 09/07/2001

 

Dünyaya feyiz saçan çok büyük bir veliydi,
Sohbeti, dinleyene pek çok faideliydi.


O bir gün buyurdu ki: (Bu din, ilim dinidir,
İlim de, ehil olan alimden öğrenilir.


“Alim” ona denir ki, amildir ilmi ile,
Değilse, alim denmez, çok şeyler bilse bile.


İlmiyle amil olan bir alim yoksa eğer,
Onların “Kitabı”nı okumak icab eder.


O halis kitaplardan, hergün “Sekiz sahife”,
Okunsa, ifa olur bu çok mühim vazife.


Lakin yalnız ilimle, kurtulamaz bir kişi,
Amel eylemeyince, mahşerde zordur işi.


İlim, amelden sonra, lazımdır bir de “İhlas”,
Bunsuz da azablardan kurtuluş mümkün olmaz.


“Şeytan” da alim olup, herşeyi biliyordu,
İhlaslı olmayınca, huzurdan tard olundu.


“İhlas” şu demektir ki, her amelin, her işin,
Yapılması demektir sadece “Allah” için.


“Kullar beğensin” diye yapılırsa bir amel,
Kabul olunmasına mutlaka olur engel.)


Bir gün de buyurdu ki: (Tasavvufa girmekten,
Maksat, hubb-u dünyayı tam çıkarmaktır kalpten.


Ve hiç kıymet vermemek içindir bu dünyaya,
Tam kul olmak içindir, Allahü tealaya.


Yani Allahtan gayri, her şeyi unutmaktır,
Bütün varlığı ile O’na kulluk yapmaktır.


Bu yolun nihayeti, “Kulluk makamı”dır ki,
Burada nasib olur, tam iman-ı hakiki.


Nefisten hasıl olan gevşeklik onda kalmaz,
Çünki nefs kazanmıştır artık “İman” ve “İhlas”.


Hasılı tasavvufa girmekten asıl maksat,
Kul olmaktan kurtulmak değildir, aman dikkat.


Veyahut kendisini başka Müslümanlardan,
Üstün görmek için de değildir hiçbir zaman.


Herkesin görmediği “Ruh” veya “Cin” ve “Melek,
Görmek için değildir bu yolda ilerlemek.


Her zaman gördüğümüz bu güzel manzaralar,
Ay, güneş ve yıldızlar, bu renkler ve ziyalar,


Ne gibi noksanlığı var ki bütün bunların,
Bunlar bırakılıp da, başka şeyler aransın.


Bunlar da, o şeyler de, hepsi bir şaheserdir,
Hepsi Hak tealanın yarattığı şeylerdir.


Allahü tealanın cemaline kavuşmak,
O’nu görmek, Cennette ancak nasib olacak.


“Tasavvuf”, dinimizin cüz’ü ve parçasıdır,
Yani islamiyyetin tamamlayıcısıdır.


Zira din, üç kısımdan meydana gelir esas,
Bunlar da şu şeylerdir: “İlim”, “Amel” ve “İhlas”.)

 

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -1- 22/07/2001

 

Tasavvuf niçindir?


Allah adamlarından bir büyük evliya zat,
Ederdi insanlara çok öğüt ve nasihat.


Bir gün de buyurdu ki: (İhlası elde etmek,
İhlaslı kişilerin yanında kolaydır pek.


Yeter ki, o kişinin kamil zat olduğuna,
İnanıp onu sevsin, bu kafi gelir ona.


Böyle kamil bir zata, “Muhabbet” ve “Hüsnü zan”,
Edenin de ihlasa ermesi olur asan.


Zira bu büyüklere varsa “Sevgi” ve “Hizmet”,
Kendiliğinden gelir Ona feyz ve himmet.


Onlar himmet ederse, güç işler kolay gelir
Zira veli himmeti, dağı bile devirir.)


Bir gün de buyurdu ki: (Mütevazı olunuz,
Muvaffak olmak için, çok mühimdir bu husus.


Tevazu göstereni yükseltir Hak teala,
O tevazu ettikçe, yükselir daha a’la.


Aksine kibredeni, alçaltır cenab-ı Hak,
O da büyüklendikçe, küçük görür onu halk.


Hele mahşer gününde, gurur ve kibirliler,
Ayak altında kalıp, çok hakaret görürler.


Kolay gidiliyorsa bir kimsenin yanına,
Mütevazı kimsedir, müjdeler olsun ona.


Eğer kaçılıyorsa yanından bir kişinin,
Büyük bir felakettir bu hali onun için.


Müslüman, güler yüzlü, tatlı dilli olup hep,
Ona süs ve zinettir, tevazu, hayâ, edeb.)


Bir gün de buyurdu ki: (Dinimiz üç esastır,
Bunlar da “İlim”, “Amel”, üçüncüsü “İhlas”tır.


“Tasavvuf”, bu üçüncü kısım olan ihlası,
Elde etmek içindir, budur işin esası.


Yani Hak tealayı görmek için değildir,
Zira O’nu mü’minler Cennette görebilir.


Bu ni’mete hiç kimse kavuşamaz burada,
İttifak eylediler âlimler çünkü bunda.


Bunun için şimdi siz, bütün kuvvetinizle,
O Resul’ün yoluna sarılın ihlas ile.


Emri bil ma’ruf ile nehyi münker yapmağı,
Unutulmuş bir emri meydana çıkarmağı,


Mühim vazife bilip, bu yolda çalışınız,
Lakin bunu yaparken, fitne çıkarmayınız.


Rüya ve hayallere güvenmeyiniz sakın,
Bilakis uyanıkken ele geçene bakın.


Kul, rüyada kendini “Padişah” görse eğer,
Hakikat olmayınca, verilir mi hiç değer?


Hakikat olsa bile, büyüklük sayılır mı?
Cehennem azabından insanı kurtarır mı?


Aklı olan, gönlünü bu şeylere bağlamaz,
Rabbinin beğendiği şeyleri yapar esas.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -2- 23/07/2001

 

Veren el üstündür


O devirde yetişen büyük bir evliyadır,
Kalplere tesir eden nasihatleri vardır.


Bir gün de buyurdu ki: (Dünya, küçük ve dardır,
Bunun için burada sıkıntı, keder vardır.


Her kim sıkılıyorsa dünya işleri için,
Dünyayı sevdiğini gösterir o kişinin.


Ahirete dönerse, bulur rahat ve huzur,
Zira ona giden yol, çok geniş ve sonsuzdur.


Kavgalar, dar yerlerde gelirler hep meydana,
Zira herkes kendini çıkarır ön plana.


Kendi menfaatini kayırır çok kimseler,
Herkes, “Dünya malına ben sahip olayım” der.


Az bir malı çok kimse eder ki her gün talep,
Dünya sıkıntısının menşei de budur hep.


Almayı düşünenin, sıkıntısı çok olur,
Veren ise, daima bulur rahat ve huzur.


Hem “Vermek” üzerine kurulmuştur dinimiz,
Veren el, alan elden hep üstündür ve aziz.)


Bir Allah adamına sordular: (Neden acep,
Sizi her gün neş’eli, gülerken görürüz hep?)


Cevaben buyurdu ki: (Ölümü unutmam hiç,
“Ölüm”ü hatırlamak, verir neş’e ve sevinç.


Çünkü ölüm, başıdır sonsuz bir yolculuğun,
Hazırlanmak lazımdır bu sefere çok yoğun.


İnsan dünyada bile, çıksa bir kısa yola,
Bir kaç gün evvelinden koyulur hazırlığa.


“Ölüm seferi”ninse, günü belli değildir,
İnsanların eceli çok zaman ani gelir.


Bu dünya hayal olup, gayet kısa zamandır,
Sonsuza nisbet ile, ömür sanki bir “An”dır.


Bunun da çoğu gitti, azı kaldı geriye,
Kavuşmağa bakmalı rıza-i İlahi’ye.


Ölüm uyandırmadan uyanalım ki şu an,
Yoksa mahşer gününde, çok pişman olur insan.)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki bu “Veli”,
(Bir Müslüman gönlünü ahirete vermeli.


Hem dine, hem dünyaya düşkünlük iyi olmaz,
İki zıd şey, bir kalpte, birlikte bulunamaz.


Hele dünyalık için, ahiretini vermek,
Akıllı bir insana yakışır iş değil pek.


Bizim büyüklerimiz bid’atten kaçındılar,
Haram ve günahtan da, pek şiddetle kaçtılar.


Resul’ün sünnetine sarıldılar her işte,
Allah’a yaklaşmanın sırrı da budur işte.


Bir “Allah adamı”na kavuşursa bir kişi,
Onun yaptığı gibi yapar artık her işi.


Kalbini, o büyüğün kalbine bağlıyarak,
Temizlenir, nurlanır Ondan feyiz alarak.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -3- 24/07/2001

 

Mü’minin kıymeti


Devrinin bir teki ve büyük Allah adamı,
Gören, unutuyordu her üzüntü ve gamı.


O bir gün buyurdu ki: (Ka’beyi görse insan,
Mutlak kabul olunur, ne dua etse o an.


“Ka’be” kul yapısıdır, “Kalp” ise Rabbimizin,
Ka’beden kıymetlidir bir mü’min bunun için.


Bir “Mü’min”i görünce, edilse her ne niyaz,
Hak teala indinde makbuldür, red olunmaz.


Öyleyse her görüşte demelidir ki: (İlahi,
Bu mü’min hürmetine affeyle beni dahi.)


Bir gün de buyurdu ki: (Ahiret işlerinde,
Mü’minin çok korkusu olmalıdır içinde.


Bilse ki: “Tek bir kişi düşecektir azaba”
Şöyle düşünmeli ki: “O, ben miyim acaba?”


Bilse ki, “Tek bir kişi Cennete girecektir.”
“O, ben olabilirim” diye düşünmelidir.


Zira buyurdular ki büyükler bu konuda:
“Müsavi olmalıdır ümit ile korkuda.”


Gayemiz, bir kimseyi kurtarmaktır “Ateş”ten,
Zira daha kıymetli bir iş yoktur bu işten.


Değil ki bir insanın, bir “Akrep ve “Yılan”ın,
Yanmasına, hiç gönlü razı olmaz insanın.


Halbuki “İnsan” için yaratıldı Cehennem,
Bu dünya ateşinden daha şiddetlidir hem.)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki: (Ey kişi,
Bir iş eğer günahsa, sakın yapma o işi.


Zira “Müslüman” demek, “Teslim olan” demektir,
Mü’minin her haramdan kaçınması gerektir.


Şüpheli bir iş ile karşılaşırsan eğer,
Kalbinin üzerine koy elini her sefer.


Eğer kalbin sakinse, iyidir, onu işle,
Eğer çok çarpıyorsa, hayır yoktur o işte.


Bir Müslüman, yapsa da dinin emirlerini,
Kusurlu bilmelidir yine de her birini.


İbadet yapan kişi, bunları beğenirse,
Kendini bir fasıktan daha iyi bilirse.


Onun böyle bilmesi, o günahkar kişinin,
İşlediği günahtan fenadır o kul için.


Mü’min, ailesinin nafakası için de,
Çalışır bir ticaret, yahut san’at işinde.


Bir İslam âlimine gelip bazı ahali,
Huzurunda oturup sordular şu suali:


(Efendim, çalışıp da para mı edinelim,
Yoksa ibadet yapıp, tevekkül mü edelim?)


Buyurdu ki: (Tevekkül, o Resul’ün halidir,
Çalışıp kazanmak da, Onun bir sünnetidir.


İkisi de güzeldir, öyle ise şimdi siz,
Hem bir işte çalışıp, hem tevekkül ediniz.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -4- 25/07/2001

 

İyi ye, iyi çalış


“Taha-yı Hakkari” ki, çok büyük bir velidir,
İlmiyle insanların kalbini etti tenvir.


Zira sevdiklerine ederdi nasihatlar,
Bir gün de buyurdu ki: (Dört kısımdır insanlar.


İlk kısma girenlerde, ne “Kalp” vardır ne de “Dil”,
Dalmışlardır günaha, işlerler kötü fiil.


Hep dünya işlerine verirler ehemmiyet,
Allah ise onlara vermez hiç değer, kıymet.


Onlarla, az da olsa hiç kurma bir yakınlık,
Hele böyleleriyle hiç yapma arkadaşlık.


Böyleleri ne sen gör, ne onlar seni görsün,
Aksi halde onlardan manen zarar görürsün.


İkincilerde ise, “Dil” vardır, “Kalp” bulunmaz,
Güzel konuşsalar da, işleri kavle uymaz.


İnsanları Allah’a ederlerse de davet,
Kendileri Allah’tan uzaktırlar be gayet.


Çok iyi görseler de başkasının aybını,
Lakin hiç görmezler kendi günahlarını.


Bunlar kuzu postuna bürünmüş “Kurt”a benzer,
Pişman olur onlara yakalanan kimseler.


“Din adamı” şeklinde görünseler de, fakat,
Önde gelir onlarda dünya, para, menfaat.


Yaldızlı sözler ile konuşsalar da, aman,
Arslandan kaçar gibi uzaklaş yanlarından)


Yine bir sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar,
Müslüman, her işini İslama uygun yapar.


Yemede ve içmede, hep adil davranınız,
Orta halde olmağı elden bırakmayınız.


Bedene tembellik ve uyuşukluk olacak,
Miktarda fazla yemek, iyi değildir ancak.


Rabbine ibadeti yapamayacak kadar,
Perhiz de uygun değil, olmalı orta karar.


Behaeddin Buhari hazretleri de hatta,
(İyi ye, iyi çalış) buyuruyor bu babta.


Velhasıl ibadeti ne ki kolaylaştırır,
İyi olup, zıtları zararlı ve yanlıştır.


Lakin her iyi işte, pek mühimdir “Niyet” de,
Niyet iyi değilse, yapmamalı elbette.


Günah işleyenlerden “Uzlet” de gereklidir,
Yani böyleleriyle, pek görüşmemelidir.


Çünkü o kimselerle kim olursa arkadaş,
Ona da zararları bulaşır yavaş yavaş.


Hadiste buyuruldu: (Hikmet, on mertebedir,
Biri az konuşmakta, dokuzu uzlettedir.)


Lüzumsuz, faidesiz, malayani şeylerle,
Vakit geçirmemeli oyun ve eğlenceyle.


Çünkü dünya hayatı, bir “İmtihan”dır ancak,
Eğlenmek, ahirette, Cennetlerde olacak.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -5- 26/07/2001

 

Evliya-yı kiramdan olan bu büyük zat,
Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasihat:


(Hakiki bir Müslüman, günahtan uzak durur,
Rabbini düşünmekle, o yalnız rahat bulur.


“Ahiret derdi” ile dertlenmiştir bu kişi,
İslamın ahkâmına muvafıktır her işi.


Dünya adamlarından sıkılır ekseriya,
Çünkü onun gözünde kıymetsizdir bu dünya.


O, öyle çok görür ki kendinin günahını,
Vakit bulamaz görmeğe başkasının aybını.


Konuşmaktan ziyade, susmayı tercih eder,
Zira “Susan kurtuldu” buyuruyor Peygamber.


Hatta birçok âlimler şöyle buyurmaktadır:
(İbadet on kısımsa, dokuz kısmı susmaktır.)


İyi kimseler ile kurun ki münasebet,
Ulaşsın size dahi, ondan feyiz, bereket.


Peygamber-i zişan’ın kalbinden çıkan “Nur”lar,
Evliyanın kalbinden her yere yayılırlar.


Yani vârisidir ki onlar Peygamberlerin,
Bundan büyük mertebe olmaz bir insan için.


Halk içinde Hak ile olurlar onlar her dem,
Onların irşadıyla nurlanır cümle âlem.


Onların bir bakışı, şifadır kalp derdine,
Varlıkları rahmettir bütün dünya ehline.


Böyle büyük bir zata rastlarsanız siz şayet,
Derhal emrine girip, etmeyin muhalefet.


Ve çok hizmet ederek o “İslam büyüğü”ne,
Girmeğe çalışınız onun nurlu gönlüne.


Onları zerre kadar incitmeyin ki zinhar,
Dünya ve ahirette görürsünüz çok zarar.)


Bir gün de buyurdu ki: (Bir günah yaptığında,
Müslüman pişman olup, tövbe eder anında.


Gizli olan günahın, gizli olur tövbesi,
Açıksa, lazım gelir halka bildirilmesi.


Bir günah işleyince hemen yazmaz melekler,
“Belki tövbe istiğfar eder” diye beklerler.


Eğer tövbe ederse, yazmazlar onu yine,
Etmezse, tek bir günah yazarlar defterine.


Yine İslam âlimi olan “Cafer bin Sinan”,
Buyurdu ki: (Bir günah işleyince bir insan,


Hemen tövbe etmezse eğer ki bu günaha,
Bu hali, o günahtan fenadır kat kat daha.)


Takva sahibi olup günahtan kaçmalıdır,
Bu yol ile Allah’a daha yaklaşmalıdır.


Zira Müslüman için, kaçınmak her günahtan,
Daha faidelidir emirleri yapmaktan.


İslam âlimlerimiz buyurdu: (Büyük, küçük,
Günahtan kaçmak gibi olamaz bir üstünlük.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -6- 27/07/2001

 

Allah adamlarından bir büyük evliya zat,
Tesirli sözleriyle ederdi hep nasihat.


Yine bir sohbetinde buyurdu ki: (Ey insan,
Dikkat et, ahiretin olmasın sakın ziyan.


Dinin emirlerini yapmağa eyle gayret,
Zira dünya geçici, ebedidir ahiret.


Dünyayı ahirete niçin tercih edersin?
Niçin nefsin peşinden akılsızca gidersin?


Dünya işleri için geç kılarsın namazı,
Hatta Allah korusun kazaya kalır bazı.


Lakin namaz kazaya kalırsa dünya için,
Nefse esir olduğu bellidir o kişinin.


Halbuki Rabbimizin şöyle ki emri bize:
(Sakın tabi olmayın nefsi emmarenize.)


Sen ise alçak nefse verdin ipin ucunu,
Yazık, göremiyorsun bu işin sonucunu.


İyi bil ki, düşmanlık yapıyor sana nefsin,
Buna rağmen sen hâlâ, nefsinin emrindesin.


Halbuki sen nefsini esir etseydin eğer,
Dünya ve ahirette çekmezdin acı, keder.


Bu dünya fanidir ki, bir gün biter elbette,
Sonsuz kalınacaktır ve lakin ahirette.


“Dünya”yı aziz tutan, zelil olur akıbet,
Zira Allah, dünyaya vermiyor değer, kıymet.)


Yine bir sohbetinde buyurdu: (Peygamberler,
Bütün insanlık için, pek büyük rahmettirler.


Zira cenab-ı Allah, kendinin varlığını,
“İlim” ve “Kudret” gibi üstün sıfatlarını,


Kullarından seçtiği bu büyük Peygamberler,
Aracılığı ile kullara verdi haber.


Beğendiği şeyleri beğenmediklerinden,
Bunlar vasıtasıyla ayırdı birbirinden.


Ne varsa kullar için zararlı, faideli,
Onların sözleriyle ayırıp etti belli.


Gönderilmese idi Peygamber velhasıl,
O’nun var olduğunu anlamazdı bu akıl.


Nitekim çok akıllı olduklarını sanan,
Yunan filozofları aldandılar pek yaman.


Kısa akıllarıyla vererek yanlış karar,
Allah’ın varlığını inkara kalkıştılar.


“Nemrud” ve “Firavun” da uyup akıllarına,
İnanmamışlar idi Allah’ın varlığına.


Ve Firavun daha da ileriye gitmişti,
Halkına, “Benden başka tanrınız yok” demişti.


Hatta Musa Nebi’ye demişti ki o ahmak:
(Başka tanrı var dersen, hapsederim seni bak.)


Halbuki gerçek ma’bud, yalnız Hak tealadır,
Her mahluka her ni’met, her iyilik O’ndandır.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -1- 18/08/2001

 

İslam alimlerinin en büyüklerindendir,
Tesirli sözleriyle kalpleri etti tenvir.


O bir gün buyurdu ki: (Dünyaya verme kıymet,
Zira Allah, dünyaya vermiyor ehemmiyet.


“Süslenmiş gelin” gibi cezbeder dünya seni,
Ahmak olan kaptırır dünyaya kendisini.


“Dünya da lazım” dersen, evet, bunda haklısın,
Ama muhabbetini kalbe sokmamalısın.


Zira kalp “Nazargahı ilahi”dir aşikar,
Dünya muhabbetinin orada ne işi var?


Dünyayı seven kişi, düşer onun ardına,
Ve lakin hiç bir zaman eremez muradına.


Çünki dünya, aslında senin gölgen gibidir,
Sen ondan kaçsan dahi, o hep arkandan gelir.


Eğer yakalamayı edersen arzu, talep,
Yetişemezsin, zira, o önünden kaçar hep.


Ey insan, sen dünyaya çalışsan da ne kadar,
Rızkın yine aynıdır, sadece malın artar.


Eğer hırslı olursan dünya toplamak için,
Üzüntülü, karışık, çetin olur her işin.


“Allah emretti” diye çalışır isen şayet,
İşlerin kolay olup, olmaz güçlük ve zahmet.


İnsanlar iki kısma ayrılırlar, şöyle ki,
Kimi “Dünya”yı ister, kimi de “Ahiret”i.


Yarın ahirette de dirilince insanlar,
Yine aynı şekilde ikiye ayrılırlar.


Kimisi, Cennetlerde bulur sonsuz bir ni’met,
Kimi de, Cehennemde çeker sonsuz eziyyet.


Mahşer günü insanlar “Bin sene” bekletilir,
Günahkar olanlara, dayanılmaz hal gelir.


En sonunda derler ki: (Başlasın artık hesap,
Razıyız Cehennemde çeksek de acı azab.)


Bin ahiret senesi o gün beklenecektir,
Oranın bir günüyse, bin dünya senesidir.


Lakin Allah’tan korkup, günah işlemiyenler,
“Arş-ı ala” altında bu vakti geçirirler.)


Bir gün de buyurdu ki: (Her insan iyi bilir,
İyilik edenlere çok teşekkür edilir.


Bütün iyilikleri gönderen Rabbimize,
“Teşekkür eylemek” de, bir borçtur hepimize.


Lakin Hak tealaya nasıl şükür edilir?
Bunu da bize yine Peygamberler bildirir.


İnsan, aklına göre Rabbine ne etse arz,
Çok iyi görünse de, O’na layık olamaz.


Hatta saygısızlığı, saygı anlıyabilir,
Şükür yapayım derken, hakaret yapabilir.


Evliyalarda olan keramet de velhasıl,
Yine Peyamberlere uymakla olur hasıl.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -2- 19/08/2001

 

İslam alimlerinden bir büyük evliya zat,
Mescidinde birine şöyle etti nasihat:


(Evladım, iyi bil ki, ölünce ahirette,
Hesaba çekilecek her Müslüman elbette.


Yapacaksan bu gün yap, iyi iş, güzel amel,
Zira hiç belli olmaz, ani gelir hep ecel.


Azabından korkarak, rahmetini umarak,
Kulluk eyle Allah’a, halisane olarak.


Kim korkup sığınırsa Allahü tealaya,
Allah da korur onu, uğratmaz bir belaya.


Yapacağın işleri öyle seç ki bu günde,
Hiç mahcub olmıyasın yarın Mizan önünde.


Yok ise amelinde eğer “Tam ihlas” hali,
Çarpılır suratına bir paçavra misali.


Ey oğlum, sen “Yolcu”sun, al yanına çok azık,
Aksi halde mahşerde fayda etmez pişmanlık.


Kalplerin titrediği çok korkunç yerdir o yer,
Ve asla geçmez o gün, özür ve bahaneler.


Allah’ın huzurunda o gün bütün ins ve cin,
Amel defterleriyle toplanır hesap için.


O gün herkesin başı korku ile eğilir,
Ve bekler ki, hakkında nasıl hüküm verilir?


O günü düşünüp de, amel etmiyen insan,
Öyle pişman olur ki, anlatamaz hiç lisan.)


Bir gün de buyurdu ki: (Allahü tealanın,
Sevgisine kavuşmak istiyen bir insanın,


Önce, “İtikad”ını düzeltmesi lâzımdır,
Sonra “Fıkıh” öğrenip, bunları yapmalıdır.


Sonra yapılacak iş kavuşmaktır “İhlas”a,
Kalbi temizlemektir kötülükten hülasa.


Bir kalp ki tutulmuştur Sahibinden gayriye,
O kalp “Hasta” demektir, muhtaçtır tedaviye.


Böyle kulun İslama sarılması güçleşir,
Farzlar zor ve zahmetli, haramlar tatlı gelir.


Kalbin bu hastalığa yakalanmasına hep,
Nefsin arzularına uymaktır asıl sebep.


“Nefis, Hak tealaya düşmandır hem de fazla.
O’na ibadet etmek arzu etmez o asla.


Nefis, haddizatında kendine de düşmandır,
İnsana haramları işletmekten zevk alır.


Bu adi zevklerine kavuşabilmek için,
Hatta dinsiz, imansız olmayı ister ilkin.


Kötü kimseler ile yaparak arkadaşlık,
Dinden, islamiyetten uzaklaşır o artık.


Mezhepsiz kimselerin kitaplarını hatta,
Okuyup, kalbi dahi kararır, olur hasta.


Eğer islamiyete uyarsa bir kimse tam,
Kalbi, bu hastalıktan kurtulur, olur sağlam.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -3- 20/08/2001

 

Allah adamlarından bir büyük evliyadır,
Kalplere hayat veren nasihatleri vardır.


Bir günki sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar,
Gaflete gelmeyin ki, mahşer günü hesap var.


Cevap verilemezse olur büyük pişmanlık,
Lakin olan olmuştur, çaresi yoktur artık.


Ömür çok az, iş mühim, hayli zordur o hesap,
Öyleyse kork Allah’tan, çetindir zira azap.


Ey oğlum, hiç güvenme parana, makamına,
Zira mahşer gününde bakmazlar asla buna.


Makam ve mevkilerin o gün olmaz değeri,
Görür herkes karşılık, ne ise amelleri.


Şunu da bilmiş ol ki, sen başıboş değilsin,
Bütün yaptıklarından hesaba çekilirsin.


Nasıl cevap verirsin, onu düşün şimdi sen,
Öyleyse cevabını hazır eyle şimdiden.


Her ne iş işledinse bir ömür müddetince,
Hep “Amel defteri”ne yazılır ince ince.


Mahşerde satır satır okunacak sana hep,
Günahın çok olursa, ne olur halin acep?


Hem o gün bulamazsın kaçacak bir yer dahi,
Sen bunların hepsini göreceksin vallahi.


Ey oğlum, şunu bil ki, bu dünya bir “İmtihan”,
Aldatmak istiyorlar seni nefis ve şeytan.


“Allah korkusu” ile titresin her an kalbin,
Zira O’na malumdur, an be an senin halin.


Malına güvenme ki, gidecek senden elbet,
Asla gafil olma ki, öleceksin akıbet.


“Ölüm”ü bir an bile çıkarma ki yâdından,
Zira odur insanı gafletten uyandıran.)


Bir gün de buyurdu ki: (Günah “Ateş” gibidir,
Günahlar sebebiyle Cehenneme girilir.


Bizim büyüklerimiz, bid’atten kaçındılar,
Haram ve günahtan da pek şiddetle kaçtılar.


Resul’ün sünnetine sarıldılar her işte.
Bizim bu yolumuzun esası budur işte.


Bir “Allah adamı”na kavuşursa bir kişi
Onun yaptığı gibi yapar artık her işi.


Kalbini, o büyüğün kalbine bağlıyarak,
Temizlenir, nurlanır Ondan feyiz alarak.


Onun teveccühüyle kalbi ve her hücresi,
Allah’ı zikre başlar, imana gelir nefsi,


Ve öyle tutulur ki o ilahi bir aşka,
Hiçbir şey düşünemez Hak tealadan başka.


“Bin sene” düşünse ve uğraşsa da o yine,
Allah’tan gayri bir şey getiremez kalbine.


Her a’zası islama uygun eder hareket,
Akar her an kalbine feyiz, nur ve bereket.)

 

Taha-yı Hakkari “kuddise sirruh” -4- 21/08/2001

 

İslam alimlerinin en büyüklerindendir,
İlmiyle insanların kalbini etti tenvir.


Yine bir sohbetinde buyurdu: (Hak teala,
Bize “Üç ni’met” verdi, çok değerli ve a’la.


Birincisi, dosdoğru bir “İman” ni’metidir,
Bu, bütün hayırlardan üstün ve kıymetlidir.


İkinci büyük ni’met, “Sıhhat” ile “Afiyet”,
Zira hayatın tadı, bunlarla olur elbet.


Üçüncüsü, insanı azdırmayan “Zenginlik”,
Dünyada bu üç ni’met lazımdır herkese ilk.


“Utanmaz” bir kişiyle arkadaşsan bu günde,
O, seni utandırır yarın mahşer gününde.


Hiç bugünün işini yarına bırakma ki,
Bir hastalık, yahut da bir ölüm olur vaki.


Ve gaflete gelip de kurma ki “Uzun emel”,
Çünki umumiyetle ani gelir hep ecel.


Ölüm gelip çatmadan hizmet et ki her saat,
Zira ecel gelince, elden çıkar bu fırsat.


Ey oğlum, doğruluktan ayrılma ki sen sakın,
Yarın mahşer gününde hiç pişman olmıyasın.


Nefsinin arzusuyla sakın ki iş yapmaktan,
Neticesi, muhakkak olur zarar ve ziyan.


Bil ki, bu dünya fani, ebedidir ahiret,
Sen her an ebediyi bu faniye tercih et.


Her zaman “Ümit”li ol, fakat lazım “Korku” da,
Müsavi olmalıdır ümit ile korkuda.)


Bir gün de buyurdu ki: (İslamiyete uymak,
Her mü’min üzerine, farz, lazımdır muhakkak.


Hak teala Kur’anda buyuruyor ki bize:
(Resulüm her ne emir getirdi ise size,


O emirleri alıp itaatkar olunuz,
Yasaklardan da kaçıp, Allahtan çok korkunuz.)


Ayeti kerimenin sonunda cenab-ı Hak,
(Allahü teala’dan korkunuz) buyurarak,


Yasaklardan kaçmanın, emirleri yapmaktan,
Çok mühim olduğunu ediyor bize beyan.


Zira Allah’tan korkmak, haram işlememektir,
Yani “Vera” ve “Takva”, dinde temel demektir.


İslamda en üstün şey, “Vera” ve “Takva” oldu,
(Dininizin temeli vera’dır) buyuruldu.


Haramlardan kaçmağa böyle çok ehemmiyet,
Verilmesinde ise, şudur ki asıl hikmet,


Sakınacak şeylerin daha çok olmasıdır,
Faidesinin dahi fazla olmasındandır.


Emirleri yapmak da faideli ise de,
Bu işleri yaparken, hisse vardır nefse de.


Halbuki yasaklardan kaçmakta böyle olmaz,
Nefis almaz bunlardan en ufak lezzet ve haz.)