Muhammed Bâbâ Semmâsî “kuddise sirruh” -1- 17/10/1999

 

Uyanık olmalıdır...


Allah adamlarından “büyük bir velî idi,
Söz ve nasihatleri, pek çok faideliydi.


Bir gün de buyurdu ki; (Biz insanlar hepimiz,
Ölüm için bir namzet, veya Hedef” gibiyiz.


Ecel, istediğini seçiyor, götürüyor,
Bu dünyaya gelenler, mutlak bir gün ölüyor.


“Dün” geçti, o iyi bir şahittir hakkımızda,
Ölümse beklemekte, her an yakınımızda.


“Bugün”, büyük bir fırsat, nimet ve ganimettir,
Onu, en iyi yerde, değerlendirmelidir.


“Yarın” henüz gelmedi, belki de gelmeyecek,
Zira yarın gelmeden, belki ecel gelecek.


Ölümden kaçış olmaz, o, gelecek mutlaka,
Ve hesap vereceğiz, bir bir cenab-ı Hakka.


Dedelerimiz bir bir, hepsi ölüp gittiler,
Biz dahi onlar gibi, ölürüz birer birer.)


Biri ona sordu ki; (Çok cahilim ben bizzat,
Nedir biz kullar için, en birinci nasihat?)


Buyurdu; (Hasta ise, bir kulun kalbi eğer,
İndallah makbul olmaz, yaptığı ibadetler.


Yani borcu ödenip, görmese de hiç azap,
Lakin pek kazanamaz, fazla ecir ve sevap.


Kalbin bu hastalığı, şudur ki asıl yine,
Tutulmuş olmasıdır, Hak’tan gayri birine.


Belki de kendisine bağlanmış olmasıdır,
Bu, onun en birinci, mühim hastalığıdır.


Çünkü kul, kendi için, ister esas her şeyi,
Kendi için arzular, mal, mevki ve rütbeyi.


Ve hatta çocuğuna ediyorsa muhabbet,
Kendini sevdiğinden, onu da sever elbet.


Maalesef onun nefsi, ona ma’bud olmuştur,
Çünkü o, sırf nefsinin ardında koşup durur.


Bir kul kurtulmadıkça, kendisine tapmaktan,
Kurtulamaz mahşerde, Cehennem azabından.


Nefsin esaretinden, kurtulursa bir kimse,
Sırf Allah’a kul olur, Rabbine yönelirse.


Yani nefse değil de, Rabbine uyarsa hep,
Nefsin arzusu için, etmezse bir şey talep,


Gitmiştir kalbindeki, o şiddetli hastalık,
Ma’budu nefis değil, “Allah”tır onun artık.


Çünkü o, Allah için, yapar her bir işini,
Zîra îman ve ihlâs, kaplamıştır içini.


Sırf Allah rızasını düşünür her bir işte.
Kendine tapınmaktan, kurtulmak budur işte.


Öyle ise müslüman, uyanık olmalıdır,
Nefsine aldanıp da, günah yapmamalıdır.


Eğer ki geçirirse, ömrünü günah işte,
Yarın Allah korusun, yanar çetin ateşte.)

 

Muhammed Bâbâ Semmâsî “kuddise sirruh” -2- 18/10/1999

 

Yaratılış gayesi...


Allah adamlarından, büyük âlim ve velî,
Nasihati herkese olurdu faideli.


Derdi ki; (Bir husustan korkarsa biri şâyet,
Ondan kurtulmak için, gösterir say-ü gayret.


Ve kavuşmak isterse, bir şeye biri eğer,
Ona kavuşmak için, çalışır, gayret eder.


Korkacak en büyük şey, “Cehennem”e girmektir,
Kurtulmağa ne kadar çalışılsa az gelir,


Kavuşulacak şeyse, “Cennettir ebediyyen,
Az gelir bu hususta, ne kadar gayret etsen.


Öyleyse büyük küçük, kaçının her günahtan,
Zira mü’min odur ki, hayâ eder Allah’tan.


Rabbimizin gadabı, günahlar içindedir,
Lâkin belli olmaz ki, acep hangisindedir?


Bunun için hepsinden, kaçmalı ki Müslüman,
Gadab-ı ilâhiye, uğramasın o insan.


Rızâsı da sevaplar içinde gizlidir hep,
Ve lâkin bilinmez ki, hangisindedir acep?


Bu yüzden yapmalı ki, sevap olan her işi,
Allah’ın rızasına, mazhar olsun o kişi.)


Bir gün de genç bir kişi, gelmişti huzuruna,
Şunları söyleyerek, nasihat etti ona.


(Ey oğlum, dünya fani, ebedîdir âhiret,
Bir gün ölüm herkese, gelecektir âkıbet.


Cehennemin azabı, şiddetlidir ve acı,
İslâmın ahkâmına, tam uymaktır ilâcı.


Aklı olan, şimdiden, hazırlanır o güne,
Aldanmaz bu dünyanın, sahte güzelliğine.


Dünya mal-ü mülküne, “Ahmak” olan aldanır,
“Akıllı” insan ise, ölüme hazırlanır.


Büyük ni’met bilerek, şu kısacık hayatı,
Çalışıp kazanmalı, ebedî mükâfâtı.


Ey oğlum, tavşan gibi, gözü açık olarak,
Daha ne güne kadar, sürecek bu uyumak?


Halbuki bu gafletin, sonu rezil olmaktır,
Dünya ve âhirette, bir şey kazanmamaktır.


“Mü’minûn sûresi”nde, nitekim Cenabı Hak,
Buyurdu; (Yaratmadım sizi abes olarak.)


Yâni yaratıldı ki, bu insanlar ve cinler,
Allahü teâlâya, ibadet eylesinler.


Sırf O’na “Kulluk” iken, yaratılış gayemiz,
Nasıl bunu unutup, isyan edebiliriz?


Ne kadar yaşasa da, ölecektir her insan,
Ve hesap verecektir, o gün her yaptığından.


İbâdetler gençlikte yapılır en münasip,
İhtiyarlık günleri, herkese olmaz nasib.


Henüz fırsat eldeyken, güç kuvvet yerindeyken,
Sarıl ibâdetlere, kaçın günah şeylerden.)

 

Muhammed Bâbâ Semmâsî “kuddise sirruh -3-

 

(‘Çoktur günahım!..’) 19/10/1999

 

Gönül ehli zâtlarından büyük alim ve velî,
Sohbeti, dinleyene olurdu faideli.

Bir gün sevdiklerine, bu mübarek âlim zât,
Yine bir sohbetinde, buyurdu; (Ey cemaat.

Yarın mahşer gününde, korkusuzluk, emniyet,
İçinde bulunmayı, istiyorsanız şâyet,

Ve yine Cehennemden, kurtulabilmek için,
Bugünden çaresine, bakın elbet bu işin.

Burada çok korkun ki, Allahü teâlâdan,
Kurtuluş mümkün olsun, âhirette azabtan.

Bu ömür sermayesi, günahla geçerse hep,
Kul, yarın sahibine, ne cevap verir acep?

Siz, dedelerinizin yerini tutarsınız,
Sizin de yerinizi, tutar torunlarınız.

Zira görürsünüz ki, gelenler hiç durmuyor,
Yine görürsünüz ki, giden geri dönmüyor.

Mutlak gideceğiniz bir yer var, bu kat’idir,
Bu da, hiç şüphe yok ki, huzur-u ilâhîdir.

Her gün birer ikişer, ölenler görüyoruz,
Onları elimizle, götürüp gömüyoruz.

Kara toprak altında, tek ve tenha olarak,
Yatıyorlar kefenle, ne yastık var, ne yatak.

Pişman olmamak için, kabir ve âhirette,
İslâma tam olarak, uymalıdır elbette.)

Bir gün de buyurdu ki; (Çok korkunuz Allah’tan,
Kaçının titizlikle, her haram ve günahtan.

Tenhâda da günahtan kaçmalı ki muhakkak,
Her şeyi görüyor ve, biliyor cenab-ı Hak.

İnsanların sadece dışını görürüz biz,
Lâkin içlerini de, görür elbet Rabbimiz.

Buna, kat’î olarak, inanırsa bir kişi,
Elbet İslâmiyete, uygun olur her işi.

Zaten inanmıyanın, imanı yok demektir,
İnanarak isyan da, ne büyük bir cürettir.

Zira Cenab-ı Allah, buyurur ki; (Ey insan,
Bilmiyor musun seni, görüyorum her zaman.)

Biri Resulullah’a, dedi; (Çoktur günahım,
Şimdi tövbe edersem, affeder mi Allah’ım?)

(Affeder) buyurunca, dedi; (Yâ Resûlallah,
Ben onları işlerken, görüyor muydu Allah?)

(Görüyordu) deyince, bir “Eyvah” dedi o an,
Ve yıkılıp can verdi, budur hayâ ve îman.

Hadiste buyurdu ki, yine Peygamberimiz;
(Allah’ı görür gibi, ibadet eyleyiniz.

Siz görmüyorsanız da, görmektedir O sizi,
Ve sizden iyi bilir, O sizin içinizi.)

Allah’ın gördüğüne inanan bir Müslüman,
Aslâ yapabilir mi, Ona günah ve isyan?)

 

Muhammed Bâbâ Semmâsi "rahmetullahi aleyh" 12/01/2001

 

"Bu dini eder ihya"


Allah adamlarından, çok büyük bir velidir,
Derecesi yüksek ve keramet sahibidir.


"Ali Ramiteni"nin mübarek sohbetinde,
Yetişerek kemale geldi nihayetinde.


"Kasr-ı Hinduvan" diye bir köy vardı ki meşhur,
Behaeddin Buhari, bu beldede doğmuştur.


Lakin henüz doğmadan ve işitilmeden adı,
Onun geleceğini müjdeledi üstadı.


Şöyle ki, her geçişte, o Kasr-ı Hinduvan'dan,
Derdi; (Bana bir koku geliyor ki buradan,


Zuhur eder bu yerde, çok büyük bir evliya,
İnsanların kalbine, saçar o nur ve ziya.)


Gelince yine bir gün bu bereketli yere,
Buyurdu ki; (O koku, fazlalaşmış bu kere.


Öyle zannederim ki, o gelmiştir dünyaya,
Büyüyüp yetişince, bu dini eder ihya.)


Bunu söylediğinde hakikaten o veli,
Henüz üç gün olmuştu, bu dünyaya geleli.


Dedesi, kucağına alıp bu torununu,
Ve "Bâbâ Semmasi"ye getirdi derhal onu.


Görür görmez, kavuştu bir sevinç ve huzura
Buyurdu; (kabul ettik bunu biz evlatlığa.)


Sonra Emir Külal'e buyurdu ki; (Ey oğlum,
Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum.)


Ne zaman ki gelmişti o evlenme çağına,
Geldi "Baba Semmâs"ın mübarek ocağına.


Huzuruna çıkmadan mescide girdi önce,
Secdeye kapanarak, dua etti şöylece:


(İlâhi, belâlara, türlü sıkıntılara,
Sabredebilmem için, güç kuvvet ver bu kula.)


Oradan üstadının yanına gelir gelmez,
Buyurdu ki; (Evladım öyle dua edilmez.


Allahtan "Belâ" değil, hep "Âfiyet" istenir,
Yâ Rab, beni rızana vasıl et, demelidir.)


Beraber yemek yiyip, kavuştu iltifata,
Gözü, ondan gayriyi görmüyordu adeta.


Yüksek teveccühüne nail olup o yine,
Ellerini öperek, dönüyorken evine,


Ona bir ekmek verip, buyurdu ki: (Evladım,
Al bunu, belki yolda birine olur lâzım.)


Düşündü ki; "Yemeği yemiştik biz halbuki,
Verdikleri bu ekmek, neye lazım olur ki."


Yolda misafir oldu bir fakirin evine,
Gördü ki muhtaç idi, bir ekmek dilimine.


Ekmeği ona verip, öğrendi hikmetini,
Anladı üstadının büyük kerametini.