Mevlana Halid-i Bağdadî “kuddise sirruh” (1) 01/10/1999
Fırsat varken!..
Halid-i Bağdadî ki, çok büyük bir velidir,
Söz ve nasihatleri, pek çok faidelidir.
Bir gün bu evliyanın, yanına bâzı zevât,
Gelmişti ki onlara, şöyle etti nasihat:
(Bu dünya “İmtihan”dır, ölümle erer sona,
Hazırlan fırsat varken, ölümden sonrasına.
Sıhhatli olduğuna, bakma sen şimdi bugün,
Ölüp o dar kabire, girdiğin günü düşün.
Bütün yaptıklarından, verirsin bir bir hesap,
Eğer günah işlersen, hak olur sana azap.
Bu dünya, ahirete ulaşan bir köprüdür,
Takva sahiplerini, Cennetlere götürür.
Senden öncekilerden, ibret al ki bu gün de,
Hiç pişman olmayasın, sen dahi öldüğünde.
Ey insan, bu dünyaya kaptırırsan kalbini,
Unutursun kabir ve, mahşerdeki halini.
Biraz gaflet edersen hemen kayar ayağın,
Büyük bir pişmanlığa, düşersin sonra yarın.
Bugün âhiret için topla ki çokça azık,
Yarın ecel yakalar, yapmadan bir hazırlık.
Yâni sen, bu dünyaya bir değer vermezsen hiç,
Dünya ve âhirette, bulursun neşe sevinç.)
Yine bir mektubunda, buyurdu ki bu veli,
Her Müslüman, gönlünü, âhirete vermeli.
Hem dine, hem dünyaya, düşkünlük iyi olmaz,
İki zıt şey, bir kalpte, birlikte bulunamaz.
Hele dünyalık için, âhiretini vermek,
Akıllı bir insana, yakışır iş değil pek.
Bütün din büyükleri, bid’atten kaçındılar,
Haram ve günahtan da, pek şiddetle kaçtılar.
Resulün sünnetine, sarıldılar her işte,
Bizim bu yolumuzun, esası budur işte.
Bir “Allah adamı”na, kavuşursa bir kişi,
Onun yaptığı gibi, yapar artık her işi.
Onun nasihatiyle iyi işler yaparak
İyi bir insan olur onu örnek alarak
Onun teveccühüyle, kalbi ve her hücresi,
Allah’ı zikre başlar, imana gelir nefsi.
Ve öyle tutulur ki, o ilâhî bir aşka,
Hiçbir şey düşünemez, Hak teâlâdan başka.
Bin sene düşünse ve, uğraşsa da o yine,
Allah’tan gayri bir şey, getiremez kalbine.
Her âzâsı islâma uygun eder hareket,
Akar her an kalbine, feyiz, nur ve bereket.
Hiç işleyemez olur, bir günah hatta çok az,
Bu, öyle bir nimet ki, herkese nasip olmaz.
Yani işin esası, dine uymaktır asıl,
İslâma uymadıkça, bir şey olmaz velhâsıl.)
Mevlânâ Halid-i Bağdâdî “kuddise sirruh” -2- 02/10/1999
Sabredin sıkıntıya!
Hâlid-î Bağdâdî ki büyük islâm âlimi,
İlmi ile islâma hizmet etti dâimî.
O bir gün buyurdu ki; (Kızmayın insanlara,
Sabredin insanlardan gelen sıkıntılara.
Allah adamlarından, vardı ki bir velî zât,
Kimsede aramazdı, o kusur ve kabahat.
Bir gün yeni ve temiz elbise giyip hemen,
Cum’a namazı için, erkence çıktı evden.
Bir kadın da vardı ki, o mahallede yine,
İnanmazdı mâlesef, onun büyüklüğüne.
Gördü ki o büyük zât, geliyor bu tarafa,
Bir kötülük yapmağı tasarladı bu defa.
Biraz önce çamaşır yıkamıştı o zâten,
Kirli ve pis sularla, dolu idi hem leğen.
Birikmiş pis suları, bilerek büyük fırsat,
Tam kapının önünden, geçerken o büyük zât,
Devirdi o leğeni, başından aşağıya,
Yoktu hiç kendisinde, çünki edeb ve hayâ.
Islandı pis sularla, o velînin her yeri,
Ve kirlendi tamamen, temiz elbiseleri.
Başını kaldırıp da, bakmadı “Bu kim?” diye;
Evine gitmek için, hemen döndü geriye.
Ona yaptılarsa da, bu haksız hakareti,
Yine de kendisinde buldu o kabahati.
Ve kendi kendisine, düşündü ki o hattâ;
“(Demek ki işlemişim ben bir günah ve hatâ.
Eğer ben etmeseydim, Rabbime günah, isyan,
O da, bu hakareti, yapmazdı bana şu an.
O halde ben kendimi düzelteyim”) diyerek,
Tövbe istiğfar etti, gözyaşları dökerek.
Dediler ki; (O kadın, yaptı da bunu size,
Niçin hiç kızmadınız, siz de o edebsize?)
Buyurdu; (O kadından, olmadı bu iş hâsıl,
Bana bu muamele, Rabbimden geldi asıl.
Çünki insan bir âlet, bir vâsıtadır ancak,
İyi kötü herşeyi, yaratır Cenab-ı Hak.
Eğer dilemeseydi, bu işi Hak teâlâ,
Gelmezdi bana elbet, bu musibet ve belâ.
O hatırlatmasaydı, vermeseydi güç kuvvet,
Yapamazdı o asla, bana böyle hareket.
Zahirde geldiyse de, bana bu, o kadından,
Hakikatte Allah’tır, ona bunu yaptıran.
Kulun karşılaştığı, iyi kötü her fiil,
Allah’tan gelir elbet, katiyyen kuldan değil.
Madem ki ne gelirse, Allah’tan geliyor hep,
Öyle ise kullara, kızmaya var mı sebep?
Biz kullar, Rabbimizin, çok aciz kullarıyız,
Ondan tatlı ve acı, ne gelirse râzıyız.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî “kuddise sirruh” -3-
(Ömür çabuk biter!..) 03/10/1999
Allah adamlarından, büyük âlim ve velî,
Sözleri insanlara oldu çok faideli.
Bir genç talebesine, yazdığı mektubunda,
Buyurdu ki; (Ölüm var, bu hayatın sonunda.
Ey oğlum, iyi bil ki, bu ömür çok kısadır,
Bu da büyük ganimet, ve çok büyük fırsattır.
Bu kıymetli zamanı, faidesiz şeylere,
Harc etmemelidir ki, tükenmesin boş yere.
Allahü teâlânın, beğendiği şeyleri,
Yapmak ile geçirmek, olur çok faideli.
Beş vakit farz namazı, hiç gevşeklik etmeden,
Cemaatle kılmalı, biraz geciktirmeden.
Tâdili erkân ile, kılınırsa hem eğer,
Hak teâlâ indinde, bulur kıymet ve değer.
Velhâsıl kul gönlünü, Allahtan gayrisine,
Tutulmaktan kurtarıp, dönmeli sahibine.
Yine bir Müslümanın, bedeni, her azâsı,
İslama uymalı ki, budur işin esası.
“Dünya”, gölge gibidir, gelip geçer çabucak,
Kim ona güvenirse, pişman olur muhakkak.
Onun için çok zaman kalmazsın sen onunla,
Ne kadar sarılsan da, ayrılırsın sonunda.
Öyle ise çıkmadan bu yalancı fâniden,
Onun muhabbetini, çıkarmalı kalbinden.
Dünya lezzetlerine, aldanmazsa kim eğer,
Sonsuz Cennet ni’meti olur, ona müyesser.
Her kim de âhirete, verirse fazla önem,
Olur iki cihanda, çok aziz ve muhterem.)
Biri dedi; (Efendim, kılıyorum ben namaz,
Lâkin alamıyorum, manevi lezzet ve haz.)
Buyurdu ki; (Rabbini, yalnız namazda değil,
Her zaman hatırla ve, O’ndan hiç olma gafil.
Günah işlemekten de, kurtarırsan kendini,
Ancak alabilirsin, namazın lezzetini.)
Bir gün de buyurdu ki; (Bu dünya sanki deniz,
Ve “Takvâ” gemisinde, yolcularız hepimiz.
Bu yolculuk, sahilde erecek nihayete,
O sahil de nisbettir, ölüm ve ahirete.
Yalnız yemek yemekle, doyarsa bir kul eğer,
Karnı tam doysa bile, gözü doymaz bu sefer.
Zenginliği “Mal” ile, olursa bir kişinin,
O da hiç zengin olmaz, fakirdir bunun için.
Kişi ihtiyacını, Rabbine etmezse arz,
İşi kolay olsa da, yine kolay hallolmaz.
Kullara arz ederse, yani bir kul her işi,
Hor ve zelil olmağa, mahkum olur o kişi.
Halis mümin, Rabbine güvenmeli her zaman,
Kurtulur böylelikle, her zarar ve ziyandan.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -1- 30/10/2000
Saadete kavuşmak...
“Hâlid-i Bağdâdi” ki, alim ve evliyadır,
Gece gündüz İslama mühim hizmeti vardır.
Sohbetiyle çok kişi gafletten oldu agah,
Hemen kabul olurdu duaları indallah.
Dediler ki: (Efendim, mü’mine lazım olan,
Ameller her ne ise, eyleyin bize beyan.)
Buyurdu: (Biz kullara ne emrettiyse Mevla,
Onlara titizlikle uymalıdır evvela.
Birinci vazifesi budur ki her mü’minin,
Her şeyden daha önce, etmeli bunu te’min.
Eğer kulun bu babta olursa az ihmali,
Yarın mahşer gününde, zor olur onun hali.
Emir ve yasaklara uymakta biraz gaflet,
Edenler, pişman olur ahirette be gayet.
Çünki emri yapmak ve haramlardan ictinab,
Farzdır ki, her mü’minin uyması eder icab.
Müslümana, yapması ikinci lazım olan,
Hep “Salih kullar” ile bulunmaktır çok zaman.
Her kim devam ederse “Sohbet-i salihin”e,
Kavuşur o Müslüman bir iman ve yakine.
Çünkü onlar, mübarek kullardır çok muttaki,
Yanlarında olanlar olmazlar fasık, şakî.
Allah adamlarının bir şefkatli nazarı,
Alçaktan, bâlâlara yükseltir insanları.
Salihler sohbetine kim ederse çok devam,
Dolar gönül evine, ilahi nur ve ilham.
Yapması mühim olan bir üçüncü iş ise,
Şefkat ve merhametle davranmaktır herkese.
Merhametli olanı, çok sever cenab-ı Hak,
Böyle kullar, rahmete kavuşurlar muhakkak.
Yalnızca kendisini düşünürse eğer kul,
Hak teala indinde olmaz iyi ve makbul.
Herkesin yardımına kim koşarsa her zaman,
Ona da, mahşer günü yardım eder Yaradan.)
Bir gün de buyurdu ki: (Saadete kavuşmak,
Allah’ın Resulüne uymakla olur ancak.
Bu dünya geçicidir, aldanma aman sakın,
Bugün senin ise de, başkasınındır yarın.
Ahirettekilerse sonsuzdur, ebedidir,
Ve onlar da, dünyada ancak elde edilir.
Bu birkaç günlük hayat, eğer o Peygambere,
Uyarak geçer ise, bu ni’met geçer ele.
Ebedi saadeti ele geçirmek için,
Ona uymak lazımdır, çaresi budur işin.
Yoksa Resulullah’a olunmadıkça tabi,
Ahirette hiçbir şey ele geçmez tabii.
Velhasıl ne yapılsa, Ona tabi olmadan,
Yarın mahşer gününde olmazlar derde derman.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -2- 31/10/2000
Dünya nedir?
“Hâlid-i Bağdâdi” ki, hal ehli bir velidir,
Söz ve nasihatleri kalpleri etti tenvir.
Bir gün bazı kimseler gelerek bu “Veli”ye,
Dediler: (Dünya nedir? Bahsedin biraz bize.)
Buyurdu ki: (Dünyada asla vefa bulunmaz,
Ona kim bağlanırsa, murada kavuşamaz.
Üzeri şeker kaplı bir “Zehir”dir o güya,
Çabuk bitip tükenir, olur hayal ve hülya.
“Ahiret” böyle değil, ebedidir o hayat,
Burada kazanılır azab veya mükafat.
Onun sonsuzluğuna inanırsa bir insan,
Dünyaya sarılması, hayrete olur şayan.
Yalnız “Ahiret” için yaratıldık biz elbet,
Orada iki yer var, ya “Cehennem”, ya “Cennet.”
Sonsuzdur ikisi de, yok üçüncü bir mahal,
Öyleyse bu faniye bağlanmak ne garip hal.
O, kulu terk etmeden davranıp daha evvel,
Kul onu terk ederse, olur iyi, mükemmel.
Bu dünya iki gündür, bir “Üzüntü”, bir “Sevinç”,
Böyle bir vefasıza insan aldanır mı hiç?
Öyleyse bırakın da bu geçici hayatı,
Kazanın ahirette ebedi mükafatı.
Bakın günler geçiyor, ömürler tükeniyor,
Seneler “Su” misali hızla akıp gidiyor.
Uzak zannettiğiniz oluyor hemen yakın,
“Henüz gencim, vakit var” demeyin aman sakın.)
Bir gün de buyurdu ki: (Saadete kavuşmak,
Allah’ın Habibine uymakla olur ancak.
Çünki Odur kulların en üstün ve iyisi,
Ve Odur ahiret ve dünyanın efendisi.
Onun izinde giden, bulur rahat ve huzur,
Ona uyan, mutlaka seadete kavuşur.
Ona uymak demek de, yoluna sarılmaktır,
Küfür ve kafirliği, pis, aşağı tutmaktır.
Çünki “İslam” ve “Küfür”, zıddır birbirlerine,
Bir kalpte biri varsa, yer kalmaz diğerine.
Birine kıymet vermek, yermektir ötekini,
Birini kötülemek, övmektir diğerini.
Bir kimse kötülerle yaparsa arkadaşlık,
Git gide o da bir gün, olur asi ve fasık.
O kötü kişilerin yanında dura dura,
Kararır temiz ruhu, hasret kalır huzura.
Onların zulmetiyle bozulup azar azar,
Mazallah imanını kaybedip, “Küfr”e kayar.
O hâlâ kendisine der ki: “Ben müslümanım”
Lakin küfrün içine batmıştır adım adım.
Kim böyle kimseleri edinirse arkadaş,
Küfür bataklığında boğulur yavaş yavaş.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -3- 01/11/2000
Bu dünyada misafirsin...
“Hâlid-i Bağdâdî” ki, büyük alim ve veli,
Sohbeti, insanlara olurdu faideli.
O bir gün buyurdu ki: (Bu dünya bir “İmtihan”,
İmtihan içindeyiz dünyada yani her an.
Hadiste buyurdu ki o Resul-i kibriya:
“Kalacağın miktarda gayret eyle dünyaya.
Ne kadar kalacaksan ahirette de şayet,
Ona da, ona göre çalış ve eyle gayret.
Ve Allah’a ne kadar muhtaç isen sen şayet,
Ona da, o kadar çok ibadet icab eder.
Ne kadar dayanırsan Cehennem ateşine,
Öyleyse o kadarcık dal günahlar içine.”
Ey insanlar, bu dünya “Altın”dan olsa şayet,
Ne kıymeti vardır ki, elden çıkar nihayet.
Ahiretin esası, “Toprak” da olsa eğer,
Kıymetlidir, çünki o hiç bitmez, devam eder.
“Sonsuz” ile “Fani”yi bir tutmaz aklı olan,
Birisi devamlıdır, öteki olur viran.
Ey insan, bu dünyada misafirsin bugün sen,
Malın dahi elinde emanettir esasen.
Misafir çok dursa da, en son gider evine,
Emanet de verilir sonunda sahibine.
Bu dünya gelip geçer, burası “Darül firak”
Hiç kimse muradına eremez tam olarak.)
Bir gün de buyurdu ki: (Dünya ile ahiret,
Bilin ki birbirine tamamen zıttır elbet.
Ahireti kazanmak isterse insan eğer,
Vermemeli dünyaya fazla kıymet ve değer.
“Dünya” demek, Allah’ın sevmediği şeylerdir,
Yani yasak ettiği günah, çirkin işlerdir.
Dünyayı terk etmekle kazanılır ahiret,
Lakin iki şekilde ele geçer bu ni’met.
Birincisi şudur ki, haramlarla birlikte,
Bütün mubahları da terk etmektir her işte.
İkinci derecesi, yalnız günah ve haram,
Şeyleri terk etmeğe göstermektir ihtimam.
İnsan birincisine olmasa da muvaffak,
Bu şekilde dünyayı terk etmeli muhakkak.
Mubah kullananları çok sever Hak teala,
Haram işliyenlere gelince sevmez asla.
Aklı olan bir kimse, geçici bir zevk için,
Rabbini gücendirmez, doğrusu budur işin.
Sonra haram edilen şeyleri Hak teala,
Zararlı olduğundan haram kıldı kullara.
“İçki” aklı giderir, “Kumar”la söner ocak,
Bunları işliyenler, kendine eder ancak.
Yalan, gıybet, iftira, söz taşımak, sui zan,
Bunların zararı da yapanadır her zaman.)
Mevlâna Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -1- 17/11/2000
İlim öğrenmek...
“Hâlid-i Bağdâdi” ki alim ve evliyadır.
Kalpleri aydınlatan nasihatleri vardır.
Kendisinden nasihat isteyen birisine,
Buyurdu ki: (Güvenme Rabbinden gayrisine.
Maddi menfaat için, bir kula az muhabbet,
Hakiki mü’min için, ne de büyük bir gaflet.
Zira seni yaratan, biliyor seni yine,
Yakışır mı gidesin ondan gayri birine?
O halde ne akılsız, ne gariptir şu insan,
Yağıyor kendisine Rabbinden nice ihsan.
Lakin şükretmiyor da Hakiki sahibine,
Gidiyor kendi gibi aciz olan birine.
Ey insanlar, nefsini kim ederse hor, zelil,
Ni’metin gelmesine olur layık ve ehil.
Nefsini bir şey sanan kimse de, tam aksine,
Eremez ni’metlerin asla bir tanesine.)
Bir gün de buyurdu ki: (Her şeyden daha önce
İslamın ahkamını öğrenmeli güzelce.
Hadiste buyuruldu: “Biraz ilim öğrenmek,
Nafile ibadetten üstündür sabaha dek.”
Yani Resullaha tam tabi olmak için,
Dini iyi bilmesi lazım gelir kişinin.
Sonra, bildiklerini yapmağa sıra gelir,
Yani farzları yapıp, haramdan el çekilir.
Mü’min, islama göre yapar ise işleri,
Saadet kapısından girmiş olur içeri.
Hak teala Resul’ü gönderdi ki cihana,
Ebedi saadeti bildirsin her insana.
Her kim ona inanıp, çok severse eğer ki,
Kazanır bu sayede ebedi saadeti.
Mesela onu sevip, tabi olan bir kimse,
Eğer gün ortasında bir miktar uyur ise,
Gece sabaha kadar ibadetten iyidir,
Zira bu, o Resul’ün adet-i şerifidir.
Ve yine bayram günü, o Resul’e uyarak,
Neş’eyle yiyip içip, o gün oruç tutmamak.
Onun emretmediği senelerce tutulan,
Oruçlardan kat be kat üstündür yine bundan.
Yine ona uyarak, müslüman bir fakire,
“Bir kuruş” dahi olsa, zekat vermek farz diye,
Kendi arzusu ile “Dağ kadar” altını hep,
Dağıtmaktan kat be kat üstündür bundan sebep.
Günah olan şeyleri Hak teala beğenmez.
Beğenilmeyen şeye, elbet sevap verilmez.
Resulullah’a uymak, Allah’a itaattır,
Bunun böyle olduğu, kat’i ve muhakkaktır.
Ebedi saadete kavuşmak için insan,
Olması lazım gelir önce halis Müslüman.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -2- 18/11/2000
Dünya çok kısadır...
“Hâlid-i Bağdâdi” ki, büyük âlim ve veli,
İlmiyle insanlara oldu çok faideli,
Bir gün ona sordular: (Tasavvuf ne demektir?)
Buyurdu: (İnsanlara eziyyet etmemektir.
Ve lakin bu zamanda adı var tasavvufun,
Hakikatini ise bilen yok asla bunun.)
Dediler: (İyi insan nesi ile bellidir?)
Buyurdu ki: (O kimse, evvela edeblidir.
Hal ve hareketinde uzaktır gösterişten,
Kaçınır ahirete yaramayan her işten.
Bilir ki, Hak teala görüyor kendisini,
Haram ve günahlardan sakındırır nefsini.
Bilir ki, her işini kaydediyor melekler,
Hep hayırlı işleri yapmağa gayret eder.)
Bir genç dua istedi bir gün de bu “Veli”den,
Buyurdu: (Hak teala korusun seni senden.)
O genç hayret edince, buyurdu ki: (Bak evlat,
En azılı düşmanın “Nefsin”dir senin bizzat.
Dünyada ondan ahmak bir varlık yoktur daha,
Gayesi, seni isyan ettirmektir Allah’a.)
O genç yine sordu ki. (Ne demektir tevekkül?)
Buyurdu ki: (Allah’tan gayriye verme gönül.
Kefildir Hak teala senin dahi rızkına,
Güvenme bunun için Rabbinden gayrısına.)
Yine bir sohbetinde buyurdu: (Cenab-ı Hak,
Yaratmadı elbette bizi abes olarak.
İnsan, Rabbine karşı her an acizliğini,
Muhtaç, zavallı olup, gücü yetmezliğini,
Göstermek maksadıyla dünyaya gelmektedir.
Zaten Rabbine karşı “Kulluk” da bu demektir.
Ve lakin bu kulluk da, yalnız Resulullah’ın,
İzin verdiği gibi olmalıdır bi hakkın,
Onun emretmediği riyazet, mücahede,
Hepsi zarar ziyandır, faideden ziyade.
Nefse ağır gelse de, o şeyler yapılınca,
Yine de zararlıdır, ona uyulmayınca.
“Ehli sünnet” denilen İslam âlimlerinin,
Bildirdiğine göre bir “İman” lazım ilkin.
İman ve itikadı sağlam ettikten sonra,
Emir ve yasaklara uymağa gelir sıra.
“İlim”, “Amel”den sonra, lazımdır bir de “İhlas”,
Azaptan kurtulmak da, bununla olur esas.
Sözün özü şudur ki, ahirette kurtulmak,
Doğru iman ve halis amelle olur ancak.
Oğlum, dünyada kalmak zamanı pek kısadır,
Çoğu boş yere geçti, kalan ise pek azdır.
“Ahiret”, dünya gibi değildir böyle fakat,
Orası ebedidir, oradır asıl hayat.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -3- 19/11/2000
Şerefli olmak için...
Allah adamlarından, büyük alim ve veli,
Sözleri herkes için oldu çok faideli.
Bir kimse bu veliden nasihat isteyince,
Buyurdu ki: (Evladım, “Edeb” lazım ilk önce.
Bir kalbin “İman” dolu olmasına alamet,
Bütün Müslümanlara gösterir çok merhamet.
Çok üzülür mü’minler sıkıntıya girince,
Koşar yardımlarına, elinden geldiğince.
Bir kalbin de “Nifak”la dolmasına alamet,
Bunlar da her insana, beslerler kin ve haset.
Bir kul ibadetini gösterirse gayrıya,
“İhlas”tan ayrılmıştır, o hal olur bir “Riya”.
Gösterişten kurtulup, kazanırsa ihlası,
O zaman temizlenir o kalbin kiri, pası.
Bir beden de İslama gece gün etse hizmet,
Hak teala indinde kazanır kadir, kıymet.
Şerefli bir Müslüman olmak için de ama,
Dikkat etmek lazımdır helal ile harama.
O’nun mahluklarına merhametli de olmak,
“İyi insan” olmanın bir şartıdır muhakkak.
Sonra devam etmeli alimler sohbetine,
“İyi kul” olmak için lazımdır bu da yine.)
Bir gün de buyurdu ki: (İyi dinle evladım,
Ahiret hayatına asıl hazırlanalım.
Orada iki yer var, “Cennet” ile “Cehennem”,
Bunların ikisi de mevcutlardır şimdi hem.
Her kimin hangisine gideceği de yine,
Bağlıdır dünyadaki yaptığı işlerine.
Ya sonsuz bir saadet, ya ebedi bir elem,
Bunları haber verdi bizlere Fahri-i âlem.
Aklı olan, durmadan çalışması lazımdır,
Zira hiç dayanılmaz, azablar pek acıdır.
Ey oğlum, ömrümüzün en kıymetli zamanı,
Boşa geçip, geriye kaldı kısa bir anı.
En verimli günleri, Rabbin düşmanı olan,
“Nefs”in isteklerini yapmakla geçti her an.
Geriye, ömrümüzün en kıymetsiz, verimsiz,
Bir zamanı kaldı ki, ne iş yapabiliriz?
Keşke gençlik çağında yapılsaydı ibadet,
Yarın mahşer gününde olmazdı tasa ve dert.
“Zararın neresinden dönülse yine kârdır.”
Zira kurtuluş için, bu fırsat elde vardır.
Gençlikte kaçırılan ni’meti hiç olmazsa,
Şimdi yakalamaya çalışmalı hülasa.
Kısa bir sıkıntıyla, az bir amelle yine,
Kavuşmak mümkün olur Cennet ni’metlerine.
Gençlikte yaptığımız çirkin, fena fiiller,
Tövbe ve gözyaşıyla affedilebilirler).
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -1- 10/12/2000
Affedici olmak...
“Hâlid-i Bağdâdî ki, büyük alim, evliya,
Onun gayretleriyle din ilmi oldu ihya.
“Tasavvuf nedir?” diye sordular kendisine,
Buyurdu ki: (Hiç fırsat vermemektir nefsine.
Bir “Allah adamı”nın giderek tam izinden,
Dünya muhabbetini çıkarmaktır içinden.
Kendisinden ziyade, gayriyi düşünmektir,
Allah’a kulluk edip, dine hizmet etmektir.
Kimseye vermemektir sıkıntı, zarar, ziyan,
İşte budur tasavvuf, budur kâmil Müslüman.)
Yakın ve dostlarına ederdi çok nasihat,
İsterdi ki her kişi, olsun mes’ud ve rahat.
Sıkıntıda görseydi eğer bir Müslümanı,
Yardımına koşardı her ne varsa imkânı.
Sırf kendi nefsi için kimseye kızmazdı hiç,
“Allah için” olurdu Onda öfke ve sevinç.
Derdi ki: (Her Müslüman mahbubudur Allah’ın,
Hali tehlikelidir ona soğuk duranın.)
Özür dileyenleri affederdi muhakkak,
Derdi ki: (Affetmeyi seviyor cenab-ı Hak.
Öyle affetmeli ki insan din kardeşini,
Unutmalı tamamen onun fena işini.)
Bir gence buyurdu ki: (bu dünya bir “Hayal”dir,
Arkasında koşanlar ne ahmak, ne gafildir.
Ne kıymeti vardır ki paranın, malın acep,
İnsan onun peşinde ömrünü harcasın hep.
Oğlum, ne güne kadar sürer bu gaflet daha,
Ölüm uyandırmadan, uyan da dön Allah’a.
Ölmeden ahirete yarar iş yap ki şu an,
İnsan böyle kurtulur ahirette azabtan.
Ahirete yarayan amel ise bir tektir,
O da, “Resulullah’ın yolunda yürümek”tir.
İşlerde ve sözlerde, hatta her harekette,
Emir ve yasaklara uymalıdır elbette.
Bu emirlere uymak, necata olur sebep,
Yani tatbik edene, iyilik getirir hep.
Bunlardan ayrılmaksa, elbette çok kötüdür,
İnsanı utandırıp, felakete götürür.
Kul, “Bin sene” yaşasa ve etse ibadetler,
Ve çektirse nefsine, çok sıkı riyazetler,
Eğer Resulullah’a olmadı ise tabi,
Bunların zerre kadar kıymeti olmaz tabii.
“Su” gibi görünürse nasıl ki çölde serap,
O ibadetlerden de, alınamaz hiç sevap.
Lakin ona uyarak yapılsa az bir amel,
O “Bin yıllık” taatten olur üstün ve güzel.
Hatta bir iş olmıyan “Uyku” bile, muhakkak,
İyidir, uyunursa Ona tabi olarak.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -2- 11/12/2000
“Uyanın ey insanlar!..”
Allah adamlarından olan bu mübarek zat,
İlmiyle insanlara ederdi çok nasihat.
Derdi ki: (Hak indinde üstünlüğü bir kulun,
“Takva”sıyla bellidir, ölçüsü budur bunun.
Zira takva sahibi, korkar Hak tealadan,
Sarılır ibadete, kaçınır her günahtan.
Onun, “Allah korkusu” sinmiştir yüreğine,
Hangi halde olsa da, günah işlemez yine.
Allah’tan korku hali, şuna benzer ki onun,
Annesinden korkması gibidir bir yavrunun.
Annesi azarlasa, dövse de onu yine,
Daha fazla sarılır, o çocuk annesine.)
Bir gün de buyurdu ki. (Uyanın ey insanlar,
Bilin ki, ömrünüzün sonunda bir “Ölüm” var.
Bizden önce gelenler nerdedir şu anda?
Öldüler herbirisi, beklenmedik zamanda.
“Kötü insanlar” ile kurmayın münasebet,
Zira geçer onlardan size dahi musibet.
“İyiler”le olmaya çalışın ki çok zaman,
Size de geçsin biraz onların ihlasından.
Kim haram karşısında, kapatırsa gözünü,
Doldurur “İman” ile Allah onun gönlünü.
İnsan, nefse aldanıp günah işlerse şayet,
Pişman olup, Rabbinden istemeli mağfiret.
Zira tövbe ederse, bir kul halis olarak,
O kulun günahını affeder cenab-ı Hak.)
Yine bir sohbetinde buyurdu: (Hak teala,
Kolaylık göstermiştir her emrinde kullara.
Nitekim ibadette istemiştir hep azı,
Günde yalnız “Kırk rek’at” emretmiştir namazı.
Bu kırk rekat namazın kılınması da zaten,
“Bir saat”lik bir zaman bile tutmaz esasen.
Bunları kılarken de, en kısa ve kolay bir,
Sure okumayı da kabul eylemektedir.
Ayakta kılamayan, kılar hem oturarak,
Onu da yapamayan, kılabilir yatarak.
Rüku ve secdeleri yapamazsa bir insan,
“İma” ve işaretle kılabilir her zaman.
Eğer abdest almakta, “Su” zarar verir ise,
“Toprak” ile teyemmüm yapabilir o kimse.
Yine “Zekat” için de, kolaylık göstermiştir,
Malın hepsini değil, “Kırkta bir” emretmiştir.
Onu da hemen değil, bekletip o şeyleri,
Tam “Bir sene” geçince emretmiştir vermeyi.
Yeme ve içmede de, çok şeyi edip mubah,
Az, bir iki nesneyi kılmıştır haram, günah.
Haram kılmasında da vardır ki nice sebep,
Çünki zarar verirler bu şeyler insana hep.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” -3- 12/12/2000
Konuşan dünya!..
Bu zat buyuruyor ki: (Dünyaya az muhabbet,
Müslümanı Rabbinden uzaklaştırır gayet.
Rabbimiz bu “Dünya”ya suret verip mahşerde,
Bulundurur herkesin göreceği bir yerde.
Saçları darmadağın, birbirine karışmış,
Gözleri mosmor olup, dili dışarı sarkmış.
Sivri köpek dişleri uzamış dışarıya,
Kara, çirkin suratlı benzer kocakarıya.
O gün mahşer halkına nida eder bir melek:
(Bunu tanıdınız mı, bilen var mı?) diyerek.
Derler ki: (Hiç görmedik ve asla tanımayız,
Onu tanımaktan da Allah’a sığınırız.)
Melek der: (Ey insanlar, bilirsiniz siz bunu,
Yine de tanıtayım, onun kim olduğunu.
Uğrunda kavga eder, hani döğüşürdünüz,
Hani birbirinizi vurup öldürürdünüz.
En büyük arzunuzdu, onu ele geçirmek,
Uğrunda mubah idi, sizce günah işlemek.
Hani öğünürdünüz onu elde edince,
O yolda çok yalanlar söylerdiniz bir nice.
Sizi, alimleriniz ederdi de çok ikaz,
Siz kulak vermezdiniz onlara lakin biraz.
“Kötü kadın” misali, cilve yapıp o yine,
Aldatıp çekiyordu sizi hilelerine.
İşte ey ehli mahşer, bunu görürsünüz ya,
Çoğunuzu aldatan budur o “Fani Dünya”.
Sonra da Cehennemden, zebaniler gelerek,
Ateş’e götürürler onu sürükleyerek.
Lakin o, Cehenneme gidiyorken bu sefer,
Bazı şeyler söyler ki, işitir ehli mahşer.
Der ki: (Götürüyorlar Ya Rabbi beni, fakat,
Hani beni çok sevip, aşık olan cemaat?
Bana tabi olup da, ardımca yürüyenler,
Hani seni bırakıp, bana gönül verenler?
Ömrünü benim için tüketen ehli gaflet,
Hani benim arkamdan gelen ehli şekavet?
Dün kimler vardı ise benim ile peş peşe,
Onlar da ardımsıra atılsınlar ateşe.)
Onlar mahşer içinden seçilip ayrılırlar,
“Dünya” ile birlikte ateşe atılırlar.
Ve lakin bakarlar ki “Şeytan” dahi ateşte,
Toplanıp bulunurlar daha çok serzenişte.
Derler: (Senin yüzünden biz buraya atıldık,
Şimdi de bu ateşten sen çıkar bizi artık.)
O der ki: (Suçu niçin bana yükletirsiniz?
Beni görmüş müydünüz o dünyada peki siz?
Siz kendi kendinizi attınız bu azaba,
Suçu niçin üstüme atarsınız acaba?)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi "kuddise sirruh" -1-
Halis niyet... 09/01/2001
Allah adamlarından büyük islam alimi,
İlmiyle insanlara hizmet etti daimi.
O bir gün buyurdu ki: (Kul işini ihlasla,
Yapmazsa, ahirette faydası olmaz asla.
Yorgunluktan ibaret olur onun ameli,
Ahirette mâlesef boş kalır yine eli.
Zira Peygamberimiz bir hadisinde yine,
Şöyle buyurmuşlardır Sahabe-i güzine:
"Ümmetimden vardır ki bir nice oruç tutan,
"Açlık" ve "Susuzluk"tur kârları o oruçtan.
Çok ibadet yapan da vardır ki gündüz gece,
Bunlardan kazançları "Yorgunluk"tur sadece.)
Nitekim "Riya" ile ibadet edenlerin,
Hali, şu kimselere benzer, iyi dinleyin.
"Çakıl taşları" ile doldurmuş kesesini,
Dışardan zengin sanır insanlar kendisini.
Bundan kârı sadece şudur ki bu kişinin,
"Ne zengin adam" derler, insanlar onun için.
Bir şey satın alacak olsa o para ile,
Hiç kimse vermez ona, en kıymetsiz mal bile.
İşte ibadette de, olmazsa halis niyyet,
Allah, o amellere vermez hiç ehemmiyet.)
Bir gün de buyurdu ki: (Bu din, "İlim" dinidir,
Dinini bilmiyenin imanı gidebilir.
Nasihatlerin özü şudur ki, en evvela,
Birlikte bulununuz "Allah adamları"yla.
Çünki bu alimlerin bildirdikleri gibi,
"İman" edilmedikçe herşey boştur tabii.
Dinin bekçisi olan bu büyük alimlerin,
Yolunda yürüyenler azabtan olur emin.
Çünki onların yolu, "Ehli sünnet" yoludur,
Sağa sola sapmıyan, orta ve doğru yoldur.
Bundan "Kıl ucu" kadar ayrılık olsa biraz,
Ahirette azabtan kurtuluş mümkün olmaz.
Bu yoldan zerre kadar ayrılmışsa bir kimse,
Onunla arkadaşlık, zararlıdır herkese.
Böyle bir kimse ile arkadaşlık etmeği,
"Öldürücü zehir"den, daha kötü bilmeli.
Gayesi "Dünya" olan din adamlarından da,
Sakınıp, durmamalı az bile yanlarında.
Çünki onlar, dünyayı ederler dine alet,
Onlara aldananlar, helak olur nihayet.
Hakiki bir müslüman, düşünür hep dinini,
"İslama hizmet" için, feda eder kendini.
Hatta hizmet ederken Allah'ın kullarına,
Kendi menfaatini getirmez hatırına.
Dışarıdan bakanlar, onu "Akılsız" bilir,
Zira maksat sahibi sanki "Deli" gibidir.)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi "kuddise sirruh" -2- 10/01/2001
En akıllı kimdir?
Bu zat buyuruyor ki: (Bilin ki ey insanlar,
Bize Hak tealanın emir yasakları var.
Bir kul, ibadetini ihlasla yapmalıdır,
Sonra da tam unutup, hatırlamamalıdır.
Lakin unutmamalı "Günah"ını müslüman,
Affı için ağlayıp, yalvarmalı durmadan.
Nitekim Resulullah buyurdu eshabına:
(Vaktiyle birkaç kişi gittiler kabristana.
Dediler ki: "Bir dua edelim Rabbimize,
Ölülerden birini diriltsin şimdi bize.)
Ölümden, ahiretten bir havadis alalım,
Ona göre dünyada bir hazırlık yapalım."
Ve hemen abdest alıp, kıldılar hepsi namaz,
Sonra da el kaldırıp, ettiler dua, niyaz.
Hak teala izniyle bu dua akabinde,
Bir mevta dirilerek, kalkıverdi kabrinde.
Yüzünde vardıysa da biraz secde eseri,
Yine siyah olmuştu yüzünün bazı yeri.
O mevta dile gelip dedi ki: "Ey insanlar,
Gafletle yaşamayın, ahiret var, hesap var.
Yatarım şu mezarda doksan küsur senedir,
Ölümün sarsıntısı hâlâ üzerimdedir.
Ölüyormuşum gibi, şimdi de yine aynen,
O şiddetli acıyı hissediyorum halen.
Harcamışız bu ömrü fuzuli şeyler ile,
Lakin şimdi pişmanlık ve üzülmek nafile.")
Bir gün de buyurdu ki: (Bağlanmayın dünyaya,
Zira bu, bir "Hayal"dir, yahut tatlı bir "Rüya."
Bu dünyada her kim ki, "Mal, para" peşindedir,
Öyleyse o büyük bir belanın içindedir.
Çünki Hak tealanın beğenmediği şeyler,
O kimsenin gözüne "Güzel" görünmekteler.
Hak teala "Dünya"ya vermezken değer, kıymet,
O, tam bunun aksine verir çok ehemmiyet.
Ey insan, bilir misin dünyanın aslı nedir?
Yaldızlanmış "Necaset", şeker kaplı "Zehir"dir.
Halbuki Hak teala akıl verip kullara,
"Dünya"nın iç yüzünü haber verdi onlara.
Bunun için bu babta demiştir ki alimler:
Bir zengin ölüyorken vasiyyet etse eğer.
Dese ki: "Ben ölürsem, malımı cem ediniz,
Zamanın en akıllı adamına veriniz."
O mallar bir "Zahid"e verilmelidir elbet,
Çünki zahid, dünyaya vermez hiç ehemmiyet.
Hiç kıymet vermemesi onun "Dünya malı"na,
Açık bir alamettir aklının çokluğuna.
Aklı kuvvetlendirmek için de bir müslüman,
"Ölüm" ve "Ahiret"i düşünmelidir her an.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi "kuddise sirruh" -3
Her an imtihandayız!.. 11/01/2001
"Hâlid-i Bağdâdi" ki, büyük İslam alimi,
İlmi ile İslama hizmet etti daimi.
Nasihat istemişti bir kimse kendisinden,
Buyurdu ki: (En fazla, kork sen kendi nefsinden.
Zira bir insan ile, Halık'ı arasında,
En büyük perde, engel, kendisidir aslında.
Zira "Nefsi emmare" var ki alçak ve kâfir,
Her arzusu, Allah'ın emrine muhaliftir.
Kul, Rabbini bırakıp olursa nefse tabi,
Onu, "Ma'bud" olarak bilmiş olur tabii.
O, Rabbinin emrini tutsaydı daha üstün,
Nefsine tapınmaktan kurtulurdu büsbütün.
İnsan her amelinde imtihan ediliyor,
Ki, her işte acaba kimi tercih ediyor?
Her gün binlerce defa yol ayırımındadır,
"Rabbin" emri bir yanda, "Nefs"inki bir yandadır.
Mecburen ikisinden birini tercih eder,
Sonunda ya kazanır, veyahut da kaybeder.
Eğer ki her işinde uyarsa hep nefsine,
Tapınıyor demektir, o kendi kendisine.
Nefse değil Allah'a tabi olursa şayet,
Allahü tealadır ma'budu onun elbet.
İşte bu yüzdendir ki, bir insanın Rabbine,
Kavuşmasına mani, kendi nefsidir yine.
Nefse tabi olmaktan kurtulmadıkça bir kul,
Allahü tealaya bulamaz asla vusul.)
Bir gün de buyurdu ki: (Ölüm var ey insanlar,
Azık hazırlayın ki, ahiret var, hesap var.
Bu gaflet pamuğunu atın ki kulaklardan,
Yoksa olmaz başka şey, yarın pişman olmaktan.
Birinin bedenine hastalık gelse eğer,
Onun tedavisine ne kadar gayret eder.
Halbuki o kimsenin asıl "Kalb"i hastadır,
Lakin o, hiç bu derdi umursamamaktadı
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -1- 16/05/2001
“Halid-i Bağdadi” ki, çok büyük bir veliydi,
O devrin bir teki ve asrın müceddidiydi.
Osman-ı Zinnureyn’in soyundan olan bu zat,
Bağdat’ta tevellüd ve eyledi Şam’da vefat.
Uzuna yakın boylu ve iri yapılıydı,
Buğday benizli olup, heybet ve vakarlıydı.
Burnunun orta yeri, yüksekçe idi biraz,
Sakalında, siyahtan daha az vardı beyaz.
Geniş göğüslü olup, güler yüzlü idi hem,
Onun gibi bir veli, az görmüştü bu âlem.
Daha küçük yaşında başladı tahsiline,
Çabucak vâkıf oldu, ilimlerin hepsine.
O devirde, ne kadar varsa ilim sahibi,
Dediler ki; “Bir âlim şimdi yok onun gibi”
Yirmi bir yaşındayken, henüz bu mübarek zat,
Ulema ve avâma, oldu hoca ve üstad.
Her taraftan insanlar, koştu onun dersine,
Şevk ile katıldılar, halka-i tedrisine.
Zühd ve takva üzere sade hayat yaşardı,
Zira temiz kalbinde, “Resulün aşkı” vardı.
Yegâne düşüncesi şu idi ki bu zatın,
Hemen ziyaretine gitsin Resulullahın.
Çıktı bir gün nihayet, Medine beldesine,
Geldi Resulullahın mübarek türbesine.
Ziyaret âdâbını yerine getirerek,
Düşündü ki; “Kendime, bir rehber bulsam gerek.”
Kamil bir veli bulup, ona teslim olmağı,
Öyle istiyordu ki, kalmadı hiç durağı.
Rastladı o günlerde faziletli bir zâta,
Dedi ki; (İhtiyacım var benim nasihata.)
O dedi ki; (Kâbe’yi ettiğinde ziyaret,
Edebe mugayir şey görürsen, eyleme ret.)
“Peki” deyip, oradan Mekke’ye geldi hemen,
Beytullaha dönerek, salevat okur iken,
O sırada gördü ki, Beytullah’ta bir kimse,
Kâbe’ye sırt çevirmiş, bakıyor kendisine.
Düşündü; “Utanmadan Kâbe’ye sırt çevirmiş,
Edebi gözetmiyor, hiç olur mu böyle iş?”
O böyle düşünürken, dedi ki o zat ise;
(Niçin kötülüyorsun böyle beni ey kimse?
Bil ki mü’mine hürmet, önce gelir Kâbe’den,
Bunun için yüzümü sana çevirmiştim ben.
Hatırla Medine’de görüştüğün o zatı,
Ne idi hem de onun, sana o nasihatı?)
Derhal özür dileyip, dedi ki kendisine;
(Beni de kabul edin, talebeniz içine.)
O dedi; (Sen burada hiç durma, bu iş için,
Hindistan’da hallolur, ancak senin bu işin.)
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -2- 17/05/2001
Ravda-i mübareki ve Kâbe’yi ziyaret,
Edip, memleketine avdet etti nihayet.
Talebe okutmakla meşgul oldu ilk zaman,
Lâkin hiç çıkmıyordu, “Hindistan” hatırından.
Çünkü ona, Kâbe’de demişti ki bir âbid;
(Senin işin, orada tamam olur ey Hâlid!)
Bu düşünce içinde, yanarken her gün içi,
Hindistan’dan, yanına çıka geldi bir kişi.
Mirza Abdürrahim’di ismi de o gelenin,
Talebesinden idi, “Abdullah Dehlevi”nin.
O, “Mevlanâ Halid”in huzuruna girince,
İletti üstadının, selamını ilk önce.
Arz etti ki; (Üstadım, Abdullah-ı Dehlevi,
Hindistan diyarına davet eder sizleri.)
Başladı onun ile, her gün sohbet etmeğe,
Gidemez olur artık, ders için talebeye.
Talebe, bu Hindliye kızdılar için için,
Lakin bilmiyorlardı, hikmetini bu işin.
Hocaları, zahirde yetişmişti gerçi tam,
Lakin “Batın ilminde” değildi henüz tamam.
Resulullahtan gelen ilim, feyiz ve nûrlar,
“Abdullah Dehlevi”nin kalbine akmıştılar.
O da, Resulullahın işbu emanetini,
Teslim etmek üzere, arardı bir ehlini.
Kendisi, Hindistan’da bulunurdu o vakit,
Fakat Bağdat’ta idi, o an “Mevlânâ Halid.”
Kalp gözüyle gördü ki, işte bu büyük zat da,
Aradığı o kişi, bulunuyor “Bağdat”ta.
Ve hemen gönderdi ki, talebeden birini,
Onu alıp gelsin de, versin emanetini.
İşte o talebeyle, bir gün “Mevlânâ Hâlid”,
Çıktılar yolculuğa geçirmeden hiç vakit.
Ve lâkin talebeler, hatta cümle ahâli,
Pek fazla üzüldüler, öğrenince bu hali.
Kimse anlamamıştı hikmetini bu işin,
Gidip çok yalvardılar “Yoldan çevirmek” için.
Ne kadar ısrar edip, yalvardılar ise de,
Çevirmek konusunda, vermedi bir faide.
Dediler ki; (Efendim, öyle yer ki Hindistan,
Türlü tehlikelerle doludur o yer şu an.
Bizleri terk edip de, gitmeyiniz o yere,
Zira çok karanlık ve zulmetlidir o yöre.)
Buyurdu; (Âb-ı hayat, zulümatta bulunur,
Orda feyiz, bereket, ordadır rahat, huzur.)
Bir “Gül”ün kokusunu alan “Bülbül” misali,
Şiddetle istiyordu, Hindistan’a visâli.
Kimseyi dinlemeyip, o yola koyuldular,
Herkes, gözyaşlarıyla onu uğurladılar.
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -3- 18/05/2001
Bir sene yolculuktan sonra “Mevlânâ Halid”,
Delhi’ye geldiğinde ikindiydi tam vakit.
Delhi’nin toprağına, ilk ayak bastığında,
Dağıttı sevincinden her ne varsa yanında.
Sonra varıp, elini öperek o büyüğün,
Talebesi olmakla, şereflendi aynı gün.
O da, ilk iş olarak, ezmek için nefsini,
Verdi ona, “dergâhın günlük temizliği”ni.
Her zâhiri ilimde çok büyük âlim iken,
Başladı vazifeye, hiç itiraz etmeden.
Kova ve süpürgeyi, her gün alıp eline,
Aylarca devam etti, dergâh temizliğine.
Kovasını, kuyudan su ile doldurarak,
Taşırdı omuzunda, bir sopaya takarak.
Dergâhtan o kuyuya, o kuyudan dergaha,
Gidip gidip gelirdi, bir günde pek çok defa.
Hem dergâhın “temizlik işi”yle uğraşırdı,
Ve hem de abdest için depoya su taşırdı.
Üstadının verdiği bu temizlik işinden,
Eğer az bir gevşeklik gelse idi içinden,
En şiddetli cezayı verip hemen nefsine,
Yine devam ederdi, aynı vazifesine.
Bir gün, nasıl olduysa yaparken bu işini,
Az hissetti nefsinin işe gevşekliğini.
Derhal kendi kendine, söylendi ki; (Ey nefsim,
Sana, bu çok şerefli vazifeyi veren kim?
Yapmak istemez isen, bu işi eğer ki sen,
Atarım elimdeki süpürgeyi ve hemen,
Yerleri, sakalımla süpürürüm vallahi,
Vazifene, severek devam et, durma haydi.)
Nefsini, bu şekilde paylayınca o biraz,
Ondan sonra, nefsinden gelmedi bir itiraz.
Üstadının verdiği bu işi yapmak için,
Çalıştı canla başla, gevşeklik etmeksizin.
Su taşıya taşıya, aylarca omuzunda,
İki omuzu dahi, yara oldu sonunda.
Bir gün, yine dergâha omuzda su taşırken,
Mübarek üstadıyla karşılaştı âniden.
“Abdullah-ı Dehlevi” şahid oldu ki, o an,
Halid-i Bağdadi’nin mübarek omuzundan,
Çıkıyor Arş’a doğru, muazzam büyük nûrlar,
Melekler, hayranlıkla onu seyrediyorlar.
Ne zaman ki üstadı, vâkıf oldu bu hale,
Anladı artık onun geldiğini kemâle.
Beş ay da bulunarak üstadının yanında,
Olgunlaştı iyice, nazarları altında.
Yani onda bulunan o şerefli emanet,
“Halid-i Bağdadi”ye geçmiş oldu nihayet.
Mevlanâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -4- 19/05/2001
“Abdullah Dehlevi”nin hizmet ve himmetinde,
Kalıp, kısa zamanda kemâle geldiğinde,
Üstadı, kendisine buyurdu ki; (Ey Hâlid,
Şimdi, memleketine geri dön, Bağdat’a git.
Sen de yay bu nurları, taliplerin kalbine,
Ve Hak âşıklarını, kavuştur Rablerine.)
Arz etti ki; (Ey hocam, ey sebeb-i devletim,
Bu hizmetin ifası, zor olur zannederim.
Çünkü o diyarlarda var ki öyle kişiler,
Pek fazla itibar ve şöhret sahibidirler.
Cümle halk, o zatlara gönülden bağlıdırlar,
Âlimler de, onlara gayet saygılıdırlar.
Ben eğer kalkışırsam o yerlerde bu işe,
Halk beni men eder ve başlarlar serzenişe.)
O böyle arz edince, buyurdu ki; (Ey Halid,
Sen gidince, vaziyet olur buna müsait.
Sen anlat doğru yolu oranın insanına,
Herkes gelip, yüz sürer ayağının tozuna.
İtibarlı kişiler olsa da orda gerçi,
Sen gidince, onlar da olur sana hizmetçi.)
Sonra bütün talebe ve cümle ahaliyle,
Yürüdü dört mil kadar, onu teşyi etmeye.
Gözyaşları içinde, onu uğurladılar,
(Hâlid herşeyi aldı götürdü) buyurdular.
Delhi’den ayrıldıktan bir müddet sonra yine,
Mektup yazıp, şunları buyurdu kendisine:
(Ey Allahın sevgili kulu Mevlanâ Halid,
Esselâmü aleyküm, duacıyım beş vakit.
Tepeden tırnağa dek, kusur içinde olan,
Bu fakire, öyle çok ni’met gelir ki her an,
Bunların şükrü için, Allahü tealaya,
Ne desem, yine azdır, sığmaz söze yazıya.
Vücudumun her kılı, konuşup gelse dile,
Şükrünün zerresini eda edemez bile.
En büyüğü şudur ki, bu gelen ni’metlerden,
İnabet almanızdır sizin bu fakirlerden.
İftihar ediyorum, bu fakir sizin ile,
Çünkü bu yol yayılır, kuvvetlenir sizinle.
Teveccühlerinize kavuşmakla bu âlem,
Başka âlem oluyor, şükürler buna her dem.
Nasıl “Bâki Billah”ın talebesi içinde,
İmâm-ı Rabbani’nin yeri ayrı idiyse,
Ben dahi söylerim ki, her zaman tekrar tekrar,
“Mevlana Halid” ile ediyorum iftihar.
Siz, o memleketlerin kutb-u âlemisiniz,
Sizin vasıtanızla, yayılır nûr ve feyiz.
Şimdi sizin eliniz, benim elim demektir,
Ve yine sizi görmek, aynen beni görmektir.)
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -5- 20/05/2001
O “Mevlânâ Halid” ki, Delhi’den ayrılarak,
Bağdad’a vardığında, “Büyük veli” olarak,
Bilcümle âlimler ve fazilet sahipleri,
Talebeler ve şehrin ileri gelenleri,
Sevinç ve neş’e ile onu karşıladılar,
Ahali, sanki o gün bir bayram yaşadılar.
Bir yıl önce ayrılıp, gider iken Delhi’ye,
Herkes yalvarıyordu, “Efendim gitme” diye.
Lâkin bir sene sonra döndüğünde Delhi’den,
Derecesi, kat be kat artmıştı evvelkinden.
Birçok Hak âşıkları hep ona koşuyordu,
Zira ilim ve feyiz, ondan fışkırıyordu.
Lâkin fesatçılar da, eksik olmuyordu pek,
Cephe alanlar oldu, onu çekemiyerek.
Bir fesatçı vardı ki, “Hâlet Efendi” diye,
Gidip şikâyet etti bu zatı halifeye.
Dedi ki; Devlet için, tehlikelidir bu zat,
Her an yıkılabilir, o durdukça saltanat.
Onbinlerce adamı vardır ki bu kişinin,
Ortadan kalkmaz ise, zarardır devlet için.)
Zamanın padişahı “Sultan Mahmud Han” ise,
Ona fena kızarak, eyledi muâheze.
Söylediği sözlere etmeyip hiç itibar,
Dedi; (Din adamından devlete gelmez zarar.)
“Hâlid-i Bağdadi” de, işitince bu hali,
Sevinip, padişaha dua etti bir hayli.
O “Mevlânâ Halid” ki, Bağdad’a döndüğünde,
Âlimler, edeb ile diz çöktüler önünde.
Vakur ve heybetliydi, Hakk’ın bu evliyası,
Sohbeti, süpürürdü kalpten kiri ve pası.
Sohbetine bir gelen, ayrılmıyordu artık,
Cemaat, her gün daha olurdu kalabalık.
Bağdat valisi olan, “Said Paşa” da yine,
İşitip, koştu hemen onun ziyaretine.
Gördü ki, âlimlerin genci ve yaşlıları,
Edeble otururlar, öne eğik başları.
O sırada bir nazar eyledi o vâliye,
Heybetinden diz çökü, başladı titremeğe.
Biraz vakit geçip de, sakinleşince hali,
Buyurdu ki; (Kıyamet, dehşetli yer ey vâli.
O gün öyle gündür ki, çok süt veren analar,
Körpe yavrularını, korkudan unuturlar.
Ve nice hamileler vardır ki ayriyeten,
Vakitsiz doğururlar, o günün dehşetinden.
Herkesi sarhoş gibi görürsün, değillerdir,
Lakin Hak tealanın azabı şiddetlidir.)
Bu nasihatleri de işitince o vali,
Başladı titremeğe, değişti yine hali.
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -6- 21/05/2001
Beyaz atlı kahraman!..
Bu büyük evliyayı kıskanıp, haset eden,
İki yüz kadar kişi var idi ki hâssaten,
Bir araya gelerek, verdiler şöyle karar,
“Öldürelim bu zatı, bugün akşama kadar.”
Günlerden Cuma idi, silahlanıp geldiler,
Caminin kapısında gizlenip beklediler.
Dediler ki; “Ne zaman o çıkarsa camiden,
Üzerine saldırıp, öldürelim âniden.”
Nihayet bitti namaz ve dağıldı cemaat,
Camiden son olarak, çıktı o mübarek zat.
Ve lâkin çıkar çıkmaz, fark etti o da bunu,
Bildi niyetlerinin “Sû-i kast” olduğunu.
Ve bir baktı onlara, pek hiddetli olarak,
Kaldılar yerlerinde “Mıh” gibi çakılarak.
Sonra, silahlarını düşürüp ellerinden,
Yığılıp kaldı çoğu, onun bu heybetinden.
Bir kısmı da, büyük bir dehşete kapılarak,
Kaçıp uzaklaştılar, korkudan bağırarak.
Bu hadise hakkında, dedi ki o kaçanlar,
“O, camiden çıkıp da, edince bize nazar,
Omuzları üstünde, vardı koca bir arslan,
Görmedik ömrümüzde, böyle korkunç bir hayvan.
Nerdeyse üstümüze saldıracak idi ki,
Selâmeti, kaçmakta bulduk biz tabii ki.”
Yine bir gün, bir kişi var idi ki Bağdat’ta,
Düşmanlık eder idi, bu zâta her fırsatta.
Bir gün de alay etti, taklidini yaparak,
Lakin cinnet geçirdi, aklını oynatarak.
Hısım ve akrabası, “Onu affetsin” diye,
Gelerek yalvardılar, Halid-i Bağdadi’ye.
Yine merhamet edip, affetti o kimseyi,
O anda, delilikten kurtulup oldu iyi.
Bir gün de, bu büyük, zat talebesiyle yine,
Hicret ediyorlardı, Bağdat’tan Şam şehrine.
Kafile, Şam’a doğru yol alırken salimen,
Bir soyguncu grubu, peyda oldu âniden.
Haydutlardan birisi, anlatır ki şöylece;
Biz hücum etmek için, hazırlandık hemence.
Lâkin tam o sırada, beyaz kaftanlı biri,
Beyaz at üzerinde çıkıverdi ileri.
Sonra da bir “dağ” kadar büyüdü önümüzde,
Biz feci halde korktuk, bunu gördüğümüzde.
Atların üzerinden yerlere yuvarlandık,
Hata ettiğimizi bilvesile anladık.
“Halid-i Bağdadi”yi gördük sonra birazdan,
Ve eman dilemeğe başladık bir ağızdan.
Bizi affetmesini istedik o büyüğün,
Soygunculuk yapmayı, terk eyledik aynı gün.
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -7- 22/05/2001
Bir gün “Mevlânâ Halid” Haca gitmek zere,
Katırına binerek, çıktı hemen sefere.
Şam’a uğradığında, yalancı, fasık biri,
Gidip şikâyet etti, kadıya bu veliyi.
Dedi ki; (Üç ay önce, çalınmıştı katırım,
Meğer ki bu zat çalmış, görür görmez tanıdım.)
Vaziyeti öğrenmek maksadıyla o dahi,
Mahkemeye çağırdı, “Halid-i Bağdadi”yi.
Yalancı şahitleri dahi dinlediğinde,
Verdi kesin hükmünü, yalancının lehinde.
“Mevlânâ Halid” ise, çıkınca mahkemeden,
Teslim etti katırı, o yalancıya hemen.
Buyurdu ki; (Ey kişi, hükmü ile hakimin,
Anlaşılmış oldu ki, bu hayvan şimdi senin.
Lâkin ben, şunu dahi söyliyeyim ki şimdi,
Bu hayvan, benim evde dünyaya gelmiş idi.
Yine de hiç kimseye sû-i zan etmiyorum,
Çünki Allah, her şeye kadirdir, biliyorum.
Benim evimde doğan bu katırı, pek âlâ,
Senin eve koymağa kadirdir Hak teâla.
Senin katırını da, benim eve koymuştur,
Madem ki hüküm böyle, bu iş böyle olmuştur.
Bağdat’tan Şam’a kadar binme ücretini de,
Vereyim ki, hakkınız kalmasın üzerimde.)
Tam parayı çıkarıp, o kimseye verirken,
Yalancının katırı, oraya geldi birden.
Katırı görür görmez o yalancı şahitler,
“Hâlid-i Bağdadi”den çok özür dilediler.
O hâkim, daha sonra öğrendi hadiseyi,
Aradı, bulamadı “Hâlid-i Bağdadi”yi.
O yalancı kişiyle, yalancı şahitler de,
Kaçıp mekan tuttular, Şam’dan başka bir yerde.
Bir gün de Abdülbaki adında bir kimseyi,
Bağdat’a, vazifeli gönderdi valileri.
Abdülbaki Efendi, bir ay kaldı Bağdat’ta,
Parası da bitince, kaldı çok sıkıntıda.
Açlık ve üzüntüyle günleri geçirirken,
“Hâlid-i Bağdadi”yi hatırladı âniden.
Düşündü; “O, Allahın bir evliya kuludur,
Benim halim, muhakkak o zatın malumudur.”
O, düşünür idi ki bunları, tam o saat,
Kapısı çalınarak, içeri girdi bir zat.
Elindeki keseyi bırakıp girdi söze;
(Halid-i Bağdadi’nin selamları var size.
Buyurdu ki, “Parasız kalmış olabilirler,
İşbu hediyemizi lütfen kabul etsinler.”)
Başka bir şey demeden, gitti izin alarak,
Saydı, “yirmi bin altın” var idi tam olarak.
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -8- 23/05/2001
“Hacı Halil Efendi” nâmında biri vardı,
Padişahın hususi hizmetini yapardı.
Hacca niyyet ederek, sultandan aldı izin,
Sonra çıktı sefere, Kâ’beye varmak için.
İstanbul’dan ayrılıp, geçince Üsküdar’a,
Mezarlık tarafından, biri çıktı o ara.
Elindeki mektubu uzatıp ona derhal,
Dedi; (Halil efendi, şu mektubu hele al.
Koy cebine, unutma, varınca Şam şehrine,
Takdim eyle Mevlâna Halid hazretlerine.)
O mektubu alarak, devam etti yoluna,
Şam’a gelip yerleşti, valinin konağına.
“Mevlânâ Halid” ise, o akşam hizmetçiye,
Buyurdu ki; (Hazırlan, gideceğiz valiye.)
Ziyarete gidince konağında vâliyi,
Hürmetle karşıladı, “Halid-i Bağdadi”yi.
Halil Efendi dahi, orada idi, fakat,
O zatın mektubunu unutmuştu o saat.
“Mevlânâ Halid” ona, bir şey demedi önce,
Hatırlattı sonunda, mektubu vermeyince.
Buyurdu; (Yanınızda, bize teslim edecek,
Birinden aldığınız emanet olsa gerek.)
Yine hatırlamadı bunu Halil Efendi,
(Bende, size verecek bir emanet yok) dedi.
Buyurdu ki; (Olacak, bir bakın cebinize,
Üsküdar’da, birisi vermişti onu size.)
O zaman hatırlayıp, çıkardı onu hemen,
Takdim etti ve lakin çok utandı halinden.
Halil Efendi dahi, arz etti ki; (Efendim,
Bize dua buyurun, şimdi Hacca giderim.
Lâkin Hac dönüşünde, misafir olup size,
İnşallah kavuşurum, yüksek himmetinize.)
Buyurdu ki; (Dönüşte buraya uğrarsınız,
Lakin bizi, burada belki bulamazsınız.)
Hakikaten Mekke’ye varıp gördü ki o zat,
Bir cenaze namazı kılarlar bir cemaat.
Ve yaklaşıp sordu ki; (Cenaze yok ortada,
Siz kimin namazını kılarsınız burada?)
Dediler; (Vefat etti, bugün Mevlânâ Halid,
Biz, onun namazını kılıyoruz bu vakit.)
O zaman kendisine geldi Halil efendi,
Haccedip, İstanbul’a tekrar avdet eyledi.
Vaktâ ki Üsküdar’a vasıl olunca, yine,
Rastladı kabristanda o mektup sahibine.
O, sordu ki; (Mektubu hangi gün, hangi saat,
Verdiniz, ne buyurdu okuyup o büyük zat?)
Dedi; (Şu gün, şu saat teslim ettim kardeşim.)
O da dedi; (Tam o gün halloldu o zor işim.)
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -9- 24/05/2001
Bir gün talebesine ederken vaaz, sohbet,
Buyurdu ki; (Geliyor yanımıza bir zulmet.)
Aradan yarım saat geçmemişti ki daha,
Bir râfizi âlimi giriverdi dergâha.
Ayrıca, âlim diye getirmiş on âdiyi,
Ki imtihan etsinler, “Hâlid-i Bağdadi”yi.
Mübarek huzuruna girince onlar fakat,
Yüzlerine bakmayıp, etmedi hiç iltifat.
Vakar ve heybetinden korkarak onlar hatta,
Dikilip, yarım saat beklediler ayakta.
Sonra Mevlânâ Halid, o gelen kimselere,
İşaret eyledi ki; “Oturun şimdi yere!”
Yüzlerine bir defa bile dönüp bakmadan,
Sohbetini bitirip, çıkıp gitti dergahtan.
Onlar, bir müddet daha titreyip yine böyle,
Sonra kendilerine geldiler tamamiyle.
Dediler; (Bu âlimde bir haller var ki fakat,
Onu anlamak için, bizde yok güç ve tâkat.)
Çaresizlik içinde, düşünüp taşındılar,
Onu mağlub edecek “Bir âlim” aradılar.
Nihayet “Şeyh Yahyâ-i Mezveri” isminde bir,
Âlime mektup yazıp, dediler; (Hal böyledir.
Burada, “Hâlid” diye vardır ki genç bir âlim,
Herkes mağlub oluyor, karşısına çıksa kim.
Bu zat, önce her ilmi mükemmel tahsil edip,
Olmuştu genç yaşında büyük âlim ve edib.
Ve lakin Hindistan’a gidip geldikten sonra,
Mürşidlik davasına kalkıştı insanlara.
Onu mağlub etmekten, âciz kaldık hepimiz,
Bu hususta, sadece sizdedir ümidimiz.
Size vacip oldu ki, bu taraflara gelip,
Buna “Dur” diyesiniz, ilimde onu yenip.)
Bu yazılan mektubu alınca bu Şeyh Yahya,
Bazı talebesiyle, geldi hemen oraya.
Âlimler karşılayıp, çok iltifat ettiler,
Hepsi, kendi evine götürmek istediler.
Lâkin o, aldırmayıp ilgi ve iltifata,
Dedi; (Beni götürün dediğiniz o zata.)
Dergâhın kapısına yakın geldiği vakit,
Ayakta karşıladı onu “Mevlânâ Halid.”
Müsafeha ederek oturttu yanlarına,
Ve ilgi göstererek, iltifat etti ona.
Şeyh Yahya’nın kalbinde, ince, zor mes’eleler,
Vardı ki, soracaktı onları birer birer.
Lâkin o tasarlarken, bunları sormak için,
Aldı cevaplarını, hiç sual etmeksizin.
Zira “Mevlânâ Halid” o sualleri tek tek,
Sayıp, cevaplarını verdi izah ederek.
O, bu hali görünce, utandı kendisinden,
Hemen özür dileyip, oldu talebesinden.
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -10- 25/05/2001
Dört evladı vardı ki, “Halid-i Bağdadi”nin,
Şihabüddin, Necmüddin, Abdurrahman, Beaheddin.
Bunlardan Şihabüddin, Urfa’da etti vefat,
Behaeddin, tâundan eyledi terk-i hayat.
O, henüz beş yaşına girmemişti ki daha,
Yakalandı bu tâun denilen hastalığa.
İşte bu Behaeddin, vefat eylediğinde,
“Hüzün” ile karışık, “Sevinç” vardı içinde.
Dedi ki; (Yâ İlâhi, bu oğlum Behaeddin,
Bizi, mıknatıs gibi yanına çeker bir gün.)
Sonra bizzat kendisi kıldırıp namazını,
“Kasiyun tepesi”ne defnettiler na’şını.
Orada emretti ki, bazı talebesine;
“O yerde, bir kabir de kazsınlar kendisine.”
Sonra talebesinden tâuna yakalanan,
Molla İsa’ya gelip, teselli etti son an.
Buyurdu ki; (Yâ İsâ, ol müsterih ve rahat,
Asla olamıyacak şeytan sana musallat.
Oğlum Behaeddin’e selam söyle ve de ki,
“İnşallah pek yakında gelecek baban dahi.”)
Oğlu Abdurrahman da, aynı sene içinde,
Ölerek, defnedildi Kasiyun tepesine.
Ve lâkin defin için gittiğinde o dağa,
Gördü ki kazılmamış kendinin kabri daha.
Emir verdiklerine, bunu hatırlatarak,
Buyurdu ki; (Kabrimi bugün kazın muhakkak.)
Defin bittikten sonra, döndüler hanegâha,
Ve artık dışarıya çıkmadılar bir daha.
Buyurdu; (Tek bir yere istiyorum gitmeyi,
Oğlum Behaeddinin yanıdır o yer dahi.)
Dediler ki; (Elemle doldu şimdi gönlümüz,
İnşallah emir gelmez, uzun olur ömrünüz.)
Buyurdu; (Ölmek için, geldik Şam diyarına,
Yaklaştı ecelimiz, gelir bu gün yarına.
Çünki Cuma gecesi geldiğinde, şu vakit,
Aranızdan ayrılır, gider Mevlânâ Halid.)
Çoluk çocuğu ile vedalaşıp tek be tek,
Sonra da, herbirine vasiyyetler ederek,
“Biz, bu Cuma gecesi gidiyoruz” dedi ve,
Ayrılıp teşrif etti, oradan medreseye.
Dedi; (Yemin ederim Allaha ey insanlar,
Baliğ olduğum günden, tâ ki bu güne kadar,
Bir vakit namazımı dahi terk eylemedim,
Kuşluk ve teheccüdü dahi eda eyledim.
Lakin bunu duyunca, demeyin ki, “Bu Halid,
Ölünce, hasenata muhtaç olmaz bir vakit.”
İhlâs ve Fatihayı okuyup behemehal,
Ruhuna göndermeyi etmeyiniz hiç ihmal.)
Mevlânâ Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -11- 26/05/2001
“Hâlid-i Bağdadi”nin son günleri idi ki,
Bir gün sevdiklerine yaptı şu vasiyeti:
(Benim ölümüm gibi, musibet gelmez size,
Lâkin sabrı tavsiye ederim hepinize.
Ölürsem, yüksek sesle bağırıp çağırarak,
Ağlamayın ki, bana, eza verir bu ancak.)
Vasiyyeti bitince, Hâlid-i Bağdadi’nin,
Geldi talebesinden, seyyid “İbni Abidin.”
Edeble, kendisine bazı fıkhî sualler,
Sorup, cevaplarını alınca birer birer,
Arz etti ki; (Bir rüya gördüm ben geceleyin,
Vefat eylemiş idi Osman-ı Zinnureyn.
Çok büyük kalabalık olmuştu cemaat da,
Cenaze namazında ben imam oldum hatta.)
Buyurdu ki; (Yakında bu Halid vefat eder,
Namazımı kıldırmak, sana olur müyesser.
İşte, doğru tabiri böyledir bu rüyanın,
Zira evladındadım ben hazreti Osman’ın.)
O an “İbni Âbidin” başını eğdi öne,
Üzüldü bu rüyayı ona arz ettiğine.
Odasına girerek, sonra Mevlânâ Halid,
Dedi; (Kimse girmesin içeriye bu vakit.)
Lâkin talebeleri yalvarıp hizmetçiye,
Dediler; (Son bir defa girelim içeriye.)
Böylece izin alıp, bazı talebeleri,
Girip az oturarak, çıktılar sonra geri.
En son nasihatini yaparak evladına,
Buyurdu ki; (Şu anda yakalandım tâuna.)
Ve o gece sarardı, mübarek benizleri,
Buyurdu; (Şimdi artık girmeyiniz içeri.
Ve benden, bundan sonra bir şey istemeyiniz,
Rabbim ile meşgulüm, araya girmeyiniz.)
Sağ yanı üzerine, kıbleye müteveccih,
Yatarak, murakabe yapmağı etti tercih.
En son “Fecr suresi”nin en son âyetlerinden,
Okudu ki, mânası şöyle idi mealen:
(Ey mutmain olan nefs, sen Ondan, O da senden,
Razı olmuş olarak, Cennetime gir hemen.)
Sonra mübarek rûhu uçtu Arş-ı a’lâya,
Kavuştu en nihayet, Allahü tealaya.
Techiz ve tekfin gibi, hizmetini yaparak,
Ve mübarek na’şını, hanegahtan alarak,
Cenaze namazını kılmak üzere yine,
Götürdüler omuzda, “Emevi Camii”ne.
Kendi talebesinden olan “İbni Abidin”,
Kıldırdı namazını, Halid-i Bağdadi’nin.
Binlerce Müslümanın elleri üzerinde,
Taşınıp defnedildi “Kasiyun tepesi”nde.
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -1- 27/06/2001
Allah adamlarından bir büyük evliyadır,
Kalplere şifa olan güzel sözleri vardır.
Bir gün o, buyurdu ki: (Bilin ki şunu artık,
Biz yalnız yiyip içmek için yaratılmadık.
“Dünya”ya gönül vermek gayet tehlikelidir,
Ve lakin nedir dünya, iyi bilmek gerektir.
Ne ki uzaklaştırır bizi Hak tealadan,
Hepsi “Dünya” demektir, uzak durun onlardan.
Kadın, çocuk, mal, mevki ve makam düşüncesi,
Uzaklaştırıyorsa Allah’tan eğer sizi,
Yani mani olursa edasına bir farzın,
“Dünya”dan sayılır ki, onlara yaklaşmayın.
Yoksa başlı başına “Mal” hiç kötülenmiyor,
Yani zengin olmayı dinimiz men etmiyor.
,
Nitekim var idi ki Peygamber ve evliya,
Ayakları önüne serilmişti bu dünya.
Süleyman Peygamber’le, İbrahim Halilullah,
İmam-ı a’zam ile, nice evliyaullah,
Zengin olup, hepsinin var idi çok malları,
Ve lakin kalplerine sokmadılar bunları.
Bir anda ellerinden gitse de hepsi yine,
Bunun için bir hüzün gelmezdi kalplerine.
Yahut zenginlikleri artsaydı daha fazla,
Kalplerine bir sevinç gelmezdi bundan asla.
Onların kalplerinde vardı aşk-ı İlahi,
Ama dünya sevgisi, yok idi zerre dahi.
Zira Allah sevgisi, bir kalpte varsa eğer,
Dünya muhabbetine bulunmaz orada yer.
Zira bu iki sevgi, zıttır birbirlerine,
Bir kalpte biri varsa, yer kalmaz diğerine.)
Bir gence nasihatte buyurdu ki: (Evladım,
Her gün yaklaşıyoruz ölüme adım adım.
Bir kul ki, hep günahla geçirirse ömrünü,
Ne özür ve bahane bulur o mahşer günü?
Bir kul, Yaradanına ederse her gün isyan,
Yarın mahcub olmaz mı mahşer günü o insan?
Ömrünü hep günahla geçirirse, sonunda,
Nasıl cevap verir o, Rabbinin huzurunda?
Daha ne güne kadar, böyle gaflet olacak?
Kulaklardan bu pamuk ne vakit atılacak?
Ey oğlum, sözlerime kulak ver, dinle iyi,
Bir gün kaldıracaklar gözlerden bu perdeyi.
Ve yine çok yakında gelecek ki bir zaman,
Bu gaflet pamuğunu atarlar kulaklardan.
Fakat hiç faidesi olmayacak bunların,
Bilakis bir pişmanlık olacak ona yarın.
Ölüm uyandırmadan uyanalım ki şu an,
Yüzümüz ak olarak Allah’a verelim can.
Öyle yaşamalı ki kul bu kısa ömründe,
Mahcubiyet olmasın yarın mizan önünde.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -2- 28/06/2001
İslam alimlerinden bir büyük evliya zat,
İlmi ile İslama hizmet etti o bizzat.
Derdi ki: (Bir günahı işlerse bir müslüman,
Derhal tövbe eylesin, geçirmesin hiç zaman.
Zira her bir günaha, farz olur tövbe derhal,
Tövbe kabul edilir, indallah behemehal.
Ve hele şartlarına edilirse riayet,
Hak teala o kulu, eder af ve mağfiret.
Eğer tövbe etmezse günahına bir insan,
Onu cezalandırır Rabbimiz o günahtan.
Çünki O’nun gadabı, gizlidir günahlarda,
Hemen tövbe istiğfar etmeli her günahta.
Ve derhal terk etmeli onu üzülerekten,
Bir daha yapmamağa azmetmeli yürekten.
Öyle üzülmeli ki hem de günah sahibi,
Ağlayıp, yaş akmalı gözünden ırmak gibi.
Günahlar büyük küçük diye ayrılırsa da,
Lakin hepsi “Büyük”tür, günah küçük olsa da.
Çünki günah, Allah’a karşı isyan etmektir,
Bir kulun, Sahibine isyanı ne demektir?
“Mü’min”, her günahını çok büyültür gözünde,
Asılmış bir “Dağ” gibi görür başı üstünde.
Hatta tek bir “Kıl” ile duruyor onu sanır,
Ve her an düşebilir olduğuna inanır.
“Münafık”, ehemmiyet vermez hiç günahına,
Günah büyük olsa da, pek “Küçük” gelir ona.
Burnunun üzerine konmuş sanki bir “Sinek”,
Elini kaldırırsa hemen uçup gidecek.
Düşünmez ki, her günah isyandır sahibine,
Bu yüzden günahını dert etmez kendisine.)
Bir gün de buyurdu ki: (Ahirette kurtulmak,
“Doğru iman” sahibi olmakla olur ancak.
“İman” doğru olmadan kurtuluş olmaz asla,
Ayrıca, amelleri yapmalıdır “İhlas”la.
Tasavvufa girmekten şudur ki asıl maksat,
Görmüş gibi kuvvetli olsun iman, itikat.
Tasavvufa girmenin ikinci faidesi,
Temizlenir pislikten hem nefsi emmaresi.
Bütün ibadetlerin yapılması o zaman,
Güç olmayıp, bilakis olur kolay ve asan.
Nefisten hasıl olan isteksizlik, atalet,
Gidip, onun yerine zevkli gelir ibadet.
Önce hiç istemezken ibadet eylemeyi,
Şimdi her bir ibadet gelir tatlı ve iyi.
Bütün bu üstünlükler “Sohbet”le olur hasıl,
Sahabe, bir sohbette olurdu buna vasıl.
Onlar, Resulullah’ı görmekle bir kerecik,
“Hikmet” konuşurlardı bir anda hemencecik.
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -3- 29/06/2001
İslam alimlerinden bir büyük evliyadır,
Herkese tesir eden nasihatleri vardır.
O bir gün buyurdu ki: (Korkun Hak tealadan,
Sakının titizlikle her günah ve haramdan.
Zira her işimizi kayda geçer melekler,
Vardır ki, her ameli yazarlar teker teker.
Sağ ve sol omuzlarda bulunurlar ve lakin,
Amir durumundadır sağdaki soldakinin.
Kul günah işleyince, sağdaki ona der ki:
(Hemen yazma, bekle az, istiğfar eder belki.)
“Altı saat” içinde o kul tövbe edince,
Hiç yazmaz o günahı, bu emir gereğince.
Eğer tövbe etmezse, onu kayda geçirir,
Sonra tövbe ederse, silip, yazar “Bir ecir.”
Tekrar günah işlerse, yazmaz onu bir müddet,
Tövbe etmesi için, tanır yine bir mühlet.
Eğer tövbe etmezse, yine izin alarak,
Kaydeder o günahı, tek “Bir günah” olarak.
Bir müddet geçtiğinde tövbe ederse yine,
O günahı silerek, “Sevap” yazar yerine.
Eğer yapmak isterse hayırlı, iyi amel,
Melek yazar “Bir sevap” yapmadan daha evvel.
Sonra onu bilfiil yaparsa o kul eğer,
Yazdığı bir sevabı “On” olarak kaydeder.
Allah da, on sevaba, kendisi de katarak,
Yazdırır meleklere tam “Yediyüz” olarak.
Lakin kul, bir kötülük yapmak murad edince,
Hiçbir günah yazılmaz onu işlemeyince.)
Bir gün de kendisinden nasihat istediler,
Buyurdu ki: (Bu dünya, fanidir çabuk biter.
Onun için bu “Dünya”, alçalsın gözünüzde,
Öyle ki, hiç sevgisi kalmasın gönlünüzde.
Çünki dünya alçaktır, vefasızdır ve fani,
Zevkleri sahte olup, çıkarlar elden ani.
Ahiretin o sonsuz güzellikleri ise,
Güzel, şirin gözüksün hep gönül gözünüze.
Çünki yoktur orada çirkinlik, fena şey hiç,
Yalnız vardır orada, sonsuz huzur ve sevinç.
Cennet ni’metlerinden razıdır Hak teala,
Bu, bütün ni’metlerden üstündür kat kat daha.
“Dünya”nın çirkinliği anlaşılmaz ise tam,
Kurtuluş kolay olmaz, ona düşkün olmaktan.
Ona düşkünlükten de, olunmazsa tam halas,
Ahirette azabtan kurtuluş mümkün olmaz.
Halas olmak için de bir şeyin zararından,
Tersini yapmak ile mümkün olur her zaman.
“Dünya” ile “Ahiret” zıddır birbirlerine,
Birini kalbe koysan, yer kalmaz diğerine.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -4- 30/06/2001
“Halid-i Bağdadi” ki, büyük alim ve veli,
Sözleri insanlara oldu çok faideli.
Bir genç talebesine yazdığı mektubunda,
Buyurdu ki: (Ölüm var bu hayatın sonunda.
Ey oğlum iyi bil ki, bu ömür çok kısadır,
Bu da, büyük ganimet ve çok büyük fırsattır.
Bu kıymetli zamanı, faidesiz şeylere,
Harc etmemelidir ki, tükenmesin boş yere.
Allahü tealanın beğendiği şeyleri,
Yapmak ile geçirmek, olur çok faideli.
Beş vakit farz namazı, hiç gevşeklik etmeden,
Cemaatle kılmalı, biraz geciktirmeden.
Tadili erkan ile kılınırsa hem eğer,
Hak teala indinde bulur kıymet ve değer.
Lezzet almamalıdır nefse tabi olmaktan,
Ve çok sakınmalıdır, dünyaya sarılmaktan.
Velhasıl kul gönlünü, Allahtan gayrisine,
Tutulmaktan kurtarıp, dönmeli Sahibine.
Yine bir müslümanın bedeni, her azası,
İslama uymalı ki, budur işin esası.
Dünya “Gölge” gibidir, gelip geçer çabucak,
Kim ona güvenirse, pişman olur muhakkak.
Onun için çok zaman kalmazsın sen onunla,
Ne kadar sarılsan da, ayrılırsın sonunda.
Öyle ise çıkmadan bu yalancı faniden,
Onun muhabbetini çıkarmalı kalbinden.
Dünya lezzetlerine aldanmazsa kim eğer,
Sonsuz Cennet ni’meti, olur ona müyesser.
Her kim de “Ahiret”e verirse fazla önem,
Olur iki cihanda çok aziz ve muhterem.)
Biri dedi: (Efendim, kılıyorum ben namaz,
Lakin alamıyorum manevi lezzet ve haz.)
Buyurdu ki: (Rabbini, yalnız namazda değil,
Her zaman hatırla ve O’ndan hiç olma gafil.
Günah işlemekten de kurtarırsan kendini,
Ancak alabilirsin namazın lezzetini.)
Bir gün de buyurdu ki: (Bu dünya sanki “Deniz”,
Ve “Takva” gemisinde yolcularız hepimiz.
Bu yolculuk, sahilde erecek nihayete,
O sahil de nisbettir “Ölüm” ve “Ahiret”e.
Yalnız yemek yemekle doyarsa bir kul eğer,
Karnı tam doysa bile, gözü doymaz bu sefer.
Zenginliği “Mal” ile olursa bir kişinin,
O da hiç zengin olmaz, fakirdir bunun için.
Kişi ihtiyacını Rabbine etmezse arz,
İşi kolay olsa da, kolaylıkla hallolmaz.
Kullara arz ederse bir kimse de her işi,
Hor ve zelil olmağa mahkum olur o kişi )
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -5- 01/07/2001
İslam alimlerinden büyük bir evliyadır,
Kalpleri tenvir eden nasihatleri vardır.
Derdi ki: (Halis bir kul, bir farz eda edince,
Ferahlanıp, kavuşur bir sürur ve sevince.
Ve eğer terk ederse bir haram ve günahı,
Duyar yine gönlünde, bir huzur ve ferahı.
Rabbinden başkasını düşünmek istemez hiç,
O’ndan konuşulursa, ancak bulur bir sevinç.
“Dünya”yı sevenlerden tiksinir, eder nefret,
“Allah adamları”na besler, sevgi, muhabbet.
Allah’a ibadette saf yapar niyyetini,
İstemez insanlar da bilsin ibadetini.
Tevekkül sahibidir, Rabbine güvenir hep,
Kendi gibi kullardan, hiçbir şey etmez talep.
Gelirse bir üzüntü, bir musibet ve bela,
Der ki: “Bana bunları gönderdi Hak teala”
Üzülmeyip, bilakis sevinir buna gayet,
Bilir ki dostlarına gönderir bela ve dert.
Kimseden şikayetçi olmaz hiç bundan sebep,
Zira bilir ki bunlar, Allah’tan geliyor hep.)
Bir gün de buyurdu ki: (Bilin ki ey insanlar,
Sonunda pişman olur, dünyaya sarılanlar.
“Dünya”nın aslı harab, serap’tır şerbetleri,
Ni’metleri zehirli ve sahtedir zevkleri.
Bedenleri yıpratır, emelleri arttırır,
O da, aldananları yollarından saptırır.
Onu kovalayandan, o kaçar daha fazla,
Öyle ki, onu kimse yakalayamaz asla.
Halbuki her kim ondan yüz çevirir ve kaçar,
Bu sefer o onların arkasından kovalar.
Kendini bilen kişi, düşkün olmaz dünyaya,
Zira iyi bilir ki, bir “Hayal”dir o güya.
Dünyadan yüz çevirip, kim dönerse Rabbine,
Dünya hizmetçi olur, ona bunun aksine.
Ölümden önce olan her şeye “Dünya” denir,
Bu şeyler günah olup, hep felaket getirir.
Lakin öldükten sonra faidesi olanlar,
“Ahiret”ten sayılıp, hiç dünya olmaz onlar.
Çünkü ahiret için, “Tarla”dır sanki dünya,
Hep faydalı tohumlar ekmelidir oraya.
Her ne ki yaramazsa bir işe ahirette,
Ona “Dünya” denir ki, zararlıdır elbette.
Bütün günahlar ile, mübahın ziyadesi,
Bu tarif mucibince, “Dünya”dır hemen hepsi.
Ne ki İslama uygun kullanılırsa eğer,
Dünya ve ahirette çok faide verirler.
“Mal” iyi değildir, kötü dahi değildir,
İyilik ve kötülük, onu sarf edendedir.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -1- 12/07/2001
İlim, amel ve ihlâs...
“Halid-i Bağdadi” ki, çok büyük bir veliydi,
Söz ve nasihatleri pek çok faideliydi.
Bir gün o, buyurdu ki: (Dinimiz üç esastır,
Bir “İlim”, iki “Amel”, üçüncüsü “İhlas”tır.
Bir işi Allah için yapmazsa eğer bir kul,
Hak teala indinde, o amel olmaz kabul.
Bir amelin indallah makbul olması için,
“İhlas”la yapılması lazım gelir o işin.
İşin halisi ile, bozuğu da zahiren,
Çok benzer olsa bile, ayrıdır birbirinden.
“Hakiki çiçek” ile, bir yapma, “Sun’i çiçek”,
Ne kadar benzese de, ayrıdır, bu bir gerçek.)
Bir gün de buyurdu ki: (Dünya kazanç yeridir,
Bu zaman da, git gide her gün azalıverir.
Geçer ise bu ömür hep günah işlemekle,
Yarın pişman olmaktan başka şey geçmez ele.
Öyle ise ölmeden uyanmalıyız artık,
Ve hep yaşamalıyız İslama tam muvafık.
Ancak böyle yaparsak kurtulmamız umulur,
Ve böyle ele geçer sonsuz rahat ve huzur.
İş yapacak zamandır, yani dünya hayatı,
Cennette bulacaktır insan asıl rahatı.
Bir kul, iş zamanını keyifle geçirirse,
Ne elde edebilir ahirette o kimse?
Bir çiftçi, tohumunu ekmez ise iş günü,
Yarın alabilir mi tarlanın mahsulünü?
Ne iyi, ne kötüdür, dünyalık, yani mal mülk,
Onu sarfedendedir, iyilik ve kötülük.
Bir mal, Hak tealanın hoş görüp beğendiği,
Bir yerde harcanırsa, elbette olur iyi.
Günah olan bir yerde kullanılırsa şayet,
Bu sefer olur o mal, bir sebeb-i felaket.
Kim kendini dünyaya kaptırırsa bir kere,
Şu kimseye benzer ki, çıkmıştır bir sefere.
Beraberce gittiği kafilede olanlar,
Sağa sola bakmayıp, sür’atle yol alırlar.
O ise, hayvanının otu ve palanıyle,
Uğraşıp, kafileden geri kalır haliyle.
Kafile yol alırken, o oyalanır, durur,
Çölde yalnız başına kalır ve helak olur.
İnsan dahi, dünyaya ne için geldiğini,
Unutup, bu faniye kaptırırsa kendini,
Dünyanın bu yalancı zevklerine aldanır,
Ebedi saadetten böylece mahrum kalır.
İşte “Dünya sevgisi” zararlıdır insana,
Çünkü o mani olur ölüm hazırlığına.
Kalp, onu düşünmekle unutur ahireti,
Beden, ona dalarak bırakır ibadeti.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -2- 13/07/2001
Kimseyi üzmeyin!
“Halid-i Bağdadi” ki, büyük âlim ve veli,
İlmiyle insanlara olmuştu faideli.
Bir kimse kendisinden nasihat isteyince,
Buyurdu ki: (İslamı çok güzel öğren önce.
Sonra öğrendiğinle amel eyle ihlasla,
Herkesle iyi geçin, kimseyi üzme asla.
Kusur ve kabahati kendinde gör de bizzat,
Arama hiç kimsede asla kusur kabahat.
Bir kimseye üzülüp darılsan da sen hatta,
Yine de daha iyi, güzel davran o zata.
Nitekim bir “Veli”nin hanımına sordular:
(Olur mu onun size hiç kızdığı zamanlar?)
O (Oluyor) deyince, sordular ki: (Ey hatun,
Peki nasıl anlarsın kızdığını sen onun?)
Dedi ki: (Gayet kolay, o bize kızsa eğer,
Eskisinden daha çok iyilik, ihsan eder.
Kabahatimiz için darılıp kızmaz asla,
Bilakis ihsanını kat be kat yapar fazla.
Kendisinde bilir hep, kusur ve kabahati,
Artardı bu hallerde, ibadat-ü taati.
Ağlayıp şöyle dua ederdi ki Rabbine:
“Ne kusur ve kabahat işledim ki ben yine,
Bunları üzerime gönderdin ya İlahi,
Onları ıslah edip, affeyle beni dahi.”
Ne zaman kendisinde görürsek bu hali biz,
Üzdüğümüzü anlar, derhal özür dileriz.)
Bir gün de buyurdu ki: (Hakiki bir Müslüman,
Kimseyi gıybet etmez ve hiç yapmaz sui zan.
Kimseyi kötü bilmez, alay etmez o zinhar,
Yabancı kadınlara, kızlara etmez nazar.
“Sadık”tır, doğru söyler, hiç beğenmez kendini,
Fikreder hep Rabbinin türlü ni’metlerini.
Malını helal yere harcayıp, etmez israf,
Haram olan bir yere, tek kuruş eylemez sarf.
Beş vakit namazını, vaktinde eda eder,
Ve bunu, en birinci bir vazife addeder.
“Ehli sünnet” denilen İslam âlimlerinin,
Kitaplarını alıp, onları okur ilkin.
İmanı, ibadeti öğrenip ince ince,
Başlar amel etmeğe, bu ilim mucibince.
Bir mü’min, günahına tövbe ederse eğer,
Günahtan sakınmak da olur ise müyesser.
Ele geçirmiş olur, o çok büyük bir nimet,
Zira en kıymetli iş, indallah budur elbet.
Haramların hepsinden sakınamasa dahi,
Bazısından kaçmak da, bir nimettir tabii.
Zira bir şeyin hepsi ele geçmese bile,
Hepsini de elinden kaçırmamalı yine.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -3- 14/07/2001
Kusuru kendinde gör!
“Halid-i Bağdadi” ki, büyük İslam âlimi,
İlmi ile İslama hizmet etti daimi.
O bir gün buyurdu ki: (Kızmayın insanlara,
Sabredin insanlardan gelen sıkıntılara.
Allah adamlarından vardı ki bir veli zat,
Kimsede aramazdı O kusur ve kabahat.
Bir gün yeni ve temiz elbise giyip hemen,
Cum’a namazı için, erkence çıktı evden.
Bir kadın da vardı ki o mahallede yine,
İnanmazdı maalesef Onun büyüklüğüne.
Arkasından konuşur, yapardı gıybetini,
Bilmezdi o “Veli”nin kadir ve kıymetini.
Gördü ki, o büyük zat geliyor bu tarafa,
Bir kötülük yapmağı tasarladı bu defa.
Biraz önce çamaşır yıkamıştı o zaten,
“Kirli” ve “Pis” sularla dolu idi hem leğen.
Birikmiş “Pis su”ları, bilerek büyük fırsat,
Tam kapının önünden geçerken o büyük zat,
Devirdi o leğeni başından aşağıya,
Yoktu hiç kendisinde çünkü edeb ve hayâ.
Islandı pis sularla o “Veli”nin her yeri,
Ve kirlendi tamamen temiz elbiseleri.
Başını kaldırıp da bakmadı “Bu kim?” diye,
Evine gitmek için hemen döndü geriye.
Ona yaptılarsa da bu haksız hakareti,
Yine de kendisinde buldu O kabahati.
Ve kendi kendisine düşündü ki o hatta:
“Demek ki işlemişim ben bir günah ve hata.
Eğer ben etmeseydim Rabbime günah, isyan,
O da bu hakareti yapmazdı bana şu an.
O halde ben kendimi düzelteyim” diyerek,
Tövbe istiğfar etti göz yaşları dökerek.
Dediler ki: (O kadın yaptı da bunu size,
Niçin hiç kızmadınız siz de o edebsize?)
Buyurdu: (O kadından olmadı bu iş hasıl,
Bana bu muamele, “Rabbim”den geldi asıl.
Çünkü insan, bir alet, bir vasıtadır ancak,
İyi kötü herşeyi, yaratır cenab-ı Hak.
Eğer dilemeseydi bu işi Hak teala,
Gelmezdi bana elbet, bu musibet ve bela.
O hatırlatmasaydı, vermeseydi güç kuvvet,
Yapamazdı o asla bana böyle hareket.
Zahirde geldiyse de bana bu, o kadından,
Hakikatte “Allah”tır ona bunu yaptıran.
Kulun karşılaştığı iyi, kötü her fiil,
“Allah”tan gelir elbet, katiyyen kuldan değil.
Madem ki ne gelirse, Allah’tan geliyor hep,
Öyle ise kullara kızmağa var mı sebep?)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -4- 15/07/2001
Günah korkusu!..
İslam limlerinden çok büyük bir veliydi,
Söz ve nasihatleri pek çok faideliydi.
O bir gün buyurdu ki: (Çok korkunuz Allah’tan,
Sakının, çok sakının her haram ve günahtan.
Nitekim evliyadan bir mübarek zat vardı,
“Allah korkusu” ile her günahtan kaçardı.
Gençliğinde bir “Kadın” geldi bir gün yanına,
Konuşup, çirkin bir iş teklif eyledi ona.
O bunu işitince, beynine sıçradı kan,
Hiç cevap vermeyerek uzaklaştı oradan.
Lakin kadın, inada bindirdi bu işini,
Bu mübarek “Veli”nin bırakmadı peşini.
Yalnız çalıştığını gördü bir gün bağında,
Bunu fırsat bilerek, gelip durdu yanında.
Lakin O, görür görmez kadının geldiğini,
Hemen bağdan dışarı atıverdi kendini.
Ve başladı kaçmağa bu kadının şerrinden,
Kadın da vazgeçmeyip, koştu Onun peşinden.
“Günah korkusu” ile kadından kaçıyorken,
Birdenbire bir çukur önüne çıktı hemen.
Şöyle bir nazar etti, derindi içerisi,
Haram işlemektense, yoktu başka çaresi.
O edebsiz kadın da geliyordu ardından,
O çukura atlayıp kurtuldu o kadından.
O hadiseden sonra, geçti çok uzun yıllar,
Yaşı da ilerleyip, oldu hem çok ihtiyar.
Gençlikte geçirdiği halleri düşünürken,
Bir ara hatırına, “Bu kadın” geldi birden.
Duydu bir an nefsinin şöyle söylediğini:
“Niçin kabul etmedin onun o teklifini?
“Peki” deyip, o çirkin günahı işleseydin,
Sonra da pişman olup, istiğfar eyleseydin.”
Nefsinden bu düşünce gelince kendisine,
Pek fazla üzülerek, şöyle dedi nefsine:
“Ey günahlarla dolu, habis ve alçak nefis,
Senin böyle düşünmen, ne çirkindir, ne de pis.
Kırk yıl önce genç iken, böyle düşünmedin de,
Şimdi mi düşünürsün bu ihtiyar halinde?
Kırk senedir çektiğin mücahede, riyazet,
Ne oldu gece gündüz o çalışma, o gayret?
Gençken yüz vermedin de, sen o adi kadına,
Pişman mı oluyorsun şimdi o yaptığına?”
Öyle çok üzüldü ki nefsinin bu sözüne,
Günlerce rahat uyku girmez oldu gözüne.
Halbuki girmemişti o günaha o zaman,
Sırf “Bu düşünce”sine üzülüp oldu pişman.
O kadar yükseldi ki, bu pişmanlığı ile,
Böyle yükselemezdi hiçbir ibadetiyle.
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -5- 16/07/2001
Farzlar ve nafileler
“Halid-i Bağdadi” ki, bir evliya ve âlim,
İlmiyle insanlara hizmet etti her daim.
Bu zat buyuruyor ki: (Eğer iki Müslüman,
İhtilaf etmiş olsa bir hususta bir zaman,
Onlardan bir tanesi haklı olsa yüzde yüz,
Yine de öbürüne göstererek güleryüz,
“Bu işte ben haksızım” der ise ona eğer,
Cennette o kimseye yüksek bir köşk verirler.)
Bir gün de buyurdu ki, (Amelleriniz bir bir,
Yakın akrabanıza kabrinde bildirilir.
İyi işlerinizi görünce sevinirler,
Lakin aksi olursa, bu sefer üzülürler.
Derler ki: “Ya İlahi, affeyle bu kulunu,
Hidayet nasib edip, sonra kabzet ruhunu.”
Dünyada insanlara teşekkür eylemeyen,
Hak tealaya dahi, şükredemez katiyyen.
Melekler tartar iken mizanda amelini,
Olmaz “Güzel ahlak”tan daha ağır geleni.
Güzel huylu bir kişi, “Edeb”lidir her zaman,
Sıkışık insanlara yardım eder durmadan.
Herkese güler yüzlü olmağa eder gayret,
O daima “Peki” der, eylemez muhalefet.
Kaldırır yol üstünde olan taş ve dikeni,
Ki rahatsız etmesin yoldan gelip gideni.)
Bir gün de buyurdu ki: (Saadete kavuşmak,
İslamın her emrine uymakla olur ancak.
Bütün hareketlerin, duruşun ve gidişin,
İslama uygun olsun, esası budur işin.
Yapacak iş şudur ki herşeyden daha evvel,
“Doğru iman”, itikad edinmektir mükemmel.
İslam âlimlerinin bildirdiğine göre,
Önce itikadını düzeltmektir bir kere.
Sonra, “Fıkıh bilgisi” öğrenmelidir hemen,
Farzı yapıp, kaçmalı günah olan şeylerden.
Zira farzın yanında, nafile ibadetin,
Yoktur hiçbir kıymeti, buna çok dikkat edin.
Bugün çoğu Müslüman, farzları yapmıyorlar,
Nafile ibadete sıkı sarılıyorlar.
Yapıyorlar nafile çok sadaka ve hayrat,
Gösteriş, “Riya” ile, oluyor bunlar fakat.
Buna rağmen beş vakit farz namazı kılmağa,
Hem önem vermiyorlar, haramdan sakınmağa.
Zekat, uşur vermeği, hem de borç ödemeği,
Lüzumsuz görüyorlar İslamı öğrenmeği.
Para saçıyorlar da, olur olmaz yerlere,
Bir kuruşluk zekatı vermiyorlar fakire.
Lakin bilmiyorlar ki, bir kuruşluk o zekat,
Binlerle sadakadan sevaptır hem de kat kat.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -1- 09/08/2001
İslam alimlerinden alim ve veli bir zat,
Ederdi insanlara çok öğüt ve nasihat.
Derdi ki. (Başkasından sana bir söz taşıyan,
Senden de başkasına götürür başka zaman.
Kim ki “Dünya malı”na düşkün olursa eğer,
Hak teala o kulu hakir ve zelil eder.
Ve Allah, bir kuluna “Hayır” murad ederse,
Hep “Hayırlı işler”le meşgul olur o kimse.
Rabbini seven kişi ayrıca korkar O’ndan,
Her an O’nu düşünür, yüz çevirir dünyadan.
Allah’tan korkan ise, şefkatlidir be gayet,
O’nun mahluklarına acır, eder merhamet.
Bir gün bir evliyaya gelerek bir Müslüman,
Dedi: (Benim kızımı istiyor hayli insan.
Tereddütte kaldım ki, “Hangisine vereyim?”,
Bu hususta acaba neye dikkat edeyim?)
Buyurdu ki: (Kızını Allah’tan korkana ver,
Eğer Onu severse zaten iyilik eder.
Yok, kızını sevmezse, kötülük yapmaz ona,
Zira Allah’tan korkan, zulmetmez hanımına.)
Bu velinin yanına geldi bir gün birisi,
Dedi ki. (Gıybet etti filanca bugün sizi.)
Buyurdu ki: (Ne için gitmiş idin evine?)
Dedi: (Davet etmişti yemek ziyafetine.)
Buyurdu ki: (Ne ikram eyledi size o zat?)
Dedi ki: (Çok çeşitli yemek ile meşrubat.)
Buyurdu: (Sakladın da bunları içinde hep,
Niye şu bir çift sözü saklıyamadın acep?)
Sonra az hurma verip bunu haber verene,
Buyurdu: (Götür bunu, beni gıybet edene.
O, benim günahımı kendi üstüne almış,
Böylelikle bana çok büyük iyilik yapmış.
O bana böyle büyük iyilik etti diye,
Ben de bu hurmaları ona ettim hediye.
O kimseye söyle ki, “Bakmasın kusuruma,
İyiliğine karşı, çok az oldu bu hurma”)
Bir gün de kendisine ettiler ki şöyle arz:
(Efendim, tasavvuftan bahsedin bize biraz.)
Buyurdu k: (“Tasavvuf”, Allahü tealanın,
Sevgi ve rızasına varmasıdır insanın.
Bu rıza ve sevgiye kavuşmak için dahi,
Bir vasıta, bir rehber gereklidir tabii.
“İnsan-ı kamil”dir ki bu vasıta ve rehber,
Olmadan maksuduna zor ulaşır mü’minler.
Peygamber-i zişan’ın kalbinden çıkan “Nur”lar,
Evliya-yı kiramın kalbinden yayılırlar.
Onlar, Resulullah’tan gelen bu feyizleri,
Yayıp aydınlatırlar istekli kimseleri...)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -2- 10/08/2001
Evliya-yı kiramın en büyüklerindendir,
Nasihatleri ile kalpleri etti tenvir.
Bir günki sohbetinde buyurdu ki: (Ey insan,
Unutma ki dünyada imtihandasın şu an.
Bugün sen yeryüzünde dolaşırsın, gezersin,
Ve lakin bir gün gelir, ölüp kabre girersin.
Şimdi hep sevdiklerin yanındadır bugünde,
Lakin “Yalnız” kalırsın, kabire girdiğinde.
Şimdi onlar sana hep yardım ederler, ancak,
Öyle bir gün gelir ki, hepsi senden kaçacak.
Her ne ki işledinse, gizli açık dünyada,
Hepsi arz edilecek Rabbimize orada.
Zira senin yaptığın en küçük işler bile,
Bir bir kayda geçiyor, melek vasıtasıyle.
Bil ki, imtihandasın ey insan sen şu anda,
Öyle amel eyle ki, kaybetme imtihanda.
Sana bu sözlerimin “İlaç”tır her birisi,
Ve lakin kullanmazsan, hiç olmaz faidesi.)
Bir gün de buyurdu ki: (Allah dostu “Veli”ler,
Kararmış gönüllere feyiz ve nur verirler.
Lakin bu büyükleri her kim ki incitse az,
Veyahut inanmazsa, bu feyze kavuşamaz.
Eğer ki azalırsa muhabbeti, sevgisi,
Azalır o nisbette Ondan istifadesi.
Feyz alabilmek için, şarttır “Sevgi”, “Muhabbet”,
Sevgisi çoğaldıkça feyiz de artar elbet.
Birlikte olanlara, daha çok feyiz gelir,
Onun bereketiyle, imanı kuvvetlenir.
Artar islamiyyete uyma arzu, meramı,
“İğrenç” ve “Çirkin” görür her günah ve haramı.
Rehber, islamiyyetten taviz verirse biraz,
Böyle olan bir kimse, asla rehber olamaz.
Kendini “Mürşid” diye tanıtırsa eğer ki,
Zararı, faydasından çok olur elbette ki.
Böyle olan kimseler, “Yol kesen” gibidirler,
Halkı, Hakk’ın yolundan alıkoyuverirler.
Bu gibiler, yırtıcı, “Vahşi hayvan” gibidir,
Ve hatta onlardan da, daha tehlikelidir.
Zira “Arslan”, insanın alır yalnız canını,
Bunlar ise alırlar, dinini imanını.
Hakiki bir mürşid’in alametleri vardır,
O zat, halis ve muhlis bir “Allah adamı”dır.
O, yalnız “Ahiret”e döndürmüştür yüzünü,
Onu gören, unutur cümle üzüntüsünü.
“İslama hizmet” için çok çalışır O, fakat,
Hiç kendi şahsı için düşünmez bir menfaat.
Vardır Onun kalbinde yalnız “Aşk-ı İlahi”,
Onda dünya sevgisi bulunmaz çok az dahi.
Onun her davranışı “Allah” için olur hep,
Kendi için kimseden, hiçbir şey etmez talep.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -3- 11/08/2001
“Halid-i Bağdadi” ki, büyük bir evliyadır,
Kalplere tesir eden nasihatleri vardır.
Bir gün bir sevdiğine yazdığı mektubunda,
Buyurdu ki: (Bu dünya, biter elbet sonunda.
Zira bu, bir “Konak”tır, ölünce sona erer,
Sadece ahirettir, ebedi kalacak yer.
Dünyayı üstün tutan, “Zelil” olur akıbet,
Zira Allah, dünyaya vermez değer ve kıymet.
“Süslenmiş gelin” gibi cezbeder dünya seni,
Ahmak olan kaptırır dünyaya kendisini.
Evet, gerçi dünyalık lazımdır her mü’mine,
Lakin onun sevgisi, girmemeli kalbine.
Zira kalb, nazargah-ı İlahidir aşikar,
“Dünya muhabbeti”nin orada ne işi var?
Dünyayı seven kişi düşer onun ardına,
Ve lakin hiç bir zaman eremez muradına,
Her gün ayrı üzüntü, her gün ayrı bir keder,
Ona kim aldanırsa, mutlaka zarar eder.
Zira benzer bu “Dünya” insanın gölgesine,
Yakalamak istersen, o kaçar senden yine.
Sen dünyadan kaçarsan, o gelir hep ardından,
Tecrübe edilmiştir, bu, böyledir her zaman.
Bu gün çoğu insanlar uyumaktadır, ancak,
Melekül mevt gelince, bir anda uyanacak.
Hak teala dünyaya, verseydi biraz kıymet,
Vermezdi kafirlere dünyadan az bir ni’met.
Bilcümle Peygamberler, alimler ve veliler,
Ona aldanmamağı nasihat eylediler.
Zira “Ahiret” için yaratıldı bu insan,
Ve hesap verecektir yarın her yaptığından.
Hem dahi sonu yoktur, ebedidir ahiret,
Orada iki yer var, ya “Cehennem”, ya “Cennet”.
İnsan, sonsuzluk için yaratıldı elbette,
Öyleyse buna göre değer ver ahirete.)
Bir gün de buyurdu ki: (Saadete kavuşmak,
İslamın her emrine uymakla olur ancak.
“Evliyalık”, Allah’a yakın olmak demektir,
Emirlere sarılıp, günahı terk etmektir.
“Evliya” olmak için, hem dünya, hem ahiret,
Sevgisini kalbinden çıkarmalıdır elbet.
Yani Hak’tan gayriyi gönülden çıkarmaktır,
Yalnız O’nu sevmek ve O’na düşkün olmaktır.
Mahlukun sevgisini kalbinden hangi insan,
Çıkarırsa, bu ni’met edilir ona ihsan.
Evliyalık yolundan gelen bütün feyizler,
“İslama tam uymak”la hasıl oluverirler.
Bir evliya, ne kadar yükselirse yükselsin,
Hududundan çıkamaz yine islamiyyetin.)
Mevlana Halid-i Bağdadi “kuddise sirruh” -4- 12/08/2001
Allah adamlarından çok büyük bir veliydi,
Söz ve nasihatleri pek çok faideliydi.
Derdi ki: (Ey insanlar, korkun Hak tealadan,
Kaçının titizlikle her günah ve haramdan.
Bilhassa uzak durun “Gıybet”ten ey insanlar,
Zira gıybet edene, çok şiddetli azab var.
Nitekim gitti biri, bir “Veli”nin evine,
Bir iki laf söyledi “Haccac”ın aleyhine.
“Haccac”, çok insanlara zulmüyle meşhur idi,
O da, bu zulümleri ona söyliyecekti.
Buna rağmen O yine susturdu onu derhal,
Ve gıybet etmesine, vermedi fırsat, mahal.
Ve ona buyurdu ki: (Kardeşim, cenab-ı Hak,
Bilesin ki hükmünde çok adildir muhakkak.
Başkasının hakkını aldığı gibi ondan,
Onun hakkını dahi, alır başkalarından.
Sen onun işlediği zulüm ile günaha,
Bakıp da, seninkini “Küçük” görme sakın ha.
Zira o gün her günah, çok küçük olsa dahi,
Senin için çok zor ve çetin olur vallahi.
Bu konuda, “Bu alim, şu alimden üstündür”,
Demek dahi gıybettir, zira duysa üzülür.)
Biri Ona dedi ki: (Gıybet ettim zatını,
Bu halimi hoş gör de, helal eyle hakkını.)
Ona cevap olarak buyurdu ki: (Ey kişi,
Rabbimiz kerih bilip, hoş görmezken bu işi,
Ben nasıl hoş görürüm, tövbe et bu günaha,
Hakkımı helal ettim, lakin yapma bir daha.)
Bir gün de buyurdu ki: (İbadet ve taatlar,
Yapılınca, iman da cilalanır ve parlar.
Allah’ın men ettiği haramlar işlenince,
Bu sefer lekelenir ve kararır iyice.
O halde bir “İman”da azalmak ve çoğalmak,
Amellerden, işlerden ileri gelir ancak.
Yani iyi amel ve ibadet yapılması,
Suretiyle, imanın çoğalır parlaması.
İşte ibadetlerle parlayınca bir iman,
“Çok” dedi bu imana, bazısı ulemadan.
Haram işleyince de, o parlaklığı gider,
Buna dahi “Az” dedi, yine bazı alimler.
Dünyada en güzel şey, Rabbini tanımaktır,
Ve Ondan gayrisini kalbinden çıkarmaktır.
Kalbin Hak tealayı zikretmesi yanında,
Kerametin kıymeti hiç yoktur esasında.
“Evliya” olmak için, hem dünya, hem ahiret,
Sevgisini gönülden çıkarmalıdır elbet.
Sonra islamiyyete tam olarak uymaktır,
Haram ve günahlardan kesin uzaklaşmaktır.)