Mazhar-ı Cân-ı Cânân “rahmetullahi aleyh” -1- 30/07/2000
Dinin güneşi idi
Üstadı Seyyid Nûr’dan, feyz alarak dört sene,
Yükseldi tasavvufun, en yüksek zirvesine.
Onun teveccühü ve himmetiyle nihayet,
Talebe okutmaya aldı mutlak icazet.
Daha sonra rüyada denildi ki; (Ey Mazhar,
Senin ile yapacak bizim çok işimiz var.
Nûra ve hidayete ermeleri herkesin,
Senin vasıtan ile olacaktır bilesin.)
Ve bir gün ona karşı buyurdu ki; (Ey Mazhar,
Allah ve Resulüne sende çok Muhabbet var.
Senin teveccühünle yayılacak dinimiz,
Sana “Dinin güneşi” demektir dileğimiz.)
Yine bir gün üstadı, tevazu göstererek,
Eğilip pabucunu önüne çevirerek,
Sevgi ve muhabbetle, buyurdu ki; (Ey Mazhar,
Biz senin gibilerle ediyoruz iftihar.)
Bir gün de buyurdu ki, Onun için kalkarak,
(Senin gibi zatları, çoğaltsın cenabı Hak.)
İmam-ı Rabbani’yi, Mazhar-ı Can-ı Canan,
Çok sever, uyanıkken görürdü çoğu zaman.
Serhend’e gittiğini gördü bir gün birinin,
“Ziyaret” olduğunu öğrendi gayesinin.
Buyurdu ki, (Varınca İmam-ı Rabbani’ye,
Arz et, “Size Mazhar’ın selamları var” diye.)
O da Serhend şehrine vasıl oldu nihayet,
Ve mübarek kabrini eyleyince ziyaret,
Arz etti ki “Efendim, sizi seven bir kimse,
Adı Mirza Mazhar’dır, selam ediyor size”
O kişi bu selamı eyleyince böyle arz,
İmam-ı Rabbani’nin açıldı kabri biraz.
Ve başını çıkarıp, buyurdular ki hemen,
(O hangi aşığımız bize selam gönderen?)
Sevgiyle selamını alarak tekrar yine,
Onun gözü önünde giriverdi kabrine.
“Tevekkül” sahibiydi, Mazhar-ı Cân-ı Canan
Dünya düşkünlerinden kaçardı çoğu zaman.
Onlardan bir “Hediye” gelseydi ona şayet,
Kabul edip aldığı, nadir olurdu gayet.
O devrin padişahı ona haber gönderip,
Dedi ki (Allah bana “geniş mülk” etti nasib
Mübarek hatırından geçirirse her ne ki,
Hepsini göndeririz istesinler yeter ki.)
Cevabında buyurdu; (Nedir ki “Mülk” dediğin,
Bir zerre değeri yok, indinde Rabbimizin.
Dünyanın tamamının, yoktur ki bir kıymeti,
Onun bir parçasının, olsun ehemmiyeti.
Sadece şöyledir ki, bizim yolun esası,
Çalışıp kazanmaktır “Yakin” ile “İhlas”ı.)
Mazhar-ı Cân-ı Cânan “Rahmetullahi aleyh” -2- 31/07/2000
Küçükten belliydi
Evliyanın büyüğü Mazhar-ı Cân-ı Canan,
Onun gibi bir veli, az görmüştür bu cihan.
Henüz bu mübareğin çocukluk zamanında,
Rüşd, hidayet nurları, parlıyordu alnında.
Ebu Bekr-i Sıddık’ın, her ne zaman ismini,
Ansaydı, karşısında görürdü kendisini.
İmam-ı Rabbani’yi düşünseydi ne zaman,
Onun rûhaniyeti gelirdi ona o an.
Babası kendisine demiştir ki; (Ey oğlum,
Sen dünyaya gelince, bu dünyadan soğudum.
Mevki makam sahibi bir dünya adamıyken,
Senin doğumun ile, terk ettim dünyayı ben)
Onaltı yaşındayken Mazhar-ı Can-ı Canan,
Dünyayı ebediyyen terk eyledi Mirza Can.
Vasiyyet etmişti ki, oğluna ölüm günü,
(Evladım, boş şeylerle heba etme ömrünü.)
O dahi babasının uyup vasiyyetine,
Gitmeye başladı hep veliler sohbetine.
Lâkin akrabaları dediler ki; (Ecdadın,
Mevki makam sahibi zevatıydı zamanın.
Biz arzu ederiz ki, sen dahi onlar gibi,
Olasın bu ülkede, yüksek mevki sahibi.)
O gece rüyasında, göründü bir evliya,
Ve Ona buyurdu ki, (Vefasızdır bu dünya,
Âhirete yönel ki, budur işin esası,
İnsan, cam parçasıyla, değişir mi elması?)
Sabah uyandığında, kalbinde mevki, makam,
Düşüncesi, sevgisi, silinip gitmişti tam.
Artık o, bir kenara bırakarak dünyayı,
Aramaya başladı, âlim ve evliyayı.
Her kim haber verseydi “Bir veli”yi kendine,
Onu arar ve bulur, giderdi sohbetine.
Kendisi anlatır ki, onsekizdi tam yaşım,
“Seyyid Nûr”dan bahsetti, bana bir arkadaşım.
Bu ismi işitince, elimde olmadan hiç,
Tam kapladı kalbimi, bir ferahlık ve sevinç.
Hatta henüz görmeden, tutuldu kalbim ona,
Büyük bir iştiyakla, vardım huzurlarına.
İlk defa gördüğümde, bu İslâm büyüğünü,
Anladım Hak katında, olan üstünlüğünü.
Sünneti seniyyeye bağlı idi o gayet,
Dinin emirlerine, ederdi tam riayet.
Mübarek cemalinden, sanki “Nûr” akıyordu,
Sohbetinin feyzleri, cana can katıyordu.
İyice anladım ki, “Rabbini arayanlar,
Onun himmeti ile çabuk kavuşuyorlar.
Kalbi hasta olanlar, görse onu bir defa.
O sohbetle kalbine gelirdi nur ve safa”
Mazhar-ı Cânı Canan “rahmetullahi aleyh” -3- 01/08/2000
Gaibden gelen sofra
“Mazhar-ı Can-ı Canan”, evliyadan bir kişi,
Sünneti seniyyeye muvafıktı her işi.
Birgün talebesiyle yolculuğa çıktılar,
Bir miktar yol gidince, yorulup acıktılar.
Çok da yolları vardı, henüz daha gidecek,
Ve lâkin yanlarında yoktu hiçbir yiyecek.
Tanıdık ev de yoktu, misafir kalmak için,
Açlıktan tâkatları kalmadı hiç birinin.
Talebeler bir şeyi merak ederdi ki hep,
“Hocamız bu hususta ne düşünürler acep?”
Mazhar-ı Cân-ı Canan, vakıf olup bu hale,
İçinden dua etti, Allahü zülcelâle.
Henüz geçirmişti ki, bu duayı O kalbden,
Önlerine “Bir sofra” geliverdi gaibden.
Üstünde çeşit çeşit var idi nefis taam,
Afiyetle yiyerek, ettiler yola devam.
Bir miktar yol gidince, acıktı onlar yine,
Tekrar “Bir sofra” geldi, gaibden önlerine.
Gidecekleri yere, gidip gelene kadar,
O sofra önlerine, gelip gitti bu karar.
Bir gün de dostlarından, dedi ki biri ona;
(Dua et, Hak teala bir oğul versin bana.)
Çok severdi bu zatı, Mazhar-ı Can-ı Canan,
O, buna güvenerek yapıştı kaftanından.
Dedi; (Müjde vererek, sevindir şimdi beni,
Yoksa kat’i surette bırakmam eteğini.)
Gözlerini kapayıp, daldı murakabeye,
Verdi sonra müjdeyi, o sevdiği kimseye.
Buyurdu ki; (Üzülme, ol müsterih ve rahat,
Verecek Hak teala, sana erkek bir evlat.)
Hakikaten bir sene zaman geçti aradan,
Ona, bir erkek çocuk ihsan etti Yaradan.
Çok büyük bir veliydi, Mazhar-ı Can-ı Canan,
Talebeye müjdelerverirdi zaman zaman.
Lâkin inkâr edenler vardı ki, kendisini,
Yine yalanladılar, sözlerinin hepsini.
Onların inkârını anlayınca bu sefer,
Buyurdu; (İnanmayan bir kimse varsa eğer,
Önceki velilerden seçelim de bir hakem,
Bizim sözlerimizi, doğrulasın o madem.)
Dediler ki; (En büyük hakem Resulullah’tır,
O tasdik eder ise, o müjdeler de haktır.)
Mazhar-ı Cân-ı Canan, buyurdu “Peki âlâ”,
Fatiha-i şerife okuyarak evvela,
Ruhuna gönderince, Peygambe-i zişanın,
Hepsi Resulullahı görüverdi ansızın.
(Mazhar’ın müjdeleri doğrudur) buyurdular,
İşitip, herbirisi Ona tabi oldular.
Mazhar-ı Cân-ı Canan “rahmetullahi aleyh” -1- 14/08/2000
“Şehid olmak isterim”
Henüz vefat etmeden birkaç gün önce idi,
Rabbine kavuşmanın şevk ve sevincindeydi.
Ahirete göçmesi olmuşken böyle yakın,
İnsanlar, sohbetine gelirdi akın akın.
Talebesinden biri “Sıla”ya gitmek için,
Huzuruna gelerek, istedi Ondan izin.
Buyurdu; (Güle güle, emanet ol Allaha,
Lâkin görüşemeyiz senin ile bir daha.)
Diğer talebeleri, duyunca bu sözleri,
Ağlayıp, herbirinin yaşla doldu gözleri.
Birkaç gün kalmıştı ki, vefatına nihayet,
Talebeyi toplayıp, son defa etti sohbet.
Buyurdu ki; (Kalbimden her neyi geçirdimse,
Ve hangi bir ni’mete, kavuşmak istedimse,
Hak teala hepsini eyledi bana ihsan,
Her arzuma kavuşmam, oldu kolay ve âsan.
“İslâm-ı hakiki”yi nasib etti nihayet,
Verdi salih amelle, istikamet, keramet.
Tasavvufta ne kadar derece varsa eğer,
Rabbimiz herbirini kıldı bana müyesser.
Elde edemediğim kaldı ki bir tek makam,
O da, “Şehid olmak”tır, budur şimdi bana gam.
Kavuştum tasavvufta, makamların hepsine,
Şimdi arzum ermektir “Şehidlik” rütbesine.
Hocalarımın çoğu şehadet şerbetini,
İçerek bitirdiler en son nefeslerini.
Ve lâkin yaşlandım ben, zayıf düştü vücudum,
Yoktur cihad edecek, bir kuvvetim ve gücüm.)
Mazhar-ı Can-ı Canan bu son sözleri ile,
“Şehidlik arzusu”nu getirdi böyle dile.
Son günleri idi ki, o yer ahalisinden,
Huzuruna gelenler artmıştı eskisinden.
Binyediyüz seksenbir miladi senesinde,
Ve “Muharrem” ayının, yedinci gecesinde,
Mübarek hanesinin önüne bir aralık,
Yabancı kimselerden doldu bir kalabalık.
Niyetleri kötüydü, bilhassa üç kişinin,
Israr ediyorlardı, içeri girmek için.
Nihayet izin alıp, hanesine girdiler,
Bunlar “Moğol” kâfiri ve “Mecusi” idiler.
Hem de tanımazlardı kendisini o zaman,
Sordular ki; (Sen misin Mazhar-ı Can-ı Canan?)
(Evet benim) deyince, durmayıp onlar daha,
Hücum edip hançerle, başladılar vurmağa.
Ağır yaralanarak, yıkıldı yere hemen,
Üç gün sonra Rabbine kavuştu ebediyyen.
On Muharrem “Aşure” ve “Cum’a” akşam vakti,
O da şehid olarak, Hakka oldu mülaki.
Mazhar-ı Cân-ı Canan “rahmetullahi aleyh” -2- 15/08/2000
Evliyayı sevmek...
“Mazhar-ı Cân-ı Canan”, bir âlim ve veli zat,
Sohbeti, gönüllere olurdu âb-ı hayat.
Üstadına ihlası, sevgi ve muhabbeti,
Fevkalade çoktu hem, ona teslimiyeti.
Buyururdu; (Her neye kavuştuysam ben eğer,
Hocamın sayesinde oldu hepsi müyesser.
Bir Müslüman ne kadar, etse de çok ibadet,
“Allahın rızası”na ermesi zordur elbet.
Kulun ibadetleri ne kadar olsa iyi,
Yine de zor kazanır, rıza-yı ilahiyi.
Lakin “Sevgi beslerse” bir mübarek veliye,
Kavuşturur o onu, rıza-yı İlahiye.
Allaha çok yakındır, evliyalar, veliler,
Onların kalplerine, girmektir asıl hüner.
Kazanabilmek için onların sevgisini,
Ne hüneri var ise, göstermeli hepsini.)
Mazhar-ı Can-ı Canan, birkaç talebesiyle,
Kabristana gitmişti, ziyaret gayesiyle.
Bir kabrin baş ucunda oturarak bir miktar,
Teveccüh eyledi ki “Nimet mi, azab mı” var?
Hasredince tamamen, bu işe himmetini,
Hak teala gözünden, kaldırdı perdesini.
Hakikati keşfedip, buyurdu ki; (Bu kabir,
Büyük günah işleyen bir kadına aittir.
Ve şu anda kabrinde, “Cehennem ateşi” var,
İmanlı mı, değil mi, henüz değil aşikâr.
“Benim “Yetmiş bin” adet önceden okuduğum,
“Kelime-i tevhid”i, buna bağışlıyorum.
Dünyadan “İman ile” ayrılmışsa o şayet,
Bu azabtan kurtulup, olur ehli saadet.)
Sonra o sevabları, bağışlayıp kadına,
Tekrar teveccüh etti, kadının mezarına.
Az sonra buyurdu ki (Şükür elhamdülillah,
Kadının günahını affetti şimdi Allah.
Acı azab çekerken kabrinde biraz önce,
Şimdi ondan kurtulup, gark oldu bir sevince.)
Sohbet ediyordu ki, talebeyle bir zaman,
İhtiyar biri geldi, bu zata inanmayan.
Dedi ki; (Bu hocanın, halleri rahmani mi?
Yoksa şeytani midir ve bunun var mı ilmi?)
Bu sözler talebeye çok fena etti tesir,
Mazhar-ı Can-ı Canan, oldu çok müteessir.
Hiddetle ona dönüp, eyledi “Sert” bir nazar,
Çırpınmağa başladı, yerlerde o ihtiyar.
Anladı “Sert kaya”ya çarptığını ve lâkin,
Dedi ki; (Affet beni, Allah rızası için)
O, elini uzatıp, kaldırdı onu yine,
Bir şey olmamış gibi, geldi eski haline.
Mazhar-ı Cân-ı Canan “rahmetullahi aleyh” -3- 16/08/2000
“Hidayet ver!”
“Mazhar-ı Can-ı Canan”, büyük âlim ve veli,
Binlerce Müslümana, olmuştu faideli.
Yediği lokmalarda, titiz idi gayetle,
“Şüpheli” bir yemeği, yemezdi katiyetle.
Bir gün “gafil” birine, ait olan bir ekmek,
Verdiler, bir lokmacık yedi o bilmeyerek.
Mübarek kalplerine, bu bile verdi zarar,
Ondan kurtulmak için eyledi çok istiğfar.
Mazhar-ı Can-ı Canan, buyurdular ki yine,
(Faydalı olmalıdır, yemek onu yiyene.
Acıkınca yemeli, doymadan kalkmalıdır,
Hiç yememekten ise, bu daha faydalıdır.)
Bir gün “sohbet” hakkında, buyurdu ki o yine,
(Evliyanın sohbeti lazımdır her mü’mine.
Susuzluktan kurumuş, ölmüş olan topraklar,
“Yağmur suları” ile, nasıl ki canlanırlar.
Bilgisizlik yüzünden, ölü kalpler de böyle,
Hayata kavuşurlar “Evliya sohbeti”yle.
Lâkin ahir zamanda, gelen bazı mü’minler,
“Sohbet ehli” birini bulamayabilirler.
Ve eğer sohbet ehli bir veli bulunmazsa,
Onların kitabından okumalı bilhassa.
İnsan kitap okumaz ve gitmezse sohbete,
O kimse yavaş yavaş, yaklaşır felakete.
Bu halin insanlarda birinci alameti,
Girer onun kalbine “Para-pul” muhabbeti.
İkinci nişanı da şudur ki, o Müslüman,
Başlar lezzet almağa, her günah ve haramdan.
Üçüncü alameti, o kimse yavaş yavaş,
Edinir kendisine “kötü yar” ve “arkadaş”.
Eskiden çok sevdiği mü’min kardeşlerinin,
Sevgileri, kalbinden silinir o kimsenin.
Kimde bu alametler, başlarsa belirmeye,
Baksın o kendisine, çeki düzen vermeye.)
Bir gün de buyurdu ki; (Kardeşlerim, çok gece,
Düşünür, uykum kaçar sabahlarım böylece.
Derim ki, “Bu insanlar niçin inanmıyorlar?
Halbuki âhirette Cehennem var, azab var.
Şimdi günah içinde yaşasalar da, fakat,
Yarın karşılarına çıkacak bu hakikat.
Niçin göremiyorlar onlar bu hakikati?
Halbuki âhirette Cehennem var, bu kat’i.
İmanları olsaydı keşke her kişinin de,
Yarın yanmasalardı Cehennem ateşinde.
Sonra dua ederim Rabbime ağlayarak,
Yâ Rabbi, azabına kılma bizi müstahak.
İman ve hidayet ver, bilcümle insanlara,
Yarın atılmasınlar şiddetli azablara.”
Mazhar-ı Can-ı Canan “rahmetullahi aleyh” -4- 17/08/2000
Akıllı kim ahmak kim?
Allah adamlarından “Mazhar-ı Cân-ı Canan”,
Söz ve nasihatleri katıyordu cana can.
Sohbetiyle binlerce insanı etti tenvir,
Sözleri, dinleyene ederdi hemen tesir.
Dediler ki; (Efendim, bu dünya nedir aceb?
Burada olan herşey, dünya sayılır mı hep?)
Buyurdu ki; (Bu dünya, tarladır âhirete,
Faydalı tohum eken, kavuşur çok ni’mete.
Kadın, çocuk, mal mevki ve makam düşüncesi,
“Allah için” olmazsa, dünya olur cümlesi.
Rıza-i Bâri için kullanılırsa bunlar,
Dünya değil, bilakis âhiretten olurlar.
Bir iş “Dine muvafık” yapılır ise şayet,
Dünya ve ahirette, olur büyük saadet.
Kul, Rabbinin emrine, Resulün sünnetine,
Uymaz, düşkün olursa şehvet ve lezzetine,
Şu yolcuya benzer ki, kafileden ayrılır,
Hayvanın süsü ve palanıyla uğraşır.
Yol arkadaşlarına uydurmayınca ayak,
Helâk olur sonunda, çölde yalnız kalarak.
Bunun gibi bir insan, unutup Sahibini,
Bilmezse yaratılış hikmet ve gayesini,
Tâbi olur tamamen, heva ve hevesine,
Dalıp gider dünyanın, türlü meşgalesine.
Ölüme, hazırlıksız yakalanır nihayet,
Böyle olan kimseyi bekler büyük felaket.
İnsan, alçak dünyaya düşkün olursa yani,
“Ölüm hazırlığı”na mani olur bu hali.
Çünki kalbi, dünyayı düşünür gece ve gün,
Bedeni, dünya ile meşgul olur büsbütün.
Unutur Yaradanın emr-i talimatını,
Bulamaz meşgaleden, ibadet fırsatını.
Bir kimse, rızık için, işinde çalışırken,
Feragat eder ise günlük ibadetinden,
Gözetmezse Rabbinin emir ve yasağını,
Mesela kılmaz ise, beş vakit namazını,
Dünyaya düşkün olmuş sayılır o Müslüman,
Ne yaparsa yapsın o, sonunda olur hüsran.
Ey kişi, öyle çetin günler var ki önünde,
Analar evladından kaçacaktır o günde.
O gün için hazırlık yapmak varken durmadan,
Ne ahmaktır dünyaya düşkün olup aldanan.
Yarın bu hakikatler olunca aşikâre,
Pişman olur ve lakin faydası yok, ne çâre.
“Aklı olan” bir kişi, fırsat bilir bu ânı,
Yarın yüzü akıyla kazanır imtihanı.
“Ahmak olan” kimse de, tabi olur nefsine,
Atılır hor ve zelil, Cehennem ateşine.
Mazharı Cânı Cânân “kuddise sirruh -1-
Kitap okumak... 22/10/2000
Bu zât buyuruyor ki; (İslâma hizmet için,
Tam ihlâslı olması lâzım gelir kişinin.
Zerre kadar menfaat düşünürse hizmette,
Onun faidesini göremez âhirette.
Yine böyle birinin kitabını okuyan,
İstifade yerine, çok zarar görür ondan.
Vaktiyle bir talebe, bir küçük kitap görmüş,
Onu alıp, hemence hocasına götürmüş.
(Oku da dinleyeyim bir miktar) buyurunca,
Okumuş hocasına o kitaptan bir parça.
Dinleyip, (Biraz daha okuyuver) buyurmuş,
Talebe “Peki” deyip, biraz daha okumuş.
Sonra da; (Yine oku, yine oku) diyerek,
Dinlemiş o kitabı, başından sonuna dek.
Talebe bir hususu çok merak etmiş ancak,
Ki, “O kitap hakkında, acep ne buyuracak?”
Buyurmuş ki; (Tamamı doğru ve yerindedir,
Hiç yanlış yok, velâkin, okuyan zehirlenir.
Sebebine gelince, ihlâssız bunu yazan,
Bir zulmet yayılıyor, satırlar arasından.
Zîra o, bu kitabı yazmamış Allah için,
Para ve dünyalıkmış, maksadı o kişinin.
“Ekmek yemek” gibidir yâni kitap okumak,
Veyâhut da “su içmek” gibidir ki bir bardak,
Pis, necis bir bardağa, temiz su konur ise,
Onu, o pis bardaktan içebilir mi kimse?
Hattâ bilmese bile onun pis olduğunu,
İçerse zehirlenir ve hasta yapar o onu.)
Bir gün de buyurdu ki; (İslâma hizmet etmek,
Her zaman yapılması lazım ve mühimdir pek.
Zîra bir hadîsinde buyurdu ki O Server;
(Terk olmuş, unutulmuş bir sünnetimi eğer,
Her kim ki ihyâ eder, diriltir, canlandırır,
Bunu yapan mü’mine, yüz şehid ecri vardır.
Unutulmuş bir emri ihyâ etmek, yaşatmak,
Her zaman iki türlü yapılabilir ancak.
Birincisi, o emri yapmaktır bizâtihi,
Diğeri, yaptırmaktır başkalarına dahî.
Yâni islâmiyyeti öğretmektir, yaymaktır,
Dînin emirlerini, böyle canlandırmaktır.
Bu ikinci şekilde, islâmı ihyâ etmek,
Birinciden kıymetli, iyi ve âlâdır pek.
Bugün ehli sünneti, itikad ve îmanı,
Allahü teâlânın helâl ve haramını,
Öğretip, kendisi de bunları yapanlara,
İlmihal kitapları yazıp dağıtanlara,
Çok müjdeler olsun ki, çok kazanıyor onlar,
Her amelde, yüz şehid sevabı alıyorlar.)
Mazharı Cânı Cânân “kuddise sirruh -2- 23/10/2000
Ölümü hatırlamak...
Bu zât buyuruyor ki; (Bugün kitap okumak,
Çok tehlikeli olup, lâzımdır titiz olmak.
Hakiki bir âlimin yazdığı kitap ise,
Onu okuyanlardan faydalanır her kimse.
Yine İslâmiyetten bir şey öğrenmek için,
Sohbetine gitmek de herhangi bir kişinin,
Gâyet tehlikelidir yine aynı sebepten,
Zîra âhiretini yıkabilir o hepten.
Bir “Allah adamı”nın kitabı ve sohbeti,
Siler atar kalpteki karartı ve zulmeti.
Lâkin böyle değilse, durumu o kişinin,
“Öldürücü zehir”dir sözleri herkes için.
Bu iş, iki tarafı keskin kılıç gibidir,
Ya kalpleri temizler, yâhut da bir zehirdir.
Hakiki bir âlimin bir tek kelâmı ile,
Hidayete kavuşur bir insan tamamiyle.
Lâkin cahil ve habîs bir kişinin sözleri,
Felâkete sürükler, dinleyen kimseleri.
Hâlis mü’min olmanın nişanı, “İcrâat”tır,
Yâni farzları yapıp, günahlardan kaçmaktır.)
Bir gün de buyurdu ki; (Çabuk biter bu dünya,
Bu hayat, bir hayâldir, yâhut sanki bir rüya.
Bu fâniye aldanan, bulamaz huzur, sevinç,
Aklı olan, gönlünü kaptırır mı buna hiç?
Sadece “Dünya için” çalışırsa bir kimse,
Verir Allah dünyalık, muradı her ne ise.
Eğer “Âhiret için” çalışırsa bir insan,
Allah, ikisini de o kula eder ihsan.
Dünya ile âhiret olamaz bir arada,
Âhirete çalışan, kavuşur dünyaya da.)
Bir gün de buyurdu ki; (Ey insan, saâdete,
Ermeyi istiyorsan, tam yönel âhirete.
Ölüm ve âhireti hiç çıkarma yâdından.
Yakın bil ecelini, hattâ bugün, yarından.
Dünya işlerine de çalış, ihmal etme hiç,
İnsana, bu yol ile gelir huzur ve sevinç.
Ölümü çok düşünen, ona tam hazır olur,
Bu hazırlık hâli de, verir ona tam huzur.
Eceli geldiğinde, telâş etmez katiyyen,
Çünki hazırlığını yapmıştır o kâmilen.
Halbuki düşünmezse bir kimse ölümünü,
Bir telâşa kapılır, ecel geldiği günü,
O da hazırlığını yapsaydı daha önce,
Telâşa kapılmazdı, Azrâil’i görünce,
Ayrıca, kim ölümü çok hâtırlarsa şayet,
O kimsenin ömründe, olur yümün, bereket,
Tûl-i emel sahibi olursa bir kişide,
Ömrü daha kısalır, hakikat budur işte.)
Mazharı Cânı Cânân “kuddise sirruh” -3- 24/10/2000
Gençlik çağı...
Bu zât buyuruyor ki; (Bir hususta eğer siz,
“Üç” ayrı kişi ile, istişare etseniz,
“Dünya adamı” ise eğer ki o kimseler,
Üçü de, ayrı şeyler hep tavsiye ederler.
Çözüm getirmek için, sonra bu mes’eleye,
“Allah adamları”ndan sorsanız” yüz” kimseye
Hepsinin de cevabı aynı olur muhakkak,
Zîra her mes’elede tek olur elbette hak.
Hattâ evvelkilerin söyledikleri ile,
Bu zâtların cevabı, ters düşer birbiriyle.
Buna sebep şudur ki, dünya ehli kişiler,
Dünya menfaatini en önce düşünürler.
Çeşit çeşit olunca dünya menfaatleri,
Elbette ayrı ayrı şeyler söyler her biri.
Halbuki velîlerin ölçüsü bir tek olur,
O da, Hakkın rızâsı ne ise, ölçü odur.
Velîler düşünmezler dünyayı hiç bir zaman,
“Allah’ın rızâsı”dır onlarca mühim olan.
Allah’ın rızası da, tek olunca her işte,
Cevap dahi tek olur, incelik burda işte.
Onlar âhiretini düşünür her kişinin,
Halleri başkasına benzemez bunun için.
Her sual karşısında muhakkak bu velîler,
“Âhiret ölçüsü”ne göre karar verirler.
Başka insanlar ise, “dünya”yı ölçü alır,
İşlerinin esası, hep dünyaya dayanır.
Ayrıca bir incelik vardır ki yine bunda,
Bir Allah adamına bir şey sorulduğunda,
O işin “En hayırlı” cevabı neyse eğer,
Onu, Allah o zâtın kalbine ilham eder.
Hattâ yanlış bir cevap verse dahî o kişi,
Yine hayra çevirir, Hak teâlâ o işi.)
Bir gün de, genç birine buyurdu ki; (Evlâdım,
Sakın İslâmiyyetin dışında atma adım.
Bu gençlik zamanında, her ne yapmak istersen
Kolaylıkla yapacak bir haldesin şimdi sen
Gençlik, sıhhat, güç kuvvet, mal rahatlık, boş vakit,
Bulunmaz başka zaman, böyle uygun, müsâit.
Ebedî saâdete kavuşturacak olan,
İşleri yapmak için, geçirme boş bir zaman.
Çünki bu, ibadetler hep senin yararına,
Niçin bırakıyorsun, bu işleri yarına?
Bu ömrün en kıymetli ve de en faideli,
Zamanı gençliktir ki, kıymetini bilmeli.
Bu çağda, amellerin en kıymetlisi olan,
Yaradan’a ibadet yapmalıdır durmadan.
Onun yasak ettiği günahlardan da elbet,
Kaçmağa, titizlikle çalışmalı begayet.)