İmam-ı A’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -1- 10/06/2001

 

İslam alimlerinin en büyüklerindendir,
Eshabı görmüştür ki, yani “Tâbiin”dendir.


Hanefi mezhebinin reisi olan bu zat,
Ehli sünnetin dahi, reisidir o bizzat.


İsmi “Nu’man bin Sabit” ise de esasında,
Ona, “İmâm-ı a’zam” denir halk arasında.


Altıyüzdoksandokuz senesinde, Kûfe’de,
Doğdu ve tahsilini ikmal etti bu yerde.


Yüzelli hicri yılda, yetmiş yaşında iken,
Bağdat vilayetinde, vefat etti şehiden.


“Ebû Hanife” dahi, denir ki ona bir de,
“Mü’minlerin babası” demektir Arabide.


Babası “Sâbit” dahi, Faris oğullarından,
Âlim, salih bir kişi idi ki ehli irfan,


Hazreti Ali ile, görüşüp bu muhterem,
Kendi ve soyu için, dua almış idi hem.


“Nu’man” küçük yaşında ezberledi Kur’an-ı,
İlim öğrenmek ile geçiyordu her ânı.


Üstün kabiliyeti ve keskin zekası da,
Fark edildi hemence, âlimler arasında.


Devrin alimlerinden, “Şa’bî” adında bir zat,
Ondaki bu cevheri sezmişti o da bizzat.


Görünce bir gün onun, çarşıya gittiğini,
Sual etti, ne işle iştigal ettiğini.


(Ticaret yapıyorum) deyince kendisine,
Buyurdu ki; (Devam et bir ilim meclisine.


Zeki, kabiliyetli bir kimsesin çünki sen,
Büyük alim olursun, ilme devam edersen.)


Bıraktı ticareti, onun bu sözü ile,
O gün ilme sarıldı, büyük bir arzu ile.


İlk öğrendiği ilim, olmuştu “İlm-i kelâm”,
Bu ilimde, parmakla gösterilir oldu tam.


Başladı öğrenmeğe, sonra “Fıkıh ilmi”ni,
Bu ilim, daha fazla cezbetti kendisini.


Düşündü ki; “Ebedi saadete kavuşmak,
İslâmın ahkamına uymakla olur ancak.


Bu da, fıkıh ilmiyle yakından ilgilidir,
Çünki din ahkamını, ilm-i fıkıh bildirir.”


Ders hocası, “Hammad bin Ebû Süleyman”dı ki,
Onun, yirmisekiz yıl dersine devam etti.


Ve sonunda geldi ki öyle bir dereceye,
Bu, nasib olmamıştır ondan gayri kimseye.


Başta eshabı kiram olmak üzre hem dahi,
“Dörtbin” kadar âlimden ders aldı bizatihi.


Bütün ilimlerde ve cümle üstünlüklerde,
En yüksek dereceye çıkmıştı o devirde.


Yayıldı her tarafa, onun şanı, şöhreti,
Ve herkes tarafından, yapıldı hayli methi.

 

İmam-ı A’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -2- 11/06/2001

 

Bu ümmetin ışığı...


“Allahın rızası”ydı onun tek düşüncesi,
Yok idi bundan başka bir maksat ve gayesi.


Hak ve doğru ne ise, söyler idi ihlâsla,
Bu hususta bir şeyden çekinmezdi o asla.


Onun fetvalarına, herhangi siyasi bir,
Düşünce, güç ve baskı, katiyyen girmemiştir.


Şahsi dostluk, düşmanlık ve nefsâni arzular,
Dünyalık bir menfaat karışmamıştır zinhar.


“Allah için” doğruyu söyler idi ihlasla,
Zerre kadar bir taviz vermezdi bunda asla.


İlim, heybet ve vekar, tatlı dil ve güleryüz,
O, bunlarda fazlaca eylemişti temayüz.


Muarızlara bile sükûnetle davranır,
Güzel ahlakı ile, gösterirdi hep sabır.


O, asla kapılmazdı heyecan ve telaşa,
İkna yoluna gidip, yapmazdı münakaşa.


Kuvvetli şahsiyeti ve keskin zekasıyla,
Aklı, ilmi, heybeti ve güzel ahlakıyla,


İnsanların içine sanki nüfuz ederdi,
Herkese tesir eder, kalpleri cezbederdi.


Dini mes’eleleri, misaller göstererek,
Öyle anlatırdı ki güzel izah ederek,


Nice peşin hükümlü muarızları bile,
İkna oluyorlardı, bu izahları ile.


Bütün müslümanları, iman ve itikadda,
Birleştirip, onlara “Baba” oldu adeta.


Dini bozmak istiyen, bozgunculuk çıkaran,
Kimseleri de sezip, vermedi fırsat, aman.


Onlara da doğruyu güzelce anlatarak,
İtikadda birliği, sağladı tam olarak.


Koyup o fıkha dahi, birçok esas ve düstur,
İkinci hicri asrın, müceddidi olmuştur.


Bazı hadislerinde, yine Resul-i ekrem,
Şöyle meth eylemiştir, kastederek onu hem:


(Nasıl öğünüyorsa Âdem Nebi benimle,
Ben dahi öğünürüm, ümmetimden biriyle.


İsmi “Nu’man”, künyesi “Ebu Hanife”dir ki,
Ümmetimin ışığı, o zattır elbette ki.)


(Nasıl öğünürlerse Peygamberler benimle,
Ben de öğünüyorum, Ebû Hanife ile.


Onu seven bir kimse, beni de sevmiş olur,
Onu sevmiyen ise, beni sevmemiş olur.)


(Ümmetimden birisi, diriltir şeriatı,
Nu’man ibni Sabit’tir, o âlim zatın adı.)


(Ümmetimden yükselen olacak her asırda,
En çok Ebû Hanife yükselir zamanında.)


Bu hadisi şerifler, onu kasdetmektedir,
Onun büyüklüğüne, en kuvvetli senettir.

 

İmam-ı A’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -3- 12/06/2001

 

“İmam”ı, o zaman ve sonraki zamanlarda,
Gelen büyük alimler, methettiler her anda.


“Malik” hazretlerine gelince bir gün “İmam”,
O, ayağa kalkarak gösterdi bir ihtiram.


O gidince dedi ki yanındaki zevata;
(Ebû Hanife derler, şimdi giden bu zâta.


Öyle bir âlimdir ki, mesela o zat eğer,
“Şu ağaç altındandır” der ise, isbat eder.)


Bir alim de diyor ki; (Ederim ki ben yemin,
Onun gibi bir fakih, görmedi rûy-i zemin.


O mübarek ağzından, din ile alâkadar,
Bir tek kelam duymağa, veririm yüzbin dinar.)


Dâvud-u Tai’nin de, yanına, bir diyardan,
Gelip sitayiş ile bahsettiler “İmam”dan.


O dahi buyurdu ki; (O, kutup yıldızıdır,
Karanlıkta kalanlar, onunla yol, iz bulur.)


Hafız Abdül’aziz de, diyor ki; (O, mi’yardır,
O, ehli sünnet ile, başkasını ayırır.


Kim onu seviyorsa, ehli sünnettir o zat,
Sevmiyorsa, olmuştur sapık ve ehli bid’at.)


Süfyan-ı Sevri’nin de, biri geldi yanına,
(Ben İmam’ın yanından gelirim) dedi ona.


Buyurdu; (Yeryüzünün en büyük âliminin,
Yanından geliyorsun, acaba var mı bilgin?)


İmâm-ı Şafii de, buyurdu ki bunda hem;
(Ben ondan daha büyük fıkıh alimi bilmem.


Kim öğrenmek isterse, fıkıh ilmini eğer,
Onun talebesiyle, bulunsun, ona yeter.)


Ahmed bin Hanbel de der ki; (İmam-ı a’zam,
Vera, zühd ve takvada, çok titizdi ve sağlam.


Ahiret derdi ile, dertlenmişti o asıl,
O zatı anlıyacak kimse yoktu velhasıl.)


İmam-ı Malik’e de, dediler ki; (Niçin siz,
Hep İmam-ı a’zamı fazla methedersiniz?)


Buyurdu ki; (Öyledir, çünki onun sözleri,
İnsanlara daha çok olmuştur faideli.


İlim sahibi olan, olsa da hayli zevat,
Onunla mukayese edilmez onlar fakat.)


Yahya Mu’az-ı Razi, rüyasında bir gece,
Resulullahı gördü ve sevindi bir nice.


Dedi; (Ya Resulallah, ararsam sizi şayet,
Nerde bulabilirim, var mıdır bir işaret?)


Buyurdu; (İlmindeyim, ben İmam-ı a’zamın,
Oradan başka yerde, arama beni sakın.)


İmâm-ı Gazâli de, buyurdu ki nihayet;
(İmâm, gece ve gündüz ederdi çok ibadet.


Zühd ve takvâ sahibi bir kimseydi o her an,
Çok fazla korkuyordu, Allahü tealadan.)

 

İmam-ı A’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -4- 13/06/2001

 

İmâm-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri,
Onu methetmişlerdi, çok İslam alimleri.


İmam-ı Rabbani de, buyurdu ki bu babda;
(O, Şer’i delillerden hükümler çıkarmakta,


Öyle bir dereceye çıkmıştı ki o zaman,
Âlimler aciz kaldı, onu tam anlamaktan.)


O, dinin her emrine uyardı titizlikle,
Kaçırmak istemezdi, bir müstehabı bile.


Abdest edeblerinden, yapmayınca birini,
Kaza etti, kırk yıllık namaz ibadetini.


Müctehidler içinde, verâ, zühd cihetinden,
O idi en üstünü, sair müctehidînden.


“İsa Peygamber” gibi, ulülazm bir büyük zat,
Gökten yere inince, yapacaktır içtihad.


Onun çıkaracağı hükümler de hep yine,
Muvafık olacaktır “Hanefi mezhebi”ne.


İslâm âlimlerimiz, kendi aralarında,
Bir “Vazife taksimi” yaptılar her asırda.


Yani hangi devirde, hangi iş mühim ise,
O devrin alimleri, sarıldılar o işe.


“İmâm-ı a’zam”ın da devrinde mühim olan,
İslâmın ahkamını korumaktı ziyandan.


Zira fıkıh bilgisi, hem unutuluyordu,
Hem de sapık fikirler, çıkıp yayılıyordu.


O, Cafer-i Sadık’ın mübarek derslerine,
İki yıl devam edip, kavuşmuştu feyzine.


Ve lakin o devirde, daha mühim iş vardı,
Zira din düşmanları, dine saldırırlardı.


“Yunan felsefesi”ne ait bazı fikirler,
İman ve itikada karışmakta idiler.


Sonra “Yahudilik”le, hem de “Hıristiyanlık”,
Dine girip, bozmağa başlamış idi artık.


Sonra o devirlerde, “Şi’a” ve “Mu’tezile”,
Gibi sapık fırkalar, yayılırdı hız ile.


Hatta “Mücessime” ve “Cebriyye” gibi daha,
Birçok bozuk fırkalar, başlamıştı çıkmağa.


O, bu tehlikelerin varlığını görünce,
Bunlardan korunmağa ağırlık verdi önce.


Bu sapık fikirlerden, korumak için dîni,
Reddiyeler yazarak, susturdu herbirini.


İslam ilimlerini, fıkıh, tefsir ve kelâm,
Gibi isimler ile, kollara ayırdı tam.


Sonra bu bilgileri, o gün ve daha sonra,
Öğretebilmek için bütün müslümanlara,


Yani İslamiyyeti, doğru, temiz ve berrak,
Öğrenmeleri için, herkesin tam olarak,


Onları, kısım kısım geçerek kitaplara,
Yadigâr bırakmıştır, bütün müslümanlara.

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -5- 14/06/2001

 

Bir gün “İmâm-ı a’zam” uyurken odasında,
Resul-i mücteba’yı, görmüştü rüyasında.


Anlattı bu rüyayı, gidip İbni Sirin’e,
Dedi ki; (Bu rüyanın, acaba tabiri ne?)


Zira o, Tâbiinden, çok âlim bir kişiydi,
Hem o devrin tanınmış, rüya tabircisiydi.


Dedi; (Sen yapamazsın, böyle bir iddiayı,
Ancak Ebû Hanife görür böyle rüyayı.)


Buyurdu; (Benim işte, dediğiniz o kimse,)
O dedi; (Aç sırtını, göreyim öyle ise.)


“Peki” deyip, mübarek sırtını açtı o an,
Bakınca, bir “ben” görüp, şöyle dedi o zaman:


(Sen öyle birisin ki, Resul, senin hakkında,
Buyurdu, “Ümmetimden biri gelir yakında.


Olur iki omuzu arasında bir beni,
Onunla ihya eder, Hak teala bu dini.”)


Kıldı bir gün mescidde, o yatsı namazını,
Çıkmak için dışarı attı bir ayağını.


Henüz öbür ayağı mescidin içindeyken,
Talebesinden Züfer, bir sual sordu hemen.


O mevzu üzerinde, o gece, sabaha dek,
Konuştu onun ile, güzel izah ederek.


Vaktâ ki sabah oldu ve okundu ezanlar,
Sabah namazı için, içeri girdi tekrar.


Öyle sarmış idi ki onu “Allah korkusu”
Her gece, bu korkuyla gelmezdi hiç uykusu.


Ağlayıp, gözlerinden akardı gözyaşları,
Ağlama seslerini, duyardı komşuları.


Yatsı abdesti ile, “kırk sene” hem de imam,
Sabah namazını da, kılmış idi berdevam.


Ellibeş Hac yapmıştı, Beytullaha giderek,
Sonuncuda, Kâbe’den içeriye girerek,


İki rek’at bir namaz kılarak erkâniyle,
Okudu o namazda, Kur’anı tamamiyle.


Sonra da ağlıyarak, dedi ki: (Yâ İlahi,
Sana layık ibadet yapamadım Vallahi.


Lâkin şu hakikati anladım ki hakkıyla,
Hiç kimse anlıyamaz, seni kısa aklıyla.


Hizmetimde yaptığım kusurlarımı dahi,
İşbu anlayışıma bağışla yâ İlahi.)


O, gözyaşı dökerek edince böyle dua,
Gaibden, kendisine geldi şöyle bir nidâ:


(Sen ey Ebû Hanife, iyi tanıdın beni,
Ve hakkıyle, tam yaptın bana ibadetini.


Hem seni, hem de senin mezhebinde bulunan,
Tâ kıyamete kadar, senin yolunda olan,


Kimseleri ben dahi, ettim af ve mağfiret,
Kalbin müsterih olsun, sen üzülme, rahat et.)

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -6- 15/06/2001

 

İmam-ı a’zam Ebû Hanife hazretleri,
Tabiin’in en yüksek alimlerinden biri.


Maişet sebebiyle, yapıyordu ticaret,
Kumaş alıp satardı, zengin idi begayet.


Bir gün evden çıkarak, dükkâna gidiyordu,
Karşıdan gelen biri, onu gördü ve durdu.


Çok mahcub vaziyette, yüzünü örttü ondan,
Yolunu değiştirip, yürüdü başka yoldan.


Farketti “İmam” onun, yol değiştirdiğini,
Yanına çağırarak, sual etti derdini.


O dedi; (Onbin akçe, borcum var benim size,
Bu yüzden çok mahcubum, ben zât-ı alinize.)


Buyurdu ki: (Silmiştim, ben senin o borcunu,
Kalbin müsterih olsun, düşünme artık onu.


Lâkin beni görünce, sıkıldı birden için,
Hakkını helal eyle, bana sen bunun için.)


Sokmazdı kazancına haramın zerresini,
Şüpheliyse, o kârın dağıtırdı hepsini.


Bir defa, ortağına dedi ki tekrar tekrar;
(Son gelen mal içinde, kusurlu elbise var.


Bugün o elbiseyi satacak olur isen,
Özrünü söylemeği, ihmal etme sakın sen.)


Lâkin unuttu yine, o bunu söylemeği,
Bulmak da çok zor idi, onu alan kimseyi.


“İmam” bunu duyunca, dedi ki ortağına;
(Karıştı onun kârı, tamamının kârına.


O partiden, ne kadar kâr elde edildiyse,
Hep dağıt da, o kârdan kalmasın bir şey bize.)


“Doksanbin” akçe kârın, dağıtarak hepsini,
O şüpheli kazancın almadı zerresini.


Müşteri fakir ise, ahbabı ise veya,
Kârsız, maliyetine verirdi ekseriya.


Dükkânına fakir bir kadın geldi bir sefer,
Dedi; (Şu elbiseyi, şu fiyata bana ver.)


Buyurdu; (Para verme, al götür, helâl olsun,)
Kadın dedi; (Benimle, alay mı ediyorsun?)


Buyurdu ki; (Ey kadın, bir elbise nihayet,
Al götür, hediyemdir, giy de bana dua et.)


Mal satın alırken de, titiz davranıyordu,
“Kul hakkı” korkusundan, kılı kırk yarıyordu.


Bir tüccar, mal getirdi “İmam”ın dükkânına,
Fiyatını sorunca, çok düşük geldi ona.


Buyurdu; (Bu mal için, çok ucuzdur bu fiyat,
Ya bunu geri götür, ya da pahalıya sat.)


Râzı olduğu halde, sahibi o fiyata,
O, daha fazlasını takdim etti o zâta.


Haramlar karşısında, böyleydi onun hali,
Haram korkusu ile, terk etti çok helâli.

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -7- 16/06/2001

 

Bir kimse var idi ki o, “Ebû Hanife”ye,
Zarar vermek isterdi, düşmanlık olsun diye.


Bir de bahçesi vardı, akarsu kenarında,
Ve rengârenk çiçekler açmıştı her yanında.


O, bir gün bu bahçede, tertip etti ziyafet,
Onu, talebelerle yemeğe etti davet.


“İmam” kabul eyledi, onun bu teklifini,
Lakin talebesine yaptı şu tembihini:


(Ben yemek yemedikçe, siz dahi yemeyiniz,
Ne yaparsam, siz aynen beni takib ediniz.)


Sonra teşrif ettiler, o zatın hanesine,
O, güzel karşlayıp, yer gösterdi hepsine.


Lâkin İmam, hemence oturmadı sofraya,
El yıkamak üzere, yürüdü akar suya.


Talebeleri dahi, onu takib ettiler,
“Bakalım ki, bu işte ne hikmet var?” dediler.


Biraz ağırdan alıp, dönünce hep geriye,
Rastladılar orada “kıvranan bir kedi”ye.


Meğer “zehirli” imiş, yemeği o kişinin,
Kıvranıp öldü kedi, ondan yediği için.


Bir de, talebesinden “Ebû Yusüf” nakleder;
Ben, küçük çocuk iken, âniden öldü peder.


Terzilik san’atını öğretsin bana diye,
Annem, beni alarak götürdü bir terziye.


Düşündüm; “Neme gerek, bu terzilik mesleği,
Ben asıl istiyorum, dinimi öğrenmeği.”


O terziyi bırakıp, İmama gittim hemen,
Dedim; (İslamiyeti öğretin bana lütfen.)


O da kabul edince, girdim tam hizmetine,
Kavuştum bu sayede, çok yüksek himmetine.


Annem sonra gelerek, o medreseye kadar,
O terziye götürmek istedi beni tekrar.


Hocama da dedi ki; (Bu çocuk, bir yetimdir,
O burada ne yapar, ona ne öğretilir?)


Buyurdu; (Yanlış bir şey gelmesin hiç kalbine,
Hiç düşünme onu sen, bırak kendi haline.


O, burda tereyağı, fıstık ve badem yiyor,
Ve bunlar nasıl yenir, bunları öğreniyor.)


Yıllar sonra nihayet, Bağdat’ta “Kadı” oldum,
Sultan Harun Reşid’le, bir gün yemek yiyordum.


Sofraya, tereyağı, fıstık, badem gelince,
Ben, gayri ihtiyari gülümsedim hemence.


Ne için güldüğümü sorunca sultan bana,
Olan bu hadiseyi, naklettim aynen ona.


Dedi; (O, ne kamil bir zat idi hakikaten,
Seneler sonrasını, görmüş o tâ o günden.


Halkın baş gözü ile, göremediklerini,
O, gönül gözü ile, görürdü herbirini.)

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -8- 17/06/2001

 

Allaha inanmıyan, var idi ki bir dehri,
Fikrini yaymak için, dolaşırdı her yeri.


“Bu dünya, böyle gelmiş, böyle gider” diyordu,
Hâşâ “Allah yok” diye, iddia ediyordu.


Bu kâfir, dolaşırken geldi Kûfe şehrine,
Bunu yaymak istedi, o yer ahalisine.


Lâkin halk, bu kişinin bir kâfir olduğunu,
Anlayıp, rezil etmek istediler hep onu.


Dediler ki; (Burada, bir âlim kimse vardır,
Yaşı küçük ise de, ilimde bir deryadır.


Sen bu saçmalarını, söyle ki ona önce,
Bakalım ne diyecek, o seni dinleyince.)


Yaşı küçük o âlim “Nu’man bin Sabit” idi,
On yaşındaydı, fakat, ilimde pek derindi.


Dehri “Olur” diyerek, halkın bu teklifine,
Dedi; (Münazaraya hazırım onun ile.)


Bunun için bir yer ve zaman tayin ettiler,
Sonra küçük Nu’mana, bir haber ilettiler.


O gün dehri gelerek, başladı beklemeğe,
Lâkin Nu’man, bilerek az geç geldi o yere.


Dehri kızıp dedi ki; (Benim gibi bir bilgin,
Böyle bekletilir mi, söyle, niçin geciktin?)


Dedi ki; (Gelecektim bir köprüden geçerek,
Sel yıkmış o köprüyü, geldim az gecikerek.)


Dehri dedi; (Ey çocuk, köprü yıkılmış dedin,
Köprü yıkık olunca, peki sen nasıl geldin?)


Dedi; (Bazı ağaçlar, kendi kendilerine,
Biçilip yontularak, eklendi birbirine.


Sonra kendi kendine, oldu güzel bir kayık,
Nehri onunla geçtim ve geciktim azıcık.)


Dehri dedi; (Ey çocuk, sen neler söylüyorsun,
Ağaçlar hiç ustasız kayık oldu diyorsun.


Senin bu söylediğin sözlere güler herkes,
Ve senin bu iddian, ne mantıksız ve abes.


Buna, olmaz dünyada bir kimse inanacak,
Aklı noksan olanlar, inanır buna ancak.)


Numan bin Sabit ise, dedi ki o dehriye;
(Şu koskoca kâinat, senin aklına göre,


Öyle, kendi kendine, ustasız oluyor da,
Bizim kayık ne için olmasın, ne var bunda?)


Dehri çok şaşırarak dedi ki; (Madem öyle,
Allah vardır diyorsun, nerdedir, haydi söyle.)


Nu’mân ordakilerden bir bardak süt istedi,
Dehriye göstererek; (Bunda yağ var mı?) dedi.


(Elbette var) deyince, dedi ki; (Öyle ise,
Bu sütün içindeki şu yağı göster bize.)


Dehri mahcub bir halde, başını eğdi öne,
“Şehadet”i getirip, girdi İslâm dinine...

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -9- 18/06/2001

 

Kötü komşu!..


İçkici bir komşusu var idi ki “İmam”ın,
Evi çok yakın olup, yanındaydı dergâhın.


Her gece, meyhaneden gelip “sarhoş” olarak,
Rahatsızlık verirdi, bağırıp çağırarak.


Ayrıca da saz çalar ve şarkılar söylerdi,
“İmam” bir şey demeyip, devamlı sabrederdi.


Bu adam, meyhanede, bir gün çok içip yine,
Gece, sarhoş olarak geliyorken evine,


Vazifeli memurlar, onu yakaladılar,
Suçlu olduğu için, hemen hapse attılar.


Ertesi gün, adamın hiç sesi gelmeyince,
Bunu, İmam-ı a’zam merak etti iyice.


Dedi ki; (Gelmez oldu, sesi o komşumuzun,
Başına bir musibet gelmesin sakın onun.)


Dediler; (O, dün gece, gelirken meyhaneden,
Bekçiler yakalayıp, atmışlar hapse hemen.)


“İmam” buna üzülüp, derhal gitti valiye,
Ki desin, “Komşumuzu hapisten çıkar” diye.


Vali onu görünce, ayağa kalktı derhal,
Büyük bir hürmet ile, etti onu istikbal.


Dedi; (Acep nedendir, buraya teşrifiniz?
Yerine getirelim, var ise bir emriniz.)


Buyurdu; (Komşumuzu hapse atmış bekçiler,
Geldim ki çıkarasın, imkanı varsa eğer.)


Dedi ki; (Ey efendim, böyle ehemmiyetsiz,
İş için, bana kadar niçin zahmet ettiniz?


Bir haber verseydiniz, kâfiydi bize bunu)
Deyip, çıkarttı hemen hapisten komşusunu.


Komşu gencin koluna girerek sonra “İmam”,
Valiye veda edip, ayrıldılar oradan.


Buyurdu ki; (Ey komşu, bakma kusurumuza,
Biraz geç vakıf olduk sizin durumunuza.)


Bir kese “Para” verip, buyurdu; “Al bunları,
Eve bir şeyler al da, sevindir çocukları.”


Yine büyük “İmam”ın ilimde ehliyeti,
Ve Kur’anı kerime olan vukûfiyeti,


Öyle derin idi ki, bir gün çıktı evinden,
Bir yere gitmek için, çözdü atı yerinden.


Koydu bir ayağını, bir özengiye, ama,
O anda bir genç gelip, bir şey sordu “İmam”a.


İmam, o halde iken, ata binene kadar,
Bu dini mes’eleyi düşündü az bir miktar.


Yani birkaç saniye içinde, bunu hemen,
Düşünüp şöyle dedi o kimseye cevaben:


(Kur’anı baştan sona düşündüm de evladım,
Bu suale, şimdilik bir cevap bulamadım.)


Yarın gel, cevabını al) diyerek o gence,
İctihad buyurarak, cevapladı hemence...

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -10- 19/06/2001

 

Vasıt vilayetinde, vardı ki birisi de,
“Nu’man’ın kölesi”ydi o zatın bir ismi de.


Bir kimse sordu ona, hikmetini bu işin,
Dedi; (Böyle bir isim koymuşsun, acep niçin?)


Dedi ki; (Bulunurken ben annemin karnında,
Validem vefat etmiş, tam da doğum ânında.


Ben karnında kalmışım, hem de canlı olarak,
Cenaze yıkanırken, vakıf olmuş buna halk.


Bu, “İmam’ı a’zam”a âcilen bildirilmiş,
O da, haber gönderip, onlara şöyle demiş:


“O hanımın karnını, yarın sol tarafından,
Çocuk tam oradadır, yarıp alın oradan.”


Cerrah öyle yaparak, çıkarıp almış beni,
Ondan sonra kabrine defnetmişler annemi.


Onun fetvası ile gelmişim ben hayata,
Yoksa ölü karnında, olurdum ben de mevta.


Yani ben, o “İmam”ın âzatlı kölesiyim,
Öyle addettiğimden, aldım böyle bir isim.)


Bir gün de, talebenin içinde otururken,
Vücudunu bir akrep soktu ve gitti birden.


Talebeler, akrebi öldürmek isteyince,
Buyurdu ki; (Az durun, öldürmeyin hemence.


Ben kendimi, onunla tecrübe edeceğim,
Bir şey merak ederdim, onu öğreneceğim.


Zira Peygamberimiz hadiste sahabeye,
Buyurdu; “Âlimlerin kanı zehirdir” diye.


Hadiste buyurulan o âlimlerden miyim?
Diye, nice zamandır bunu merak ederdim.)


O sırada o akrep, kıvrandı birkaç defa,
Ve ölüp, hiç hareket edemedi bir daha.


Vardı bir talebe de, “Yusuf bin Halid” diye,
Bağda’da gidiyordu, mühim bir vazifeye.


Ona, şu nasihatte bulundu ki; (Evladım,
Sakın dine muhalif atmıyasın bir adım.


İlim sahiplerine, hürmet eyle ve yaklaş,
Gençlere sevgi göster, fasıklardan uzaklaş.


Hep iyilerle görüş, salihlerle düşüp kalk,
Kimseyi kötüleme, sen kendi haline bak.


Sonra hiçbir kimseyi, hafife alma sakın,
Bilakis sevgisini kazanmağa bak halkın.


Cimri kimseler ile, eyleme hiç yârânlık,
Bekleme hiç kimseden, bir menfaat, dünyalık.

 

Senin ziyaretine gelirse bir cemaat,
Dini mes’elelerden, bir mevzu aç ve anlat.


Hep umumi şeyleri öğretmeğe bak esas,
İnce mes’eleleri açma ve etme temas.


Herkesle iyi geçin, sevsin seni insanlar,
Zira sevgi, muhabbet, ilimde devam sağlar.)

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -11- 20/06/2001

 

İmam-ı a’zam Ebû Hanife hazretleri,
Ticaretle iştigal eder idi ekseri.


Onun güzel ahlâkı ve kanaatkârlığı,
Her işinde, kendini gösterirdi devamlı.


Zengin olduğu gibi, “Cömert” idi be gayet,
Ve asla emanete etmez idi hıyanet.


Çok dikkat eder idi, helalden kazanmağa,
Haramın zerresinden, kaçardı çok uzağa.


Öyle “Allah korkusu” var idi ki içinde,
Her an takvâ üzere olurdu her işinde.


Şüpheli olsa idi, az bir kısmı kârının,
Fukaraya verirdi, tamamını o kârın.


Kendi talebesinin ihtiyaçlarını da,
Kendi temin ederdi, giyim kuşam ve gıda.


Ayrıca “Para” verip, derdi ki; (Bu ni’metler,
Benim değil, Rabbimden bende emanettirler.


Benim size verdiğim bu şeyler, Rabbimizin,
Benimle gönderdiği rızkınızdır hep sizin.)


Onlar maddi bakımdan bir şey düşünmeyince,
İlme çalışırlardı, devamlı gündüz gece.


Çok olmasına rağmen malı, mülkü, serveti,
Onlara, zerre kadar yoktu bir muhabbeti.


Ders veriyor idi ki, bir gün talebesine,
Bir kimse, şu haberi getirdi kendisine:


(Efendim, sizin malı götüren gemi var ya,
Duyduk ki, fırtınadan batıp gitmiş deryaya.)


Bu haberi duyunca, başını öne eğdi,
Biraz durup ve hemen “Elhamdülillah” dedi.


Az sonra, aynı adam gelerek huzuruna,
Bu sefer tam aksine bir haber verdi ona.


Dedi; (O batan gemi, size ait değilmiş,
Biz yanlış işitmişiz, batan başka gemiymiş.)


Bunda da büyük İmam tefekkür edip yine,
“Elhamdülillah” deyip, şükreyledi Rabbine.


Lâkin talebeleri, merak etti bu hali,
Birisi sordu hemen, İmam’a şu suali:


(Geminin battığını duyunca siz ilk defa,
“Elhamdülillah” deyip, şükrettiniz Allaha.


Batmamış olduğunu öğrenince yine siz,
Niçin “Elhamdülillah” diyerek şükrettiniz?)


O an Ebû Hanife, ara verip dersine,
Şöyle cevap buyurdu, hemen talebesine:


(İlkinde, düşünmedim mallarımın halini,
Bilâkis merak ettim, kalbimin ahvalini.


“Üzüntü var mı?” diye, nazar ettim kalbime,
Gördüm ki üzüntü yok, şükreyledim Rabbime.


İkinci haberde de, kalbime ettim nazar,
Gördüm ki bir “Sevinç yok”, şükrettim buna tekrar.)

 

İmam-ı a’zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” -12- 21/06/2001

 

İmam-ı a’zam Ebû Hanife hazretleri,
İlme hizmet etmekti, onun hep gayretleri.


İlim ve içtihadda, ulaştı en zirveye,
Ve “Ca’fer-i Sadık”ın kavuştu çok feyzine.


Bu büyük evliyaya, iki yıl etti hizmet,
Bu sayede kalbine, aktı çok feyz ve hikmet.


Ömrünün sonlarına gelmişti ki o artık,
Abbasi devletinde, karışmıştı ortalık.


O zamanın sultanı, onun bu nüfuzunu,
Kullanmak gayesiyle, çağırdı bir gün onu.


Dedi ki; (Siyasette desteklersen sen beni,
Veririm ben de sana, temyiz reisliğini.)


Fakat o, karışmadı siyaset işlerine,
O ısrar ettiyse de, reddetmişti hep yine.


Hapse attı o zaman, o “Ebû Hanife”yi,
Ve reva gördü ona, cefa ve işkenceyi.


Bir ara çıkararak, hapisten onu yine,
Evvelki teklifini tekrar etti kendine.


Lakin o, takvâsından reddetti yine bunu,
Sultan ise kızarak, hapsetti tekrar onu.


Başladı işkenceye, hep sopa attırarak,
Her gün devam ettirdi, sayıyı artırarak.


Lakin halk galeyana gelir endişesiyle,
Öldürtmüştür İmamı, zehirli şerbet ile.


Şehid edildiğinde, yaşı tam “yetmiş” idi,
Teslim-i ruh ânında, o secde eylemişti.


Duyanlar çok üzüldü onun şehadetine,
Dediler; (Böyle bir zat, dünyaya gelmez yine.)


Cenazeyi yıkayan, bitirince işini,
Şöyle dile getirdi, onun kişiliğini:


(Ey Nu’man, Allah sana eylesin ki çok rahmet,
Otuz yıl, ilim için eyledin hayli gayret.


Kırk senedir, yatağa koymadın bir yanını,
“İslama hizmet” ile geçirdin her ânını.


En çok ilim sahibi, en çok ibadet eden,
Sendin iyi huyları kendinde cem eyliyen.)


“Elli bin kişi” geldi onun cenazesine,
Sürdü namaz bitmesi, tâ ikindi vaktine.


İnsanlar, grup grup kıldılar namazını,
Rahmetle yad ettiler, onun yüksek zatını.


Vefatı hususunda, dediler ki âlimler,
(Dinin büyük direği, yıkıldı ey müminler.


O, ilmin ışığıydı ve bugün söndü artık,
Onun şehadetiyle, dünya oldu karanlık.)


Peygamber Efendimiz, buyurdu hadisinde;
(Gider arzın zi’neti, yüzelli senesinde.)


İşbu hadis-i şerif hakkında çok alimler,
(Bu, İmam-ı a’zam’ı bildiriyor) dediler.