Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -1- 28/01/2001

 

Mütevazı bir hayat...


"Muhammed bin Ali"dir asıl ismi bu zatın,
Kerim evladındandır Server-i kâinatın.


Zahiri ilimlerin hepsine oldu vâkıf,
Manevi ilimde de, oldu bir mutasavvıf.


Binüçyüzaltmışsekiz yılında doğdu bu zat,
Ve bindörtyüz otuzda Bursa'da etti vefat.


Buhara'da doğdu ve orada gördü tahsil,
Mekke ve Medine'de ilmini etti tekmil.


"Seyyid" olup Buhara şehrinde doğduğundan,
"Emir Buhâri" diye bahsedilir hep ondan.


"Seyyid Ali" isminde, bir zattı pederi de,
Herkese yardımıyle meşhurdu o devirde.


Kur'an okumak ile, geçerdi vakitleri,
İnsanlara hizmette, gitmişti pek ileri.


Küçük kulübesinde, hanımı ile bu zat,
Yaşarlardı ikisi, mütevazı bir hayat.


Her gün ormana gidip, keserek odunları,
Taşıyıp, fakirlere dağıtırdı onları.


Getirdi bir gün yine, ormandan bir yük odun,
Terleri, sakalından yerlere aktı onun.


Hediye etmek için, onları halisane,
Köyün fakirlerini, dolaştı hane hane.


Sırtında küfesiyle, gezdi de akşama dek,
Lakin alan olmadı, onlardan hem de bir tek.


Derlerdi; (Odunumuz var bizim bu gecelik,
Daha fakir olana, bu işte ver öncelik.)


Odunları verecek bulamayınca kimse,
Duygulandırdı onu o günkü bu hadise.


Yorgunluktan oturdu, bir ağacın altına,
Ve şöyle düşünerek, şükretti Allahına:


"Bollukla yaşatırsın, bizi sen ey Rabbimiz,
Sayısız, sonsuz defa, hamd ederiz sana biz."


O böyle düşünürken, hanımı da bu kere,
Bir sepet hurma ile, geldi ve koydu yere.


Dedi ki: (Talebeniz verdi bu hurmaları)
O dedi; (Sen ne için kabul ettin bunları?


Hurma var evimizde, sen şimdi bunları al,
Köyün fakirlerine, götür de dağıt derhal.)


Aldı o da eline, o bir sepet hurmayı,
Dolaştı o gün ev ev, fakir ve fukarayı.


Lâkin dolaştıysa da, o köyü hane hane,
Kabul eden olmadı, onlardan tek bir tane.


O ara "Seyyid Ali" ellerini açarak,
Şöyle dua ederdi, Rabbine yalvararak.


(Yâ Rabbi, kereminden bir oğul ver ki bana,
Hizmet etsin bir ömür, hep senin kullarına.)


Rabbimiz, kendisine bir oğul etti ihsan,
O çocuk büyüdü ve, oldu hem "Emir Sultan."

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -2-

 

"Bu fakire dua et!" 29/01/2001

 

Hazreti "Emir Sultan", Buhara'da bir kere,
Sohbet ediyorlardı, kıymetli pederiyle.


O sırada, bir kişi geldi ki yanlarına,
Perişan hali vardı, acıdılar çok ona.


O dedi; (Buhara'da var idi ki bir bahçem,
Onun mahsulü ile, oluyordu geçinmem.


Bir fırtına oldu ki, geçen gün Buhara'da,
Ağaç ve sebzelerim kurudu bu arada.


Aile efradım da, bir hayli kalabalık,
Bu halde geçinmemiz, çok müşkil oldu artık.


Ey Resulün evladı, eyle bana inayet,
Ferahlığımız için, bu fakire dua et.)


O an Emir Sultanın babası Seyyid Ali,
Dinleyip, çok üzüldü, içi yandı bir hayli.


Dedi ki; (Rızıklara kefildir cenabı Hak,
Seni de, bu beladan halas eder muhakkak.)


Buna, "Emir Sultan" da üzülmüştü iyice,
O zatın bahçesine gizlice gitti gece.


Ağlayarak Rabbine eyledi şöyle niyaz;
(Yâ Rabbi, bu kulunu bu dertten eyle halas.


Bu zatın bahçesinde, ne kadar varsa nebat,
Ver onlara yeniden, bir canlılık ve hayat.)


Onun bu halisane duası kabul oldu,
Ağaçları canlanıp, dalları meyve doldu.


Ertesi gün o kişi, gelince bahçesine,
Gördü ki, hayat gelmiş ağaçların hepsine.


Herbiri meyve ile dolmuş hem de be gayet,
Bu vaziyeti görüp, şaşırdı, etti hayret.


Sevinip, ağaçlara bakarak biraz daha,
Ellerini kaldırıp, niyaz etti Allaha.


Dedi; (Ey rızıklara kefil olan Allahım,
Bu bostanın halini, ben âciz anlamadım.


Dünkü gün ölü iken, ağaç ve nebatlar hep,
Bugün hepsi canlanmış, hikmeti nedir acep?


Yoksa Hızır mı geldi, bu gece bu bahçeye,
Bildir bu hakikati, bu garip biçareye.)


O böyle dua edip düşünürdü ki, o an,
Bahçenin bir ucunda, göründü "Emir Sultan."


Onu görüp anladı, bu işin hikmetini,
Bildi Emir Sultan'ın büyük kerametini.


Onun bereketiyle, olduğunu bu işin,
Anlayıp, koştu ona, elini öpmek için.


Ve lâkin birkaç adım gidince o tarafa,
Gözlerinin önünde kayboldu o bu defa.


Bu kerameti dahi görür görmez o kişi,
Daha yakin olarak, idrak etti bu işi.


Bildi ki; (Emir Sultan, bir evliya mutlaka,)
Bahçenin bu halini anlattı gidip halka.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -3- 30/01/2001

 

Zindan ve zincir!..


"Süleyman Şah" devrinde, Penç kalesi bir zaman,
Alınmak istenmişti, mü'minler tarafından.


Muhasara ânında, yirmi kadar mücahit,
Azık getirmek için, gittikleri bir vakit,


Önlerine âniden, çıktı düşman askeri,
Hem de "yediyüz" kadar var idi adetleri.


Gazilerin sayısı "az" olunca, haliyle
Esir aldı onları, kafirler tamamiyle.


Ve oradan, on günlük mesafede bulunan,
Bir kaleye, onları hapsettiler sonradan.


Gündüz çalıştırdılar kalenin haricinde,
Zincire vururlardı, gece kale içinde.


Onların içlerinde "Ahmet" isminde bir zat,
Vardı ki, o günleri anlatır şöyle bizzat:


Altı arkadaşımla, beni bir gün kâfirler,
Bir papazın yanına, hizmet için verdiler.


Papaz bize derdi ki; (Siz bizim dinimize,
Girerseniz, eziyet yapılmaz asla size.


Hatta evlendiririz burada hepinizi,
Ve pek çok para verip, zengin ederiz sizi.)


Onun bu teklifine, biz edince itiraz,
Bir daha bu teklifi etmedi bize papaz.


Yortu günü gelmişti, bir de bu kâfirlerin,
Hepsi içki içtiler, papaz ve rahiplerin.


Ben ise, zincirlere bağlı bir vaziyette,
Mahpus ve yatıyordum hücrede o saatte.


O gece yarısında, uyuyup rüya gördüm,
"Emir Sultan geliyor" diye bir nida duydum.


Sesin geldiği yere, dönüp baktım o saat,
Gördüm yeşil cübbeli, nûrani yüzlü bir zat.


Benim yanıma gelip, çözdü o zincirleri,
Dedi ki; (Kalkın çabuk ve terk edin bu yeri.)


O esnada uyanıp, gördüm ki hakikaten,
O kalın zincirlerden kurtulmuşum tamamen.


Sevinip şükrederek, çıktım hemen dışarı,
Ve gidip uyandırdım, diğer arkadaşları.


Hepsinin zincirini, çözerek o arada,
Gördüğüm o rüyayı, anlattım onlara da.


Onlar da çok sevinip, terk eyledik o yeri,
Baktık ki, papazların sarhoş olmuş herbiri.


Kılıçları, duvarda asılı duruyordu,
Nöbetçiler de sızmış, hepsi de uyuyordu.


O kılıçları alıp, çıktık hapishaneden,
Ve deniz kıyısına, âcilen vardık hemen.


Baktık bizi bekliyor, o kıyıda bir sandal,
Ona binip, acele açıldık yola derhal.


Evimize sağ salim, ulaştık en nihayet,
Ve Bursa'da, kabrini gidip ettik ziyaret.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -4- 31/01/2001

 

Rahibin imanı...


Bir Hıristiyan rahib, Bursa'daki bir dağda,
İnziva ediyordu, yalnız bir mağarada.


Senenin son ayında, Bursa'ya iniyordu,
Bir ay, tenha bir yerde, inziva ediyordu.


Aşağıya inince, bu rahib mağaradan,
Ziyarete gelirdi, halk ona her taraftan.


Zira hasta insanlar, inanırdı ki şöyle;
Şifaya kavuşulur onun duası ile.


O, bir dua edince, kör, başlardı görmeğe,
Kötürüm, sağlam olur, başlardı yürümeğe.


Vaktâ ki teşrif etti, Bursa'ya "Emir Sultan",
O rahibi görmeğe gidiverdi bir zaman.


Rahip; (Ey Emir Sultan, safa geldin) diyerek,
Aldı hemen içeri, iltifat eyleyerek.


Lakin Emir Buhari, sordu ki hemen ona;
(Benim "Emir" olduğum nereden malum sana?)


Dedi; (Gördüm rüyada, senin büyük ceddini,
O Resul haber verdi, senin geleceğini.)


Sordu Emir Buhari; (Ey rahip, öyle ise,
Ne için gelmiyorsun, imana, söyle bize.)


Dedi; (Ceddin Muhammed huzurunda ben o an,
Kelime-i şehadet getirip ettim iman.)


Yine Ulu Cami'nin yerinde tâ o zaman,
Bir cami yaptırmayı istedi "Bayazid Han."


Lâkin bir acûzenin evi vardı arsada,
Bir türlü satmıyordu, evini ne olsa da.


Verilip her arsanın ne ise değerleri,
İstimlak edilerek, alınmıştı her biri.


Onun evi kalmıştı, arsa içinde bir tek,
Lâkin yaşlı kadını, zordu kabul ettirmek.


Yıldırım Bayezid Han, kadına bizzat gidip,
Rica etti ise de, vermedi inat edip.


Kadın, padişaha da deyince; (Hayır, olmaz)
Gidip "Emir Sultan"a bu işi eyledi arz.


Dedi ki: (Çok muhtacız sizin himmetinize,
Zira bunu halletmek, imkansız oldu bize.)


"Emir Sultan" dinleyip, üzüldü buna O da,
Gece namaz kılarak, Rabbine etti dua.


Kadın, şöyle bir rüya gördü gece bu kere;
Mahşer olmuş, insanlar toplanmış hep bir yere.


Müslüman olanlardan, Cennete gitti herkes,
Sırf o gidemeyince, üzülüp duydu bir ses.


Diyordu ki; (Cennete istiyorsan gitmeyi,
Sat evini sultana, bırak inat etmeyi.)


Uyanınca, kalbinde buldu bir ulvi huzur,
Ve gördü ki, evini, kaplamış büyük bir nur.


Sabahleyin sultana giderek sonra hemen,
Dedi ki; (Bu evimi, hibe ettim sana ben.)

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -5- 01/02/2001

 

Üç kandil...


Ne zaman ki babası, göçünce bu dünyadan,
Çıktı "Emir Buhari" genç yaşta Buhara'dan.


Geldi Hac mevsiminde hacılarla Mekke'ye,
Haccı eda eyleyip, yöneldi Medine'ye.


Ceddini ziyarete geldiyse de o, ancak,
Müsait, boş bir oda bulamadı kalacak.


Birinden işitti ki; "Şurada var bir oda
Seyyid olanlar için ayrılmış lakin o da."


Kalkıp gitti ise de, lakin odadakiler,
(Bu oda, seyyidlere ayrılmıştır) dediler.


Emir Sultan dedi ki; (Yok kalacak bir yerim,
Hem sonra sizin gibi, ben de seyyidlerdenim.)


Dediler ki; (Kim bilir senin seyyidliğini,
isbat etmen gerekir, bize sen kimliğini.)


Dedi ki; (Buralarda olmaz beni tanıyan,
Zira ben, bugün geldim buraya Buhara'dan.


Lakin istiyorsanız, Resulün türbesine,
Girip selam verelim, hepimiz kendisine.


Kime cevap verirse eğer Peygamberimiz,
Onun seyyid olduğu anlaşılsın şüphesiz.)


'Çok garip bir iddia" diyerek o kimseler,
Yüzlerini Ravda'ya döndürdüler bu sefer.


"Esselamü aleyke yâ ceddi" dedi hepsi,
Lakin işitmediler Ravda'dan hiçbir sesi.


Sıra, "Emir Sultan"a gelmişti ki, o anda,
"Esselamü aleyke yâ ceddi" dedi o da.


Bizzat cevap verdiler, selama "Fahr-i âlem,"
Resulün bu sesini, işitti cümlesi hem.


"İstediğin odada kalabilirsin" diye,
İltifat eylediler, o zaman bu veliye.


Sonra "Emir Buhari" yerleşti bir odaya,
Ziyaret ediyordu ceddini doya doya.


O, düşünür idi ki hep burada kalmayı,
Gördü bir gün rüyada, "Resul-i kibriya"yı.


Hazreti Ali ile dururlardı yan yana,
O da gidip, edeble, diz çöktü yanlarına.


Ona, hazreti Ali buyurdu ki; (Ey oğlum,
Şimdi sana, mühim bir vazife veriyorum.


Ceddin Resulullahın dinini tebliğ için,
Rum diyarına git ki, budur o mühim işin.


Önünde ilerleyen, üç kandil belirecek,
Onları takip et ki, sana yol gösterecek.


O kandiller nerede, dururlarsa, dur ve in,
Gitme daha ileri, ordadır irşad yerin.)


Emir Sultan uyanıp, der; (Hayırdır inşallah)
Hazırlığını yapıp, yola çıktı o sabah.


Üç kandili takiben, geldi "Bursa"ya kadar,
Kandiller kaybolunca, o yerde kıldı karar.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -6- 02/02/2001

 

"O genç kim idi?"


Vaktâ ki teşrif etti, Bursa'ya "Emir Sultan,"
Bayezid Han, küffarla savaşıyordu o an.


Osmanlının bu harpte çok zayiatı vardı,
Kimi şehid, kimi de yara alıyorlardı.


Bu esnada genç biri, askerin meyanında,
Dolaşıp, yaraları sarıyordu ânında.


O sırada Sultan da, yaralandı âniden,
"Yarayı sarsın" diye çağırdı genci hemen.


"Emir Sultan" geldi ve bir mendil çıkararak,
Sultanın yarasını, sardı seri olarak.


Sabahleyin kalkınca, baktı ki yaralılar,
İyileşmiş o gencin sardığı o yaralar.


Sultan da, merak ile yarayı açar iken,
Sarılan o mendile, hayretle baktı birden.


Zira o, hanımının, nişanlıyken vaktiyle,
Verdiği bir mendilin yarısıydı ayniyle.


"Bu, nasıl olabilir?" diye çok etti merak,
Dedi; (Bana getirin, onu çabuk olarak.)


Çok aradılarsa da, bulamadılar onu,
Sultan çok merak etti, onun kim olduğunu.


Yine Niğbolu'da da, "Yıldırım Bayezid Han,"
Kaleyi almak için, savaşırdı pek yaman.


Peş peşe hücumlarla, düşmedi yine kale,
Yıldırım Bayezid Han, çok üzüldü bu hale.


Nihayet hücumların, en şiddetli ânında,
Peyda oldu aynı genç, gazilerin yanında.


Kalenin kapısını, gidip açtı bu sefer,
Kafirler teslim olup, fetih oldu müyesser.


"Emir Sultan" açmıştı Niğbolu Kalesini,
Lâkin gören olmadı, bir daha kendisini.


Padişah emretti ki; (Tez, o genci bularak,
Getirin huzuruma, hem de acil olarak.)


Herkes onu bulmaya olduysa da seferber,
Lâkin mümkün olmadı, bulmak yine bu sefer.


Padişahın kızı da, Bursa'da, bu arada,
Sevgili Peygamberi görmüş idi rüyada.


Ve ona, Resulullah buyurmuştu ki şöyle;
(Sen, evlen evladımdan Muhammed Buhari'yle.)


Edeb haya timsali "Hindu Fatıma" Sultan,
Bu rüyayı, kimseye açamadı bir zaman.


Lâkin ertesi gece, Resulü gördü yine,
Ve şöyle buyurdular rüyada kendisine:


(Âhirette şefaat istersen eğer benden,
Evladımdan Muhammed Buhari ile evlen.)


Düşündü; "Emir Sultan, bir genç fakir ve garip,
Acaba o haliyle, olur mu bana talip?


Acep haberi var mı, onun dahi bu işten?"
O, bunları düşünüp, üzülürdü hep içten.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -7- 03/02/2001

 

Altın olan kumlar...


"Hundî Fatıma Sultan," düşünür idi ki hep,
"Bundan, Emir Sultan'ın haberi var mı acep?"


Bunu, nasıl, kiminle sordursam kendisine?"
Deyip, açtı gizlice bunu hizmetçisine.


Dedi ki: (Bu rüyayı, anlat Emir Sultan'a,
Bakalım ne şekilde bir cevap verir sana.)


O gidip anlatınca, dedi; (Malumumuzdur,
Gördükleri o rüya, sahih, yani doğrudur.


Kıyıldı nikahımız, Rabbimiz tarafından,
Dinimiz üzre dahi, kıyılmalıdır el'an.)


Bunu, "Hundî Sultan"a söyleyince hizmetçi,
Memnun olup sevindi, rahatladı pek içi.


Peşinden "Emir Sultan" gönderdi ki dünürler,
Padişahın kızını gidip talep edeler.


Lakin Valide Sultan, vermek istemedi pek,
Red dahi edemedi açıkça söyleyerek.


İşi zora sürdü ve dedi ki dünürlere;
(Benden cevap olarak söyleyin ki Emir'e;


Kırk deve yükü altın getirir ise şayet,
Bu takdirde kızımı veririm ona elbet.)


Gelip Emir Sultan'a, verince bu haberi,
Dedi ki; (Göndersinler öyleyse develeri.)


Bu, Valide Sultana haber verildiğinde,
Bir telaş ve kargaşa oldu saray içinde.


Dediler; (Nasıl olur, bir fakir garip derviş,
Kırk deve yükü altın bulacak, olmaz bu iş.


Hem de padişahımız, ne derler ki bu işe,
Verilir mi sultanın kızı hiç, bir dervişe?)


Lakin Valide Sultan, söz vermişti bir defa,
Geriye alamadı, o vaadini bir daha.


İlgili memurlara derhal emir verdi ve,
Hazırlıklar yapılıp, yola çıktı kırk deve.


Emir Sultan, onlara buyurdu; (Gelin beri,
Şu çayın kenarında, durdurun develeri.)


Ve yerdeki kumları göstererek onlara,
Buyurdu ki; (Şunları, doldurun çuvallara.)


Deveciler, "kum" ile doldurup çuvalları,
Develerin sırtına, yüklediler onları.


Nihayet kırk deveden hasıl olan bu kervan,
Saraya müteveccih oldular yola revan.


Bunu merak ederken, saray halkı be gayet,
O develer, saraya vasıl oldu nihayet.


Emir Sultan buyurdu; (Boşaltın heybeleri,
İnşallah "altın" olur, o kumların her biri.)


Saray mensuplarının gözlerinin önünde,
Heybedeki o kumlar, "Altın" oldu o günde.


Valide Sultan dahi, görüp bu kerameti,
Onun bu isteğini, mecburen kabul etti.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -8- 04/02/2001

 

Ateş ve mendil...


Kumlar "Altın" olunca, Valide Sultan hemen,
"Emir"in talebine, "Peki" dedi gönülden.


Kalbi gayet müsterih ve rahattı oldukça,
Ve hemen o günlerde, hazırlattı bir bohça.


Koydu içerisine hediye mendil, gömlek,
Gönderdi damadına, birisine vererek.


Bohça geldiği zaman, "Emir" de o arada,
Mangalını yakmış ve otururdu odada.


Sohbet ediyorlardı talebesiyle o an,
Girdi o vazifeli, içeri tam o zaman.


Bohçayı arz ederek, izinle girdi söze,
Dedi; (Valide Sultan, gönderdi bunu size.)


"Emir Sultan", bohçayı aldı kabul ederek,
Yer gösterdi gelene, teşekkür eyleyerek.


Sonra bir mendil alıp, o bohçanın içinden,
"Köz" koydu arasına, mangalın ateşinden.


Sonra da uçlarını, kapatıp onun yine,
Verdi tebessüm ile, o kimsenin eline.


Dedi; (Selam söyleyin valideye dönüşte,
Biz fakir dervişten de, hediye budur işte.)


O, şaşkınlık içinde mendili aldı, ama,
Düşündü; "Ne acaib, ne garip bir muamma."


Çıkıp yolda giderken, merak ederdi ki hep;
"O közler, bu mendili yakmıyor, neden acep"


Böyle saraya kadar, zor tuttu kendisini,
Gelip, "Emir Sultan"ın verdi hediyesini.


Sarayda, merak ile açılınca o mendil,
Gördü ki, içindeki hiç ateş ve köz değil.


Gözleri kamaştıran, "Elmas parçaları" var,
Bunu, saray halkı da görüp donakaldılar.


Öğrenince memurdan sonra da hakikati,
Dediler ki; (Bu onun, büyük bir kerameti.)


Sultan Bayezid dahi vakıf oldu bu işe,
Dedi; (Veriliyormuş kızımız bir dervişe.)


Üzülüp, bir paşanın emrine, kırk sipahi,
Verip emreyledi ki; (Git Bursa'ya sen dahi.


Kızım Hindu Sultanla, o dervişin, âcilen,
Başlarını keserek, al getir bana hemen.)


Geldi Süleyman Paşa, Bursa'ya bu iş için,
Lakin Valide Sultan, vermedi buna izin.


Onlar dinlemeyerek, saldırdılar saraya,
Dediler; (Bu, emirdir, siz girmeyin araya.)


Lakin "Emir Sultan"a yaklaşmıştı ki onlar,
Birdenbire gaibden, fırladı birçok oklar.


Kırk adet sipahiye, ok atıldı kırk adet,
Hepsi, cansız olarak yere düştü nihayet.


Allahın yardımıyla, "Hindu" ve "Emir Sultan",
O gün halas oldular, onların hücumundan.

 

Emir Sultan “rahmetullahi aleyh” -9-

 

Molla Fenari’nin mektubu... 05/02/2001

 

Padişah gönderince Bursa’ya kırk sipahi,
Haberdar oldu bundan, “Molla Fenari” dahi.


Şöyle bir mektup yazıp, gönderdi padişaha:
(Besmeleyle başlar ve şükr ederim Allaha.


Kulların en acizi ve hakiri olan ben,
Siz padişahımıza, duacıyım daimen.


Devlet-i Al-i Osman, tâ kıyamete kadar,
Bu şan ve şöhretiyle, her an olsun payidar.


Şunu, sultanımıza arz edeyim ki hemen,
İsa aleyhisselam, inançlı mü’minlerden,


Üç kimseyi, bir yere gönderdi ki bir ara,
Hak yolu bildirsinler, gidip o insanlara.


Lakin o yerin halkı, gelen o insanları,
Hemen inkar ederek, öldürdüler onları.


Lakin cenabı Allah, beğenmedi bu hali,
Gönderdi o beldeye, hazreti Cebraili.


Emretti ki; (O yere, kalpleri parçalıyan,
O çok korkunç ve keskin sayhanla haykır bir an.)


Cibril o yere gidip, gayet korkunç olarak,
Haykırınca, bir anda düşüp öldü cümle halk.


Şimdi, sultanımıza arz edeyim ki bizzat;
Dün, öldürülmesini emrettiğiniz o zat,


“Resul-i kibriya”nın soyundan asil, temiz,
Hürmete layık olan bir kimsedir şüphesiz.


Zamanımıza kadar, böyle olgun evliya,
Ayak basmış değildir hatta Anadolu’ya.


Bunun gibi bir zatı, davetçi göndererek,
Ve hatta çok kıymetli hediyeler vererek,


Getirebilseydiniz buraya Buhara’dan,
Olurdu sizin için, ebedi şeref ve şan.


Yapmadığınız halde, siz böyle bir şey fakat,
Manevi iradeyle buraya geldi bu zat.


Hem böyle bir seyyide, kızınızı vermekle,
Akrabalık kurdunuz, “Resul-i ekrem” ile.


Yine arz edeyim ki, şunu dahi bendeniz;
Bir hadisi şerifte, Peygamber Efendimiz,


Buyurdu; (Ümmetimin alimleri hep bir bir,
Benî İsrail’deki Peygamberler gibidir.)


Sizin damadınız da, hadiste bildirilen,
Kimselerden olduğu, bellidir her halinden.


Hem de Resulullahtan fışkıran feyiz ve nûr,
Sizin diyarınızda, bu zatta etti zuhur.


Şunu da zatınıza edeyim ki şöyle arz;
Eğer zarar gelseydi, kılına onun biraz,


Değil gönderdiğiniz o kırk adet sipahi,
Mahv olurdu bilcümle ordularınız dahi.


Bu böyle biline ki, hiç şek ve şüphe yoktur,
Ferman Sultanımıza aittir, arz olunur.)

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -10- 06/02/2001

 

“Sen de bizimleydin”


"Fenari"nin mektubu, Sultana erişince,
Okuyup, yaptığına pişman oldu bir nice.


Dedi; (Eyvâh, ne yaptık, elimizle maalesef.
O kırk sipahimizi, oklara ettik hedef.


Emir verip başını istediğimiz o er,
Resulün evladından bir veli imiş meğer.)


Bu hadiseden sonra, günler geçti aradan,
Bursa'ya dönüş yaptı, Yıldırım Bayezid Han.


Cihattan, zafer ile dönüyordu ki ordu,
Yavaş yavaş, Bursa'ya doğru ilerliyordu.


Karşılamak üzere, gelmişti nice insan,
Onların arasında, vardı hem "Emir Sultan"


Padişah, tâ ilerden görünce birden onu,
Anladı damadının bu kimse olduğunu.


Düşündü ki; "İşte O, o yaraları saran,
İşte O, Niğbolu'da kapıyı bize açan."


Yanına yaklaşınca, dedi ki; (Evet, sendin,
Sen dahi bu cenklerde, bizimle beraberdin.)


Emir Sultan dedi ki; (Mübarek olsun gazan,
Allah noksan etmesin sizi hiç başımızdan.)


Yıldırım Bayezid Han, sordu ki ona şöyle;
(O el çabukluğunuz ne idi cenkte öyle?)


O da, Fetih suresi onuncu ayetini,
Okuyup, yaptı sonra meal-i şerifini.


Demek istemişti ki; (Hak'tandır yardım, medet,
Benim yardımlarım da, Onundur yine elbet.)


Ne zaman ki "Timur Han", Osmanlı sınırına,
Gelince, Bayezid Han sert çıkış yaptı ona.


"Savaşa girme" diye, "Emir", ona nasihat,
Ettiyse de, Emir'i dinlemedi o fakat.


Onunla cenk etti ve oldu mağlub ve esir,
Ve bundan ötürü de, oldu çok müteessir.


Bu mağlubiyet, ona, acı geldi be gayet,
Tahammül edemeyip, vefat etti nihayet.


"Yavuz Sultan Selim" de, ecdadı gibi yine,
Ziyarete giderdi, büyüklerin kabrine.


Ne zaman bir cenk için, hazırlanırsa ordu,
Gidip, "Emir Sultan"da çok dua ediyordu.


Onun nurlu kabrini eyliyerek ziyaret,
Ruhaniyetlerinden isterdi yardım, medet.


Yine bir defasında, geldi "Emir Sultan"a,
Fatihalar okuyup, irsal etti ruhuna.


Kabirden şu duayı işitti ki; "Ya Selim,
Üdhulü mülke Mısra, inşallahü âminin."


Yani buyurmuştu ki; (Ya Selim, inşallah siz,
Bir emniyyet içinde, Mısır'ı fethediniz.)


Orda bulunanların hepsi duydu bu sesi,
Yavuz Sultan Selim'i tebrik etti cümlesi.

 

Emir Sultan “rahmetullahi aleyh” -11- 07/02/2001

 

Söz dinlemek!


Talebesinden olan, “Yahya” isminde bir zat,
Yaşadığı vak’ayı anlatır kendi bizzat.


Diyor ki: Küffar ile, cenge katılmak için,
Hocam Emir Sultana, arz edip aldım izin.


Lakin buyurdular ki; (bu gittiğin gazâdan,
Daha başka bir harbe, girmiyesin sonradan.)


Kazanmamız için de, eyledi hayır dua,
Ellerini öperek, eyledim ona veda.


O savaşa katılıp, küffara galip geldik,
Ve hem de çok miktarda ganimet elde ettik.


Aradan zaman geçti, bana, arkadaşlarım,
Dediler; (Şu cenge de, seninle katılalım.


Sen hayırlı adamsın, gel bulun aramızda,
Hem ganimet alarak, çoğalır malımız da.)


Dedim ki; (İkinciye vermedi hocam izin,
Katılmam doğru olmaz, bu harbe bunun için.)


Ben böyle dediysem de, onların ısrarıyla,
Kabul edip, nihayet birlikte çıktık yola.


Lakin mağlub olunca, olduk çok müteessir,
Kimimiz şehid oldu, kimimiz düştü esir.


Biz, birkaç kişi ile birlikte esir olduk,
Ve düşman kalesinde, bir zindana konulduk.


Ben hocamı düşünüp, ümid ederdim ki hep,
Buradan kurtulmama, o olur yine sebep.


Nöbetçilerden biri, gelerek bir gün bana,
Gizlice söyledi ki; (Ben de geldim imana.


Zira bana rüyada, göründü Emir Sultan,
Onun bereketiyle, şimdi oldum Müslüman.)


Giydirdi sonra bana, kendi elbisesini,
Dedi; (Çık gez dışarda, bilsinler bizden seni.


Ben derim ki, bu esir girmiştir bizim dine,
Bir zahmet ve eziyyet vermeyin kendisine.)


Ben artık dışarlarda serbest geziniyordum,
Halas olmam için de, çok dua ediyordum.


Bir gün yalnız olarak, oturur idim ki ben,
Çeşitli gürültüler gaibden geldi birden.


Sanki bir alay asker bana yaklaşıyordu,
Sanki ruh âleminden, yardım erişiyordu.


O sırada eliyle, kolumdan tuttu bir zat,
Onun kim olduğunu, bilemedim ben fakat.


“Kurtuluyorum” diye düşündüm o sırada,
O esnada kendimi, buluverdim Bursa’da.


Günlerden Cuma idi, baktım ki Müslümanlar,
Cuma namazı için, camiye gidiyorlar.


Birisi beni görüp, gitmiş “Emir Sultan”a,
Ve beni gördüğünü söylemiş hemen ona.


Az sonra ben de gidip, yüz sürdüm eşiğine,
Katıldım ben de o gün, talebesi içine...

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -12- 08/02/2001

 

Bakışları devâdır...


"Hacı Bayram-ı Veli" bazı talebesiyle,
Geldi Emir Sultan'la görüşmek gayesiyle.


O gün "Emir Sultan"ın harabe olan evi,
Tamir edildiğinden, ordaydı kendileri.


Usta ve marangozlar, hepsi çalışıyordu,
Kimisi kalasları yukarı taşıyordu.


Hacı Bayram-ı Veli oraya geldiğinde,
"Emir Sultan" ayakta duruyordu beride.


Biraz sonra yukarda çalışan o işçiler,
Büyükçe bir kalası, aşağı düşürdüler.


O yöne bakıyordu o arada, "Emir" de
Kalas hızla düşerken, takıldı orta yerde.


Bir müddet oracıkta kaldıktan sonra yine,
Düştü zarar vermeden, boş zemin üzerine.


Hacı Bayram, kalbinden eyledi ki şöyle arz;
"Kerametiniz ile, kurtulup olduk halas."


Onun düşüncesini anlayıp Emir Sultan,
Dedi; (Biz, kerameti düşünmedik o zaman.


İnşaatın altında çocuklar oynuyordu,
Tam onların üstüne hız ile iniyordu.


Zarar vermesin diye, kalas o çocuklara,
Allaha sığınarak, dua ettik o ara.


Gayemiz, kurtarmaktı onları bu âfetten,
Zira veli utanır, izhar-ı kerametten...)


"Yahya Halife" diye, vardı ki yine bir zat,
O da, kendi halini anlatır şöyle bizzat:


Ben ne zaman duysam ki, "Şu yerde bir veli var"
Hizmetine koşmağı, bilirdim çok büyük kâr.


Çünki işitmiştim ki, Allah dostu veliler,
Kararmış gönülleri, temizleyiverirler.


Onların bakışları, kalp derdine devadır,
Onların sözlerinde, Rabbani tesir vardır.


Bir gün "Emir Sultan"ın talebesinden olan,
"Sinan Halife" diye, halk içinde tanınan,


Birini de işitip, koştum onun yanına,
Dedim ki; (Bir teveccüh, bir himmet edin bana.


Muradım, elinizde tam tövbekâr olmaktır.
Ve nefs-i emmaremin şerrinden kurtulmaktır.


Zira kendi başıma, uğraşsam da ne kadar,
Nefsimin pençesine düşerim yine tekrar.)


Ben böyle söyleyince, dedi ki o da bana;
(Madem ki hal böyledir, sen git Emir Sultan'a.


Onun nurlu kabrinde, dua eyle, tövbe et,
Onun yardımı ile, muradın olur elbet.)


Oradan ayrılarak, gittim Bursa iline,
Vardım Emir Sultanın, nur saçılan kabrine.


Artık o azgın nefsim, yola geldi bihakkın,
Zira tövbe etmiştim, huzurunda o zatın.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -13- 09/02/2001

 

Kılıç ve at!..


Yıldırım Bayezid Han, edince bir gün vefat,
Belirsizlik vardı ki; "kime kaldı işbu taht?"


Oğlu "Çelebi Mehmet" üzülüyordu buna,
Bir gün Molla Ali'yi, çağırdı huzuruna.


Dedi; (Ey Molla Ali, ölünce pederimiz,
Maalesef bir tarafa dağıldık herbirimiz.


Kardeşlerim Musa ve İsa Çelebileri,
Görürüm, tahta geçmek arzu eder herbiri.


Gel, rağbet etmiyelim ikimiz taht-ü tâca,
Gidelim Allah için, seninle şimdi hacca.)


Hem bunları söylüyor ve hem de ağlıyordu,
Bu duygular içinde, uyuyup rüya gördü.


Baktı ki, dedeleri Murad Hüdavendigâr,
Yanında, evliyadan "Emir Buhari" de var.


Emir Sultan, çağırıp bu Çelebi Mehmed'i,
Ona bir "Kılıç" ile, eğerlenmiş "At" verdi.


Sonra da buyurdu ki; (Dinle ey yiğit evlât,
Sana nasib olacak, babandan sonra bu taht.


Haydi kalk, ata binip, kılıcını kuşan da,
Senden hizmet bekliyor, din ve devlet şu anda.)


Sabahleyin uyanıp, gitti Molla Ali'ye,
Ki sorsun, "Bu rüyanın tabiri nedir" diye.


O dedi ki: (Tabiri şudur ki bu rüyanın,
Sen, Osmanlı tahtına geçersin bugün yarın.)


Gerçekten hadiseler muvafık oldu buna,
Geçti Mehmed Çelebi, Âl-i Osman tahtına.


Yine İznik'te medfun, var ki bir veliyyullah,
O zatın meşhur ismi, "Eşref oğlu Abdullah."


Bu kişi, gitti bir gün Bursa vilayetine,
Lakin "Emir Sultan"ın gidemedi kabrine.


Ziyaret edemeden, İznik'e etti avdet,
Ve bundan ötürü de, üzüntü duydu gayet.


Lakin yolda rastladı, o İbrahim Paşa'ya,
Dedi ki; (Siz herhalde gidersiniz Bursa'ya.)


O da (Evet) deyince, buyurdu ki; (Ey Paşam,
Öyleyse benim sizden, var ki şimdi bir ricam,


Giderseniz, söyleyin siz Emir Buhariye,
"Size Eşrefoğlunun selamları var" diye.)


Paşa, (Olur) dedi ve Bursa'ya vardı o gün,
Hemen ziyaretine giderek o büyüğün,


Mübarek ruhlarına okuyup Fatihalar,
Dedi; (Eşrefoğlunun, size selamları var.)


"Aleyküm selam" diye, geldi bir heybetli ses,
Bizzat kendi sesiydi, işitti bunu herkes.


Paşa, kendinden geçti bu ses ile âdeta,
Bir müddet kendisine gelemedi o hatta.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -14- 10/02/2001

 

Hikmeti ne imiş?


"Ali Faki" isminde, var idi ki bir vaiz,
O da, Emir Sultandan alırdı nur ve feyiz.


Sık sık Balıkesir'den, Bursa'ya gelip bu zat,
Alırdı o deryadan, çok ilim ve füyûzat.


O bir gün, kitaplarda bir hadis gördü fakat,
Bunun doğruluğuna edemedi itimat.


Düşündü ki; "Gideyim yarın Emir Sultan'a,
Hadis midir değil mi, sorayım bunu ona."


Geldi bu fikir ile, huzuruna "Emir"in,
Lakin bu sualini, sormadan ona hemîn,


O, bu zâta bakarak, buyurdu ki: Ey vâiz,
Sahihtir dün kitapta okuduğun o hadis.


O, şöyle olmuştur ki, bir gün ceddim Resul'e,
Kâfirler toplanarak, sordular Ona şöyle:


(Hak Peygambersen eğer, şu Hacer-ül esvet'ten,
Senin işaretinle, bir yiğit çıksın hemen.


Sarışın, güzel yüzlü olup, güzel konuşsun,
Ve elbisesi dahi, temiz ve düzgün olsun.)


O gece nazil oldu, Cibril aleyhisselam,
Dedi ki; (Hak teala gönderdi sana selâm.


Buyurdu ki: "Söyle de, Habibim üzülmesin,
İzzetim, azametim, celalim hakkı için,


O dua eder etmez kafirlerin yanında,
Biz o genci, o taştan çıkarırız ânında.")


Kafirler, Beytullaha toplandılar o sabah,
Bir işaret buyurdu o taşa Resulullah.


Taş ikiye ayrılıp, içinden güzel, şirin,
Ve temiz elbiseli bir genç çıktı sarışın.


Bazısı bunu görüp, Resule inandılar,
Bazısı sihir deyip, dalalette kaldılar.


Sonra da Resulullah şöyle buyurmuşlardır,
(Ey eshabım, bu gencin üç günlük ömrü vardır.


Siz onu, bir kız ile evlendirin bu gece,
Ki yüksek bir zürriyet kalsın ondan böylece.)


Genci evlendirdiler, üç gün geçti aradan,
Lakin ölüm haberi gelmedi yine ondan.


Eshab, Resulullaha ettiler ki şöyle arz;
(Ya Resulallah, sizden yalan söz sadır olmaz.


O gencin ölmesini bekliyorken biz, fakat,
Duyduk henüz ölmemiş, sürüyor hâlâ hayat.)


Buyurdu; (Cebrailden öğrenmiştim onu ben,
Yani vahiy değildi o sözüm Haktan gelen.)


O an Cibril gelerek, Resule verdi haber,
Dedi; (Ya Resulallah, Rabbimiz selam eder.


Buyurur; "Ey Habibim, o genç, düğün gecesi,
Ekmek hazırlatmıştı, evi için üç tepsi.


Onu, Besmele çekip, yiyeceklerdi ki tam,
Kapıya fakir gelip, istedi biraz taam.


Ekmekleri fakire verip uğurladılar,
O gece aç olarak, yattı ve uyudular.


Biz de, üç tepsi için, onardan otuz sene,
Ömür ihsan eyledik, bu yüzden kendisine.")

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyhi" -15- 11/02/2001

 

Huysuz at!..


Osmanlı Padişahı, Sultan İkinci Murad,
Almıştı bir zamanlar, çok kıymetli cins bir at.


Lâkin çok huysuz olup, salih kimseler hariç,
Yanına, bir kimseyi yaklaştırmıyordu hiç.


Bir gün Emir Sultan'a gelerek Sultan Murad,
Dedi ki; (Sizin için, bir at almıştık; fakat.


Yanına yaklaşmaya kimsenin yok takatı,
Birini verseniz de, getirse size atı.)


Bunu, Emir Sultana dediğinde o saat,
İşitti talebeden "Hacı Baba" denen zat.


Kalbinden geçirdi ki; "Âh, keşke bu fırsatı,
Hocam bana verse de, ben getirsem o atı.


Yaparım her gün onun, tımarını güzelce,
Alırım üstadımın duasını böylece."


O talebe, bunları düşünür idi ki tam,
"Emir" ona dönerek, dedi; (Ey Hacı Babam,


"Git o ata söyle ki; "Şimdi senin sahibin,
Emrine, titizlikle tam mutidir Rabbinin.


Sen dahi, sahibine tam itaat ederek,
Muti olacak mısın, bu huyu terkederek?")


O böyle söyleyince, "Evet" der gibi, o an,
Başını, tam üç defa önüne eğdi hayvan.


Gelip Emir Sultana arz ettiğinde bunu,
Buyurdu ki; (Terk etti, o serkeşlik huyunu.


Sen şimdi, hiç korkmadan var o atın yanına,
Buraya getirerek, bak her gün tımarına.)


Getirdi o hayvanı, o, Emir Buhari'ye,
Emir, ona binerek gidiyordu camiye.


Hacı Baba, o atla çarşıya gidiyordu,
Ve bir yere bırakıp, işini görüyordu.


At, yanına yaklaşan bir kısım adamları,
Görünce huysuzlaşıp, kovalardı onları.


İnsanlar bu durumu çok merak etti; fakat,
Derlerdi ki; "Kimlere saldırır acep bu at?"


Bunu araştırdılar, gördüler ki velhasıl,
Bid'at sahiplerine saldırıyor o asıl.


İtikadı bozuk bir kimse gelse yanına,
Derhal huysuzlaşarak, saldırıyordu ona.


Ve lakin ehli sünnet itikadında olan,
Birisi geçse idi, sakinleşirdi o an.


Hatta hayvan, yüzünü o zata çevirirdi,
Başını öne eğip, sanki selam verirdi.


Bu hali, o kadar çok meşhur idi ki hatta,
Derlerdi ki; "Manevi bir haller var bu atta"


Kim doğru imanlıdır ve kimdir ehl-i bid'at?
Davranışları ile, ayırıyordu bu at.


Bu yüzden, bid'at ehli olan çoğu insanlar,
O atın yakınından geçemezlerdi zinhar.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -16-

 

 Şeytan'ın yuları!.. 12/02/2001

 

Bir sohbet esnasında, Emir Sultan'a bir zat,
Bir sual tevcih etti, dedi; (Fahr-i kâinat,


Yalnız ruh olarak mı, çıkmış idi Mi'raca?
Bedeni ile birlikte çıkmış mıydı acaba?)


Şöyle cevab verdi ki; (Ceddim Resul-i ekrem,
Birlikte çıkmış idi, ruh ve bedeniyle hem.


Hem mekansız, zamansız, keyfiyetsiz olarak,
Allahü tealayı gördü, bu da muhakak.


Göz, kulak, sinir gibi olmadan bir vasıta,
Rabbi ile konuştu, şüphe yok bu hususta.


Cebrail, gökten yere, yerden dahi göklere,
Her gün iner çıkardı, hem günde birçok kere.


Nasıl ki bu hakikat olunamazsa inkâr,
Bu husus da, gün gibi gayet açık, aşikâr.)


Bir gün de, talebeye, Nisa suresindeki,
Yüzyirminci ayetin tefsirinde dedi ki:


Bizim bu yolumuzda, gaflete yer olmaz pek,
Şeytanın aldatması kavidir, dikkat gerek.


Avâmı, başka türlü aldatır o durmadan,
Âlim olanları da, aldatır başka yoldan.


Nitekim Musa Nebi zamanında birisi,
Vardı ki, o kimsenin çoktu dini bilgisi.


Hatta "İsm-i a'zam"ı biliyordu o kimse,
Kabul ediliyordu ne dua eder ise.


Lakin Belka şehrinin, kâfir valisi Belak,
Bu "Bel'am" denen zatı yanına çağırarak,


Dedi; (Dua eyle ki, Mûsâ'nın askerleri,
Bizim bu şehrimize girmeyip dönsün geri.)


Pek çok da dünya malı va'detti ona bir de,
Ölümle tehdit etti yapmadığı takdirde.


O da, dünya malına mâlesef aldanarak,
Yahut da "Öldürürüm" tehdidinden korkarak,


Mûsâ Nebiye karşı, beddua eyleyince,
Mürted olup, imanı gidiverdi hemence.


Dünyayı, ahirete tercih edip o ahmak,
Ebedi felakete düştü sonsuz olarak.


Dediler; (Âlimlerin böyle olursa hali,
Biz gibi cahillerin nice olur ahvali?)


Buyurdu; (Evliyadan bir Hasen-i Basri var,
İbadet ediyorken evinde bir zamanlar,


Elinde çok "Yular"la, şeytanı gördü o an,
"Bunları ne yaparsın" diyerek sordu ondan.


Dedi ki; "Amelinde ihlassız olanları,
Bulup, boyunlarına geçiririm bunları.


Artık benim mahkûmum olurlar onlar elbet,
Artık tek başlarına edemezler hareket."


İşte ey kardeşlerim, çok mühimdir bu ihlâs,
İhlassız amellerden, faide hasıl olmaz.

 

Emir Sultan "rahmetullahi aleyh" -17- 13/02/2001

 

Söz dinlemek!..


O devirde Bursa'da, Şeyhülislam olan zat,
Bir gün, Ulu camide ediyordu nasihat.


O da, "Emir Sultan"dan görerek tahsilini,
Almıştı o büyükten, ilmi icazetini.


O vaaz esnasında, Emir Sultan, dergahtan,
Birisini çarşıya göndermişti sabahtan.


O talebe giderken, öğrendi ki, o saat;
Şeyhülislam camide eder va'zü nasihat.


Düşündü; "Gideyim de, o vâzı dinleyeyim,
İlminden istifade ve feyiz edineyim."


O böyle düşünerek, gitti Ulu Cami'ye,
Lakin henüz girince camiden içeriye,


Kuvvetli bir zelzele başladı ki o saat,
Kendini dışarıya zor attı o cemaat.


Ve lakin gördüler ki, az önceki zelzele,
Dışarıya çıkınca, kalmadı zerre bile.


Onlar bunu görüp de, camiye girince tam,
Baktılar ki zelzele ediyor yine devam.


Tekrardan dışarıya çıktılarsa da, fakat,
Gördüler ki, dışarda yok zelzele ve âfat.


Bunu, Şeyhülislam da gördü ve hayret etti,
Başını öne eğip, murakabe eyledi.


Sonra o cemaate dedi ki; (Ey insanlar,
İçerde, hocamızı dinlemiyen biri var.


Ondan, "Emir Buhari" etmişti bir şey talep,
Gelmiş, vaaz dinliyor burada, neden acep?


O kimse dışarıya çıksın ki çok acele,
Yoksa helak edecek bizi hep bu zelzele.)


O bunu işitince, dışarı çıktı hemen,
O çıkınca, zelzele kesildi hakikaten.


Mahcubiyet içinde, dergaha döndü yine,
Derdi; "Nasıl bakarım ben hocamın yüzüne?"


O, bu düşünce ile dergaha vasıl oldu,
Girip selam vererek, bir kenara oturdu.


"Emir Sultan" hiddetle ona baktı bir kere,
Talebe, o dehşetten bayılıp düştü yere.


Kendine gelemedi hatta o uzun müddet,
Ayılınca, hocası etti yine merhamet.


Buyurdu ki; (Ey oğlum, dünyevi ve uhrevi,
Hangi ihtiyacınız karşılanamadı ki,


Gidip başkalarından istiyorsunuz yardım,
Bu, hiç talebeliğe yakışır mı evladım?


Talebe, hocasından çeşitli ni'metlere,
Kavuşunca, gider mi daha başka bir yere?


Bu türlü davranışlar, bu yolda hem ayıptır,
Hem de bu, onun için kazanç değil, kayıptır.


Lakin yine bu ikaz, ni'mettir senin için,
Yoksa farkına bile varamazdın bu işin.)

 

Emir Sultan “rahmetullahi aleyh -18- 14/02/2001

 

Kırk ok!..


Vardı “Emir Sultan”ın yayı ile bir oku,
Onu kullanır idi, bir savaş bulsa vuku.


Lâkin ona koyunca, oklardan bir tekini,
“Kırk ok” çıkıp, hepsi de bulurdu hedefini.


Bir gün Şeyhülislamın dahi hazır olduğu,
Bir mecliste, istedi bu yay ile okunu.


Onu, Şeyhülislama vererek bu büyük zat,
Buyurdu ki; (Al bunu ve doğuya doğru at.)


Ve sonra buyurdu ki; (Düşerse o nereye,
Bizim mezarımızı kazarsınız o yere.)


Oku onun emriyle atınca Şeyhülislam,
Şimdiki türbesinin yerine düştü o tam.


Vaktâ ki “Emir Sultan” göçünce bu âlemden,
Üzerine bir türbe yapıldı sonra hemen.


Şöyle anlatıyor ki, türbeyi yapan usta;
(Kendisinden talimat aldım hep bu hususta.


Zira her gün, rüyama girerek o büyük zat,
Emirler veriyordu, kendisi bana bizzat.


“Şurası şöyle olsun, böyle yap burayı da,”
Diye tarif ederdi, o hep bana rüyada.


İznikli bir alimin, var idi ki bir oğlu,
Kalkıp, “Emir Sultan”ın kabrine geldi doğru.


Türbeye bakanlardan, alarak müsaade,
Dedi, (Kalmağa geldim, uzun müddet bu yerde.)


Onlar “Peki” diyerek, verdiler ona izin,
O da içeri girdi, i’tikaf etmek için.


Gece gündüz ibadet ederek o arada,
Bulunurdu Rabbinden, dua ve tazarruda.


Fakat altı gün sonra, ayrıldı o türbeden,
Onu görüp, insanlar sordular ona hemen.

 


Dediler; (Uzun müddet kalacaktınız hani,
Ne için altı günde çıktınız böyle âni?)


Dedi; (Benim vardı ki, mühim bir ihtiyacım,
Bu hasıl olsun diye, yıllardır duacıyım.


Geldim, “Emir Sultan”ın ruhlarını vesile,
Ederek kavuşayım, arzuma bilvesile.


Lakin ben, uzun müddet kalırım zan etmiştim,
Arzuma, ancak böyle kavuşurum demiştim.


Fakat “Emir Sultan”ın, yetişerek himmeti,
Aktı nehirler gibi, feyiz ve bereketi.


Kavuştum muradıma, bu altı gün içinde,
Çıktım, fazla kalmadım işte bunun için de.


Bu büyük evliyanın, bilin çok kıymetini,
Zira o, istiyene saçıyor himmetini.)

 

Emir Sultan “rahmetullahi aleyh” -19- 15/02/2001

 

Bereketli akçe!..


Bu büyük evliyanın, vardı çok talebesi,
Gece gündüz, ibadet yapardı hemen hepsi.


Birçoğu fakir idi, talebenin o zaman,
Geçimlerini dahi, sağlardı “Emir Sultan.”


Her hafta, ona gelir, ihtiyaçları kadar,
Parayı ondan alır ve giderlerdi tekrar.


Bir gün talebesinden, biri “Emir Sultan”a,
Geldi ve arz eyledi ihtiyacını ona.


Diğer talebeleri sordu Emir Buhari;
(O kardeşlerimizin nasıldır sıhhatleri?)


Dedi; (Himmetinizle hepsi de iyidirler,
Afiyetiniz için, dua edicidirler.)


Emir Sultan, elini sokup sonra cebine,
“Bir akçe” çıkararak, verdi onun eline.


Buyurdu ki; (Onların yanına varınca siz,
Bizim selamımızı onlara söyleyiniz.


Muhafaza etsinler, verdiğim “bu akçe”yi,
Hep bununla alsınlar, lazım olan her şeyi.


Hatta biz, bu dünyada olduğumuz müddetçe,
Her ihtiyacınıza kafi gelir “bu akçe.”


Onlar, “bu akçe”mizle, rahatça geçinsinler,
Ve kimseden para ve bir şey istemesinler.)


“Peki Efendim” deyip, sarıldı ellerine,
Öptü ve veda edip, evine döndü yine.


Diğer talebelerin yanına gidip tekrar,
Dedi; (Emir Sultan’ın, size selamları var.)


O anda hep ayağa fırlayarak cümlesi,
Onun bu selamını, ayakta aldı hepsi.


Ve hemen sordular ki; (Sultanımız nasıllar?
Ve nasihat olarak sana ne buyurdular?)


Dedi; (Elhamdülillah, iyidir sıhhatleri,
Ve size, “şu akçe”yi gönderdi kendileri.


Buyurdu ki; “Bununla iktifa eylesinler,
“Bu akçe”yi kullanıp, bize dua etsinler.


Öyle çok bereketi vardır ki bunun hatta,
Harcansa da, tükenmez oldukça biz hayatta.


Hep bununla alsınlar, her ne olsa ihtiyaç,
Ve asla olmasınlar bir başkasına muhtaç.)


Onlar bunu duyunca, o andan itibaren,
“Dünya”nın muhabbeti, tam çıktı kalplerinden.


Bir kutunun içine, koydular “o akçe”yi,
Ve hep, “o akçe” ile alırlardı her şeyi.


Lakin o tek bir akçe, asla tükenmiyordu,
Zira onun yerine, başkası geliyordu.


Onlar, huzur içinde kullandılar onu hep,
Ve asla etmediler, kimseden bir şey talep.


Vaktâ ki “Emir Sultan” eyledi Hakk’a vuslat,
Akçe görünmez oldu kutuda tam o saat!..

 

Emir Sultan “rahmetullahi aleyh” -20- 16/02/2001

 

‘Sana müjdeler olsun!..’


Talebesinden biri anlatır ki şöylece;
Hocamı tanımadan, rüya gördüm bir gece.


Bir grup cemaati gördüm ki gidiyorlar,
Diyorlar ki; (Bursa’da, bir evliya kişi var.


Seyyid olup, Resulün evladındandır o zat,
Ediyor insanlara, çok tesirli nasihat.


Sözleri, süpürüyor kalplerden kiri, pası,
Onu gören, kolayca kazanıyor ihlâsı.)


Bunları işitince, bana da geldi gayret,
Zira henüz görmeden, sevmiştim onu gayet.


Düşündüm ki; “Ben dahi, gideyim o veliye,
Diyeyim, beni dahi alın talebeliğe.”


O giden kimselere, katılarak velhasıl,
Kasabadan çıkarak, Bursa’ya olduk vasıl.


Ben o büyük veliyi, görünce birden bire,
Heybet ve vakarından, bayılıp düştüm yere.


Sonra ayıldımsa da, ayağa kalkamadım,
Yerde emekliyerek, huzura öyle vardım.


Ve düşündüğüm gibi, dedim ki o veliye;
“Beni de kabul edin lütfen talebeliğe.”


“Kabul ettik” buyurup, yanlarına aldılar,
Ve mübarek eliyle, sırtımı sığadılar.


Bir heyecan içinde, uyandım bu rüyadan,
“Tabiri nedir” diye, sual ettim babamdan.


Dedi ki; (O velinin huzuruna git derhal,
Hizmetine girerek, hayır duasını al.


Zira bu, manevi bir ikazdır şimdi sana,
Kavuşursun çok büyük bir lütuf ve ihsana.


Sana müjdeler olsun, geçirme daha vakit,
O büyük evliyanın huzuruna durma git.)


Sevinip veda ettim, annem ile babama,
Rastladım çıkar çıkmaz, ben bir grup adama.


O rüyadakilere benzerdi sanki onlar,
Ve bana dediler ki; (Bursa’da bir veli var.


Sohbetini dinleyen, buluyor rahat, huzur,
Öyle tesirli sohbet, dünyada az bulunur.)


Ben “Hayırdır inşallah” diyerek hemen sonra,
Onlara katılarak, vasıl oldum Bursa’ya.


Ve o zatı görünce, o rüya gibi aynen,
Bayılıp düştüm yere, o zatın heybetinden.


Biraz sonra, kendime geldim ise de, fakat,
Ayağa kalkmak için, yok idi bende tâkat,


O rüyadaki gibi, yerde emekleyerek,
Gittim o büyük zatın ayağı dibine dek.


Başımı kaldırarak, dedim ki; (Efendimiz,
Beni, talebeliğe kabul eder misiniz?)


“Kabul ettik” buyurup, o mübarek eliyle,
Hemen sonra, sırtımı sığadı yine öyle.

 

Emir Sultan “rahmetullahi aleyh” -21- 17/02/2001

 

Bereketli bostan!..


Talebesinden var ki, “Şeyh Sinan” adlı bir zat,
O da, bir hadiseyi anlatır şöyle bizzat:


Henüz yaşım küçüktü, babam ile beraber,
Kavun karpuz ekerdik, bahçemize her sefer.


Lakin yetişmiyordu, nedense kavun karpuz,
Bu yüzden, ben ve babam, olurduk çok huzursuz.


O sene ekilen de, yetişmeyince yine,
Ben de çok üzülmüştüm, hiç yetişmediğine.


Bostanda, tek başıma bir gün oturuyordum,
Birden at üzerinde, “bir kimse” görür oldum.


Yeşil elbiseli ve yüzü nûrlu idi pek,
Dedi ki; (Verir misin, bana biraz çekirdek)


Kavun ve karpuzların çekirdeğinden biraz,
Alıp, o atlı zata götürüp eyledim arz.


O da, çekirdekleri alıp tarlaya saçtı,
Bir anda kavun karpuz, yetişip olgunlaştı.


Ben, şaşkınlık içinde bakıyorken nihayet,
O zat bana dedi ki; (Karpuz getir bir adet.)


Götürüp arz eyledim, ikiye böldü onu,
Lakin merak etmiştim, onun kim olduğunu.


Karpuzun yarısını yiyerek o nurlu zat,
Diğer yarısını da, bana verip o bizzat,


Dedi; (Bunu, gelince babana ver evladım,
Beni merak edersen, Emir Sultan’dır adım.


Unutma, geldiğinde selam söyle babana,
Bir an önce Bursa’ya getirsin seni bana.)


Baş üstüne efendim” dedim ise de, fakat,
Bir de baktım, gözümden kayboldu o büyük zat.


Az sonra babam gelip, bostana attı adım,
Dedi, (Hızır mı geldi tarlaya ey evladım?


Çünkü kavun ve karpuz yok iken biraz önce,
Şimdi, çok hayret ettim, şu durumu görünce.)


Dedim ki; (Babacığım, buraya biraz evvel,
Öyle bir zat geldi ki, gayet nurlu ve güzel,


Tohumluk çekirdekten, eyledi benden talep,
Onları, eli ile, bu tarlaya saçtı hep.


Bir de baktım, o anda yetişti kavun karpuz,
Bereketiyle oldu, bu, o zatın bâhusus.


Adı, “Emir Sultan”mış, dedi ki sonra bana;
“Gelince, selam söyle tarafımdan babana.”


Ve tembih eyledi ki; “Bursa’dır benim yerim,
Seni bana getirsin, yolunuzu beklerim.”


Babam çok duygulandı, bu haber üzerine,
Dedi ki; (Emri olur, başım gözüm üstüne.)


Hiç vakit geçirmeden, Bursa’ya vasıl olduk,
Varıp “Emir Sultan”ın huzurunda oturduk.


Karnımızı doyurup, eyledi çok iltifat,
Ben artık o dergahtan, ayrılmadım hiç fakat.

 

Emir Sultan rahmetullahi aleyh -22- 18/02/2001

 

“Bizi nasıl bilirler?”


Bir gün “Emir Buhari”, bazı talebesiyle,
Bir yere giderlerdi, ziyaret gayesiyle.


Az sonra, namaz vakti gelmiş idi ki, ancak,
Su yoktu o mahalde, durup abdest alacak.


“Emir”in bir elinde, asâsı vardı o an,
Onu yere vurunca, su fışkırdı oradan.


Talebeler sevinip, içip ferahladılar,
Sonra abdest alarak, namazları kıldılar.


Bir gün de “Emir Sultan” abdest alıyor iken,
Yanına, bir talebe gelip durdu şehirden.


Nereden geldiğini sordu “Emir Buhari”,
Şehirden geldiğini arz edince o dahi,


Sordu ki; (bizim için, halk neler söylüyorlar?)
Arz etti ki; (Kimyaya maliktir o diyorlar.)


Buyurdu; (Çok mu merak eyledin bu hususu?
Yani kimya odur ki, altın olur akan su.)


O böyle söyleyince, kolundan akan sular,
Henüz yere düşmeden, hemen “Altın” oldular.


O zaman buyurdu ki; (Bu kelamımız fakat,
Hikaye için idi, değildi arzu, murat.)


Böyle buyurunca da, “Su” oldu yine altın,
“Emir”e bağlılığı fazlalaştı o zatın.


Yine bir tüccar vardı, “Hoca Abdullah” diye,
Bir gün “Emir Sultan”a sarık etti hediye.


Teşekkür eyliyerek, “Emir” de o tüccara,
Ona, kendi cebinden bi r miktar verdi “para.”


Tüccar, Emir Sultan’dan o parayı aldı ve,
Ellerini öperek, ayrılıp gitti eve.


Çarşıdan geçiyorken, gördü ki bir aralık,
Bir “Elmas” satılıyor, toplanmış kalabalık.


Merakla fiyatını gidip sual etti hem,
Sahibi, cevabında dedi; (Otuzbin dirhem)


O elması almayı, çok istemişti, fakat,
Parası olmayınca, etmedi pek iltifat.


İşitti o esnada, gaibden bir nidâyı,
Diyordu ki; (Say hele, cebindeki parayı.)


Sayınca, çok şaşırıp hayret etti o demde,
Zira fazla çıkmıştı, “otuz bin dirhem”den de.


Sevinip, o elması alıp eve giderken,
Bir Yahudi tüccarı, yanına geldi hemen.


O elmasa baktı ve dedi; (Bunu bana sat,
Tam yüzotuzbin dirhem, senin olsun şu saat.)


Elması ona satıp, düşündü ki hem dahi;
“Bu iş, Emir Sultanın kerameti Vallahi.”


Tam âşıkı olarak, bu evliya kişinin,
Gayet büyük “Bir dergâh” yaptırdı onun için.