Ebû Sa’id-i Ebül Hayr “rahmetullahi aleyh” -1- 15/05/1999
Dokuzyüz altmış yedi Milâdî senesinde,
Tevellüd eylemiştir “Horasan” beldesinde.
Evliyanın büyüğü olan bu mübarek zât,
“Seksen iki” yaşında bu yerde etti vefat.
Henüz çocuk idi ki, babası onu ilkin,
Camiye götürmüştü, Cum’a namazı için.
Ve yolda götürürken, babası bu oğlunu,
Evliya-yı kiramdan bir kimse gördü onu.
“Ebül Kasım Gürgâni” idi ki bu büyük zât,
Yaklaşıp ilgilendi, çocukla hemen bizzat.
Babasına dönerek, buyurdu ki; (Kardeşim
Bunu bize getir ki, onunla vardır işim.)
Babası “Peki” deyip, bu velinin emrine,
Namaz kılıp oğlunu götürdü hanesine.
“Ebû Sa’id” diyor ki: Duvarda hayli yüksek,
Bir raf ve üzerinde, duruyordu “Bir ekmek”
O sırada babama buyurdu ki o velî,
(Bu çocuğu kaldır da, raftan alsın ekmeği.)
Babam beni o rafa kaldırınca çabucak,
O ekmeği aldım ki, gâyet “Taze” ve “Sıcak”
“Ebül Kasım” ekmeği bölüverdi ikiye,
Birini bana verip, buyurdu ki; (Bunu ye!)
Kendi de biraz yiyip ve babama dönerek,
Buyurdu; (Otuz yıldır, o raftadır bu ekmek.
Bana ilham oldu ki: Bu, her kimin elinde,
Sıcak olsa, o büyük velî olur devrinde.”
Sana müjde olsun ki o, senin bu oğlundur,
Büyüyünce çok büyük âlim ve velî olur.)
Ebû Sa’id, o günden başladı tahsiline,
On senede, her ilmin vâkıf oldu hepsine.
Bir gün “Serahs” şehrinde, dolaşırken dağlarda,
Ehl-i hal bir kimseye rastladı oralarda.
Oturmuş kaftanını yamıyordu o kişi,
Yaklaşıp o kimseden, kesiverdi güneşi.
Yani düştü gölgesi, o zâtın kaftanına,
O yamayı dikerken, şöyle bir baktı ona.
Dedi; (Ey Ebû Sa’id, işte bu yama ile,
Birlikte bu kaftana diktim ben seni bile.)
O da Ebû Sa’id’in, manen üstünlüğünü,
Kalp gözüyle görerek, söyledi bu sözünü.
Ve elinden tutarak, götürdü üstadına,
“Ebül Fadl-ı Serahsi” bir defa baktı ona.
Buyurdu; (Maksadımız, şudur ki ey evladım,
İnsanları hak yola çekmektir adım adım.
Yüzyirmidört bin kadar Peygamberler de zâten,
Bu işi yapmak için gelmişlerdir esasen.)
Ruhlara hayat veren bu sözleri o vakit,
Kendinden geçer gibi, dinledi Ebû Sa’id.
O günden devam etti, bu velinin dersine,
Yükseldi tasavvufun, yüksek derecesine.
Ebû Sa’id-i Ebül Hayr “rahmetullahi aleyh” (2) 16/05/1999
Gayet mütevazıydı, “Ben” demezdi O aslâ,
Konuşurken söylerdi, “Allah için”, ihlâsla.
Derdi ki; (Asıl maksat, “Dîne mutâbaat”tır,
İslâma uymadıkça, her hüner kabahattır.)
Bir gün bâzı kişiler, dediler; (Filan kişi,
Su üstünde yürüyor, kıymetli mi bu işi?)
Buyurdu ki; (Yüzüyor ördek ve kurbağa da,
Kıymeti yok, İslâma gevşek ise uymada.)
Bir gün de dediler ki; (Efendim, falan insan,
Kuş gibi havalarda uçuyor uzun zaman.)
Buyurdu ki; (Sinek ve çaylak da uçmaktadır,
İslâma uymadıkça, hüner değil, hatâdır.)
Dediler ki; (Efendim, var ki filân adam da,
Dünyanın bir ucuna gitmektedir bir anda.)
Buyurdu ki; (Şeytan da, yapabilir bu işi,
Uçmak ile bir kıymet kazanmaz aslâ kişi.
Dînimizde kıymeti yoktur böyle şeylerin,
Siz, Allah’ın emrine uymaya gayret edin.
Mert olan, insanların arasında bulunur,
Evlenip, herkes gibi bir işle meşgul olur.
Ve lâkin bunlar ile, meşgul etmez kalbini,
Bir an olsun çıkarmaz hatırından Rabbini.)
Babası anlatır ki, her gece bu oğlumu,
Kontrol ediyordum ki, “İyice uyudu mu?”
Onun uyuduğuna getirince kanâat,
Ancak öyle yatıp da, uyurdum ben de rahat.
Lâkin bir gün uyandım, gece karanlığında,
Baktım ki Ebû Sa’id yok idi yatağında.
Aradım bulamadım, merak ettim be gayet,
Sabah yine gördüm ki, eylemiş eve avdet.
Düşünüp kapısına, “Zincir” vurdum sonradan,
Diyordum ki, “O artık, hiç çıkamaz odadan”
Lâkin O, yine çıktı, hiçbir şey anlamadım,
Sonunda kendisini, sıkı tâkibe aldım.
Baktım, çıkıp mescide giriverdi gizlice,
Kapıyı arkasından, sürgüledi iyice.
Seyrettim pencereden, namaza durdu ilkin,
Sonra bir “Kuyu” vardı, köşesinde mescidin.
Bir “Ağaç” uzatarak, o kuyunun ağzına,
Ayaklarını iple, bağladı sonra ona.
Kuyuya baş aşağı, asıverdi kendini,
Başladı okumaya, Kur’ân ayetlerini.
Bir tatlı okurdu ki, Kur’ânı âyet âyet,
Seher vaktine doğru, hatim etti nihayet.
Sonra çıktı kuyudan ve yöneldi evine,
Hiç zinciri bozmadan, odaya girdi yine.
Birkaç gece devamlı tâkib ettim bu minval,
Ve gördüm ki her gece, vaki oldu aynı hâl.
Onun bu hallerinden, anladım ki, kendisi,
Olacak ileride, devrinin bir tanesi.
Ebû Sa’id-i Ebül Hayr “rahmetullahi aleyh” (3) 17/05/1999
“Ebû Ali Dekkâk” nâm, vardı ki velî bir zât,
Çok saliha bir kızı var idi onun bizzat.
Bu kız, “Ebu Sa’id”in, va’zına gitmek için,
Babasına söyleyip ilk defa aldı izin.
Kadınlar bölümüne girip çıktı üst kata,
Az sonra Ebû Sa’îd, başladı nasihata.
Bir mesele hakkında vererek bir malumat,
Sonunda buyurdu ki; (Bunu ben ey cemâat,
Ebû Ali Dekkâk’tan duymuş idim esasen,
Onun bir parçası da, burdadır şimdi zâten.)
Bir vâiz var idi ki, ““bû Kasım” isminde,
Bilmeden konuşurdu, bu zâtın aleyhinde.
Yine bir gün va’zında buyurdu; (Ey cemaat,
Size, Ebû Sa’id’den, asla gelmez menfaat.)
Gece Resulûllah’ı görüp lakin bu vaiz,
Dedi; (Ya Resûlallah, nereye teşrifiniz?)
Resûlullah o zâta buyurdu ki; (Ey oğlum,
Hace Ebû Sa’id’in va’zına gidiyorum.)
Uykudan uyanınca, kaldı hayret içinde,
Tutuştu, yandı içi, pişmanlık ateşinde.
Kalbinde Ona karşı duyduğu kin ve garez,
Giderek muhabbet ve hürmete döndü bu kez.
Derhal Ebu Sa’id’in huzuruna giderek,
Pek çok özür diledi, rüyayı arz ederek.
Ertesi gün va’zında, dedi ki; (Ey insanlar,
Gidip Ebû Sa’id’den, alın feyiz ve envâr.
Önce, bunun aksini söylüyordum ben, fakat,
Ona tövbe eyledim, budur asıl hakikat.)
Bir gün de Ebu Sa’id buyurmuş idi ki; “Biz,
Helâl lokma kalmasa, yine haram yemeyiz.”
İşitti birisi de, Onun bu kelamını,
İmtihana yeltendi, bu Allah adamını.
Biri “helâl”, öteki “haram”dan iki oğlak,
Aldı ve kızarttırdı, gayet nefis olarak.
Sonra koydu onları, iki ayrı tepsiye,
Ona götürsün diye, verdi bir hizmetçiye.
Hizmetçi götürürken, birden kayıp ayağı,
Düşürdü elindeki, haram olan oğlağı.
O sırada bir köpek, geçiyordu o yerden,
Düşen o haram eti, kaçırıp yedi hemen.
Hizmetçi öbürünü alıp sonra eline,
Geldi Ebû Sa’id’in, mübarek hanesine.
Ona hiç bahsetmeden, yoldaki hadiseyi,
Dedi; (Size gönderdi, filân zât bu tepsiyi.)
Ve lâkin Ebû Sa’id, buyurdu ki bu kere;
(Haram taam elbette, layıktır köpeklere.
Helâl ise, hep helâl yiyene olur nasib,
Zîra haram, onlara değildir hiç münasib.)
O kişi hizmetçiden, alınca bunu haber,
Ona buğz eylemekten, eyledi artık hazer.
Ebû Sa’id-i Ebül Hayr “rahmetullahi aleyh” (5) 18/05/1999
“Hasen Müeddeb” adlı, var idi ki bir kişi,
Ticaret yapmak idi, yegâne onun işi.
Bu zât “Ebû Sa’id”in, gelip memleketine,
Onu çok merak edip, gitti ziyaretine.
Aslında evliyaya inanmazdı hiç bu zât,
“Nasıl bir kimse” diye, merakı vardı fakat.
Bu tüccarı görünce, Ebû Sa’id Ebül Hayr,
Buyurdu ki; (Gel otur, seninle işimiz var.)
Konuşurken içeri girdi fakir bir kimse,
Dedi; (Verir misiniz, bana bir tek elbise?)
Tüccar niyet etti ki, versin ona bir gömlek,
Vazgeçti sonra lâkin, onu fazla görerek.
Zîra düşünmüştü ki; “Bu bana hediyedir,
Hem de kıymetli olup, on altın değerdedir.”
O ara bu velîye sual sordu bir adam,
Dedi ki; (Nasıl gelir, Rabbinden kula ilhâm?)
Buyurdu ki; (Kardeşim, az önce Hak teâlâ,
Bir gömlek hususunda, ilham etti bir kula.
O, vazgeçip dedi ki; “Hediyedir, veremem,
On altın kıymetinde, gayet kıymetlidir hem.”)
Tüccarın kalbi o an, değişti birdenbire,
Gömleğini çıkarıp, hibe etti fakire.
Bir gün de gencin biri, kervan ile bir yola,
Çıkmıştı ki bir yerde, kervanı verdi mola.
Yorgun ve uykusuzdu, uyudu az bir zaman,
Uyanınca baktı ki, kervan gitmiş oradan.
Sağa sola bakınıp, kimseyi görmeyince,
Onu, bu ıssız çölde, korku sardı iyice.
Bastırdı sonra onu, bir susuzluk ve açlık,
Hayattan ümidini kesmişti o genç artık.
O anda uzaklarda, gördü yeşil bir mahal,
Gücünü toparlayıp, oraya vardı derhal.
Çeşmede abdest aldı ve kıldı iki rek’at,
Biraz sonra oraya, uzaktan geldi bir zât.
Uzun boylu, heybetli, gür sakallı ve beyaz,
Sevimli bir zât idi, o dahî kıldı namaz.
Bitirince, genç hemen yaklaşarak yanına,
Dedi ki; (Ey efendim, yardım et lütfen bana!
Zira ben, kervanımı kaybettim az ilerde,
Açlık ve susuzluktan, öleceğim bu yerde.)
O sırada “Bir aslan” geçiyordu öteden,
Bir el işaretiyle, çağırdı onu hemen.
Gelince bir şey dedi, eğilip kulağına,
Sonra gence dedi ki; (Haydi, korkma bin buna!)
Birkaç adım gidince, aslandan indi yine,
Gördü ki vasıl olmuş, kendi memleketine.
Ve sonra işitti ki, Ebu Sa’id Ebül Hayr,
Adında bir velî zât, o yere uğradılar.
Ziyaretine gidip, gördü ki genç bu sefer,
Kendisini aslana bindiren zâtmış meğer.
Ebû Sa’id-i Ebül Hayr “rahmetullahi aleyh” (6) 19/05/1999
“Hâce Ebû Sa’id”in, var idi ki bir oğlu,
O, mektebe gitmekten, çekinip korkuyordu.
“Mektebe gitmemek”ti, arzusu onun bir tek,
Söyledi babasına, bunu o üzülerek.
O zaman Ebû Sa’id, bu oğluna dedi ki;
(Madem istemiyorsun, mektebe gitme peki.)
Adı, Ebu Tahir’di, sardı onu bir sevinç,
Dedi; (Yani mektebe, gitmeyecek miyim hiç?)
O, gözünü kapayıp, daldı bir tefekküre,
Sonra şöyle buyurdu, oğlu Ebu Tahir’e:
(Ey oğlum, Ebu Tahir, mektebe gitme peki,
Lâkin Feth sûresini, ezberle elbette ki)
“Peki baba” diyerek, sevindi gayet buna,
Ve “Fetih suresi”ni, hıfz etti baştan sona.
Aradan yetmiş sene geçmişti ki, bir vakit,
Ayrıldı bu dünyadan, babası Ebu Sa’id.
Sonra kendisinin de, yaşı ilerleyince,
Maddi yönden fakir ve, muhtaç oldu bir nice.
Ve İsfehan hâkimi, “Hace Nizamülmülk”ün,
Huzuruna gitmeye, karar verdi o bir gün.
Ve gidip görüşerek, takdim etti kendini,
Söyledi maddi yönden, sıkıntı çektiğini.
O hâkim kendisine yaparak izzet ikram,
Bütün ihtiyacını, yerine getirdi tam.
Lâkin adamlarından, biri vardı fitneci,
Ona olan ihsandan, sıkıldı hemen içi.
Gelip dedi; (Efendim, siz ne yapıyorsunuz?
Kime ihsan yaptınız, hiç tanıyor musunuz?
O, gâyet cahil olup, ilgisi yok ilimle,
Ve Kur’ânı kerîmi, okumak bilmez bile.)
Üzüldü Nizâmülmülk, ve o şahsa dedi ki,
(Mâdem böyle diyorsun, ispat et bunu peki.
Benim hüsni zannım var, Kur’ân okuduğuna,
İstersen çağıralım, sen bir şey okut ona.)
İlim ehli zatlardan, meclis hazırladılar,
Sonra Ebû Tahir’i, oraya çağırdılar.
Hâkim o fitneciye, dedi ki gayet rahat,
(Herhangi bir sûreyi, söyle, etsin kırâat.)
Fitneci düşündü ki, zorca olsun bilhassa,
Dedi; (Feth sûresini, okusun biliyorsa)
Ebû Tâhir bir güzel okuyup o sûreyi,
Mahcub etti böylece, o fitneci kimseyi.
Ve lâkin hem okuyor, hem de çok ağlıyordu,
Gözlerinden sel gibi, yaşlar boşanıyordu.
Sorunca Nizâmülmülk, ağlama hikmetini,
Anlattı babasının, iş bu kerametini.
Nizamülmülk dedi ki; (Ne büyük velî imiş.
Yetmiş sene sonraki, hadiseyi bildirmiş.)
Ebû Sa’id-i Ebül Hayr “rahmetullahi aleyh” (7) 20/05/1999
“Ebû Sa’id Ebül Hayr” evliyayı kiramdan,
Kalbi, Allah aşkıyla yanıyordu durmadan.
Öyle tesirliydi ki, sohbetleri, sözleri,
Hep vecde getirirdi, onu dinleyenleri.
Günahtan çok korkardı, olsa da güç ve ağır,
Derdi ki; (Dinimizde, en kıymetli şey takvâdır.)
Gece herkes uyurken, o ibadet ederdi,
Nasihat isteyene, o sık sık şöyle derdi:
(Bir müslüman, dinine ne kadar tabi ise
O kadar kıymetlidir, Hak katında o kimse.)
Bir gün kendilerine, dediler; (Filan kişi,
Su üstünde yürüyor, kıymetli mi bu işi?)
Buyurdu ki; (Bu hali, kıymeti bildirmiyor,
Zira kurbağalar da, su üstünde yüzüyor.)
Dediler ki; (Uçuyor, falan zat da havada,
Siz ne buyurursunuz, bu kişi hakkında da?)
Buyurdu ki; (Uçuyor “Çaylak” ve “Sinek” dahi,
Bunlar ile ölçülmez, insanların kıymeti.
Havada uçmasına, bir kıymet vermeyiniz,
Haramdan kaçıyor mu, buna dikkat ediniz.)
Dediler ki; (Efendim, işittik ki filan da,
Bir şehirden birine, gidiyormuş bir anda.
Buyurdu ki, (Şeytan da, bunu yapabiliyor,
O dahi bir solukta, şarktan garba gidiyor.
Dinde, böyle şeylerin, yoktur ehemmiyeti,
Ve yoktur Rabbimizin, indinde bir kıymeti.
Bir mü’minin şerefi, ölçülür takva ile,
O, kaçar her günahtan, küçük de olsa bile.)
Yine bir sohbetinde, buyurdu; (Ey insanlar,
Günah işlemeyin ki, ahiret var, azap var.
İnsan kurtulmadıkça, azabdan âhirette,
Nasıl hissedebilir, kendini emniyette?
Ölüm, kabir ve mahşer, hesap, nizam ve sırât,
Bunlar geçilmedikçe, olunur mu hiç rahat?
“Ölüm” dehşetli bir iş, o anda şuur kalkar,
O zaman “Allah” demek, kolay olmaz o kadar.
Diyelim ki kurtardı imanını son anda,
Lakin “Kabir sıkması” olacak mezarında.
Sonra bir mahşer var ki, mümkün değil dayanmak,
Bir ayağın üstünde, bulunur bin bir ayak.
Bir nice bin seneler, o meydanda beklenir,
İnsanlar izdihamdan, bitap olur, tükenir.
Sonra “Mizan” kurulup, ameller tartılır hep,
Günah ağır gelirse, ne olur hali acep?
Nice insan vardır ki, maliktir çok sevaba,
Lâkin hesap sonunda, duçar olur azaba.
Çünkü dünyada iken, “Kul hakkı”na girmiştir,
Ne kadar ecri varsa, onlara verilmiştir.
Onların günahı da, yüklenir bu kişiye,
Sonra “müflis” olarak, sürüklenir ateşe.