Ebû Osman-ı Hayrî “kuddise sirruh” (1) 28/09/1999
İyi insan...
Bu zat buyuruyor ki; (İyi bir insan olmak,
Yedi şeyi, sırayla yapmakla olur ancak.
Birincisi dosdoğru bir “İman” edinmektir,
Zîra îmansız olmak, sonsuz bir felâkettir.
İkincisi, “Dînini öğrenmek”tir mükemmel,
Zîra ilim olmazsa, yapılmaz iyi amel.
Üçüncüsü her çeşit “Haramdan sakınmak”tır,
En büyük haram ise, bu dinde kalp kırmaktır.
Hattâ insan, Kâbe’yi yıksa da yetmiş defa,
Kalp kırmanın günahı, büyüktür ondan daha.
Dördüncü mühim esas, “Farzı îfa” etmektir,
Farzlar, Hak teâlânın emirleri demektir.
Beşincisi, “Mekruhtan kaçınmak”tır iyice,
Bunlar da kerih olan şeylerdir dînimizce.
Bundan sonra, “Sünneti yapmağa” sıra gelir,
Bunlar, Resûlullah’ın beğendiği şeylerdir.
Bütün bu altı şeye, edince tam riayet,
Yedinci, “Tasavvuf”a sıra gelir nihayet.
Bunlardan bir tanesi yapılmaz ise eğer,
Ondan sonrakilere, verilmez hiçbir değer.
Meselâ bir kimsenin îmanı yoksa şayet,
Yapsa da kabul olmaz, yüzbin sene ibadet.
Ve eğer haramlardan, sakınmazsa bir kişi,
Faide vermez ona, yaptığı hiçbir işi.
Farzları yapmayanın, sünneti kabul olmaz,
Sünneti yapmayan da, tasavvufçu olamaz.
Bir mü’minin kalbini kırsa biri meselâ,
Yaptığı zikirlerin faydası olmaz aslâ.)
Bu büyük evliya zât, yine bir sohbetinde,
Şöyle buyurmaktadır, bir gün nasihatinde:
(İnsanı saâdete götüren tek yol vardır,
O da, Resûlullah’ın yolunda bulunmaktır.
Yâni Resûlullah’ın yolunda olmayanın,
Sözleri bir “zehir”dir olmayın ona yakın.
Selef-i sâlihîn ki, tam doğru yoldaydılar,
Allah’ın rızası ve sevgisine vardılar.
Bunlar “Eshâbı kiram” sonra da “Tâbiin”dir,
Ve onları tâkiben “Tebe-i tâbiin”dir.
Dört mezhep imâmı da, bu büyüklerdendirler,
Onlar, İslâmiyyeti bizlere bildirdiler.
Kim ki Resûlullah’ın ayrılmıştır yolundan,
“Din adamı” değildir, sakının aman ondan.
Bütün saâdetlerin yolu “İslâmiyyet”tir,
Yâni Resûlullah’ın izinde yürümektir.
Hak ile bâtılı da, ayıran tek alâmet,
Allah’ın Resûlüne uymaktır yine elbet.)
Ebû Osman-ı Hayrî “kuddise sirruh” (2) 29/09/1999
Hayat, hayaldir...
Bu zât buyuruyor ki; (Farz yanında nafile,
Bir denize nazaran, değildir “Damla” bile.
Tasavvuf, bir sofrada, sanki “tatlı” gibidir,
Yâni ona, sofrada, en sonra sıra gelir.
Hak teâlâ indinde, en fazla aziz olan,
En fazla korkanlardır, Allahü teâlâdan.
Bu hayat, bir “Hayâl”dir, tükeniyor git gide,
“Allah için” yapılan işler verir faide.
Vaktiyle bir talebe, çıkmış bir yolculuğa,
Dönüşte gelmiş yine, hocasının yanına.
Üstad sual etmiş ki; (Yolculuk boyunca hep,
Namazları vaktinde kılabildin mi acep?)
(Evet kıldım) deyince, buyurmuşlar ki derhal,
(Kazancın işte budur, gerisi oldu hayal.)
Zîra insan ölünce, dünya için duyduğu,
Sevinç, keder ve bütün uğraşıp yorulduğu,
O şeylerin tamamı, hepsi hayal olacak,
Geriye “Allah için” yaptıkları kalacak.
Allah için yapılan ibadet, hizmet, namaz,
Bunların hiçbirisi, indallah zâyi olmaz.)
Evliyayı kiramdan olan bu mübarek zât,
Yine bir sohbetinde, şöyle etti nasihat.
(İyi kötü herkese, her yerde ve her zaman,
Güler yüz, tatlı dilli olmalıdır müslüman.
Aslâ fitne çıkarıp düşman kazanmamalı,
Hâfız-ı Şîrâzi’nin şu sözüne uymalı.
“Daima doğru söyle, mert konuş dostlar ile,
Düşmanı idare et, güler yüz tatlı dille.”
Af dileyen olunca, affedici olmalı,
Herkese iyi huylu, yumuşak davranmalı.
Hiç kimsenin sözüne karşı gelmemelidir,
Münakaşa ve kavga asla etmemelidir.
Velîlerden birisi, diyor ki bu hususta;
(Yalnız ibadet etmek yoktur bu yolumuzda.)
Tasavvuf, sırf ibadet, namaz, oruç değildir,
Bunlar, her müslümanın, kulluk vazifesidir.
“Tasavvuf” hiç kimseyi incitmemektir asıl,
Bunu kim başarırsa, maksada olur vâsıl.
Yâni tasavvuf demek, Allah’a kul olmaktır,
Ve O’nun kullarına, saygılı davranmaktır.
Muhammed bin Sâlim’e, soruldu ki; (Velîler,
Nasıl başkalarından, tam ayırt edilirler?)
Buyurdu ki; (Onların yumuşaktır sözleri,
Huyları güzel olup, daim güler yüzleri.
Herkese ihsanları olur hem fazla fazla,
Konuşurken itiraz etmezler onlar aslâ.
Özür dileyenleri, kabul ediverirler,
Herkese merhametli ve çok şefkatlidirler.)