Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -1- 22/08/2001
Evliya-i kiramın en büyüklerindendir,
İnsanların kalbine nur salıp, etti tenvir.
“Seyyid Emir Külal”in talebesidir bu zat,
Kararmış olan kalpler, onunla buldu hayat.
“Seyyid” olup, Resulün kerim evladındandır,
Dinin yayılmasında, pekçok hizmeti vardır.
Binüçyüzonsekizde teşrif eti dünyaya,
“Yetmişüç” yaşındayken, göçtü dâr-ı bekaya.
Buhara’da bir belde var ki “Kasr-ı ârifan”,
Kabri, bu yerde olup, nur saçılır oradan.
Bu büyük zat, dünyaya gelmişti bu beldede,
Hem vefatları dahi, oldu yine bu yerde.
O dünyaya gelmeden, duyulmadan hiç adı,
Onun geleceğini müjdeledi üstadı.
“Hâce Muhammed Bâbâ Semmasi”ydi ki o zat,
Ondan saçılıyordu, dünyaya nûr, füyûzat.
Ne zaman geçse idi, o, Kasr-ı arifan’dan,
Derdi; (Bana, bir koku geliyor ki buradan.
Zuhur eder bu yerde, çok büyük bir evliya,
Kararmış gönülleri, nuruyla eder ihya.)
Gelince başka bir gün, bu bereketli yere,
Buyurdu ki; (O koku, fazlalaşmış bu kere.
Öyle zannederim ki, o, dünyaya gelmiştir,
Büyüyüp yetişince, islama kuvvet verir.)
Böyle söylediğinde, hakikaten o veli,
Henüz üç gün olmuştu, o dünyaya geleli.
Babası, kucağına alarak bu oğlunu,
Bu büyük evliyaya götürdü o gün onu.
O zat onu görünce, sevinip buldu huzur,
Buyurdu; (O dediğim evliya işte budur.
Zaten ben, her ne zaman geçseydim bu beldeden,
Alırdım kokusunu, bu büyük zatın hemen.)
Daha sonra şefkatle bağrına bastı onu,
Buyurdu; (Evlatlığa kabul ettik biz bunu.)
Sonra Emir Külal’e dedi; (Bu, benim oğlum,
Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum.)
Büyüyüp tabi oldu, o da “Emir Külal”e,
Ondan feyiz alarak, erişti tam kemale.
O, henüz çocuk iken, evliyalığa ait,
Alnında, işaretler görünürdü her vakit
Annesi anlatır ki; (Bu oğlum Behaeddin,
“Keramet” sahibiydi, dört yaşındayken hemin.
Evimizde bir inek vardı yavrulayacak,
Doğurmasına, daha, bir müddet vardı ancak.
Bir gün bana dedi ki, ineği göstererek,
“Beyaz başlı bir yavru doğuracak bu inek.”
Birkaç ay geçmişti ki o günden itibaren,
“Beyaz başlı buzağı” doğurdu inek aynen.)
Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -2- 23/08/2001
Kendisi anlatır ki: Ben dünyaya gelince,
Babam, büyük hocama götürdü beni önce.
Ne zamanki gelmiştim tam evlenme çağına,
Gönderdi dedem beni, bu zatın ocağına.
“Semmas”ta otururdu, o zaman bu büyük zat,
Biz, “Kasr-ı arifan”da oturuyorduk fakat.
Düğüne davet için gidiyordum o zata,
Büyük sevinç içinde, koşuyordum adeta.
Onun nur cemalini, hep görmek istiyordum,
“Mübarek sohbetine bir erişsem” diyordum.
Huzuruna varmadan, abdest alıp o gece,
Mübarek dergahtaki mescide girdim önce.
Huzur ve huşu ile, iki rekat bir namaz,
Kılıp, vardım secdeye, eyledim şöyle niyaz.
(Yâ Rab, bela yükünü, muhabbet mihnetini,
Çekebilecek kadar kuvvetli eyle beni.)
Oradan üstadımın yanına gelir gelmez,
Buyurdu ki; (Evladım, öyle dua edilmez.
Allahtan “Belâ” değil, hep “Afiyet” istenir,
“Yâ Rab beni rızana kavuştur” demelidir.)
Birlikte yemek yiyip, kavuştum iltifata,
Gözüm, ondan gayriyi görmüyordu adeta.
Bana bir “Ekmek” verip, buyurdu ki; (Evladım,
Bunu al, yolculukta olur bu belki lazım.)
“Peki efendim” deyip, ekmeği aldım, ancak,
Düşündüm ki, “Bu ekmek, nerde lazım olacak?”
Artık içim içime sığmıyordu benim hiç,
Vardı o gün kalbimde büyük huzur ve sevinç.
Hocamın sohbetinden aldığım ilham ile,
Kalbimden “dünya” fikri çıkmıştı tamamiyle.
Öyle tutulmuştum ki hem “İlahi bir aşka”,
Çıktı her şey kalbimden, bu muhabbetten başka.
Üstadımla birlikte, nihayet yola çıktık,
Bir miktar yol yürüyüp, bir beldeye ulaştık.
Hocamın dostlarından biri vardı çok fakir,
O, evine çağırıp etti bizi misafir.
Ve lakin dikkat ettim, o fakir ev sahibi,
Yüzü kızarıyordu çok “Mahcub olmuş” gibi.
Hocam dahi gördü ki, var onda garip bir hal,
(Senin bir sıkıntın mı var?) diye etti sual.
O, mahcub vaziyette, arz etti ki; (Efendim,
Ben sizi, her ne kadar evime davet ettim.
Çok istiyor isem de bir şeyler ikram etmek,
Lâkin yalnız sütüm var, yok evimde hiç ekmek.)
Hocam bana baktı ve buyurdu; (Çantayı aç,
O verdiğim ekmeğe, şimdi oldu ihtiyaç.)
“Peki efendim” deyip, ekmeği arz eyledim,
Daha çok fazlalıştı ona teslimiyetim.
Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -3- 24/08/2001
“Behaeddin-i Buhari” kendisi nakleder ki;
Tasavvufa girdiğim ilk günlerimde idi.
Yakınlığım olmuştu, çok mübarek bir zatla,
Dedim ki; (Tenvir edin beni bir nasihatla.)
Buyurdu ki; (Dikkat et, düşmandır sana nefsin,
Günahlar karşısında, seni mağlub etmesin.
Öyle olacaksın ki nefsinle ey evladım,
Seni süreklemesin günaha tek bir adım.
Nefsi temizlemektir bu yolda asıl maksat,
O, yola gelir ise, hasıl olur her murat.)
Dedim ki (Ey efendim, siz teveccüh buyurun,
Emrettiğiniz husus, kolayca hasıl olsun.)
Buyurdu ki; (Öyleyse, git tenhada bir dağa,
Kullardan ümit kesip, güven yalnız Allaha.
Orada, gece gündüz et Rabbine ibadet,
O’ndan başkalarına gösterme ilgi, rağbet.)
“Peki efendim” deyip, gittim tenha bir dağa,
Başladım gece gündüz hep ibadet yapmağa.
Daha sonra, yanına gidince o büyüğün,
İkinci bir nasihat buyurdu bana o gün.
Dedi; (Ey Behaeddin, aç, fakir ve muhtacı,
Kollayıp, ver onlara ne ise ihtiyacı.
Her nerede görürsen hasta, garip, ihtiyar,
Çalış yardım etmeğe, elden geldiği kadar.
Ve nerede görürsen bir yetim, öksüz yine.
Hatırlarını sorup, derman ol dertlerine.
İncitme hiç kimseyi, hem kâfir olsalar da,
Zira Hak tealanın kullarıdır onlar da.)
Yine “Peki” diyerek, tuttum bu nasihatı,
Gidip, bir müddet sonra gördüm yine o zatı.
Dedim; (Geldi yerine efendim o emriniz,
Acaba var mı bana, başka bir tavsiyeniz?)
Buyurdu ki; (Şimdi de, hayvanlara dikkat et,
Onlara karşı dahi, besle şefkat, merhamet.
Bil ki, o hayvanlar da Allahın mahlukudur,
Eza cefa edip de, onları etme mağdur.)
“Peki” deyip, ayrıldım huzurundan o zatın,
Bu nasihata dahi tabi oldum bihakkın
Bütün bunlar, nefsimin ıslahı içindi hep,
Yedi sene, Rabbimden hep bunu ettim talep.
Yine sonra gidince, huzuruna o zatın,
Dedi; (Temizliğine bak şimdi de sokağın.
Yollarda, yolcuları, az dahi mutazarrır,
Edecek şey görürsen, eğilip onu kaldır.
Yolları temizleyip eyle ki böyle hizmet,
Yoldan gelip geçenler çekmesinler eziyyet.)
Bu nasihate dahi, tam riayet edince,
Nefsimin tesirinden halas oldum iyice.
Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -4- 25/08/2001
“Behaeddin Buhari” buyurdu kendi hem de,
Tasavvufa girdiğim ilk gençlik günlerimde,
Görseydim sohbet eden eğer iki mü’mini,
Yanlarına sokulur, dinlerdim sözlerini.
Eğer Hak tealadan, âhiretten, ölümden,
Bahsediyorlar ise, ferahlardım gönülden.
Eğer konuştukları, para, mal ve dünyalık,
Gibi mevzular ise, duymazdım bir ferahlık.
O mevzular, ruhuma verirdi bir eziyet,
Öyle konuşmalardan, alamazdım bir lezzet.
Bir de, “kumarhane”ye uğradı bir gün yolum,
Kumar oynıyanları durup seyre koyuldum.
Oyun oynıyanlardan vardı ki iki kişi,
Kendinden geçmiş halde yaparlardı o işi.
Öyle dalmışlardı ki oyuna onlar hatta,
Hiçbir şeyin farkında değillerdi adeta.
Bir tanesi, peş peşe oyun kaybediyordu,
Buna rağmen, kumardan yine vaz geçmiyordu.
Üzerinde ne kadar parası var idiyse,
Hepsini, o kumarda telef etti o kimse.
Sonra koydu ortaya, dünyalık varsa nesi,
O uğurda, malının tamamen gitti hepsi.
Dünyalık bir varlığı hiç kalmadığı halde,
Kumara iştiyakı oluyordu ziyade.
O kumarbazın hali, ibret oldu bana tam,
Her şeyi gitmişti de, ederdi yine devam.
Düşündüm ki; “Bir insan, haram şey olsa bile,
Devam edebiliyor yine büyük hırs ile.
Ben dahi, Hak yolunda edeyim böyle gayret,
Verir Rabbim bana da, elbet muvaffakiyyet.”
“Nefsimi ezmek” için çalıştım daha fazla,
Bu hususta, gevşeklik etmedim bir gün asla.
Bunu başarmak için, uğraştım gece gündüz,
Her şeyde, dine uydum, vermedim nefsime yüz.
Zira biliyordum ki, “nefse muhalefet”le,
Bu yolda ilerlemek kolay olur gayetle.
Her ne edindim ise ben bu yolda velhasıl,
“Nefsimle mücadele” etmekle oldu hasıl.
Nefsi, “ayak altına” almadıkça bir kişi,
Bu tasavvuf yolunda hallolmaz hiçbir işi.
Bu nefsi, en ziyade tahrip eden de yine,
Sıkıca sarılmaktır dinin emirlerine.
Bir haramı yapmamak, bir farzı eda etmek,
Nefsin ezilmesinde katidir tesiri pek.
İnsan herhangi işte, sünnete uysa eğer,
Bir yıllık riyazetten, nefsi çok tahrib eder.
Kâinatta ne varsa, fayda gördüm hepsinden,
Ve lakin bir faide görmedim şu nefsimden.)
Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -5- 26/08/2001
“Behaeddin Buhari”, evliya-i kiramdan,
Sayesinde ateşten kurtuldu nice insan.
Buyurdu ki; (Bu yolda, maksada varmak için,
“Hiç” bilin kendinizi, esası budur işin.)
Bizzat kendi anlatır: Bir kış günü idi ki,
Kapladı birden bire beni “Aşk-ı İlahi.”
Kendimden geçmiş halde, dağlara çıktım artık,
Dolaştım oralarda yalın ayak, baş açık.
Yarılıp, parçalandı ayaklarım derinden,
Delinip, kanlar aktı dikenlerin yerinden.
Ben Rabbimin aşkından düşmüş iken bu hale,
Düşündüm ki; “Gideyim hocam Emir Külâl’e.
Onun dizi dibinde oturup dinleneyim,
Tesirli sohbetinden istifade edeyim”
Büyük bir iştiyakla vasıl oldum evine,
İçeriye girerek, katıldım sohbetine.
Lâkin beni görünce üstadım Emir Külal,
Talebeye, “Bu kimdir?” diyerek etti sual.
(Niçin bana sormadan içeriye aldınız?
Onu, derhal buradan dışarı çıkartınız)
Bu emre imtisalen, talebeler kalktılar,
Beni, kolumdan tutup dışarıya attılar.
Çok zor geldi nefsime bu hakaret ve bu hal,
Lakin kendi kendime söylendim şöyle derhal:
(Ey nefsim, bu davranış gücüne gitti, fakat,
Sen, daha ağırına layıksın, bu hakikat.
Sen şimdi istersin ki, dönüp geri gidesin,
Lakin gitmiyeceğim, bunu böyle bilesin.
Muhakkak hikmet vardır büyüklerin işinde
Belki çok hayır vardır bunun neticesinde.
Bu eşikten, bir adım gitmeğe yok niyetim,
Zira benim burdadır ebedi saadetim.)
Başımı, o eşiğe koyup yattım öylece,
Fecir sökene kadar bekledim bütün gece.
Üstüme, lapa lapa kar yağdı, çok üşüdüm,
O karların altında tam kayboldu vücudüm.
O sabah “Emir Külal” kapısını açarak,
Abdest için dışarı çıkacaktı ki, ancak,
Gördü eşik dibinde birikmiş kar yığını,
Tam başımın üstüne bastı bir ayağını.
Bir “canlı” olduğunu anlayıp, çekti hemen,
Buyurdu ki; (O kimdir, kar içinde örtülen?)
Sonra beni kaldırıp, içeri aldı yine,
Ve çok dua eyledi benim için Rabbine.
Dikenleri, eliyle çıkarıp ayağımdan,
Merhamet nazarıyla “Bir nazar” etti o an.
İşte ne oldu ise, o anda oldu bana,
Kavuştum o nazarla çok manevi ihsana.
Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -6- 27/08/2001
“Behaeddin Buhari” hazretlerini seven,
Talebeden birisi diyor ki; (Ben önceden,
Bilmiyordum maalesef dini, islâmiyyeti,
Bu yüzden işliyordum her türlü ma’siyyeti.
Duydum ki; “Behaeddin Buhari” hazretleri,
Diye bir kimse var ki, çok tatlı sohbetleri.
Ben de çok istedim ki, gideyim o sohbete,
Sanki çekiliyordum ben o istikamete.
Nihayet huzuruna varınca ben o zatın,
Bana, merhamet ile bakıverdi ansızın.
Sanki o nazar ile, kalbimde mevcud olan,
Ne varsa kötü huylar, çıktılar benden o an.)
Yine başka biri de anlatır ki: Bir ara,
“Behaeddin Buhari” bir grup insanlara,
Bir ırmak kenarında ediyordu nasihat,
Onu, hayranlık ile dinliyordu cemaat.
Mevzu geldi bir ara, önceki velilere,
Ve onlarda görülen fevkalade hallere.
Orada birkaç kişi var idi ki o günü,
Hakkıyle bilmezlerdi, onun büyüklüğünü.
Onlardan bir tanesi sordu ki; (Daha önce,
Keramet gösterirmiş evliyalar bir nice.
Acep bu zamanda da, var mıdır böyle bir zat?
Öyle bir kerameti görseydik biz de bizzat.)
Behaeddin Buhari buyurdu; (Ey mü’minler,
Var ki bu zamanda da öyle büyük veliler,
Emretse şu ırmağa “Yukarıya ak” diye,
Su, bu emri dinler ve dönüp akar geriye.)
Baktılar, hakikaten su, onun bu sözünü,
Tuttu ve hemen o an değiştirdi yönünü.
Onlar bunu görünce, düştüler bir hayrete,
Zira su, akıyordu, aksi istikamete.
Behaeddin Buhari buyurdu ki; (Ey ırmak,
Ben sana demedim ki geri dön, tersine ak.)
O yine bu sözleri söyleyince ırmağa,
Başladı o su yine ileriye akmağa.
Buyurdu; (Kardeşlerim, hiç mühim değil bunlar,
Bunlardan daha mühim “Emirlere uymak” var.
Gayemiz, Peygamberin yoluna tam uymaktır,
Bu yoldan, bir kıl kadar bile ayrılmamaktır.
Tasavvuftan maksat da ikidir ey insanlar,
Birincisi odur ki, kuvvetlenir imanlar.
Öbürü, zevk alınır dine uygun her işte,
Haramlar çirkin gelir, yolumuz budur işte.
İslamdan zerre kadar ayrılan bir insanın,
Fevkalade haline inanmayın siz sakın.
Zira o, “İstidrac”tır, denmez ona keramet,
Günah işliyenlerde keramet olmaz elbet.)
Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -7- 28/08/2001
Vakti ile “Şeyh Sadi” adında bir Müslüman,
Duydu ki, falan yerde bir evliya var şu an.
“Behaeddin Buhari” diyorlar kendisine,
Gidip girmek istedi o zatın hizmetine.
Bu niyetle gitti ve dedi ki; (Ey efendim,
Sizi ben, ziyarete geciktim, hata ettim.
Zira yeni işittim ismi şerifinizi,
Bu sebepten ne olur, af edin bendenizi.)
O hemen şaka ile buyurdu ki; (Ama biz,
Öyle kolaylık ile özür kabul etmeyiz.
Evinde sakladığın kırk altın var ya senin,
İşte o altınları alıp getirmelisin.)
Adam “Peki” dedi ve gitti memleketine,
“Kırk altın”ı alarak oraya döndü yine.
Götürüp arz eyledi o zata altınları,
Çok merak ederdi ki, ne yapacak onları?
O kırk altın içinden, tek “Bir tane” alarak,
Kalanı, kendisine tekrardan uzatarak,
Buyurdu ki; (Bunlarla ziraat yap sen yine,
Dağıt o mahsülü de şehrin fakirlerine.)
Sonra o “Bir altın”ı elinde göstererek,
Buyurdu ki; (Bu sana, haramdan gelse gerek.)
Ertesi gün dostları sordular o kişiye,
“Sen o bir tek altını nerden almıştın?” diye.
Dedi ki; (Doğru yolu ben henüz bilmez iken,
Kumardan kazanmıştım onu ben çok eskiden.)
Bir de “Emir Hüseyin” diye bir talebesi,
Vardı ki, şu vak’ayı anlatıyor kendisi:
Ben, Kasr-ı arifanda çiftçilik yapar idim,
Lakin Müslümanlıkla yoktu fazla bir ilgim.
Tam cehalet içinde geçirirdim bir hayat,
Yiyip içip yatmaktan, alırdım sadece tat.
“Behaeddin Buhari” giderken namazlara,
Beni görüp, tebessüm ederdi ara ara.
Bir gece de rüyamda gördüm bu evliyayı,
Yaklaşıp, verdi bana elindeki aynayı.
Bakıp gödüm aynada, kendi suretimi ben,
Ve lakin “Çok çirkin”dim, ben iğrendim kendimden.
Ertesi gün evime gelip sordu şöylece;
(Rüyanda o aynayı, kim verdi sana gece?)
(O sizdiniz) deyince, buyurdu; (Peki niçin,
Yüzünü o aynada gördün iğrenç ve çirkin.)
(Bilmiyorum efendim) diye ben edince arz,
Buyurdu ki; (Ne için kılmıyorsun sen namaz?
Namaz kılıp yapsaydın eğer ibadetini,
Aynada, gayet güzel görürdün suretini.)
O günden itibaren, başladım ibadete,
Onun himmeti ile, erdim büyük devlete.
Behaeddin-i Buhari “kuddise sirruh” -8- 29/08/2001
“Behaeddin-i Buhari” bazı talebesiyle,
Bir eve gitmiş idi ziyaret gayesiyle.
Bu “Allah adamı” ve hem de talebeleri,
Oturdular ise de, gelmedi fakat biri.
O talebeye dönüp sordu ki o büyük zat;
(Sen ne için sofraya gelmiyorsun ey evlat?)
O ise üstadına arz etti ki cevaben,
(Nafile oruç için niyetliyim bugün ben.)
Buyurdu ki; (Tuttuğun, nafile oruç ise,
Onu bozabilirsin, gel sen de, katıl bize.)
O yine gelmeyince, “Gel” dedi ona tekrar,
Lakin o gelmemekte etti inat ve ısrar.
Dönüp diğerlerine buyurdu ki o zaman;
(Terk edin bu adamı, bu, uzaktır Allah’tan.)
O, böyle üstadına edince muhalefet,
Geldi onun başına bir manevi felaket.
Bıraktı ibadeti, kalmadı namaz niyaz,
Çünkü o, üstadına etti inat, itiraz...
Yine başka bir gün de, bir evde, bu büyük zat,
Verirdi talebeye biraz ders ve nasihat.
Biraz sonra, aniden ara verip dersine,
Baktı “Molla Necmeddin” adlı talebesine.
Buyurdu; (Şimdi senden edersem bir iş talep,
Sözümü dinleyip de, yapar mısın sen acep?)
O (Yaparım) deyince, buyurdu ki; (Günah, fısk,
Olsa da yapar mısın, farzımuhal “Hırsızlık?”)
O an Molla Necmeddin durdu, düşündü biraz,
(Mazur görün, yapamam) deyip etti itiraz.
Üzülüp buyurdu ki; (Sen bizim emrimizi,
Madem ki yapmıyorsun, öyleyse terk et bizi.)
Başka bir talebeye buyurdu ki o vakit;
(Şu karşıda gördüğün mütevazı eve git.
Duvarından atlayıp, giriver içeriye,
Biraz kumaş olacak, onu al, getir bize.)
“Peki efendim” deyip, gidip aştı duvarı,
Eve girip aldı ve getirdi kumaşları.
Bunu, talebeleri eylediler çok merak,
Öğrenmek istediler hikmetini sorarak.
O sabah buyurdu ki; (Sen bunları al yine,
Götürüp teslim eyle hemen ev sahibine.
De ki (“Hırsız girmeden evinize bu gece,
Kurtardık bu malları, davranıp daha önce.”)
Ve Molla Necmeddin’e buyurdu (Ey Necmeddin,
Sen eğer “Peki” deyip, sözümü dinleseydin.
Aşikâr olacaktı sana çok gizli şeyler,
Fakat neyliyeyim ki, nasibin yokmuş meğer.)