Bediüddin-i Serahenpûri “rahmetullahi aleyh” -1- 14/07/2000
“Hemen bana gel!”
Hindistan’da yaşayan büyük bir evliyadır,
Hal ehli kimse olup, kerametleri vardır.
İlmiyle amel eder, çok ibadet yapardı,
Bir günah işlemekten korkar, ödü kopardı.
İmam-ı Rabbani’ye gelirdi önce, fakat,
Dinin emirlerine etmezdi mütabaat.
Mesela namaz kılmaz, işlerdi haram dahi,
Ve lâkin çok severdi, İmâm-ı Rabbâni’yi.
Mahalleden bir kıza âşık idi ayrıca,
Ona da gidiyordu, kız onu çağırınca.
İmam-ı Rabbani’ye, gidince bir gün bu zât,
O, merhamet ederek, etti buna nasihat.
Buyurdu ki; (Ne için, sen namaz kılmıyorsun?
Ve yine günahlardan, niçin sakınmıyorsun?)
Dedi ki; (Böyle sözler, çok dinledim ben, fakat,
Asla tesir etmiyor, bana öğüt nasihat.
Hususi bir teveccüh buyurursanız eğer,
Belki ancak o zaman, nasib olur o şeyler.)
O zaman o büyük zat, buyurdu; (Öyle ise,
Yarına, bu niyet ve emniyetle gel bize.)
Tam gelecek idi ki, yanına o büyüğün,
Sevdiği kız, onlara misafir geldi o gün.
Gidemedi İmâma, o kızdan ayrılarak,
Üç günden sonra artık, gitti pek utanarak.
O buyurdu; (Ne için gelmedin Bediüddin?
Hani sen üç gün önce, bana ne söylediydin?
Ama mademki geldin, bir abdest al mükemmel,
İki rek’at namaz kıl, sonra hemen bana gel.)
Buyurdukları gibi yaparak bu suretle,
İmamın huzuruna vardı halis niyetle.
Hususi odasına aldılar bu kişiyi,
Bir teveccüh ettiler, o anda bitti işi.
Bu mânevi tesirle, bayılıp düştü o an,
Kaldırıp hanesine götürdüler oradan.
Evinde bu şekilde, tam bir gün ve bir gece,
Kendinden geçmiş halde, kalıverdi öylece.
Kendine geldiğinde, bir yokladı kalbini,
Bulamadı o kızın, sevgi muhabbetini.
Kendisi anlatır ki; (Zikrediyorken bir gün,
Gördüm birden kendimi, sohbetinde Resulün.
Biri Resulullaha eyledi ki şöyle arz;
“Siz de kılar mısınız, kuşluk diye bir namaz?”
Ben izin isteyerek dedim “Yâ Resulallah,
Şeyh Ahmed kılmaktadır bu namazı her sabah.
Benim hocam olur ki, O, İmam-ı Rabbani,
Sizin yaptığınızı, yapıyor o da yani”
Buyurdu, “Şeyh Ahmed’in her ameli doğrudur,
Bizim sünnetimize, tam uyan yalnız Odur.”
Bediüddin-i Seharenpûri “rahmetullahi aleyh” -2- 15/07/2000
Kalp gözü...
İmâm-ı Rabbâni’ye tam bağlı değil iken,
Memurluk yapıyordu, öyle gidip gelirken.
(İstifa edeyim mi?) diyerek edince arz,
Buyurdular ki; (Hayır, devam et yine biraz.)
Kendisi anlatır ki: Sılaya gitmek için,
İmâm-ı Rabbâni’den istedim bir gün izin.
Ayrılıp Burhanpur’a gidene kadar her an,
Rûhen benimle idi, ayrılmadı yanımdan.
O izin sırasında, “Cûki” nam bir kişinin,
Yanına girmiş idim, halini görmek için.
O, Hind kâfiri olup, istidrac sahibiydi,
Sihriyle meşhur olan bir sihirbaz gibiydi.
O beni görür görmez, dedi; (Ey Bediüddin,
İmâm-ı Rabbâni’yi bırakıp niye geldin?
O, öyle biridir ki bu devirde, bu günde,
Onun gibi bir veli, bulunmaz yer yüzünde.)
Ben buna hayret edip, dedim ki; (Peki niçin,
Hizmet ve sohbetine, gitmezsin o kişinin?)
O, (Ben de olgunlaştım, ihtiyacım yok Ona.)
Diyerek devam etti, küfür ve inadına.
Yine o anlatır ki; (Ben dostun ısrarıyla,
Gidiyorduk bir şeyhin kabir ziyaretine.
Lâkin biliyordum ki, üstadım hazretleri,
O şeyhe kırgın idi, uzun zamandan beri.
Lâkin ısrar üzere ve kerhen gidiyordum,
Hem de, “Üstadım bana kırılır mı?” diyordum.
Nihayet kabre varıp, tam oturduğum zaman,
Baktım ki etrafımda, dolaşıyor bir arslan.
Şöyle bir göz ucuyla bakınca o hayvana,
Gördüm ki kızgınlıkla, bakıyor o da bana.
Dikkat ettim, aslanın iki gözü de aynen,
Hocamın gözlerinin, aynı idi tamamen.
Yüzü dahi, hocamın yüzünün aynısıydı,
Üzerinde çok büyük kızgınlık hali vardı.
Hocamın çok öfkeli halini o hayvanda,
Görünce, titremeğe başladım ben o anda.
Ve artık bir saniye bile duramayarak,
Uzaklaştım oradan, gayet pişman olarak.
İmâm-ı Rabbani’den icazet alıp bu zât,
Memleketine dönüp, kulları etti irşad.
Bir kere bir ahbabı sordu ki şu suali,
(Geçen gün babam öldü nasıldır acep hali?)
Gözlerini yumarak buyurdu ki; (O kimse,
Şu anda Cennettedir, giymiş beyaz elbise.
Diyor ki, “Bu makamdan gelmezdim buraya ben,
Lâkin siz çağırınca, geliverdim mecburen.”
Şöyle şöyle biridir, görüyorum şu saat.)
O ahbabı dedi ki; (Babamdır işte o zat.)
Bedîüddin Serâhenpûri “kuddise sirruh” -1- 04/10/2000
Her şey insan için...
Bu zât bir sohbetinde buyurdu; (Ey insanlar,
Rabbimizin bizlere, sonsuz ni’metleri var.
Bu kadar çok ni’mete şükretmek mümkün değil,
Zîra aciz kalırlar, bu işte ağız ve dil.
Nitekim cenab-ı Hak buyurur ki Kur’ânda;
(Size, ni’metlerimi yazmak için dünyada,
Ağaçlar kalem olsa ve denizler mürekkep,
Ni’metlerim bitmeden, denizler biterdi hep.
Bir deniz daha gelse, biterdi o da mutlak,)
Böyle kıymet vermiştir, bizlere cenab-ı Hak.
Ne görebiliyorsak yâni şu kâinatta,
Ve ne göremiyorsak, yerde ve gökte hattâ,
Hepsi, menfaatine yaratıldı insanın,
Nasıl kıymet vermiştir Rabbimiz bize bakın.
Yıldızlar, Ay ve Güneş, bu koskoca kâinat,
Yeryüzünde bulunan, nice hayvan ve nebât,
Hepsini, “İnsan için” yarattı Hak teâlâ,
Bir şeref ve üstünlük olur mu bundan âlâ?
Allah, biz insanlara böyle kıymet veriyor
(Sizi de, kendim için yarattım) buyuruyor.
Bu kadar ni’metlere naîl olan bu insan,
Hiç unutabilir mi, Rabbini kısa bir an?
Unutursa, ne kadar olur fena ve çirkin,
Bundan büyük nankörlük olur mu bir kul için?)
Bir gün de buyurdu ki; (Kulları cenab-ı Hak,
Yarattı ki ibadet etsinler O’na mutlak
Halbuki nefsimize uyuyoruz her an biz,
Daha ne kadar sürer bu gafletli hâlimiz?
Bu dünya lezzetleri, nefsin arzularıdır,
Onlar da hep zararlı, haram ve günahlardır.
Allah’ın rızasına kavuşmaya tek mâni,
Bu nefs-i emmârenin arzularıdır yâni.
Nefsin bu arzuları tükenmez, bitmez aslâ,
Hepsi aleyhimize isteklerdir bilhassa.)
Yine bir sohbetinde buyurdu ki; (Elemler,
Allah’ın takdiriyle insana gelmekteler.
Hepsinden râzı olmak ve sabretmek gerektir,
Bize düşen, Allah’tan âfiyet istemektir.
Bir şey beklememeli şu âciz mahlûkattan,
Her şeyi bilmelidir, yine Cenab-ı Hakk’tan.
Dertlerden, elemlerden kurtulabilmek için,
Çok istiğfar etmesi lâzım gelir kişinin.
Rabbimizin takdîri, iradesi olmadan,
Hiç kimse, diğerine yapamaz zarar ziyan.
Ve bununla beraber sebeplere yapışmak,
Peygamberler yoludur, lâzımdır böyle yapmak.
Yâni kul, sebeplere tevessül etmelidir,
Lâkin tesirlerini Allah’tan bilmelidir.)
Bedîüddin Serâhenpûri “kuddise sirruh” -2- 05/10/2000
Sebeplere yapışmak...
Bu zât buyuruyor ki; (Bilin ki nefis, şeytan,
Kulu, isyankârlığa sevkederler durmadan.
Yâni Hak teâladan gelen nûr ve feyize,
Mâni olan, bizdeki nefistir önce bize.
İnsanın kendisidir, kendine asıl düşman,
Düşmanı dışarıda aramayın hiçbir an.
“Ben haklıyım” demeye başladı mı bir kimse,
Tâbi olmuş demektir, can düşmanı bu nefse.
“Filân, on para etmez” dediği anda kişi,
Nefsin pençesindedir, bitmiştir onun işi.
Başkasını suçlamak suçların büyüğüdür,
O nefse esirdir ki, değildir serbest ve hür.
Kendini, başkasından daha kabiliyetli,
Göreceğine insan, kör olsa daha iyi.
Şaka değil, ateş var, dayanılmaz an bile,
Cennet de, Cehennem de, dolacak insan ile.
Öyleyse Rabbimizin bize ihsan ettiği,
Ni’metlerin kadrini bilelim daha iyi.
Birisi, “İman”dır ki, bu çok büyük bir ni’met,
Elden çıkarmamaya, verin çok ehemmiyet.
Öbürü, “Vücut”tur ki, çok şükür sıhhatteyiz,
Bu büyük ni’meti de, ihsan etmiş Rabbimiz.
Bu emaneti dahî, Onun râzı olduğu,
Yerlerde kullanarak tam yapmalı kulluğu.
Nasılsa eskiyecek bu vücut en sonunda,
Öyleyse bırakın da, eskisin Hak yolunda.)
Bir gün de buyurdu ki; (Bilinizki muhakkak,
Her şeyi, bir sebeple yaratır cenab-ı Hak.
Öyleyse sebeplere tevessül etmelidir,
Lâkin tesirlerini Allah’tan bilmelidir.
Meselâ “ateş” yakar, “su” söndürür ateşi,
Lâkin yalnız Allah’tır yaratan her bir işi.
Acıkan yer ve doyar, su içip kanar insan,
Yine Hak teâlâdır bu şeyleri yaratan.
Bu gibi sebepleri kullanmayıp bir kişi,
Eğer zarar görürse, günah olur o işi.
Âhiret işlerinde, tevekkül câiz olmaz,
Çalışmak emrolundu bunlarda bize esas.
Emirlere sarılıp, yasaklardan sakınmak,
Kulluk vazifemizdir, yapmalıyız muhakkak.
Müslüman, az yemeli ve az uyumalıdır,
Lâkin bu, ibadete mâni olmamalıdır.
Namazda hâsıl olan mânevi lezzet ve tad,
Hariçteki hallerden üstündür hem de kat kat.
Namazları zevk ile kılmaya çalışınız,
Evvel vaktinde kılıp, sona bırakmayınız.
Hadiste buyuruldu; (Her namaz esnasında,
Kalkar bütün perdeler, Rab’la kul arasında.)
Bedîüddin Serâhenpûri “kuddise sirruh” -3- 06/10/2000
Kendini hesaba çek
Bir gün “zengin” bir kişi, bu velînin yanına,
Gelince şu şekilde nasihat etti ona:
(Kardeşim, zengin olmak hiç mühim değil elbet,
Zîra bu seâdete değildir bir işaret.
Mühim olan, o malı nereden kazandınız?
Ve onu nerelere ve nasıl harcadınız?
Helâlden kazanmıyan, yüzlerce hacca gitse,
Sonunda Cehenneme düşebilir o kimse.
Ve kılsa da o kişi, binlerce rek’at namaz,
Yine de Cehennemden kendini kurtaramaz.
Zîra eğer haramla beslenirse bir beden,
Hiç sevap kazanamaz, yaptığı ibadetten.
Farz borcu ödense de, verilmez aslâ sevap,
Hattâ tevbe etmezse, çekebilir çok azab.
Haram ile beslenen vücudu ateş yakar,
Aklı olan, harama eder mi hiç itibar?
Kazandığın maaşı helâl ettirmemişsen,
Nasıl cevap verirsin, Rabbine mahşerde sen?
“Bugün ben, Allah için ne yaptım?” diye her gün,
Kendine hesap sor ki, hafiflesin bu yükün.
Zîra Peygamberimiz buyurur ki; (Şimdiden,
Görün hesabınızı, hesaba çekilmeden.)
Hak teâlâ soracak, mahşerde bize yarın;
(Nasıl para kazanıp, nerelere harcadın?
Nerelerde eskittin vücut a’zâlarını?
Hazırlamak gerekir, bunların cevabını.)
Yine bir sohbetinde buyuruyor ki bu zât;
(Günahlardan çok sakın, nefsine verme fırsat.
Herhalinde tâbi ol, tam uy islâmiyyete,
Ehli sünnete sarıl, kapılma bir bid’ate.
Sıkıntıda Allah’tan ümîdini kesme hiç,
Her bir darlıktan sonra, olur neş’e ve sevinç.
“Sıkıntılı” andada, “ferahlık” vaktinde de,
Herhangi değişiklik olmasın ahvâlinde.
Yâni “varlık” ve “yokluk” olsa da sende bilfarz.
Bu, hiç değiştirmesin halini hem de biraz.
Hattâ yokluk olunca, artsın neş’en, sevincin,
Varlıkta da bilâkis, sıkılsın biraz için.
Alimlerden birine sordular ki bir zaman;
(Efendim, nasıl olur hakiki bir Müslüman?)
Buyurdu; (Neş’elidir fakirlik anlarında,
Lâkin üzüntülüdür, varlıklı zamanında.
Sıkıntıda ararlar onlar rahatlıkları,
Hadiseler değişse, değişmez hiç huyları.
Sırf kendi kusurunu görür onlar büsbütün,
Herkesi kendisinden görürler daha üstün,
Onlar, islâmiyyeti öğrenip ince ince,
Sonra amel ederler, bu bilgi mûcibince.)