Âmir bin Abdullah “kuddise sirruh” -1- 13/09/2000

 

Şükür nasıl olur?


İslâm âlimlerinden olan bu mübarek zât,
Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasihat:


(Bu zamanda Rehbersiz, kurtulmak mümkün değil,
Lâzımdır yol gösteren, bir kâmil-i mükemmil.


Böyle olgun bir âlim yoksa bir memlekette,
Onların kitabını okumalı elbette.


Çünki kitap okumak, sohbet gibi feyz verir,
Ve lâkin edeb ile okumak lâzım gelir.


İmâm-ı Rabbâni’den birine mektup gelse,
Bunun için, ne kadar çok sevinir o kimse.


“Mektûbât” kitabı da, o velînindir bizzât,
Farz et ki o mektubu, göndermiş bize o zât.


Okunursa aynı şevk ve aynı muhabbetle,
İstifade edilir o velîden gayetle.


İmâm-ı Rabâni de, bunu haber veriyor,
Zîra bir mektubunda bakın ne buyuruyor:


(Bu mektup, yazılsa da, zâhiren bir insana,
Aslında yazılmıştır onu her okuyana.)


Yâni kim okur ise, ona gönderilmiştir,
Zira, “Kılıç, kuşanan içindir” denilmiştir.


İşte kim “Mektûbât”ı okursa bu hâl ile,
Sohbet etmiş sayılır, İmâm-ı Rabbâni’yle.


Bir gün de buyurdu ki; (Görünen, görünmeyen,
Her ni’meti bizlere, hep Allah’tır gönderen.


İyilik yapanlara, hep teşekkür edilir,
Bu, herkes de bilir ki, insanlık gereğidir.


O halde her ni’metin hakiki sahibine,
Şükretmek, bir insanlık icâbındandır yine.


Ve lâkin Hak teâlâ uzaktır her kusurdan,
Kul ise, hep noksanlık içinde olduğundan,


Bir münasebetleri yoktur hiç “Allah” ile,
Ona şükredemezler, kendi akıllariyle.


Ona söylenmesini güzel zannettikleri,
Bilâkis Ona çirkin, uygunsuz gelir belki.


Büyütmek, hürmet etmek sandıkları da yine,
Küçültmek gelebilir, belki de kendisine.


İşte, Hak teâlânın sevdiği, beğendiği,
Yâni kabul ettiği tâzim ve şükür şekli,


Peygamberleri ile gönderdiği dinlerdir,
Onlarla bildirilen, İlâhi emirlerdir.


Orada kalp ile ve bedenle yapılacak,
Her iş bildirilmiştir gayet açık olarak.


O halde Ona şükür, “İslâma sarılmak”tır,
Yâni farzları yapıp, haramdan sakınmaktır.)

 

 

Âmir bin Abdullah “kuddise sirruh” -2- 14/09/2000

 

“Yarın yaparım” diyenler


Allah adamlarından, büyük âlim ve velî,
Nasihati herkese olurdu faideli.


O bir gün buyurdu ki, “Helekel müsevvifûn”
“Yarın yok, bugün vardır”, mânâsı budur bunun.


Hadisi şeriftir ki, O Server buyurmuştur,
Yâni, “Yarın yaparım diyen helâk olmuştur.”


Yarın sana sorulur, hesabı her bir işin,
“Sen bunu yaptın ama, ne maksatla, ne için?”


Eğer ki güzel cevap veremezsen sen buna,
Bir paçavra misali, çarpılır suratına.


Bu dünya ni’metleri, insanı aldatıyor,
Halbuki Allah ona, “Metâ-ül gurur” diyor.


Tencereyi tutmağa yarıyan bez vardır ya,
İşte, “Metâ-ül gurur” geliyor bu mânâya.


Büyükler buyurur ki; (Bir kimse yola çıksa,
Götürür o seferde, ne lâzım olacaksa.


Bir günlük mesafeye gidecek olsa insan,
Günlük ihtiyaç kadar, götürür eşyasından.


Yatak yorganını da, almaz elbet yanına,
Zira bu, muhaliftir kulun tabiatına.)


Yine bir talebeye yazdığı mektubunda,
Şöyle buyurmaktadır, “İtikad” mevzuunda:


(İtikad bilgileri, herkese zarûridir,
Öğrenmek, her mü’minin asli vazifesidir.


Her kim çocuklarına îman bilgilerini,
Vermezse, yapmamıştır insanlık görevini.


İtikad edilmesi çok lâzım olanları,
Âlimler şu şekilde bildirdi ayrı ayrı.


Hak teâlâ elbette, kendi zâtiyle vardır,
Yâni kendi kendine varlıkta durmaktadır.


Nasıl şimdi var ise, hep var idi önceden,
Ve hep var olacaktır, devamlı, ebediyyen.


Varlığının önünde, sonunda yokluk olmaz,
Çünki Onun varlığı, lâzımdır, Onsuz olmaz.


O, vâcib-ül vücuttur, varlığı lâzımdır hep,
Ve Onun kudretidir, bu varlığa tek sebep.


O, birdir, şeriki ve benzeri yok elbette,
Ve Onun hiç ortağı yoktur ulûhiyyette.


İbadet olunmağa hakkı olmakta da bir,
Yoktur asla ortağı, yoktur O’na bir nazir.


Ortağı olmak için, müstakil, yâni kâfi,
Olmaması lâzım ki, bir “kusur”dur bu dahî.


O, ulûhiyyetinde, müstakildir muhakkak,
O halde lüzumsuzdur, Ona şerik ve ortak.


“Lüzumsuz olmak” ise, bir kusurdur, elbette,
Kusur da, noksanlık da, olmaz ulûhiyyette.


Şerik olacağını düşünmek yâni Ona,
Olamıyacağını, çıkarıyor meydana.)

 

 

Âmir bin Abdullah “kuddise sirruh” -3- 15/09/2000

 

Dinde dört temel...


İslâm âlimlerinden bir büyük evliya zât,
Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasihat:


(Âhiret yolcusuyuz bu dünyada biz elbet,
Varacağımız menzil, âhirettir nihayet.


İşte bu yolculukta, bize lâzım olacak,
Ve gittiğimiz yerde ihtiyaç duyulacak,


Şeyler neyse, onları tedarik zorundayız,
Evvelâ bu şeyleri bilmek durumundayız.


Peki, ne gibi şeyler âhirete âittir,
Bu şeyler, “Güzel ahlâk” ve “Amel-i salih”tir.


Dînin şu dört temeli, namaz, oruç, hac, zekât,
Ve Allah rızasına muvafık her icraat,


“Amel-i sâlih”tir ki, yapılırsa ihlâsla,
Âhirete gidince sıkıntı olmaz aslâ.


Bunların haricinde şeylerle meşgul olmak,
Bir ahmaklık olur ki, beğenmez cenab-ı Hak.


Denirse ki; “Var ise, ev yâhut at, araba,
Bu şeyler, dünyalıktan sayılır mı acaba?”


“Âhiret” niyetiyle olurlarsa, iyidir,
Yâni dünyalık değil, âhirete âittir.


“Nefis” için olursa, hiç itibar edilmez,
O, dünyalık olur ki, on para bile etmez.


Âhirette faydası olmayacak ne varsa,
Hepsi “Dünyalık” olup, vebâldirler bilhassa.


İşte bütün bunlarda hatâ yapmamak için,
Sorarak yapılması lâzım gelir her işin.


Hüner, sual ederek, işi öyle yapmaktır,
Başarının sırrı da, burada yatmaktadır.

 


Büyüklerden birisi buyurur ki bu babta;
“Soracak hiç bir kimse bulamıyorsan hattâ,


Herhangi bir ağaca, git ve sor onu bizzat,
Yine kendi kendine, bir işi yapma fakat.)


Dediler ki; (Allah’ı görecek mi mü’minler?)
Bu suale cevaben, şu bilgiyi verdiler:


(Müslümanlar, Cennette Allah’ı görecektir,
Bilinmeyen görmekle lâkin göreceklerdir.


Zîra nasıl olduğu anlaşılamayanı,
Görmenin, olmaz elbet anlaşılır bir yanı.


Belki gören kimse de, anlaşılmaz bir hâle,
Girer de öyle erer, bu devlet ve kemâle.


Bu, derin bir muammâ, anlaşılmaz bir iştir,
Lâkin seçilmişlere, bu sır bildirilmiştir.


Buna inanmayanlar, göremeyeceklerdir,
Zîra, “İnkâr edenler, mahrumdur” demişlerdir.


Her şey gibi Allah’ın bir mahlûkudur “Cennet”.
O, hiçbir mahlûkunun içine girmez elbet.


Fakat bâzılarında, zuhur eder nûrları,
Bu ni’metten mahrumdur ve lâkin bâzıları.)