Ali Semerkandi “kuddise sirruh”
Sırat Köprüsü 24/11/1999
Bu zata, talebeden birisi sordu bir gün;
(Efendim aslı nedir, bu “Sırat köprüsü”nün?
Denir ki kıldan ince, ve kılıçtan keskindir,
İş bu ifadelerden ne anlamak gerektir?)
Buyurdu ki; (Evlâdım, “Sırat” hak’tır elbette,
Cehennem üzerinde, kurulur âhirette.
Mü’minler kolaylıkla, geçerek bu köprüden,
Cennete girecektir, bunu müteakiben.
Ve lâkin kâfirlerin, ayakları kayarak,
Cehennem ateşine, düşerler hor olarak.
Gerçi “Sırat Köprüsü”, denilse de ismine,
Benzemez bildiğimiz, dünya köprülerine.
Zîra dâr-ı ukbâda, her ne ki varsa eğer,
Dünyada olanlara, sadece adı benzer.
Mesela bir talebe, olmak için muvaffak,
“İmtihan Köprüsü”nden, geçirilir muhakkak.
Halbuki hiç köprüye, benzemez imtihan da,
Çok kişi geçtiğinden, köprü denir buna da.
Sırat köprüsünden de, geçer bütün insanlar,
Mü’minler kolay geçip, ateşten kurtulurlar.
Lâkin kâfir olana, gelir bu güç ve ağır,
Ayakları kayarak, ateşe yuvarlanır.
Mahşer günü mü’minler, Sırat’a girdiği an,
Kimi yavaş, kimi de hızlı geçer oradan.
Kimi “Yıldırım” gibi, ilerlerken Sıratta,
Kimi de gider sanki, “hızlı koşan bir at’ta.”
Günahı çok olup da ameli olmayan pek,
Geçer Sırat üstünde, sanki “emekleyerek”
Ve lâkin mü’min olan, gitse de düşe kalka,
İmanı hürmetine, halâs olur mutlaka.
Kim “titiz davranırsa”, dînin emirlerinde
Rahat ve kolay geçer, Sırat’ın üzerinde
Bu hususta ne kadar, gösterirse çok dikkat
Sırat ona o kadar, olur “geniş” ve “rahat”
Kim “gevşek davranırsa”, İslâma tâbiyette,
Sırat o kimseye de, daralır o nisbette.
Hâsılı bu dünyada, dînin emirlerinde,
Gösterilen gayret ve titizlik nisbetinde,
Sırat köprüsü dahî, olur râhat ve geniş,
Dünyada dîne uygun, yaşamaktır bütün iş.
İslâma tam olarak, uymak için bir kimse,
“Kılı kırk yarar” gibi, titizlik gösterirse,
Kurtarır bu kişiyi, dînde bu titiz hâli,
Geçer Sırat üstünden “Uçan bir kuş” misâli.
Bir başka müslüman da, fazla incelemezse,
Dîne tam uymak için, titizlik göstermezse,
O da mahşer gününde, pişman olur muhakkak,
Zira geçer Sırat’tan, bir hayli zorlanarak)
Garip, yolcu, mevta... 25/11/1999
İslam âlimlerinden, O, Ali Semerkandi,
Din için hiç durmadan, hizmet edenlerdendi.
Yaptığı içindir ki, her işi Allah için,
Sözü tesir ederdi, kalbine her kişinin,
Kimseden bir menfaat, beklemezdi O aslâ,
Çünki O, bu hizmeti, yapıyordu ihlâsla.
Bir gün dedi; (Ey insan, eyleme ki hiç gaflet,
Bu ömür bir gün bitip, ölüm gelir âkıbet.
Bilesin ki bu dünya, fânidir, değil bâki,
Elbet sen de olursun, bir gün Hakk’a mülâki.
Zevk alma bu dünyanın, aslâ hiçbir şeyinden,
Bir an sevinç olsa da, elem gelir peşinden.
Öyle bir ömür sür ki, yine sen bu hayatta,
Say kendini ya “garip”, ya “yolcu”, ya da “mevtâ.”
Mâdem ki ölüm sana, gelecektir an karib,
Öyleyse bil kendini, bu dünyada bir “garib”.
Farzet ki vâsıl oldun, bir yabancı diyara,
Yok gidecek bir yerin, yok elinde hiç para.
Ne evin var, ne barkın, ne tanıdık bir insan,
Derdini anlatmağa, bilmiyorsun dil, lisan.
İşte böyle kalınca, tam bir garib, bî-çâre,
Allah’a sığınmaktan, gayri olmaz bir çâre.
Hakiki dost olarak, bil öyleyse Rabbini,
O, senden iyi bilir, zira senin hâlini.
Hem sonra erişirse, sana bir dert, musîbet,
Yine yalnız Allah’tan, yetişir sana medet.
Yâhut da sen kendini, “yolcu” bil bu dünyada,
Geri dönmemek üzre, ehline ettin vedâ.
Vâsıta bekliyorsun, bir yere gitmek için,
O anda bir dünyalık, düşünebilir misin?
Deseler ki; (Şurada, bir ev var, bir arsa var,)
O anda bunlar seni, eder mi alâkadar?
Zîra sen bavulunla, çıkmışsın yola artık,
Aslâ ilgilendirmez, seni mal ve dünyalık.
Dersin ki; (Ben yolcuyum, ne yapayım emvâli?)
İşte hâlis mü’minin, dünyada budur hâli,
O bilir ki bu dünya, bir köprüdür nihayet,
Hemen geçip gitmektir, en akıllı hareket.
Veyahut da dünyada, “ölmüş” bil sen kendini,
Düşün ki dedelerin, ecdadın, nerde hani?
Bir mü’min, kendisini sayarsa ehl-i mevtâ,
Bağlanmaz kalbi ile, bu vefasız hayâta.
Çünkü iyi bilir ki, bu hayat sanki hayâl,
Ve bu dünya sonunda, bulacak bir gün zevâl.
O der ki, madem ölüm, gelecektir muhakkak,
Öyleyse bunun için, lâzımdır hazırlanmak.
Bir şey muhakkak ise, oldu bilir o bunu,
Rabbine ihlâs ile, yapar tam kulluğunu.)
Hizmet uğruna... 26/11/1999
Ali Semerkandî ki, hal ehli velî bir zât,
Ederdi insanlara, çok öğüt ve nasihat.
Dediler ki; (Efendim, halk içinde bir velî,
Ne şekilde tanınır ve nasıl olur belli?)
Buyurdu ki; (Evliya, dostudur Rabbimizin,
Onları anlamaya, aklı ermez herkesin.
Tatlı dil, güler yüzü, âdet, şiar etmiştir,
Ve çok merhametiyle, temayüz eylemiştir.
Aslâ asık olarak, kimse görmez yüzünü,
Zira gömer kalbine, O her üzüntüsünü.
İnsanlar arasında, gündüzleri gülse de
Ağlar yalnız kalınca, karanlık gecelerde.
Kusurunu düşünüp, Allah’tan hicap eder,
(Nasıl cevap veririm, mahşerde Rabbime) der
Pişman, nâdim olarak, tövbe eder hep dili,
Gözünden akan yaşlar, ıslatır bir mendili.
Sabah teşrif edince insanlar arasına,
Yine tebessümüyle, neşe saçar her yana.
Her kimin derdi olsa, doğruca Ona gelir,
Onun bir çift sözüyle, ferahlanır, sevinir.
Ne kadar üzüntülü, olsa da Ona giden,
Onu bir an görünce, ferahlar kalbi hemen.
Hak teâlâ onlara, vermiştir böyle haslet,
Onu gören kimsede, kalmaz gam ve kasavet.
“Dîne hizmet” etmektir, Onun tek düşüncesi,
Bunu düşünmek ile, geçer gün ve gecesi.
Onun her davranışı, “Allah için” olur hep,
Şahsı için kimseden, hiçbir şey etmez talep.
Din için sarfetse de, yüzlerce dirhem, dinar,
Dünya muhabbetini, kalbine sokmaz zinhar.
Çünki yok Onun işi, para ile, pul ile,
Dünyalık hiçbir şeye, dönüp de bakmaz bile.
Dine hizmet uğrunda, yapar pek çok icraat,
Hiç kendi şahsı için, düşünmez bir menfaat.
Çünki vardır kalbinde, yalnız aşk-ı ilâhi,
Dünya muhabbetinden, bulunmaz zerre dahi.
Sonra O, öyle fazla sever ki üstadını,
Muhakkak îfa eder, Onun her muradını.
Bütün dünya bir yana ve üstadı bir yana,
Titrer ki bir zerrecik, üzüntü gelir Ona.
Çünki Onun elinde, olmuştur böyle âli,
Ona hizmet bâbında, bulunmaz hiç ihmâli.
Her ne olursa olsun, yahut da hiç olmasın,
Yeter ki üstadının, kalbine toz konmasın.
İşte bu sevgidir ki, hâlisâne, bî-riyâ,
Böyle çok yükselerek, olmuştur bir evliya.
Aslâ çıkmaz ağzından, mâ’lâyâni, boş bir lâf,
Sırat-ı müstakimden, asla etmez inhiraf.)
Ali Semerkandi “rahmetullahi aleyh” -1-
“Manevî evlâdımsın!” 19/02/2001
İsfahan’da dünyaya gelen bu mübarek zat,
Ankara “Çamlıdere” nam yerde sürdü hayat.
İslam alimi olup, veliydi hem kendisi,
Ve “hazreti Ömer”e dayanır sülalesi.
Kudüs, Mekke, Medine, Semerkand, Şam ve Irak,
Dolaştı bu yerleri, emri ma’ruf yaparak.
En son “Çamlıdere”de eyliyerek ikamet,
Yüzotuz yaşlarında, vefat etti nihayet.
Tahsilini bitirip, Mekke’ye gitti önce,
Ve Mescid-i Haram’da, imamlık yaptı nice.
Sonradan kendisine manevi bir işaret,
Gelerek, Medine’ye hicret etti nihayet.
Yedi yıl türbedarlık icra edip Ravda’da,
“Hazreti Fatıma”yı gördü bir gün rüyada.
Buyurdu: (Git ki hemen, huzuruna Resulün,
Manevi evlatlığa alacak seni bugün.)
Çok sevindi böyle bir rüyayı gördüğüne,
Koştu sabah Ravda-i mübarek’in önüne.
İki diz üzerine oturdu hayâ edip,
Beklemeğe başladı, başını öne eğip.
Bir sevinç ve heyecan sarmışken kendisini,
İşitti tam o anda, Peygamberin sesini.
Buyurdu ki: (Yâ Ali, şu andan itibaren,
Manevi evlatlığa kabul ettim seni ben.
Sen öyle bir beldeye sefer et ki yâ Ali,
Gayetle fakir olsun o yerdeki ahali.
Fakirlik sebebiyle bana gelemeyenler,
O yerde, seni gelip ziyaret eylesinler.
Manevi bir evladım olduğundan sen benim,
Onu, bana yapılmış gibi kabul ederim.)
Bunları işitince, çok sevindi içinden,
Sonra da ağlamağa başladı sevincinden.
Bu manevi emirle, sonra bu mübarek zat,
Anadolu’ya doğru, eyledi bir seyahat.
Ve nihayet “Alanya” nam yere vardığında,
Gördü, biri ağlıyor denizin kenarında.
Niçin ağladığını sorunca o kimseden,
Dedi ki; (Bir incimi düşürdüm denize ben.)
Buyurdu: Dünya malı değil mi o nihayet,
Çok fenadır dünyaya fazla sevgi, muhabbet.
Madem bunu edersin kendine tasa ve gam,
Gel, deyip, o kimseyi götürdü sahile tam.
Seslendi: (Ey balıklar, Allahın izni ile,
O inciyi bulun da, getirip verin bize.)
Hemen binlerce balık, o denizin dibinden,
Ağızlarında “İnci” çıktılar hepsi birden.
Birisinin ağzından, hemen alıp bir “inci”,
Verince, o kimsenin avdet etti sevinci...
Ali Semerkandi rahmetullahi aleyh -2- 20/02/2001
“Şahidin var mı?”
“Ali Semerkandi” ki, alim ve veli bir zat,
Çamlıdere halkını yıllarca etti irşad.
O halk da fakir olup, pek azdı hayvanları,
Hatta otlatmak için, yoktu bir çobanları.
O, bu hali görünce, dert oldu bu içine,
Kendisi talip oldu, bu çobanlık işine.
Buyurdu: (Ben yaparım çobanlığı size hep,
Ve hatta bu iş için, ücret de etmem talep)
Köylüler, kendisini tanımıyorlardı hiç,
Bu teklif karşısında, buldular neş’e, sevinç.
O akşam gördüler ki, ineklerin memesi,
Süt ile dolu geldi, hayrette kaldı hepsi.
Böyle bir neticeyle karşılaşınca ilk kez,
“Evliya” olduğunu anladı köyde herkes.
Bir gün de, sığırları salmıştı kırlık düze,
Baktı ki, bir kurt gelmiş, kıyacak bir öküze.
Kurda hitab etti ki: (Bunu öldürmek için,
Ey kurt söyle bakalım, sen kimden aldın izin?)
Dedi ki: (Ey efendim, nasibimdir bu benim,
Allahın izni ile, öldürüp yiyeceğim.)
Buyurdu: (Şimdi git de, yarın gel ye, olur mu?
Ben dahi sahibine söyliyeyim durumu.)
O kurt “Peki” diyerek, dönüp gitti yerine,
O da bunu söyledi, o akşam sahibine.
Lakin o, bilmiyordu onun büyüklüğünü,
İnanmayıp, hafife aldı Onun sözünü.
Ertesi gün kurt gelip, öküze durdu yakın,
Buyurdu ki; (Ye ama, deriyi delme sakın.)
Kurt dahi “Peki” deyip, dokunmadı deriye,
Akşama, sığırlarla “deri” gitti geriye.
Adam öküz yerine, görünce sırf “deri”yi,
Dâvâ etti kadıya, Ali Semerkandi’yi.
Kadı, iki tarafı dinleyip geçti zabta,
“Şahidin var mı?” diye, sordu bu veli zata.
Buyurdu ki: (Ey kadı, bu işi görenler var,
Şahittir o yerdeki ağaçlar ve kayalar.)
O anda bir gürültü kopuverdi derinden,
Ordaki ağaçlar ve dağlar koptu yerinden.
Ve mahkemeye doğru hepsi yol alıyordu,
O ses ve gürültüler onlardan geliyordu.
İnsanlar korkusundan kaçışınca etrafa,
O veli şu şekilde nida etti bu defa:
(Ey ağaçlar ve taşlar, ne için gelirsiniz?
Size, şahidlik için gelin demedik ki biz.)
O böyle söyleyince, hepsi durdu bir anda,
Gördüler bu durumu, kadı ve o adam da.
Onun büyüklüğüne inandılar yakinen,
El öpüp, talebesi oldular hepsi birden.
Ali Semerkandi rahmetullahi aleyh -3- 21/02/2001
Çekirge afeti!..
Kadınlar çalışırken, bir yaz günü ekinde,
Sığır otlatıyordu “Ali Semerkandi” de.
Baktı ki, namaz vakti ilerlemiş, geçecek,
Lakin su bulamadı abdest tazeliyecek.
Asâsını vurarak, toprağın bir yerine,
Buyurdu; (Ey su, yerden, çık toprak üzerine.)
Gövde kalınlığında bir su çıktı o anda,
Yayılmağa başladı, süratle o alanda.
Lakin bağırdılar ki suyu görüp kadınlar,
(Bu su da nerden çıktı, ekinler gördü zarar.)
O zaman buyurdu ki, akan suya bakarak;
(Ey su, şöyle sessizce ve belli belirsiz ak.)
O andan itibaren, su aktı gayet sessiz,
Çıktığı ve aktığı, oldu belli belirsiz.
O tarihte, Bursa’da, bir “çekirge âfat”ı,
Oldu ki, harab etti bilcümle hububatı.
Bundan kurtulmak için, uğraşıldı bir nice,
Lakin alınamadı yine de bir netice.
Alim ve velilere dahi haber verdiler,
Ki, bunun çaresini söylesinler bilenler.
Ali Semerkandi’ye dahi geldi birisi,
Sordu ki; (Bu afetin, nedir acep çaresi?)
O dahi, asasıyla çıkardığı su var ya,
Ondan, bir miktar verip, irsal etti Bursa’ya.
Buyurdu: (Haşeratın olduğu yere biraz,
Bu sudan serpilirse, onlardan eser kalmaz.)
Hakikaten o sudan, o yerlere serptiler,
Çekirgeler bir anda, orayı terk ettiler.
Padişah çok sevindi, duyup bu hadiseyi,
Bursa’ya davet etti, Ali Semerkandi’yi.
Gelince, karşıladı kendisi Onu bizzat,
Saygı, hürmet gösterip, eyledi çok iltifat.
Müsaade isteyip dönecek idi ki tam,
Bursa’da kalmasını, etti Ondan istirham.
Lâkin O istemedi, sultanın teklifini,
Arz etti ki, bu babda “mazur görsün” kendini.
Padişah makul görüp, dedi ki: (Öyle ise,
Varsa bir isteğiniz, söyleyin onu bize.)
Buyurdu ki: (Fakirdir Çamlıdere insanı,
O yöre halkı için, bahşedin bu ihsanı.
Mesela askerlikten tutulsun onlar muaf,
Ve toprak kirasından, olsunlar cümlesi af.)
Padişah, bu talebi severek kabul edip,
Bu hususta bir ferman yazdırdı emir verip.
Bindörtyüz elli yedi yılında bu büyük zat,
Yine Çamlıdere’de eyledi Hakk’a vuslat.
Türbesi, kabristanın tam orta yerindedir,
Ziyaret edenlere, halen de feyiz verir...