Ahmet Nâmıkî Câmî “Kuddise sirruh” -1- 07/03/2000

 

Bal şerbeti!


Evliyanın büyüğü, asrının bir tanesi,
Sahabe-i kirama dayanır sülalesi.


Kötü arkadaşları var idi ki önceden,
Yer içip gezerlerdi hiçbir şey düşünmeden.


Hatta içki içmeği âdet edinmişlerdi,
Şarap için, kırk adet küp alıp dizmişlerdi.


Kırkı da şarap ile dolu idi lebâlep,
Alıp getirirlerdi oradan sırayla hep.


Şarap almak sırası gelince bir gün ona,
Gitti sabah merkeple o küplerin yanına.


Lâkin birden şaşırıp kaldı hayret içinde,
Zira hiç içki yoktu o küplerin birinde.


Bir şey anlamamıştı düşündü ki; “Dünkü gün,
Hepsi de şarap ile doluydu bu kırk küpün.”


Şaşkın halde oradan yöneldi bağ evine,
Oradaki şaraptan yükledi merkebine.


Bu sefer de merkebi yürümüyordu fakat,
Ne kadar vurduysa da, diretip etti inat.


O sırada gaibden bir nidâ geldi ona;
(Ey Ahmed, suçu yoktur, ilişme o hayvana.


O, şimdi sahip değil kendi iradesine,
Biz mâni oluyoruz onun yürümesine.)


O, bu sesi duyunca, kapandı yere hemen,
Dedi: (Tövbe yâ Rabbi, artık içmem bunu ben.


Lâkin emir buyur da, şu merkebim yürüsün,
Ki mahcub olmayayım arkadaşlara bugün.)


Başladı yürümeye merkebi en nihayet,
Ve arkadaşlarının yanına etti avdet.


Şarapları koyarak çekildi kendi geri,
Dediler; (Nerde kaldın, sabah vaktinden beri?


Hem niçin çekilirsin, haydi gel de sen de iç)
Dedi; (Ben tövbe ettim, artık içmiyorum hiç.)


Dediler ki; (Ey Ahmed, böyle neler diyorsun?
Bırak şimdi, bizimle şaka mı ediyorsun?)


Israr ettilerse de “Gel iç” diye ne kadar,
Dedi; (İçmeyeceğim, etmeyin fazla ısrar)


O sırada gaibden bir ses duydu; (Ey Ahmed,
Al ve iç ellerinden, eyleme muhalefet.)


Aldı bu emir ile şarabı ellerinden,
İçti, lâkin o anda hayrette kaldı birden.


Zira o içtiğinin değişikti lezzeti
Şarap, onun elinde olmuştu “Bal şerbeti”


Arkadaşlarına da, eliyle etti ikram,
Onlar dahi içince, şaşkına döndüler tam.


Onların içtiği de olmuştu çünkü “şerbet”,
Hepsi günahlarına tövbe etti nihayet.


Sonra eline alıp bir odun kütüğünü,
Kırdı hep teker teker, o kırk şarap küpünü.

 

Ahmet Nâmıkî Câmî “Kuddise sirruh” –2-

 

Sözü çok tesirliydi... 08/03/2000

 

Ahmet Nâmıkî Câmi, nice yıllar dağlarda,
Kalarak riyazetler çekti hep oralarda.


Manevi bir emirle sonra bu mübarek zat,
Şehre inip eyledi halka va’z-ü nasihat.


Öyle tesir ve fayda vardı ki sözlerinde,
Altıyüzbin günahkâr tövbe etti elinde.


Ebû Sa’id Ebül Hayr, büyük bir veliydi ki,
Bir “Hırka”sı var idi, ibadette giydiği.


Hazreti Ebû Bekr’e âit olan bu hırka,
Elden ele dolaşıp, gelmiş idi bu zâta.


Bir gün ona geldi ki, bir manevi işaret;
“Bu hırkayı, Ahmet-i Nâmıkî’ye teslim et”


Lâkin Ebû Sa’id’in, Ebû Tâhir isminde,
Bir de oğlu var idi, talebesi içinde.


O şöyle umardı ki, “Değilsem de pek lâyık,
Bu hırkayı ilerde ben giyerim hep artık”


Babası keşf yoluyla, onun düşüncesini,
Anlayıp huzuruna çağırdı kendisini.


Buyurdu ki; (Ey oğlum, bu senden daha ehil,
Bir mübarek kimsenin olacak, senin değil.


Ben vefat eyleyip de, geçince çok seneler,
Bir gün bu medreseden içeri bir genç girer.


Sen başlamış olursun kürside nasihata,
Hemen kalkıp elinle, giydir bunu o zâta.)


Vefat edip aradan yıllar geçti bir nice,
Evlâdı Ebû Tahir, rüya gördü bir nice.


Babası ve yanında bazı dostları vardı,
Heyecanla bir yere doğru gidiyorlardı.


Buna dönüp dedi ki babası; (Ey oğlum, bak,
Şimdi kutbu evliya geliyor, uyuma, kalk!)


O dahi hemen kalkıp, gidince o tarafa,
Gördü ki genç bir kişi, nûr saçıyor etrafa.


Uyanıp medreseye gitti o sabahleyin,
Ve vaaz kürsüsüne oturdu vaaz için.


Yeni başlamıştı ki, nasihata, birazdan,
Bir “genç” girdi içeri, medrese kapısından.


Baktı bu, rüyasında gördüğü o genç idi,
Babası, yıllar önce bunu tarif etmişti.


Düşündü ki; “Geldi bu, hırkayı istemeğe,
Lâkin razı olmuyor nefsim onu vermeğe.”


Böyle düşündüğünü anlayıp o gelen zât,
Dedi ki, (Emanete riayet lâzım fakat.)


Ebû Tahir, hayretle duyunca ondan bunu,
Bildi, ehli keramet bir velî olduğunu.


O mübarek hırkayı, kalkıp aldı eline,
Hürmet ile giydirdi, o gencin üzerine.

 

Ahmet Nâmıkî Câmî “Kuddise sirruh” –3-

 

“Taşın altını yokla” 09/03/2000

 

Ahmet Nâmıkî Câmî, çok yüksek bir veliydi,
Ve bütün mahlûkata, pek çok merhametliydi.


Cömert olup, herkese yapardı hep iyilik,
Her kimin derdi olsa, bu zâta gelirdi ilk.


O devirde yaşayan vardı ki salih bir zât,
Zengin olup, yapardı çok hayır ve hasenat.


Ve lâkin daha sonra, bütün malı elinden,
Çıkarak, gayet fakir bir hale düştü birden.


Bunu ise kimseye gidip diyemiyordu,
Ve kimseden hiçbirşey talep edemiyordu.


Yaşlıydı, çalışmaya yok idi mecâli de,
Bir gün bu sıkıntıyla otururdu camide.


O anda, karşısında, ihtiyar, pîri fâni,
Bir kişi zuhur etti, uzun boylu, nûranî.


Ahmed-i Nâmıkî’nin, kendisiydi bu gelen,
Kurtarmak istiyordu, onu bu kederinden.


Selâm verip yanına oturdu o kimsenin,
Buyurdu ki; (herhalde bir üzüntün var senin.)


Dedi; (Evet efendim, sıkıntım var bir hayli,
Ve söyleyemiyorum kimseye de bu hali.)


Buyurdu; (Falan yerde, Ahmed-i Nâmıkî var,
Ona git, bu derdinle o olur alâkadar.)


“Peki efendim” deyip, ertesi gün erkenden,
Ahmed-i Nâmıkî’nin yanına gitti hemen.


Dedi ki; (Şöyle söyle bir derdim var ki benim,
Bir derman bulursunuz siz buna zannederim.)


Buyurdu ki; (Üzülme, her şeyin kolayı var,
Bir kapı kapanırsa, açılır çok kapılar.


Biz de dua edelim, inşallah cenab-ı Hak,
Sana, başka yollardan rızık verir muhakkak.)


Onun bu sözleriyle, sürur geldi kalbine,
Gitti ve ertesi gün, bu zâta geldi yine.


Ahmed Câmî sordu ki, gelince ona tekrar;
(Senin günlük nafaka ihtiyacın ne kadar?)


O dahi arz edince, buyurdu; (Kolay iştir,
Senin işin, şu taşa havale edilmiştir.


Sen her sabah gelerek yokla onun altını.
Bulacaksın orada, tam o kadar altını.


Ve lâkin ihtiyacın ne ise, o kadar al,
Fazlasını alırsan, kesilir bu da derhal.)


“Peki efendim” deyip, teşekkür eyleyerek,
Ayrılıp, hanesine gitti pek sevinerek.


Artık her gün o taşı, gidip kaldırıyordu,
Günlük ihtiyaç kadar, “altını” alıyordu.


Bu kişi, ömrü bitip vefat etti nihayet,
Evladı da oradan aldılar uzun müddet.


Ve lâkin ihtiyaçtan bir gün fazla aldılar,
Ertesi gün gidince, artık bulamadılar.

 

Ahmet Nâmıkî Câmî “Kuddise sirruh” –4-

 

“Kabahat bende değil” 10/03/2000

 

Bir gün Ahmed-i Câmî, Herat’a gitmek için,
Yola çıktı, kimseye bir haber vermeksizin.


Ve lâkin Heratlılar, bunu haber alarak,
Döküldüler yollara, genç ihtiyar cümle halk.


İki saatlik yoldan, onu karşıladılar,
Ve bir “taht”a oturtup omuzda taşıdılar.


Bereketlenmek için, bu hizmetle her biri,
Birkaç adım taşıyan, çekiliyordu geri.


Bu şekilde Herat’a varınca en nihayet,
Müftinin konağında, eylediler ikamet.


Abdullah Zahid diye, o yerde biri vardı,
Bayram günleri hariç, her gün oruç tutardı.


Yaptığı içindir ki, böyle fazla ibadet,
Herkes onu sever sayarlardı be gayet.


Ahmed-i Nâmıkî’nin Herat’ı teşrifini,
İşitince, bir merak sardı onun içini.


Hanımına dedi ki; (Herat’a biri gelmiş,
Bir gidip de göreyim, nasıl bir kimse imiş?)


O dedi, (Bu niyetle gitmen doğru değildir,
Çünkü o, Hak katında çok büyük bir velidir.


İstifade etmeyi kalbinden eyle niyet,
Ve her ne emrederse, aynen eyle riayet.)


Lâkin o, bu sözlerden pek de hoşlanmayarak,
Dedi; (Sen anlamazsın, otur da işine bak.)


Giyinip çıktı sonra, onu dinlemeksizin,
Geldi Ahmed Câmî’ye, imtihan etmek için.


Ve lâkin girer girmez, Nâmıkî Câmî ona,
Buyurdu (Yapar mısın, bir iş söylesem sana?)


Dedi; (Doğru ve güzel bir işse dediğiniz,
Ne için yapmayayım, nedir o, söyleyiniz?)


Buyurdu ki; (Öyleyse, geri dön şimdi derhal,
Şu karşıki kasaptan, bir but kuzu eti al.


Oradan bakkala git, biraz yağ, biraz pekmez,
Alıp kendi elinle, evine götür bu kez.


Pişir kuzu etini, tatlı yap pekmezi de,
Oturup hanımınla, yeyin neşe içinde.)


O bunları duyunca, düşündü; “Yemek nedir,
Ben bir şey yemiyorum, gündüz otuz senedir.”


Buyurdu ki; (Ey zâhid, yanlış bu düşündüğün,
Haydi git, dediğimi icra eyle sen bugün.


Bizi vesile edip, dua et bir de Hakk’a,
Muradın her ne ise, kavuşursun mutlaka.)


Adam “Peki” diyerek, o şeyleri yaptı hep,
Sonra Hak teâlâdan, şu şeyi etti talep.


Dedi ki; (Yâ İlâhi, kalp gözümü aç benim,
Şehrin dört tarafında ne varsa hep göreyim.)


Duası kabul olup, açıldı kalp gözleri,
Gördü şehir içinde olan cümle şeyleri.

 

Ahmet Nâmıkî Câmî “Kuddise sirruh” –5-

 

“Ben kim oluyorum ki” 11/03/2000

 

“Ahmed-i Nâmıkî”yi Herat’ta bir gün yine,
Abdullahi Ensari, davet etti evine.


Tam çıkıyorlardı ki, durdu bu mübarek zat,
Buyurdu; (Beklememiz gerekiyor bir saat.


Zira dertli bir yolcu geliyor bize şu an,
Gelir de bulamazsa, üzülür o Müslüman.)


Hakikaten aradan geçince tam bir saat,
Hanım ve çocuğuyla, geldi bir Müslüman zât.


Dedi; (Biz, filân yerden buraya geliyoruz,
Size bir derdimizi arz etmek istiyoruz.


Şöyle ki, verdi Allah bize hayli varidat,
İhsan etti ayrıca, bir tek de erkek evlât.


Yoktur bu oğlumuzdan başka bir evlâdımız,
Lâkin bu da “âmâ”dır, işte budur acımız.


Gösterdik çok tabibe, dolaştık diyar diyar,
Lâkin buna, hiçbiri çare bulamadılar.


İşte bu maksat ile, geldik huzurunuza,
Ki dua edesiniz, bu âmâ yavrumuza.)


Ahmed Nâmıkî Câmî, dinleyip o geleni,
Buyurdu; (Çok isterdim, yapayım dileğini.


Lâkin ölü diriltmek ve âmâ gözü açmak,
İsâ Nebîye âit bir mucizedir ancak.


Ahmed kim oluyor ki, ondan öyle bir dua,
Almak için uzaktan geldiniz tâ buraya?)


Lâkin sonra üzülüp, dalıp bir tefekküre,
Buyurdu; (O çocuğu getirin bu fakire.)


Getirdiler çocuğu bir hayli sevinerek,
Çocuğu tam önüne oturtup o mübarek.


İki baş parmağını sürerek gözlerine,
Buyurdu ki; (Açılın Allahın izni ile.)


O anda şifa verdi çocuğa cenabı Hak,
Ve görmeye başladı herşeyi net olarak.


Babası çok sevinip, dedi ki; ‘Ey efendim,
İnanın sanki şu an, dünyalar oldu bizim.


Merakım şu ki fakat, biz dua isteyince,
Niçin dua etmekten çekindiniz ilk önce?


“Ahmed kim oluyor ki dua etsin” dediniz,
Hikmeti ne idi ki, sonra dua ettiniz?)


Buyurduki (Doğrudur, öyle demiştim size,
Lâkin o an Rabbimiz ilham etti ki bize:


“Ey Ahmed, ölüleri İsâ mı diriltmişti?
Körleri, dilsizleri, o mu iyi etmişti?


Biz ihsan eylemiştik, şifayı onlara hep,
Buna da şifa için, seni biz kıldık sebep.


Onun için ey Ahmed, sen dua et bir defa,
Elbette biz veririz, buna dahi bir şifa”


Böyle ilham edince bu fakire Rabbimiz,
Biz de dua eyledik, yoksa değil haddimiz.)

 

Ahmed Nâmıkî Câmî “kuddise sirruh” -6- 12/03/2000

 

Tövbe bir hazinedir


Ahmed Nâmıkî Câmî, ümmiydi gerçi fakat,
Kitap yazıp herkese ederdi çok nasihat.


Tövbe etmek hakkında, buyurdu; (Ey insanlar,
Büyük bir hazinedir, günahlara istiğfar.


Hak teâlâ buyurdu, “Tövbe edin hepiniz,
Ancak tövbe etmekle, kurtulabilirsiniz.”


“Benim, tövbe edecek bir halim yoktur” demek,
Müslümana yakışan bir söz olmasa gerek.


Şöyle ki, rağbet etse bir insan bu dünyaya,
O, her bir nefesinde, her an girer günaha.


Zira Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır,
“Dünyaya düşkün olmak, günahların başıdır.”


Bir saatte “Bin nefes” insan alıp veriyor,
Bu, yirmidört saatte “Yirmidört bin” ediyor.


İşte bu nefesleri, kul alırsa gafletle,
Yani sarılmış ise, dünyaya muhabbetle,


Ve bir günah işleyip üzülmüyorsa şayet,
Onun her nefesine, yazılır bir mâsiyet.


Bir günde, yirmidört bin günah eder bu ise,
Demek ki tövbe etmek, ne kadar lâzım bize.


Eğer tövbe edersek şartlarına uyarak,
Günahları sevaba çevirir cenabı Hak.


İstiğfarın üç şartı vardır ki, onlar şudur,
Birincisi, günaha gönülden pişman olur.


İkincisi, Allah’a tövbe eder diliyle,
Üçüncüsü, o işi terk eder bedeniyle.


Kul böyle halisane tövbe ederse şayet,
Hak teâlâ o kulu, eder af ve mağfiret.


Yerdeki hayvanatla, göklerdeki melekler,
Onun iyiliğine, her an dua ederler.


Tövbeyi, sırf günahta lâzım bilme kendine,
İbadet yapınca da, lâzımdır tövbe yine.


İbadeti beğenmek, olur gurur ve kibir,
Bu dahi günah olup, tövbeyi gerektirir.


İslâma hizmetini, bilirse kendisinden,
Hemen tövbe istiğfar lâzım olur peşinden.


Bir âlim, kendisini gayriden bilse iyi,
Bu da bir günah olup, gerektirir tövbeyi.


İnsan her adımını, atarken bile hatta,
“Günah işlerim” diye, titremeli âdeta.


Köle, efendisine hizmette etse kusur,
Ona mükafat değil, elbette ceza olur.


Kul da Rabbine karşı, bir kusur işlemekten,
Korkmalı, titremeli, Cehenneme düşmekten.


Halis kul, bu korkuyla geçirir günlerini,
“İdama mahkûm olmuş biri” görür kendini.


İşlediği günahlar, hatırından çıkmaz hiç,
Bunun ıstırabıyla, bulamaz huzur, sevinç.