Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” -1- 12/05/1999

 

Bir gün “kitap okumak” hakkında bu büyük zat,
Sevdiği kimselere, şöyle etti nasihat:


“Ekmek yemek” gibidir, sanki kitap okumak,
Veyahut da “Su içmek” gibidir ki bir bardak,


Pis, necis bir bardağa, temiz su konur ise,
Onu o pis bardaktan, içebilir mi kimse?


Hatta bilmese bile, onun pis olduğunu,
İçerse zehirlenir ve hasta yapar onu.


Kitap okumak dahi, böyle tehlikelidir,
“Kim yazmış?” öncelikle, bunu bilmek gerekir.


Hakiki bir âlimin, yazdığı kitap ise,
Onu okuyanlardan, faydalanır her kimse.


Yine İslâmiyetten, bir şey öğrenmek için,
Sohbetine gitmek de, herhangi bir kişinin,


Gâyet tehlikelidir, yine aynı sebepten,
Zîra âhiretini, yıkabilir o hepten.


Bir “Allah adamı”nın, kitabı ve sohbeti,
Siler atar kalpteki, karartı ve zulmeti.


Lâkin böyle değilse, durumu o kişinin,
Öldürücü zehirdir, sözleri herkes için)


Bir gün de buyurdu ki, (Bu dünya bir imtihan,
Ömür de âhirete nisbetle sanki bir an.


Burada yapılacak iş şudur ki evvela,
Birlikte bulunmaktır, Allah adamlarıyla.


Çünki bu büyüklerin, bildirdikleri gibi,
“İman” edinmedikçe, her şey boştur tabii.


Dînin bekçisi olan, bu büyük âlimlerin,
Yolunda yürüyenler, azabtan olur emin.


Çünki onların yolu, “Ehli sünnet” yoludur,
Sağa sola sapmıyan, orta ve doğru yoldur.


Bundan “kıl ucu” kadar, ayrılık olsa biraz,
Ahirette azabtan kurtuluş mümkün olmaz.


Bu yoldan zerre kadar ayrılmışsa bir kimse,
Onunla arkadaşlık zararlıdır herkese.


Böyle bir kimse ile, arkadaşlık etmeyi
Öldürücü zehirden, daha kötü bilmeli.


Gayesi dünya olan din adamlarından da,
Sakınıp durmamalı, az bile yanlarında.


Çünki onlar, dünyayı ederler dîne âlet,
Onlara aldananlar, helâk olur nihayet.


Gönül ehli birisi, gördü bir gün şeytanı.
Baktı ki oturuyor, boş geçiyor zamanı.


Sordu ki; “Niçin böyle, bomboş oturuyorsun?
Herkesi aldatmaya gayret sarfetmiyorsun?)


Dedi ki; (Bu zamanın, kötü din adamları,
Yoldan çıkarıyorlar, zaten bu insanları.


Onlar benim işimi çok güzel yapıyorlar,
Hatta bana yapacak bir iş bırakmıyorlar.)

 

Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” -2- 13/05/1999

Bu zat buyuruyor ki; (Kibir bir felâkettir,
Gadab-ı İlâhî’nin gelmesine sebeptir.


“Kibir”dir tek sebebi, îmân etmemenin de,
Hatta her fenalığın, bu vardır temelinde.


İmânı olsa bile, yapmıyorsa ibâdet,
Sahibinin kibrine, bu da eder delâlet.


Kalbinde zerre kadar kibir olan kimseler,
Cehennemde yanmadan, Cennete giremezler.


Velilerden biri de, şöyle buyurmaktadır;
(Dünyada en kıymetli, üstün varlık topraktır.)


Hep topraktan çıkıyor, yediğimiz gıdalar,
Hatta et ve süt bile, topraktan oluyorlar.


Velhasıl her üstünlük ve her kemal ondadır,
Zira onda kibir yok, ayaklar altındadır.


İnsan da ne kadar çok mütevazı olursa,
O kadar faziletli, üstün olur hülasa.)


Bir gün de buyurdu ki; (Din bilgisi ikidir,
Bunlar “Kalp bilgileri” ve “Beden bilgisi”dir.


“İslamiyet” denir ki, beden bilgilerine,
Bedenin yapacağı, işlerdir hepsi yine.


Bu gibi bilgileri, tafsilatiyle bir bir,
Kelâm, fıkıh ve ahlak kitapları bildirir.


İslâm bilgilerinin, ikinci kısmı ise,
Evliya kalplerinden, ulaşır hepsi bize.


Bunlara da “Marifet” veyahut da “Feyz” denir,
Bu da, sevgi yoluyla, kalplerden akıp gelir.


Bir azalma olmazsa, üstadı sevmesinde,
Kesinti, durmak olmaz, bu feyzin gelmesinde.


Yâni bu feyizleri, nûrları cenab-ı Hak,
Devamlı gönderiyor, kesintisiz olarak.


Bu maddî hayat için, kullarına gereken,
Kudret ve enerjiyi, gönderiyor güneşten.


Manevi hayatta da, lazım olan nurları,
Resûlünün kalbinden, gönderiyor devamlı.


Bu feyzler, evliyanın, kalbine akmaktadır,
Oradan da her yere, her an yayılmaktadır.


Bu kalpler “Ayna” gibi, aldıkları feyzleri,
Aynen başka kalplere, yansıtırlar ekseri.


Herkesin istidâdı, kabiliyeti kadar,
Kalbine bu feyzlerden, devamlı feyiz akar.


Lâkin gelmez bu nurlar, bazısının kalbine,
Bu da, o kimselerin, hatasındandır yine.


Parlak olan aynada, net görünse de sûret,
Tam parlak olmayanda, görünmez o kadar net.


Halbuki aynalarda, görünen sûret tektir,
Bu fark, o aynalardan ileri gelmektedir.


Yâni kimin kalbinde, var ise çok muhabbet,
Akar onun kalbine, çok feyiz ve bereket.)

 

Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” -3- 14/05/1999

Allah adamlarından ilim ehli büyük zat,
Tesirli sözleriyle, ederdi çok nasihat.


Bir gün de buyurdu ki; (İnsan, kendi ömrünü,
Çok uzun farz ederse, düşünmez ölümünü.


İnanmış olsa bile, ahirete gönülden,
Lâkin yapmaz hazırlık, böyle düşündüğünden.


Der ki; “Daha vakit var, bak şimdi rahatına,
Sonra hazırlanırsın, âhiret hayatına”


Bir kul da yakın görse, ecel ve ölümünü,
Hep hazırlık yapmakla, geçer gece ve günü.


Onun tek düşüncesi, “Ölüm” ve “Ahiret”tir,
İşte bu, insan için, en büyük saâdettir.


O Server buyurdu ki, Abdullah bin Ömer’e,
(Hazırlan çok yakında öleceğine göre.)


Sabahleyin kalkınca, o gün akşama kadar,
Yaşayacağım deme, çok yakında ölüm var.


Birine buyurdu ki, O Resul-i müctebâ;
(Sen Cennete girmeyi, ister misin acaba?)


(Evet yâ Resûlallah), dediğinde o kimse,
Buyurdu; (Kısa olsun, emelin öyle ise)


Velilerden birisi, buyurdu ki, (Bu dünya,
Sanki hayâl gibidir, yahut kısa bir rüya.


Uyanıklık diyarı, ahirettir ki esas,
Bu uykudan, ölünce uyanırlar cümle nas.)


Bir gün de buyurdu ki; (Dünya, Hak teâlânın,
Beğenmedikleridir, onlardan çok sakının.


Kim bu yasak şeylerden, sakınırlarsa eğer,
Dünyaya aldanmamış sayılır o kimseler.


Allah yasak etmedi, hiç bir zevk ve lezzeti,
Zararlı kullanmayı, sadece yasak etti.


Yâni azgın ve taşkın kullanmak oldu yasak,
Câizdir faideli, ve edebli kullanmak.


Şu da bir gerçektir ki, görünen, görünmeyen,
Her ni’met gelmektedir, âlemlerin Rabbinden.


Bu dünyaya gelmekten maksat ve gâye dahi,
Mutlak elde etmektir, rızâ-i ilâhîyi.


Allahü teâlâya, ait olan marifet,
İnsana iki yoldan, vâsıl olur nihayet.


Birisi ilim ile, yani “Akıl” iledir,
Bunu bildirenler de, İslâm âlimleridir.


İkinci ma’rifetse, “Kalp”lerde olur hâsıl,
Bu da, evliyalardan, ehline olur vâsıl.


Evliyanın kalbinden, bu nur ve feyzi alan,
Ârif olup, nefsi de, sonunda eder îman.


İşte, “Hakiki iman” denir ki buna esas,
Böyle olan bir iman, devamlıdır, yok olmaz.


O Server buyurdu ki; “Ya Rabbi, ihsanından,
Bir iman istiyorum, sonu küfür olmayan.”)

 

Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” -1- 30/05/1999

Bu zat buyuruyor ki, bir İslâm âlimini,
Bulup örnek almalı, onun bütün halini.


Kendi aklına değil, hep ona uymalıdır,
Zira ona uymakta, daima hayır vardır.


Celâleddin-i Rumi, “Akla uymak” bâbında,
Şöyle buyurmaktadır, Mesnevi kitabında:


“Ne zaman ki hocama kavuştum, onu buldum,
Artık kendi aklımı bıraktım ve kurtuldum.”


Sahâbe-i kiram da, olur olmaz Müslüman,
Kendi akıllarını bıraktılar o zaman.


Eğer kavuşulmazsa, hakiki bir rehbere,
Onların kitabı da, rehberdir mü’minlere.


O hâlis kitapları okuyan bir Müslüman,
Çok istifade eder, onların ruhlarından.)


Bir gün de buyurdu ki; (Vakit, büyük nimettir,
Dertsiz geçen vakitler, bulunmaz ganimettir.


Her saâti, Allah’ın zikriyle geçirmeli,
Hep İslâma muvafık ameller işlemeli.


Her hareket ve duruş, oturup kalkmak bile,
Yapılırsa eğer ki, dine uygun haliyle.


Yani kul, her işinde, Rabbimizin emrini,
Düşünüp ona göre yaparsa amelini,


Rabbini unutmuyor demektir her anında,
Zikir de “Hatırlamak” demektir esasında.


Yani kişi İslâma tam uyarsa her zaman,
Zikr ediyor demektir, Rabbini muntazaman.


Bu zaman, İslâmiyet zayıfladı âdeta,
Mü’minler garip olup, kimsesiz kaldı hatta.


Daha da garip olup, gider mütemadiyen,
Öyle ki yeryüzünde, kalmaz bir “Allah” diyen.


Peygamber Efendimiz bir hadisinde zira,
Buyurdu ki; (Bir zaman gelir ki sizden sonra.


O gün, Müslümanlığın sadece kalır adı,
Mü’min tanınanların, bulunmaz itikadı.


Farzlardan, haramlardan, haberleri olmaz hiç,
Hiçbir şey düşünmezler, yeme ve içme hariç.


Allah’ı unuturlar ve taparlar paraya,
Ve hatta köle olur, erkekler kadınlara.


En kârlı kişi ise şudur ki o gün ancak,
Dinsizliğin arttığı bir zamanda çıkarak,


Kaybolmuş bir sünneti meydana çıkarandır,
Ve yaygın bir “Bid’at”ı, ortadan kaldırandır.


Resulün zamanından, “Bin sene” geçmesiyle,
İslâm unutulmaya yüz tutar tamamiyle.


İslâma hizmet etmek, çok ehemmiyetlidir,
Hele zaiflemişse, daha da kıymetlidir.


Cehennemden kurtulup, saadete kavuşmak,
İslâma sarılmakla mümkündür bu gün ancak.)

Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” -2- 31/05/1999

Bu zat buyuruyor ki; (İslâma hizmet için,
Üç hususa uyması lazım gelir kişinin.


Bunlardan birincisi, “Güler yüzlü” olmaktır,
Yani sevimli olup, kimseyi kırmamaktır.


Güler yüz ve tatlı dil, silahıdır bu asrın
Ve hatta ilk şartıdır, bu, muvaffak olmanın.


İkincisi “Cömertlik”, çokça vermek demektir,
Hiçbir şeyi yok ise, güleryüz göstermektir.


Üçüncüsü “İhlas”lı olmasıdır kişinin,
Bu da, yapmak demektir, her işi Allah için.


Konuşur, vaaz verir, kitap yazar o, fakat,
Bütün bu hizmetlerden, beklemez bir menfaat.


Yani Allah yolunda, bir hizmet etti diye,
Beklemez hiç kimseden, bir karşılık, hediye.


Hatta kalbinden bile, geçirmesi yakışmaz,
Yoksa hizmetlerinin, hiç faidesi olmaz.


Allah yolunda hizmet, Allah için yapılır.
Yoksa o iş mahşerde, suratına çarpılır.)


Bir gün de buyurdu ki; “La ilâhe illallah”
Bu tevhid hürmetine, affolur nice günah.


Temizlemek için de, küfür pisliklerini,
Söylemek gerekir bu, “Tevhid” kelimesini


Her kim bu kelimeye, inanırsa gönülden,
“İman”ın bir zerresi, belirir onda hemen.


O kimse, kalbindeki zerre kadar o îman,
Sayesinde azabtan kurtulup, bulur eman.


Bu ümmetin günahı pek çok olsa da, lâkin,
Afvı ve merhameti, sonsuzdur yine Rabbin.


Zîra O, doksan dokuz rahmet hazinesini,
Bu günahkâr ümmete ayırmıştır hepsini.


Günahkârlar içindir, af ve ihsan muhakkak,
Ayrıca affetmeği çok sever cenab-ı Hak.


Kabahati çok olan “Bu ümmet” gibi hem de,
Affa uğrayan ümmet, bulunmaz kıyamette.


Bir hadisi şerifte, buyurdu ki o Server;
(Lâ ilahe illallah diyen Cennete girer.)


Bazıları derler ki, düşerek bir gaflete,
İnsan bir kelimeyle, nasıl girer Cennete?)


Halbuki bu kimseler, bilmezler mi acaba,
Bu “Kelime-i tevhid” söylenirse bir defa,


Dünyada mevcud olan, bilcümle kâfirleri,
Affedip de cennete koysalar vardır yeri.


Bu büyük kelimenin bereketini eğer,
Bilcümle mahlûkatın, herbirine bölseler,


Bir güne mahsus değil, ta kıyamete kadar,
Hepsine kâfi gelip, doyurur hem de artar.


Yâ Rab bizi ayırma, “Kelime-i tevhid”den,
Ve bizi mahrum etme, Onun bereketinden.)

Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” -3- 01/06/1999

Kimseyi üzmemeli


Bu zât bir sohbetinde buyurdu ki; (Ey insan,
Kaç, uzaklaş daima kötülerin yanından.


Zira “kötü arkadaş”, insanı azdırır hep,
Kişinin helâkine, bunlardır asıl sebep.


İnsan zarar görse de, şeytan veya nefsinden,
O, daha zararlıdır hattâ bu ikisinden.


Şeytan, sanki ağzını dayamış kalbimize,
Gece gündüz durmadan, vesvese verir bize.


Lâkin bir vesveseyi, verir ancak bir defa,
Eğer aldatamazsa, söylemez onu daha.


Allahü teâlâ da, bunu haber veriyor,
(Şeytanın aldatması zaiftir) buyuruyor.


Fakat nefs-i emmâre, hiç de böyle değildir,
O, yüzbin şeytandan da, daha tehlikelidir.


Saldırır kaplan gibi, hem de peşi peşine,
İster ki atsın onu, Cehennem ateşine.


Hasmını, zaif olan noktasından yakalar,
Uğraşır onun ile, tâ ölünceye kadar.


Böyle şiddetli iken, lâkin nefs-i emmâre,
Ondan, “Kötü arkadaş” zararlıdır bin kere.


Zira hissettirmeden, insanı yavaş yavaş,
Âdetâ cehenneme iter kötü arkadaş.


Lâkin kötü arkadaş, olmaz yalnız insandan,
Hep kötü arkadaştır, ne varsa ahlâk bozan.


Kitap, dergi, gazete, bütün bozuk neşriyat,
“Kötü arkadaş” olup, insanı eder ifsât.)


Bir gün de buyurdu ki; (Her işte samimiyet,
Yâni sırf “Allah için” olmalı halis niyet.


Kalp ile doğru niyet etmedikçe bir kişi,
Aslâ başlamamalı, yapmak için bir işi.


Dünya ve âhirete yaramıyan şeylerle,
Vakit geçirmemeli, zararlı işle hele.


Önce İslâmiyeti, yâni ilmihâlini,
Öğrenip, ona göre düzeltmeli halini.


Evine, dinsizlerin, yahut mezhebsizlerin,
Yazdığı kitapları, hiç getirmemelisin.


Çünki o kitapları okuyan, zehirlenir,
Hatta sonsuz olarak, azaba sürüklenir.


Müslümanlık, sadece namaz oruç değildir,
Bunlar, her müslümanın, kulluk vazifesidir.


Kimseyi üzmemektir, bu dinde asıl gâye,
Bunu yapan, kavuşur rıza-i ilâhiye.


Âlimlerden birine sordular bir aralık;
(“Ne ile belli olur, insanda evliyalık?”)


Buyurdu ki; (“Evliya, hep güler yüzlüdürler,
Huyları iyi olup, özrü kabul ederler.


Münakaşa etmezler ve cömerttirler gayet,
Dinli dinsiz herkese ederler çok merhamet.)

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” Kurtuluş çaresi! 21/06/1999

Bu zât buyuruyor ki; (Çok bozuk neşriyat var,
Ateşe sürüklüyor, insanı kötü şartlar.


Fark edilmez bir hale gelmiş helâl ve haram,
Onun için kurtulmak zor olmuştur bugün tam.


Bir tek çaresi vardır, bu zaman kurtulmanın,
Ve bilmesi lazımdır, bunu her Müslümanın.


Bu, ne nafile namaz, ne de zikir yapmaktır,
Bu, kurtulanlar ile beraber bulunmaktır.


İslâm âlimlerinin okuyup kitabını,
Değerlendirmelidir Müslüman her ânını.


Hadiste buyurdu ki, zîra Nebiyyi zîşan;
(Allah’ın bir kulunu sevmediğine nişan,


O kimsenin ne dine, ne de dünyaya ait,
Faidesiz şeylerle geçirmesidir vakit.)


Her yaptığımız şeyi, kaydediyor melekler,
Ölünce, önümüze konacak birer birer.


Onların inkarı da, mümkün olamayacak,
Onlara ne bahane, ne özür bulunacak?


Resûlullah buyurdu; (Şudur ki iyi insan,
Vaktinin kıymetini iyi bilir her zaman.)


“Boş” ve mâlâyaniyle geçer ise zamanlar,
Amel defterinde de boş geçer o sayfalar.


Bu boş sahifeleri onlar defterlerinde,
Görünce çok üzülüp, kahrolurlar o günde.


Derler; (Keşke dünyada, hiç boş oturmasaydık,
Ya dine, ya dünyaya, yarar bir iş yapsaydık.)


Hele defterlerinde görseler günah, isyan,
İş bu pişmanlıkları, kat kat olur o zaman.)


Yine bir sohbetinde buyurdu; (Peygamberler,
Bütün insanlık için, pek büyük nimettirler.


Zira cenab-ı Allah kendinin varlığını,
“İlim” ve “Kudret” gibi üstün sıfatlarını,


Kullarından seçtiği bu büyük Peygamberler,
Aracılığı ile, kullara verdi haber.


Beğendiği şeyleri, beğenmediklerinden,
Bunlar vasıtasıyla, ayırdı birbirinden.


Ne varsa kullar için, zararlı, faideli,
Onların sözleriyle, ayırıp etti belli.


Gönderilmese idi Peygamberler velhâsıl,
O’nun var olduğunu, anlamazdı bu akıl.


Nitekim çok akıllı olduklarını sanan,
Yunan filozofları aldandılar çok yaman.


Kısa akıllarıyla vererek yanlış karar,
Allah’ın varlığını inkara kalkıştılar.


Nemrud ve Firavun da, uyup akıllarına,
İnanmamışlar idi, Allah’ın varlığına.


Ve Firavun daha da, giderek ileriye,
“Benden başka tanrınız yok” dedi ahâliye.

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” Orta yol 26/06/1999

Bu zat bir sohbetinde buyurdu ki; (Ey insan,
Hak teâlâ hâzır ve nâzırdır bil ki her an.


Her ne ki yapıyorsak, görüyor cenab-ı Hak,
Niyetimizi dahi bilmektedir muhakkak.


İrâde-i cüz’iyye verdi ki Allah bize,
Yapıyoruz her işi, arzumuz nasıl ise.


Yollarda konmuş olan bazı “Yol levhaları”
O yöne gitmek için, mecbur etmez kulları.


İnsan, onlara bakıp, serbestce tercih yapar,
Ve bir yöne gitmeye, kendisi verir karar.


“Niyetler”de böyledir, iyi ve hâlis niyet,
Verir elbet insana, bir yön ve istikamet.


Bir iş iyi niyetle yapılırsa sevaptır,
Eğer niyet bozuksa, neticesi haraptır.


Bu zamanda her çeşit neşir vasıtaları,
Hep Cehennem yoluna sevkeder insanları.


İnsanlar güruh güruh giderlerken ateşe,
Onları kurtarmaktan, bakılmaz başka işe.


Hak teâlâ bu dine yardım etme bâbında,
Şöyle buyurmaktadır açıkça kitabında:


“Kim Allah’ın dînine yardım ederse eğer,
Allah ona elbette, muhakkak yardım eder.”


Bir gün de sohbetinde buyurdu; (Ey cemaat,
İşlerin hayırlısı, olandır orta, vasat.


Yemede ve içmede adaletli olmalı,
“Orta halde” olmayı elden bırakmamalı.


Bedene tembellik ve uyuşukluk olacak,
Miktarda fazla yemek, iyi değildir ancak.


Rabbine ibadeti yapamayacak kadar,
Perhiz de uygun değil, olmalı orta karar.


Behâeddin Buhâri hazretleri de hatta,
(İyi ye, iyi çalış) buyuruyor bu babta.


Velhâsıl ibadeti, ne ki kolaylaştırır,
İyi olup, zıtları zararlı ve yanlıştır.


Lâkin her iyi işte, pek mühimdir “Niyet” de,
Niyet iyi değilse, yapmamalı elbette.


Günah işleyenlerden “Uzlet” de gereklidir,
Yani böyleleriyle, hiç görüşmemelidir.


Hadiste buyuruldu; (Hikmet, on mertebedir,
Biri, az konuşmakta, dokuzu uzlettedir.)


Lüzumsuz, faidesiz, mâlâyani şeylerle,
Vakit geçirmemeli oyun ve eğlenceyle.


Çünkü dünya hayatı, bir “İmtihan”dır ancak,
Eğlenecek zamansa, âhirette olacak.


Bunun için Müslüman, ehli sünnet üzere,
Bir îman ve itikad edinmeli ilk kere.


Sonra, öğrenmelidir ne ise farz ve haram,
Farzları edâ edip, günahtan kaçmalı tam.)

 

Ahmed Mekki Efendi “kuddise sirruh” 04/07/1999

En büyük nimet


Bu zat buyuruyor ki; (Şunu bilin muhakkak,
Bize büyük bir ni’met bahşetti cenab-ı Hak.


Zira biz îman ettik O’na ve Resulüne,
Bundan büyük üstünlük, bir şeref var mı yine?


Kul için, bundan büyük nimet yoksa da, fakat,
Bu gün, zamanımızda ters dönmüş bu hakikat.


Kimin malı, parası var ise bu gün eğer,
İnsanlar hep onlara veriyor kıymet, değer.


Bize öyle bir ni’met verdi ki Hak teâlâ,
Bir ni’met daha yoktur bundan iyi ve alâ.


Bahşetti bize Allah yüce İslâm dinini,
Tanıttı çok sevdiği İslâm âlimlerini.


Yine, O’nun sevdiği cümle velileri de,
Tanıyıp, ruhlarından ederiz istifade.


Sonra bizim şudur ki, en büyük tâlihimiz,
Bize doğru itikad nasib etti Rabbimiz.


Ebedî Cehennemden kurtardı bizleri hep,
Bundan daha kıymetli bir ni’met var mı acep?)


Bir gün de “Müslümanlık” hakkında bu büyük zât,
Sevdiği bir kimseye şöyle etti nasihat:


(Ey kardeşim, Müslüman, “Teslim olan” demektir,
Mü’minin her haramdan kaçınması gerektir.


Kalbinin ürperdiği bir işi yapma sakın
Haramdan kalbi titrer kâmil bir Müslümanın.


Hadiste buyuruldu, “(Bir iş, kalbe sükûnet,
Ve ferahlık verirse, o ameli ifa et.


Lâkin nefsi azdıran ve kalbe bir heyecan,
Veren iş, hayırsız ve günahtır ki, kaç ondan.”)


Şüpheli bir iş ile karşılaşırsan eğer,
Kalbinin üzerine, koy elini her sefer.


Kalp çarpması artmazsa, iyidir, onu işle,
Eğer fazla çarparsa, hayır yoktur o işte.


Bir Müslüman, yapsa da dînin emirlerini,
Kusurlu bilmelidir yine de her birini.


Allahü teâlânın her emrini, Müslüman,
Tam yapamadığını düşünmeli her zaman.


Bir kul, ibadetini kendisi beğenirse,
Kendini bir fasıktan daha iyi bilirse,


Onun böyle bilmesi, o günahkâr kişinin,
İşlediği günahtan fenadır o kul için.


Mü’min, ailesinin nafakası için de,
Çalışır bir ticaret, yahut san’at işinde.


Sâlim bin Abdullah’a sordular ki; “(Efendim,
Çalışalım mı, yoksa, tevekkül mü edelim?)”


Buyurdu ki; “(Tevekkül, O Resulün halidir,
Çalışıp kazanmak da, O’nun bir sünnetedir.


İkisi de güzeldir, öyle ise şimdi siz,
Hem bir işte çalışıp, hem tevekkül ediniz
.

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” 09/07/1999

En kıymetli iş


İslâm âlimlerinden olan bu mübarek zât,
Bir gün cemaatine şöyle etti nasihat:


(Müslüman, ehli sünnet yarattı bizi Allah,
Gösterdi doğru yolu bize elhamdülillah.


Hak teâlâ bir kula eder ise muhabbet,
Razı olduğu yolu buldurur ona elbet.


Bulamayanlar da var, kızılır mı onlara?
Acımak lâzım gelir, bilmiyorlar ki zîra.


Gücünüz yetiyorsa, anlatın kitap verin,
Yemeğe davet edip, oturun, sohbet edin.


Bir insanı kurtarmak ne demektir ateşten?
Dünyada daha mühim bir iş var mı bu işten?


Lokman Hakîm, oğluna, durup dinlenmeyerek,
Yediyüz elli sene, İslamı anlattı hep.


Sebebi şu idi ki hikmetli sözlerinin,
Çok çalışmak lazımdır hakkı bildirmek için.


Zîra kötülüklerle küfür, çabuk yayılır,
Çünkü nefis ve şeytan, bu işe yardımcıdır.


Bu yayılan küfüre, “Dur” demek, zordur gayet,
Bunu başarmak için, lâzımdır hayli gayret.


Düşünün ki bir nehir, akıyor güldür güldür,
Sen bir “Saman çöpü”sün, elbet alır götürür.


Bu sele kapılmamak, çetin iştir bir hayli,
İşte, Müslümanların böyledir bu gün hali.


Bir kaya kovuğuna, bir ağaç oyuğuna,
Girerse, akıntıdan bir zarar gelmez ona.


Kim ki o âlimlerin kitaplarını okur,
Küfür felâketinden, ancak böyle kurtulur.)


Bir gün de buyurdu ki; (Bir kimse şu on şeyi,
Kendine farz bilmezse, olmaz vera sahibi.


Bu on şey şunlardır ki, bir mümin hiçbir zaman,
Kimseyi “Gıybet” etmez ve hiç yapmaz “Sui zan.”


Kötü bilmez kimseyi, “Alay” etmez o zinhar,
Yabancı kadınlara kızlara etmez nazar.


“Sadık”tır, doğru söyler, hiç beğenmez kendini,
Fikreder hep Rabbinin türlü nimetlerini.


Malını, “Helâl yere” harcayıp etmez israf,
Haramdan hiçbir yere, bir kuruş eylemez sarf.


Keyf için mevki makam etmeyip asla talep,
Buraları, İslama hizmet yeri bilir hep.


Beş vakit namazını, vaktinde eda eder,
Ve bunu, en birinci bir vazife addeder.


İmanı, ibadeti öğrenip ince ince,
Başlar amel etmeye bu bilgi mucibince.


Her kim ki, günahına tövbe ederse eğer,
Sonra vera ve takvâ olur ise müyesser,


Ele geçirmiş olur, büyük nimet ve devlet,
Zîra en kıymetli iş, indallah budur elbet.)

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” 14/07/1999

Dünya nedir?


İslâm âlimlerinden, bir büyük evliya zât,
Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasihat:


(İnsan, önce kendine merhametli olmalı,
Yani önce kendini “Ateş”ten kurtarmalı.


Sonra da, evlâdına merhamet etmelidir,
Onları da azabtan halâs eylemelidir.


Bazı anne babalar, düşünmezler pek bunu,
Sırf “Dünya kazancı”nın, gösterirler yolunu.


Bildikleri bir şey var, “Evladımız okusun,
Okusun da, bir meslek, bir iş sahibi olsun”


Evet, oğlun okusun ve çalışsın bir işte,
Ama her şeyden önce, o, yanmasın ateşte.


Sen önce, evlâdının âhiret hayatını,
Düşün ve temin eyle, ebedî rahatını.


Bu dünya, üçbeş günlük bir hayattır, geçecek,
Yarın öbür gün derken, bir gün ecel gelecek.


Bu kısa ömür için, nasıl olur bir baba,
Kıyar da evlâdını atar sonsuz azâba?


Bir baba, evlâdına öğretmezse dinini,
Ve eğer vermez ise, dini terbiyesini;


En merhametsiz baba, o kimsedir ki işte,
Güzelim evladını yakmaktadır ateşte.


Babanın ne kadarsa, evlada merhameti,
Öğretir o nisbette, ona İslâmiyeti.


Anne baba, ne kadar merhametsizse eğer,
Onlara, o nisbette dünyayı öğretirler.


Onlar da cahil olup, âhireti unutur,
Merhametsiz olmanın ölçüsü, işte budur.


Halbuki her günahı yaptıkça o evladı,
Anne babasına da, yazılıyor bir katı.


Bir iyilik ve tâat yaptıkça da hem yine,
Bir misli yazılıyor, baba ve annesine.)


Bir gün de buyurdu ki; (Bir “Hayal”dir bu dünya,
Yahut çok kısa süren, sanki tatlı bir rüya.


Ölmeden önce olan, her şeye “dünya” denir,
Bu şeyler günah olup, hep felaket getirir.


Lâkin öldükten sonra faidesi olanlar,
Ahiretten sayılıp, hiç dünya olmaz onlar.


Çünki âhiret için, “Tarla”dır sanki dünya,
Hep faydalı tohumlar ekmelidir oraya.


Her ne ki yaramazsa, bir işe âhirette,
Ona, “Dünya” denir ki, zararlıdır elbette.


Mal, iyi de değildir, tam kötü de değildir,
İyilik ve kötülük, onu sarf edendedir.


Allahü teâlânın hoş görüp, beğendiği,
Bir yerde harcanan mal, elbette olur iyi.


Günah olan bir yerde kullanılırsa şayet,
Bu sefer olur o mal, bir sebeb-i felaket.)

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” 19/07/1999

Küfür tehlikesi


Bu zât buyuruyor ki; (Her şeyden daha önce,
Dîni, İslâmiyeti öğrenmeli iyice.


Sonra da ihlâs ile onu îfa etmeli,
Çok küçük olsa bile, günah işlememeli.


Bir kişi, kendisini akıllı sanır ise,
Daima sıkıntı ve çile çeker o kimse.


Çünkü böyle zannetmek, nefsinin arzusudur,
Nefsini dinleyense, bulamaz rahat, huzur.


Sırf “nefsi kırmak” için gelmiştir İslâmiyet,
Allahü teâlâya düşmandır nefis elbet.


Kırabilmek için de, bu nefs-i emmareyi,
Öğrenmek lâzım gelir İslâmı gayet iyi.


Yani biz, nefse değil, nefs bize uyacaktır,
Zira nefse uymayan, yarın kurtulacaktır.)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki; (Ey insan,
Rabbin feyiz ni’meti geliyor sana her an.


Dinli dinsiz herkese, bilcümle mahlukata,
Geliyor bu feyizler, bilmese de o hatta.


Zîra her hücremizi, O çalıştırmaktadır,
İbâdetin özü de, O’nu unutmamaktır.


Eskiden Müslümanlar, “Günah”tan korkuyordu,
Haram işlememeğe dikkat sarfediyordu.


Şimdi ise her yerde, “küfür” tehlikesi var,
Haramlar hüner gibi işleniyor âşikâr.


Halbuki bir harama, “Ne güzel” derse insan,
Mâzallah kâfir olur, böyle söylediği an.)


Bir gün de buyurdu ki; (Tasavvufun gayesi,
Temizlemek içindir, pisliklerden bu nefsi.


Bütün ibadetlerin ifası hem o zaman,
Güç olmayıp, bilakis olur kolay ve âsan.


Nefisten hâsıl olan, isteksizlik, atâlet,
Gidip, onun yerine, zevkli gelir ibâdet.


Haramlar, nefse önce gelirken tatlı, şirin,
O zaman tam aksine, gelir fena ve çirkin.


Önce hiç istemezken, ibadet eylemeyi,
Şimdi her bir ibadet, gelir tatlı ve iyi.


Bütün bu üstünlükler, “Sohbet”le olur hâsıl,
Sahâbe, bir sohbette oldular buna vâsıl.


Onlar, Resûlullah’ı görmekle bir kerecik,
Hikmetler konuşurlardı bir anda hemencecik.


Onların o bir anda çıktıkları noktaya,
Yıllarca çalışsa da, çıkamaz bir evliya.


Gelen vahyi, meleği görmüştü çünki eshab,
Resûlün sohbetine olmuşlardı muhâtab.


“Bir avuç arpa” ile, bir tasadduk yapsalar,
Bundan öyle çok sevap alırdı ki o zâtlar,


Başkaları “Dağ kadar” çok altın verse bile,
Yine de pek az kalır, o sevaba nisbetle.)

 

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” 10/08/1999

Harama uzanma!


Bu zât buyuruyor ki; (Çok bozuk bugün şartlar,
Zira çok zararlı ve çok bozuk neşriyat var.


Bir tek çaresi vardır, bu zaman kurtulmanın,
Ve bilmesi lâzımdır, bunu her Müslümanın.


Bu, ne nafile namaz, ne de zikir yapmaktır,
Bu, kurtulanlar ile beraber bulunmaktır.


İslâm âlimlerinin okuyup kitabını,
Değerlendirmelidir, Müslüman her ânını.


Hadiste buyurdu ki zira Nebiyyi zîşan.
(Allah’ın bir kulunu sevmediğine nişan,


O kimsenin, hem dine, hem de dünyaya ait,
Faidesiz şeylerle geçirmesidir vakit.)


Her yaptığımız şeyi, kaydediyor melekler,
Ölünce, önümüze konacak birer birer.


Bunların inkârı da, mümkün olamayacak,
Onlara ne bahane, ne özür bulunacak?


Resulullah buyurdu; (Şudur ki iyi insan,
Vaktinin kıymetini iyi bilir her zaman.)


Boş ve mâlâyaniyle geçerse bu zamanlar,
Amel defterinde,”Boş” geçer o sayfalar.


Bu boş sahifeleri, onlar defterlerinde,
Görünce çok üzülüp, kahrolurlar o günde.


Derler, “Keşke dünyada, hiç boş oturmasaydık,
Ya dîne, ya dünyaya yarar bir iş yapsaydık.”


Hele defterlerinde görseler günah, isyan,
İş bu pişmanlıkları kat kat olur o zaman.)


Yine bir talebeye buyurdu ki, (Evlâdım,
Seni İslâmiyyetten ayırmasın Allah’ım.


Şimdi bilmiyorum ki, nefis ile şeytanın,
Din bilgisi olmayan kötü arkadaşların,


Arasında, o temiz halde kalabildin mi?
Bu üç güçlü düşmana karşı koyabildin mi?


Gençlik var ve para bol, arkadaşlar uygunsuz,
Nefsin her arzusunu yapmak kolay ve ucuz.


Ey yavrum, benim sana diyeceğim tek şudur,
Çocuksun, yolun ise begayet korkuludur.


Haram etmiş ise de, Allah bazı şeyleri,
Fakat mubah kılmıştır, faydalı çok nesneyi.


Helal olan sayısız zevkleri bırakarak,
Onun haram kıldığı bir iki zevke sapmak,


Hakk’a karşı ne kadar büyük edepsizliktir,
Ne derece bir inat ve terbiyesizliktir.


Hem de haram ettiği lezzetler her ne ise,
Mübah olanlarda da, vardır hem fazlasiyle.


Bir insanın işinden, râzıysa Rabbi eğer,
İşte bu zevk yanında, hiç kalır diğer zevkler.


Ve bir kulun işini, Hâlık’ı beğenmezse,
Bundan büyük bir cefa olur mu o kimseye?)

 

Ahmet Mekkî Efendi “Kuddise sirruh” 20/08/1999

Yaratılış gayemiz


Bu zât bir sohbetinde buyurdu ki; (Ey insan,
Hak teâlâ hâzır ve nâzırdır bil ki her an.


Her ne ki yapıyorsak, görüyor cenab-ı hak,
Niyetimizi dahî bilmektedir muhakkak.


“İrâde-i cüziyye” verdi ki Allah bize,
Yapıyoruz her işi, arzumuz nasıl ise.


Yollarda konmuş olan, bâzı “Yol levhaları”
O yöne gitmek için, mecbur etmez kulları.


İnsan, onlara bakıp, serbestçe tercih yapar,
Ve bir yöne gitmeğe, kendisi verir karar.


Niyetler de böyledir, iyi ve hâlis niyet,
Verir elbet insana, bir yön ve istikamet.


Bir iş, iyi niyetle yapılırsa, sevaptır,
Eğer niyet bozuksa, neticesi haraptır.


Bu zamanda her çeşit ins ve cin şeytanları,
Hep Cehennem yoluna sevkeder insanları.


İnsanlar güruh güruh giderlerken ateşe,
Onları kurtarmaktan, bakılmaz başka işe,


Hak teâlâ İslâma hizmet etme bâbında,
Şöyle buyurmaktadır, açıkça kitabında:


(Kim Allah’ın dînine yardım ederse eğer,
Allah ona elbette, muhakkak yardım eder.)


Bir gün de yine bu zât, genç bir talebesine,
Şu nasihati yazıp gönderdi kendisine:


(Ey Oğlum, dünya fâni, ebedîdir âhiret,
Bir gün ölüm herkese gelecektir âkıbet


Aklı olan, şimdiden hazırlanır o güne,
Aldanmaz bu dünyanın sahte güzelliğine.


Dünya mâlü mülküne, “Ahmak” olan aldanır,
“Akıllı” insan ise, ölüme hazırlanır.


Büyük nimet bilerek, şu kısacık hayatı,
Çalışıp kazanmalı, ebedi mükâfatı.


Ey oğlum, “Tavşan” gibi gözü açık olarak,
Daha ne vakte kadar, sürecek bu uyumak?


Halbuki bu gafletin sonu “Rezil olmak”tır,
Dünya ve âhirette, bir şey kazanmamaktır.


Mü’minûn sûresinde, bu babta cenab-ı Hak,
Buyurdu; (Yaratmadım sizi abes olarak)


Yâni yaratıldı ki, bu insanlar ve cinler,
Allahü teâlâya ibâdet eylesinler.


Sırf Ona “Kulluk” iken, yaratılış gâyemiz,
Nasıl bunu unutup, isyan edebiliriz?


Ne kadar yaşasa da, ölecektir her insan,
Ve hesap verecektir, o gün her yaptığından.


İbadet zamanı da, gençliktir en müsait,
İhtiyarlık günleri, herkese olmaz nasib.


Henüz fırsat eldeyken, güç kuvvet yerindeyken,
Nasıl geri durulur Allah’a ibadetten?

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” 27/08/1999

Kazâ ve kader


Bu zât buyuruyor ki; (Her şey olmuş dünyalık
Ölümü hatırlayan yok gibi bugün artık.


Vaktiyle bu yerlerde, kum gibi “Velî” vardı,
Çünki o gün insanlar, bunu istiyorlardı.


Zîra insan, dünyada ister ise her neyi,
Kolaylaştırır Allah, onu elde etmeyi.


Şimdi herkes “Dünya”yı ediyor arzu talep,
Rabbimiz de onlara, dünyalık veriyor hep.


Bir insanın gönlünde ne yatıyorsa eğer,
Odur “Alın yazısı”, odur “Kazâ ve kader”.


Kimin “Allah sevgisi” varsa eğer kalbinde,
Mutlaka doğru yola erer günün birinde.


Kim kılmak istiyorsa, namazını beş vakit,
Ona da, bu şartları kılar uygun, müsait.


Her kim ne istiyorsa, o şeye kavuşturur,
Ve herkes, yaptığından sorumlu, mes’ul olur.


“Dünya”yı isteyeni, erdirir emeline,
“Âhiret” isteyeni, kavuşturur kendine.


Kim nereye gitmeyi isterse bugün eğer,
Elbet oraya giden bir vasıtaya biner.


İnince diyemez ki, “Niçin geldim buraya?”
Çünkü kendi isteyip, bindi o vasıtaya.


Hacca gitmek niyeti var ise bir kişinin,
Bir hac kafilesine katılır bunun için


Gitmek istese idi şayet başka bir yere,
O yerin kervanına katılırdı bu kere.)


Yine bu velî zâtın devrinde bir Müslüman,
Ağır bir hastalığa tutulmuştu bir zaman.


Lâkin hangi doktora gittiyse de o yine,
Bir çâre bulunmadı bu kişinin derdine.


Bu büyük evliyayı, işitti en nihayet,
Mektupla bu velîden istedi dua, himmet.


Bu zât vâkıf olunca, onun bu durumuna,
Şöyle bir mektup yazıp, gönderdi hemen ona.


(Şefkatli anne gibi, kendine bu ihtimam,
Daha ne güne kadar edecek böyle devam?


“Bedenin derdi” ile, dertlenip üzülmeniz,
Daha çok sürecek mi, böyle gaflet etmeniz?


Halbuki bir de “Gönül” vardır ki her kişide,
Eğer o hasta ise,”Asıl dert” budur işte.


Bu hastalık yanında, bedenin her illeti,
Öyle hafif kalır ki, olmaz ehemmiyeti.


Bir gönül, tutulmuşsa, Allah’tan gayrısına,
O kalp hasta demektir, hayır gelmez insana.


Bu kısacık ömürde her şeyi bırakarak,
Kalbi, bu hastalıktan kurtarmalı muhakkak.


Zîra kalp selâmeti isterler âhirette,
Her şeyden önce bunu halletmeli elbette.

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh”

 

Ecel, âni gelir!.. 01/09/1999

 

Bu zat buyuruyor ki; (Hamd olsun Rabbimize,
Sevdiği kullarını tanıttı zîra bize.


Hak teâlâ bir kula eder ise muhabbet,
Dostlarından birini tanıtır ona elbet.


Tanımayanlar da var, kızılır mı onlara?
Acımak lâzım gelir, böyle zavallılara.


Gücünüz yetiyorsa, anlatın, kitap verin,
Kurtulmaları için çalışın, gayret edin.


Bir insanı kurtarmak ne demektir ateşten?
Dünyada daha mühim bir iş var mı bu işten?


Aliyyül Mürtezâya buyurdu ki O Server;
(Yâ Ali, bir kimseyi kurtarırsan sen eğer,


Nûr vermez güneş o gün, senden iyi birine.
Senden kıymetli insan, dünyada olmaz yine.)


Lokman Hakîm, oğluna, durup dinlenmeyerek,
Yediyüz elli sene, İslâmı anlattı hep.


Zîra kötülüklerle, küfür, çabuk yayılır,
Çünkü nefis ve şeytan, bu işe yardımcıdır.


Bu yayılan küfüre, “Dur” demek zordur gâyet,
Bunu başarmak için, lâzımdır hayli gayret.


Bir nehir düşünün ki, akıyor güldür güldür,
Sen, bir “Saman çöpü”sün, elbet alır götürür.


Bu sele kapılmamak, çetin iştir bir hayli,
İşte, müslümanların böyledir bugün hâli.


Bir kaya kovuğuna, bir ağaç oyuğuna
Girerse, akıntıdan bir zarar gelmez ona.


Kim ki o âlimlerin kitaplarını okur,
Küfür felâketinden ancak böyle kurtulur.)


Bir gün de buyurdu ki genç bir talebesine;
(Kötü arkadaşları, “düşman” bil sen kendine.


Bu ömür fırsatını, büyük bir ganimet bil,
Zîra ecel, ne zaman gelecek, belli değil.


Bu babta Resûlullah buyuruyor ki zâten;
(Muhakkak ziyan etti, yarın yaparım diyen.)


Kim âdete, modaya uydurursa her işi,
Yarın mahşer gününde, pişman olur o kişi.


Her ne kadar gençliğin varsa da şimdi elde
Ve lâkin çoğu zaman, âni gelir ecel de.


Bugün fırsat eldedir, bitmemiştir bu ömür,
Sakın gâfil olma ki, bir anda insan ölür.


Bir kimse bu dünyada ne yaptıysa ihlâsla,
Ondan fayda görecek, başka şeylerden aslâ.


En büyük sermayesi, ömrüdür bir insanın,
Hayâl olan şeylerin, ardında koşma sakın.


Biz yalnız, tek şey için gelmişiz ki dünyaya,
O da, kulluk etmektir Allahü teâlâya.


Faidesiz şeylerden çok sakın ki evlâdım,
Sana, mahşer gününde kimseden olmaz yardım.)

 

Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” 08/09/1999

 

Kul nasıl olur?


Bu zat buyururdu ki, her bir duâ edişte,
(Yakmasın Hak teâlâ hiç kimseyi ateşte.)


Derdi ki; (Âhirette yanacaksa bir insan,
Nedir ki bu dünyada, rahat etmiş bir zaman.


Kısa bir an olsa da, yanacaksa o eğer,
Bu dünyada zenginmiş, fakirmiş, ne farkeder?


Bu dünyanın en kötü tarafı şu ki fakat,
Bir tek “Allah” demeğe, vermiyor kula fırsat.


İnsan bu çark içinde, her gün dönüp duruyor,
Uyanıp, “Ben nereye gidiyorum?”demiyor.


Güruh güruh Ateş’e giderken bu insanlar,
Diyorum ki; “(Yâ Rabbi, bir insan nasıl yanar?”


Lakin görüyorum ki, bu zamanda maalesef,
“Para kazanmak” olmuş, insanlara tek hedef.


Hem de kazanacağı o paralarla yine,
Düşecek türlü türlü haramların içine.


Bu insanın, hayvandan peki ne farkı kalır?
Zira onlar da yalnız, bu şeylerden zevk alır.)


Bir gün de buyurdu ki; (Allah’a hamd-ü sena,
Olsun ki, rahmetiyle kavuştuk her ihsana.


“İyi kul”, sahibinin yaptığı her bir işten,
Memnun olup, sevinip, razı olandır içten.


Kendi isteklerini beğeniyorsa bir kul,
O, Rabbine değil de, kendi nefsine kuldur.


Kul öyle sevmeli ki, kendi “Efendi”sini
Hiç kötü görmemeli, onun hiçbir işini.


Tâun ve bunun gibi, geçici, sâri dertler,
Allah’ın takdiriyle kullara gelmekteler.


Bu türlü hastalıklar gelince kendisine,
“Kendi istemiş” gibi, sevinmelidir yine.


Herkesin bir eceli, ölüm zamanı vardır,
Bu zaman hiç değişmez, vaktinde olacaktır.


Bunun için, hastalık gelince bir mü’mine,
Şifa vermesi için, yalvarır sahibine.


Her kim Hak teâlâya dua ederse eğer,
Onun o dileğini, Rabbimiz kabul eder.


Zira Allah meâlen buyurdu bir âyette,
“Siz dua ediniz ki, kabul edeyim ben de.”


Hadiste buyuruldu, “Dua, bir ibadettir,
Kabul olunmasa da, verilir sevap ecir.


Duânın kabulünde, şudur ki en mühim şart
Helâlinden yemeğe, etmeli fazla dikkat.


Zira bir kere olsun, haramdan yerse bir kul,
Tam “Kırk gün” müddet ile, duası olmaz kabul.


“Dua” her saâdetin, kapı “Anahtarı”dır,
Onun dişleri ise, yine helâl lokmadır.


Kalp uyanık olmalı, insan dua ederken,
Kabul olacağına, inanmalı yakînen.)

 

Ahmet Mekki Efendi “kuddise sirruh” 24/03/2000

 

Birinci vazife...


Allah adamlarından, bir büyük evliya zât,
Bir gün sevdiklerine, şöyle etti nasihat.


(Herhangi bir Müslüman, otururken kalkarken,
Her işinde ve hatta alış veriş yaparken.


Demeli ki, “Bu acep, dîne uygun iş midir”?
Yani “Allah için” mi, yoksa “Gösteriş” midir?


Eğer dîne uygunsa, yapmalıdır o zaman,
Yoksa vazgeçmelidir, böyle olur Müslüman.


Hadiste buyuruldu, (Elbette Allah sizin,
Nasıl yaptığınıza, bakmaz amelinizin.


Niçin ve ne maksatla yapıyorsanız eğer,
Ona göre o işe, verir kıymet ve değer.


İslâma hizmet etmek, evet kıymetlidir pek,
Lâkin bu hizmetlere, doğru olmaz güvenmek.


Zîra buyuruyor ki, O Habibi kibriyâ,
(Allah facirlerle de, dinini eder ihya.)


Öyleyse “İhlâs” ile, yapmalı ki hizmeti,
Yarın olsun mizanda, bir değer ve kıymeti.


İhlâslı ve ihlâssız işleri insanların,
Mahşerde iki kısma, ayrılacaktır yarın.


İhlâssız amelleri görünce bir Müslüman,
Çok büyük pişmanlığı olacaktır o zaman.


Pişman olacak ama, faydası olmaz bunun,
Zîra geri dönüşü, yoktur bu yolculuğun.


Her bir nefes, insana, o ebedî hayatın,
Sonsuz seâdetini, verecek belki yarın.


Ve her nefes, insanı, hiç dayanılamayan,
Cehennem ateşine, götürür belki o an.)


Bir gün de buyurdu ki, (Biraz ilim öğrenmek,
Nafile ibadetten, üstündür sabaha dek.


Tam tâbi olmak için, Resûlullah’a önce,
İslâmın ahkâmını öğrenmeli iyice.


Sonra bildiklerini, yapmağa sıra gelir,
Yâni farzları yapıp, haramdan el çekilir.


Mümin, İslâma göre, yapar ise işleri,
Saâdet kapısından, girmiş olur içeri.


Hak teâlâ Resûlü, gönderdi ki cihana,
Ebedî saâdeti bildirsin her insana.


Her kim O’na inanıp, çok severse eğer ki,
Kazanır bu sayede, ebedi saâdeti.


Meselâ O’nu sevip, tâbi olan bir kimse,
Eğer gün ortasında, bir miktar uyur ise.


Gece sabaha kadar, ibadetten iyidir,
Zîra bu, O Resûlün mübarek âdetidir.


Ve yine bayram günü, O Resûle uyarak,
Neşeyle yiyip içip, o gün oruç tutmamak,


Onun emretmediği, senelerle tutulan,
Oruçlardan kat be kat, iyidir yine bundan.)

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh”  13/05/2000

 

İki büyük mûcize


Bu zât bir gün buyurdu: (Ey insanlar bilin ki,
Bu zaman “Küfür”, zulmet, akıyor bir sel gibi.


“İman” ise, bu selde “Saman çöpü” gibidir,
O akıntıya karşı, durması mümkün müdür?


Ancak kuytu bir yere, bir “Kaya kovuğu”na,
Girerse akıntıdan bir zarar gelmez ona.


Evliyanın sohbeti, veyahut kitapları,
Aynen böyle küfürden kurtarır insanları.


Evliyanın sohbeti bulunmadığı vakit,
Kitaplarını alıp olmalıdır müstefid.


Çünkü kitap okumak, yarısıdır sohbetin,
Hergün sekiz sahife, okumalıdır kesin.)


Bir gün de buyurdu ki; (Resûl-i zîşan bize,
Yâdigâr bırakmıştır, iki büyük mûcize.


Bunlardan birincisi, “Kur’ân-ı kerim”dir ki,
Odur insanlık için, bir rehber-i hakiki.


İkincisi, her hâli, onun orta ve vasat,
İdi ki, yoktu onda, asla tefrit ve ifrat.


Bunun için büyükler, şöyle buyurmuşlardır;
“İşlerin hayırlısı, orta vasat olandır.”


Bir gün de genç birine buyurduki; (Ey oğlum,
Sana ben bu dünyayı anlatmak istiyorum.


Dünyada “Allah için” olmayan her ne ki var,
Çirkin ve günah olup, “Dünyâ”dır hepsi bunlar


Para mal, mevki makam, kadın çocuk ve şöhret,
Eğer böyle iseler “dünya”dır hepsi elbet.


Unutturmuyor ise, Rabbini sana bunlar,
Dünya değil, “ahiret” işinden sayılırlar.


Bir çöpçü düşünün ki, fakir olsun begayet,
Gönlünü bu dünyaya bağlamamışsa şayet,


Kalbi dünyaya bağlı, koltuktaki zenginden,
Kat kat daha kıymetli, iyidir bu sebepten.


Dünya düşkünlerinden, arslandan kaçar gibi,
Hattâ daha ziyade, kaçmalı tabii ki.


Ey oğlum, kıymetini iyi bil bu hayatın,
Lüzumsuz işler ile, geçirme onu sakın.


Yoksa mahşer gününde, pişmanlık olacaktır,
Resulullah bu babta, şöyle buyurmaktadır.


“Hak teâlâ bir kulu sevmiyor ise eğer,
Faidesiz şeylerle, onu hep meşgul eder.”


Farzları yapmayıp da, nafileleri yapmak,
Onun için boş yere uğraşmaktır muhakkak.


Çünkü farzın yanında, hiç kalır bir nafile,
Büyük deniz yanında, damla da etmez bile.


Bir nafile hac için, işlenirse haramlar,
Caiz olmayacağı, anlaşılır âşikâr.)

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -1- 25/10/2000

 

Kabir hayatı...


“Ahmet Mekkî Efendi”, bir büyük evliyadır,
Bir gün sevdiklerine şöyle buyurmaktadır:


İmtihan etmek için kulları cenab-ı Hak,
Yaratıp bu dünyaya gönderdi ilk olarak.


Öldükten sonra ise, ta kıyamete kadar,
Onları kabirlerde bulundurur bir miktar.


“Kabir hayatı” diye bir hayat var ki yarın,
İnanması lazımdır, buna her Müslümanın.


Hadiste buyuruldu: (Bir konaktır ki kabir,
Ahiret yolundaki konakların ilkidir.


Buradan kolaylıkla kurtulursa bir kişi,
Sonraki konaklardan kolay olur geçişi.


Kolay kurtulamazsa her kim eğer kabirde,
Daha çok zahmet çeker, daha sonrakilerde.)


Haktır “Kabir azabı”, elbet yapılacaktır,
Hem ruha, hem bedene, birlikte olacaktır.


Olur hem de bu azab laf, söz taşıyanlara,
Ve helada üstüne idrar sıçratanlara.


“Hakiki azab” olup, rüya gibi değildir,
Bir görüntü olmayıp, azabın kendisidir.


Geçici olsa bile dünya azabı gibi,
Ahiret azapları cinsindendir tabii.


Yani çok şiddetlidir ahiret azapları,
“Hiç” kalır buna göre dünya sıkıntıları.


Dünyaya bir “Kıvılcım” gelirse Cehennemden,
Dünyadaki her şeyi yakar, yok eder hemen.)


Bir gün de buyurdu ki yine “Zekat” hakkında,
Bu bize emredildi Allah’ın kitabında.


Kim ki zekat vermeyi vazife bilmiyorsa,
Yani farz olduğuna eğer inanmıyorsa,


Zekat vermediğine sıkılmazsa hiç canı,
Mazallah “kafir” olup, heder olur imanı.


İnsanın senelerce vermediği zekatlar,
Birikip, en sonunda bütün malını kaplar.


O malda, mü’minlerin hakları olduğunu,
Hiç de düşünmeyerek, kendinin sanır onu.


Hak teala Kur’anda buyurdu ki aşikar:
(Zekatı verilmeyen o mallar, o paralar,


Cehennem ateşinde iyice kızdırılır,
Sahibinin alnına, böğrüne bastırılır.)


Öyleyse bu gafleti at ki ey mağrur zengin,
Öğündüğün o mallar, aslında değil senin.


Zira başkasınındı bu mallar senden önce,
Yine başkalarının olacak sen ölünce.


Zekatını ayırıp vermediğin o malın,
Hakikatte “zehir”dir, anlarsın bunu yarın.


Uşr’unu vermediğin o buğday bir “zehir”dir,
O mal da, bu buğday da, zaten senin değildir.)

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -2- 26/10/2000

 

Gafil insan!..


İslam alimlerinin en büyüklerindendir,
Söz ve nasihatleri kalpleri etti tenvir.


Bir günki sohbetinde buyurdu: (Bu kabirler,
Size, bu sonsuz yolda bir konak gibidirler.)


“Ata-i Horasani” buyurdu ki: (Bu kabir,
İnsanın ölümünden sonraki ilk halidir.


Başka bir hayat ile hayattadır bu yerde,
Ya azab içindedir, yahut da ni’metlerde.)


“Şa’bi’ye dediler ki: (Filanca etti vefat,)
Buyurdu ki: (Kabirde başladı ona hayat.


Şimdi o, ne dünyada, ne de ahirettedir,
İkisi arasında, kabir alemindedir.)


“Enes bin Malik” dahi buyurdu ki: Bu toprak,
Her gün insan oğluna nida eder muhakkak.


Der ki: “Ey Ademoğlu, bugün günah işlersin,
Velakin yarın ölür ve içime girersin.


Bugün Rabbine karşı kalkışırsın isyana,
Lakin bunun hesabı, sorulur yarın sana.


Gülüp oynuyorsun da bugün sen üzerimde,
Girip ağlıyacaksın, yarın benim içimde.


Helal haram demeden, yersin her bulduğunu,
Yarın benim içimde kurtlar yer vücudunu.


Sen bugün üzerimde neş’e ve sevinçtesin,
Fakat yarın içimde, pekçok üzüleceksin.


Bugün mal toplasan da, helal haram demeden,
Yarın benim içimde, sorarlar bunu senden.


Bugün büyüklenirsin, hep benim üzerimde,
Lakin zelil olursun, yarın benim içimde.


Bugün aydınlıklarda, hep gezinip durursun,
Lakin yarın içimde, karanlıkta olursun.


Bugün sık sık gidersin, dost ve arkadaşına,
Yarın benim içimde, kalırsın tek başına.)


Yine bir başka zaman, bu mübarek veli zat,
Bazı sevdiklerine şöyle etti nasihat:


(Hak teala üç şeyi, üç şeyle bildirdi ki,
Birisi yapılmazsa, kabul olmaz öteki.


Sevgili Peygambere itaat olunmazsa,
Allahü tealaya itaat olmaz asla.


Eğer şükretmiyorsa, insan ebeveynine,
Allahü tealaya şükretmiş olmaz yine.


Ve her kim vermez ise, malının zekatını,
Allah hiç kabul etmez, onun namazlarını.


Ey gaflet şarabının sarhoşu gafil insan,
Bu dünyanın peşinde ömrünü ettin ziyan.


Daha ne güne kadar koşacaksın böyle hep?
“Ölüm” hiç hatırına gelmez mi senin acep?


Haramdan mal yığmakla geçirdin bir ömrünü,
Hiç düşünmüyor musun peki sen “Ölüm”ünü?

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -3- 27/10/2000

 

Kabir sualleri...


O bir gün buyurdu ki: (Ölü kabre girince,
Yanına iki melek geliverir hemence.


Ve ona sorarlar ki: (Rabbin kim, dinin nedir?
Ve kimdir Peygamberin, Kıblen dahi neredir?)


Saadetli kimseler derler ki: (Rabbim Allah,
Peygamberim hazreti Muhammed Resulullah.


Dinim din-i İslamdır, Kur’andır hem imamım,
Kıblem Kâbetullahtır, Müslümanlar ihvanım.)


Melekler tasdik edip onun dediklerini,
Derler ki: (Halas ettin elimizden kendini.)


Kabrini “yetmiş arşın” büyütüp o kişinin,
Cennetten iki kapı açarlar onun için.


Sonra güzel kokulu, nadide fesleğenler,
Getirip, mezarını süsler, tezyin ederler.


Cennetin kokuları, açılan kapılardan,
Meyyitin üzerine yayılır hiç durmadan.


Hayatında yaptığı “Ameller”i de yine,
En sevdiği dostunun girerek suretine,


Çok neş’eli olarak yanına geliverir,
Güzel şeyler söyleyip, onu hep eğlendirir.


Kabri “Nur” ile dolar onun bu gelişinde
Ta kıyamete kadar, olur neş’e içinde.


Asırlar geçse bile, ona çok kısa gelir,
Ve kıyamet kopması, ona çok sevgilidir.)


Bir gün de, sohbetinde bu büyük evliya zat,
“Tasavvuf”tan bahsedip, şöyle verdi malumat:


“Tasavvuf”, mahlukatı kalbinden çıkarmaktır,
Allahü tealaya daha yakın olmaktır.


Başka bir ifadeyle, Allahü tealanın,
Sevgi ve rızasına varmasıdır insanın.


Bu rıza ve sevgiye kavuşmak için dahi,
Bir vasıta, bir “Rehber” gereklidir tabii.


“İnsan-ı kamil”dir ki bu vasıta da esas,
Bu, arada olmadan, maksada ulaşılmaz.


Talebe, rehberini ne kadar çok severse,
Kavuşur o miktarda, çok bereket ve feyze.


Zira Resulullah’ın kalbinden çıkan “Nur”lar,
Bu yüksek rehberlerin kalbinden yayılırlar.


Onlar, Resulullah’tan gelen bu feyizleri,
Yayıp aydınlatırlar istekli kimseleri.


Ve lakin “Rehber”ini üzerse her kim biraz,
Veyahut inanmazsa, bu feyze kavuşamaz.


Sarsılırsa rehbere sevgi ve inanması,
Kesilir o nisbette, Ondan feyiz alması.


Feyz alabilmek için kafi gelir “Muhabbet”,
Sevgisi çoğaldıkça, feyiz de artar elbet.


Birlikte olanlara daha çok feyiz gelir,
Onun bereketiyle, imanı kuvvetlenir.)

 

Ahmet Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -1- 12/11/2000

 

Kabirlerin hali


Kabirdeki sualler hakkında bu büyük zat,
Bir gün cemaatine verdi şöyle izahat:


İtikadı bozuksa bir kişinin mazallah,
“Rabbin kim?” sualine, diyemez “Rabbim Allah”.


Çok kimse de vardır ki, diyemez “Dinim İslam”,
Bunun da itikadı değildir çünkü sağlam.


Bazısı da “İmamım Kur’an’dır” diyemezler,
Çünkü Kur’an yolunda gitmezdi o kimseler.


Kimi de, “Peygamberim Hazreti Muhammed’dir”
Demek istese bile, olamaz buna kadir.


Çünkü dünyada iken, yapmıyordu sünneti,
Tam tatbik etmiyordu yani İslamiyyeti.


Kimi, “Kıblem Ka’be”dir diye söyleyemezler.
Çünkü yönelmemişti kıbleye o kimseler.


Ve yine her kafire sorar ki Münker-Nekir:
(Muhammed Resulullah hakkında fikrin nedir?)


Derler: (Ben bilmem ama, çoğundan duyar idim,
Bir şeyler söylerlerdi, ben de onu söylerdim.)


Melekler ona der ki: (Olmazsan ona tabi,
Onun kim olduğunu bilemezsin tabii.)


Toprağa, (Sıkış) diye emr olunur o zaman,
Ve mezar sıkıştırır onu iki yanından.


Öyle feci sıkar ki mezar o kafirleri,
Birbirine geçer hep kaburga kemikleri.


Onlar yattığı yerde, kıyamete kadar hep,
Çeşitli azablarla olurlar çok muazzeb.


Bazısının ameli bir “Köpek” şekli alır,
Ta kıyamete kadar, her an onu ısırır.


Kimisinin ameli olup büyük bir “Yılan”,
Kıyamet gününe dek sokar onu durmadan.


Kiminin ameli de, girer “Hınzır” şekline,
Ta kıyamete kadar ısırır onu yine,


Kiminin ameli de, olur koca bir “Akrep”
Ve onu, hiç durmadan mezarında sokar hep.)


Bir gün de buyurdu ki: (Kötü din adamları,
Felakete sürükler bilmeyen insanları.


Bu gibiler, yırtıcı, “Vahşi hayvan” gibidir.
Ve hatta onlardan da daha tehlikelidir.


Zira arslan, insanın alır yalnız canını,
Bunlar ise alırlar dinini, imanını.


Hakiki bir “Veli”nin alametleri vardır,
Bu zat, halis ve muhlis bir “Allah adamı”dır.


Sadece “Ahiret”e döndürmüştür yüzünü,
Onu gören, unutur cümle üzüntüsünü.


İslama hizmet için çok çalışır o, fakat,
Hiç kendi şahsı için düşünmez bir menfaat.


Onun her davranışı “Allah için” olur hep,
Kendi için kimseden hiçbir şey etmez talep.)

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -2- 13/11/2000

 

Ölüm acısı...

Ahmed Mekkî Efendi bir büyük evliya zat,
Bir gün “Kabir” hakkında şöyle etti nasihat:


Kabirde kafirlerle, günahkâr mü’minlere,
Azab yapılacaktır günahlarına göre.


Hem ruha, hem bedene olacaktır bu azab,
Dünya azaplarına benzemez bu ıstırab.


Kabir azaplarından kurtulabilmek için,
“Dört şey”i, tam yapması lazım gelir kişinin.


Yapması lazım gelen o dört husus şunlardır:
Beş vakit “Namaz”ı, tam vaktinde kılmaktır.


Zengin ise, malının “Uşur” ve “Zekat”ını
Verip kurtarmalıdır, her zarardan malını.


Ve Kur’an-ı kerimi tecvide riayetle,
Devamlı okuyarak, zevk almalı gayetle.


Bir de Hak tealayı çok hatırlamalıdır,
Bunları tamam yapmak, mezarı nurlandırır.


Kaçınmak lazım gelen dört şeyden ilk yine,
“İdrar” sıçratmamaktır helada üzerine.


İkinci “Koğuculuk”, yani söz taşımaktır,
Bunu yapanlara da, kabirde azap vardır.


Üçüncü ve dördüncü, “Yalan” ve “Hıyanet”
Bu iki günahtan da kaçınmalıdır elbet.


“Can vermenin acısı ne kadar olur?” diye,
Bir gün bazı insanlar sordular bu “Veli”ye.


Buyurdu: (Ey insanlar “Ölüm”ün en hafifi,
Öyle şiddetlidir ki, mümkün olmaz tarifi.


Anlatılamayacak kadar zordur can vermek,
Hepimiz bu acıyı tadacağız tek be tek.


Ne zaman ki bir kişi gelir “Ölüm hali”ne,
Sanki konur iki dağ omuzu üzerine.


İğnenin deliğinden çıkacak ruhu sanır,
Yerle gök birleşir de, o arasında kalır.


Sanki onun içinde, bir “Dikenli çalı” var,
Onu tutup ağzından, şiddetle çekiyorlar.


Takılmış etrafına, yüzlerce dikenleri,
Çektikçe parçalıyor takıldığı yerleri.


Can vermenin acısı fazladır hatta şundan,
İnsana yetmiş defa kılıç vuruluşundan.


Velhasıl bu dünyanın en ağır elemleri,
Toplansa bir araya cümle işkenceleri,


Can verme acısının yanında “Hiç”tir yine,
Damla bile değildir, deryaya nisbet ile.


Öyle şiddetlidir ki lakin Kabir azabı”,
“Hiç” kalır ona göre can verme ıstırabı.


Böyle şiddetli iken bu azab sahibine,
“Mahşerdeki azab”ın yanında “Hiç”tir yine.

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -3- 14/11/2000

 

Mahşerdeki azap...

İslam âlimlerinden bir büyük evliya zat,
Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasihat:


Peygamber Efendimiz Baki kabristanında,
Gelip biraz durdular iki kabrin yanında.


Yanındaki eshaba sordu: (Bu iki kabir,
Falanca erkek ile kadının değil midir?)


(Evet ya Resulallah) deyince ordakiler,
Resulullah onlara şöyle beyan ettiler:


(Ben yemin ederim ki Allahü tealaya,
Öyle bir vurdular ki şimdi falan mevtaya,


Bilcümle uzuvları paramparça oldu hep,
Bu kişi devam üzre olur böyle muazzeb.


Canının acısından etti ki öyle feryat,
İns ve cin haricinde, duydu bütün mahlukat.


Gizliyebilseydiniz bu sırrı eğer biraz,
Allahü tealaya ederdim dua, niyaz.


Kabirlerinden çıkan bu feryat seslerini,
Siz de işitirdiniz benim duyduğum gibi.)


Oradaki sahabe sordu: (Ya Resulallah,
Onların işlediği acaba hangi günah?)


Buyurdu: (Falan erkek, üstüne bevil, idrar,
Sıçratırdı, bu yüzden azaba oldu düçar.


Falanca kadın ise, gıybet ederdi ki hep,
Onun azabına da, bu günah oldu sebep.)


Mahşerdeki azaptan sordular bir gün yine,
Şöyle izah buyurdu bunu sevdiklerine:


(Mahşerde binlerce yıl bekleşirken insanlar,
Güneş, bir mızrak boyu yaklaşıp halkı yakar.


Bir ayağın üstünde, bulunur nice ayak,
Günahlarına göre, tere batar cümle halk.


Öyle çok sıkışır ki kafirler izdihamdan,
Temenni ederler ki, kurulsa hemen “Mizan”.


Derler ki: (Hesabımız görülse de hemence,
Bu şiddetli azabtan kurtulsak bir an önce.)


Halbuki bilmezler ki, Cehennemin ateşi,
Öyle şiddetlidir ki, bulunmaz asla eşi.


Mahşer meydanındaki acı ve sıkıntılar,
“Cehennem ateşi”ne nisbetle “Hiç” kalırlar.


Bir kum taneciğinin, kâinata nisbeti,
Ne ise, öyle çoktur Cehennemin şiddeti.


Kalmaz aynı kararda azablar Cehennemde,
Gün geçtikçe şiddeti misliyle artar hem de.


Kardeşlerim, Cennet ve Cehennem şimdi vardır,
Hatta var oldukları, gün gibi aşikârdır.


Hak teala Kur’anda bunları bildiriyor,
Bir değil, tekrar tekrar bunu haber veriyor.


Resul-i ekrem dahi, bunu haber vermiştir,
Hem de O ömründe hiç, yalan söylememiştir.

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -1- 06/12/2000

 

Gafil olma!..


Bu zat buyuruyor ki: (Vakit büyük ni’mettir,
Sıhhatle geçiyorsa, bulunmaz ganimettir.


Her saati Allah’ın zikriyle geçirmeli,
Hep İslama muvafık ameller işlemeli.


Her hareket ve duruş, oturup kalkmak bile,
Yapılırsa eğer ki dine uygun haliyle,


Yani kul her işinde Rabbimizin emrini,
Düşünüp ona göre yapmışsa amelini,


Allah’ı unutmuyor demektir her anında,
“Zikir” de hatırlamak demektir esasında.


Yani kişi, İslama uyuyorsa her zaman,
Zikrediyor demektir Rabbini muntazaman.)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki: (Ey insan,
Sakın gafil olma ki, geçiyor çünki zaman.


Resul’ün buyurduğu o azab ve acılar,
Elbette bir gün gelip, olacak hep aşikar.


Bir yandan “Nefis, şeytan”, bir yandan “Kötü yaran”,
İnsanları aldatıp söylerler türlü yalan.


Halbuki bilmeli ki, “İmtihan”dır bu dünya,
Öyle çabuk geçer ki, sanki tatlı bir rüya.


Nasıl ki bunca ömür çabuk geçtiyse eğer,
Bundan sonrakiler de, öyle sür’atli geçer.


Öyleyse ey müslüman, kendine gel ki artık,
Yoksa hiç fayda etmez son andaki pişmanlık.


Şimdi geçir vaktini hizmet ve ibadette,
Zira sonsuz rahatlık olacak ahirette.)


Yine bir sohbetinde bu mübarek veli zat,
Tesirli sözleriyle şöyle etti nasihat:


(Ehli sünnet alimi arayıp bulmalıdır,
Onların kitabını bulup okumalıdır.


Geçen her gün, her saat, zira kıymetlidir pek,
Bu dünya hayatına, bir daha yoktur gelmek.


Ve en büyük ni’meti, “Sohbet”tir dünyanın da,
Yani o büyüklerin bulunmaktır yanında.


Edeb ile oturup, mübarek sözlerinden,
İstifade etmektir hatta nefeslerinden.


Meşhur “Üveys-i Karni”, Resul’ü pek ziyade,
Sevip, ibadeti de pek çok olduğu halde,


Kavuştuğu derece, sahabe-i güzinden,
Aşağılarda kaldı, Onu görmediğinden.


“Sohbet”, bir an da olsa, beraber bulunmaktır,
Hiç konuşulmasa da, bir arada olmaktır.


Akıllı bir müslüman, geçmiş evliyalardan,
Herhangi birisini okuyup kitaplardan,


O “Veli”yi düşünür, Onu çok sever ise,
Kalbini, o “Veli”nin kalbine çevirirse,


Ona olan sevgisi ve hüsnü zannı kadar,
O velinin kalbinden kalbine feyiz akar.)

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -2- 07/12/2000

 

Gençlik çağı...


İslam alimlerinden hal ehli bir veliydi,
“Büyük insan” olduğu her halinden belliydi.


Bir gün genç bir müslüman, isteyince nasihat,
Buyurdu ki: (Evladım çabuk geçer bu hayat.


Göz yumup açmış gibi geçer bu gençlik çağı,
Nefsine uyma sakın, düşman bil o alçağı.


Her kimin ki gençliği geçmezse ibadetle,
Yarın yaşlandığında zelil olur gayetle.


Akıllı ve uyanık şu kimsedir ki evlat,
Gençlik senelerini, bilir büyük bir fırsat.


Okuyup öğrenerek önce ilmihalini,
Sonra da buna göre, düzeltir her halini.


Bilir ki ekseriya ani gelir bu ecel,
“Ölüm”e hazırlanıp, kurmaz hiç uzun emel.


Bu dünyada gaflete dalmayın ki siz sakın,
Ölüm var, hem belki de eceliniz çok yakın.


Dünya bir “İmtihan”dır, ölümle sona erer,
Ve ecel, peşinizden sizi hep takip eder.


Ölüm uyandırmadan uyanın ki şimdi siz,
Yoksa mahşer gününde, pişmanlık çekersiniz.


Velhasıl bu “Dünya”ya eylemeyin muhabbet,
Zira ona, Rabbimiz vermiyor zerre kıymet.


Merhamet eyleyin ki kullarına Allah’ın,
Allah da ahirette, acısın size yarın.)


Bir gün de buyurdu ki: (Müslüman, edeblidir,
Zira edeb olursa, istifade edilir.


Yolumuzun başı da, sonu da “Edeb”tir hep,
Rıza-i İlahiye kavuşamaz bi-edeb.


Hülasa “Toprak” gibi olarak insan yine,
Koşmalı büyüklerin sohbet ve hizmetine.


Bir gün bu veli zata dediler: (Efendim siz,
Evliya nasıl olur, tarif eder misiniz?)


Buyurdu ki: (Evliya, “Cömert”tir ilk evvela,
Eline ne geçerse, dağıtır insanlara.


Dünyaya zerre kadar itibar eylemez hiç,
Onu gören kimseyi, kaplar bir neş’e, sevinç.


Öyle fazla korkar ki Cehennemden, ateşten,
Kaçınır titizlikle günah olan her işten.


Her ne zaman, nerede sohbet etse bir ara,
Muhakkak “Ahiret”ten bahseder insanlara.


O, Rabbinden razıdır, gelse de şer ve hayır,
Ni’metlere şükreder, gösterir şerre sabır.


Aynıdır onun için, her bir ni’met ve bela,
Der ki: (İkisini de gönderdi Hak teala.)


Bir kimse kederliyken, görse onun yüzünü,
Unutur o esnada cümle üzüntüsünü.


Ve onun nazarında, makbuldür her müslüman,
Herkesi iyi bilir yoktur onda su-i zan.)

 

Ahmed Mekkî Efendi “kuddise sirruh” -3- 08/11/2000

 

Hakiki servet!..


Bu zat buyuruyor ki: (Hiç beğenme kendini,
Zira bu hal, yok eder iyi amellerini.


Bir kul, ibadetinde bulursa noksan, kusur,
O ibadet indallah kabule layık olur.


Zira kusur görürse insan bir amelinde,
O iş kıymet kazanır, Hak teala indinde.


Bu yüksek, iyi hale kavuşursa bir insan,
Çok manevi ni’metler edilir ona ihsan.


Ey insanlar, bilin ki şu hususu muhakkak,
Sizi, “Ahiret için” yarattı cenab-ı Hak.


Böyle iken bir mü’min, bırakıp ahireti,
Günahlara dalarsa, ne olur akıbeti?

 


Halbuki dünya fani, ebedidir ahiret,
Orada her amelden, hesap var hem de elbet.


Bak ömrün azalıyor, “Ölüm”e gidiyorsun,
Hazırlığın bile yok, niçin üzülmüyorsun?)


Bir gün de oğlu ile otururken bir yerde,
Eğlenen bir cemaat gördü biraz ilerde.


Buyurdu ki: (Evladım, şunların haline bak,
Birkaç yıl sonra hepsi kabirlerde olacak.


Halbuki her günaha, “Hesap” vardır, bu kat’i,
Onlar da biliyorlar bu müthiş hakikati.


“Aklı olan”, dünyada henüz ecel gelmeden,
Ölüm ve ahirete hazırlanır önceden.


Bilir ki dünya fani, ebedidir ahiret,
Ahirete daha çok gösterir sa’yü gayret.)


Bir gün de buyurdu ki mescitte insanlara:
(Elbette ben kimseden, değilim iyi, âlâ.)


Bunu duyan kimseler, dediler ki: (Peki siz,
Şu fasıklardan da mı hiç üstün değilsiniz?)


Buna dahi cevaben buyurdular ki: (Evet,
Kendimi onlardan da üstün göremem elbet.)


Her mü’mini görünce, demelidir ki: (Benim,
Bunun duasındadır belki de saadetim.)


Kimsenin gıybetini asla yapmamalıdır,
Hatta yapan olursa, hemen susturmalıdır.


Günah işlemekten de kaçmalıdır her saat,
Farzları eda edip, yapmalı çok hasenat.


Dediler ki: (Efendim, hakiki servet nedir?)
Buyurdu: (Ahirette sonsuz rahat etmektir.


Müslüman, bu dünyada sıkıntı çekse de hep,
Ahiret rahatına olurlar bunlar sebep.


Lakin bir şart ile ki, sabretmek icab eder,
Şikayet eder ise, o servet elden gider.


Hadiste buyuruldu: (Çocukları çok olan,
Ve tadil-i erkanla namazlarını kılan,


Kimsenin gıybetini hiç yapmayan mü’minler,
Kıyamette benimle haşr olunur beraber.)

 

 

Ahmed Mekkî Efendi "kuddise sirruh" -2-

 

,Üç edeb!.. 03/01/2001

 

İslam alimlerinden bir büyük evliya zat,
Bir gün talebesine şöyle etti nasihat:


(Bizim bu yolumuza, her kim ki olsa tabi,
"Üç edeb"i mutlaka gözetmeli tabii.


Birincisi, "Allah"a karşı olan edebtir,
Yani farzları yapıp, günahı terk etmektir.


Ona "Kul" olduğunu, iyi idrak ederek,
Her emir yasağına, hakkıyla uymak gerek.


O'nun emirlerinden bir tanesine bile,
Uymamak, edebsizlik olur O'na haliyle.


İnsan düşünmeli ki, kendisi hiç "Yok" iken,
Yarattı Allah onu bir damlacık nutfeden.


Büyütüp yetiştirdi, onu ihsanı ile,
Her türlü ni'metleri, bahşetti fazlasıyle.


İman, akıl, düşünce, lisan ve güzel ahlak,
Verip, aziz eyledi hem "İnsan" yaratarak.


Böyle yüce bir Rabbin emrine muhalefet,
Edebsizlik etmenin en çirkinidir elbet.


İkinci edeb ise, "Resul"üne edebtir,
Yani her bir amelde, "Sünnet"i gözetmektir.


Kim kimi seviyorsa, ona uyar elbette,
Bunu icab ettirir hakiki muhabbet de.


Edeb'in üçüncüsü, "Üstad"a olanıdır,
Çünki kendi üstünde, Onun çok hakkı vardır.


Allah ve Resulünü bilip tanımasına,
Gafletten uyanarak, hak yolu bulmasına,


O vasıta olmuştur, Odur buna tek sebep,
Onun için üstada lazımdır fazla edeb.)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki: (Ey insan,
Bil ki Hak tealadır her bir şeyi yaratan.


Lakin Hak tealanın şöyledir ki âdeti,
Sebeplerle yaratır, her iş ve hareketi.


Ahiret işlerinde tevekkül yapmak olmaz,
Çalışmak emrolundu, bunlarda bize esas.


Yani her emredilen işleri yapmalıdır,
Allah'ın kereminden, ümitli olmalıdır.


Emirlere sarılıp, yasaklardan sakınmak,
"Kulluk vazifemiz"dir, yapmalıyız muhakkak.


Müslüman, az yemeli ve az uyumalıdır,
Lakin bu, ibadete mani olmamalıdır.


"Namaz"da hasıl olan manevi lezzet ve tad,
Hariçteki hallerden üstündür hem de kat kat.


Namazları zevk ile kılmağa çalışınız,
Evvel vaktinde kılıp, sona bırakmayınız.


Tadil-i erkana da ederek tam riayet,
Cemaatle kılmağa ediniz hem de gayret.


Hadiste buyuruldu: (Her namaz esnasında,
Kalkar bütün perdeler, Rab'la kul arasında.)

 

Ahmet Mekkî Efendi "kuddise sirruh" -3- 04/01/2001

 

Kurtulmanın ilacı!..


Bir gün ona bir kimse hakaret eylemişti,
O ise buna karşı, hiçbir şey dememişti.


Bilakis tebessümde bulundu ona yine,
Lakin o hastalanıp, geldi ölüm haline.


Hatasını anlayıp, pişman oldu o günden,
Af dilemek istedi o "İslam büyüğü"nden.


O "Allah adamı" da oradan geçiyordu,
Kapısını çalarak, "Nasılsın?" diye sordu.


O, "Hastayım" deyince, buyurdu: (Hak teala,
Hastalığın ne ise, versin şifa ve deva.)


O anda iyileşip ayağa kalktı birden,
Dedi ki. (Çıkarmayın beni de kalbinizden.


Sizi ben incitmiştim, pişmanım şimdi fakat,
Beni af buyurun da, eylesin kalbim rahat.)


Buyurdu ki: (O zaman, incinmişti kalbimiz,
Şimdi gönül aynamız size karşı tertemiz.


Ve lakin şunu bil ki, Allah dostu veliler,
Kınından üryân olmuş "Bir kılıç" gibidirler.


Fakat o kişilerin, çoktur merhametleri,
O kılıçla kimseye vurmazlar kendileri.


İnsanlar kendisini gelip vurur onlara,
Belasını arayan, sataşır o zatlara.)


O kimse memnun olup, istedi bir nasihat,
Buyurdu ki: (Nefsine bir lahza verme fırsat.


Daim baskı altında bulundur ki nefsini,
Yoksa o, baş kaldırıp bastırır, ezer seni.


Ne kadar muhalefet eder isen nefsine,
O kadar kavuşursun iyi neticesine.


Çünki nefse uymamak, hep iyilik getirir,
Her dert ve musibet de, ona uymaktan gelir.)


Bir gün de buyurdu ki: (Fütuvvet, yani mertlik,
Kötülük yapana da yapmaktır hep iyilik.


Seni sevmiyene de, ihsanda bulunmaktır,
Sevmediğin ile de, hep tatlı konuşmaktır.


Müslüman, az konuşur, az güler ve az uyur,
Fazla kahkaha atmak, Allah'ı unutturur.


Sebeplere yapışıp, sonra eder tevekkül,
Hep Allah'a güvenir, kula etmez tenezzül.


Türlü sıkıntılardan kurtulmanın ilacı,
Allah'tan beklemektir her türlü ihtiyacı.


Kullar, ihtiyacını bırakırsa Allah'a,
Onun sebeplerini yaratır Hak teala.


Allah'ını ne kadar seviyorsan sen eğer,
Allah'ın kulları da, o kadar seni sever.


Sen Allah'a ne kadar edersen eğer taat,
Kulları da o kadar sana eder itaat.


Allahü tealadan korkarsan sen ne kadar,
Allah'ın kulları da, o kadar senden korkar.)