Ahmet Yesevî “rahmetullahi aleyh” -1- 19/04/2000
Onu çekemediler
Talebe yetiştirir, çok ibadet yapardı,
Kendisi “kepçe-kaşık” imal eder, satardı.
Bir öküzü vardı ki bu evliya kişinin,
Onu kullanırdı hep, onları satmak için.
O öküzün sırtına bir “Heybe” asıyordu,
Kepçe ve kaşıkları, ona dolduruyordu.
Çıkıyordu o hayvan, her gün pazar yerine,
Dolaşır, akşamları dönerdi eve yine.
İsteyen, o heybeden alıp istediğini,
Yine aynı heybeye, atardı ücretini.
Hâce Ahmet Yesevî, o paraları yine,
Harcardı tamamıyle, kendi talebesine.
Kalplere hayat sunan, o mübarek sohbeti,
Sayesinde gün be gün, daha arttı şöhreti.
Öyle ki, dört bir yandan insanlar akın akın,
Yanına toplanırdı, bu Allah adamının.
Talebenin sayısı, yüzbinleri geçince,
Çekemeyenler oldu, kendisini bir nice.
Onun itibarını, sarsmak için bu defa,
İftiralar uydurup, yaydılar her tarafa.
Horasan’da yayıldı bunlar daha ziyade,
Buna, Ahmet Yesevî, üzüldü fevkalade.
Çünkü o yalanlara, bazı saf Müslümanlar,
İnanıp, felâkete oluyorlardı dûçar.
Çok merhametli olan Hâce Ahmet Yesevî,
Kurtarmak gayesiyle bu temiz kimseleri,
Talebeden birini çağırarak yanına,
Ona bir “kutu” verip, gönderdi Horasan’a.
Buyurdu; (Bu kutuyu iyi muhafaza et,
Ve o hasetçilere, götür bunu teslim et.)
O mühürlü kutuyu alıp koydu cebine,
Ve hemen yola çıktı, Horasan cihetine.
Varıp o insanlara tanıttı kendisini,
Söyledi üstadının emriyle geldiğini.
Getirdiği kutuyu verip o kimselere,
Dedi ki; (Bu kutuyu o gönderdi sizlere.)
Ahmed-i Yesevî’ye kim varsa haset eden,
Bir haberle, herbiri toplantı hepsi hemen.
O kutuyu görünce, merak ettiler ki hep,
“İçine ne koyup da gönderdi bize acep?”
Merak ve heyecanla açınca birden onlar,
Hepsi hayretlerinden, şaşıp dona kaldılar.
Zira kutu içinde, bir miktar “pamuk” vardı,
Üstünde kıpkırmızı, “ateş koru” yanardı.
Ateş koru, pamuğa etmezdi hiçbir tesir,
Pamuk, ateş korundan, olmazdı müteessir.
Bu kerameti görüp, çok pişman oldu hepsi,
Ve o büyük velinin, oldular talebesi.
Ahmet Yesevî “rahmetullahi aleyh” -2- 20/04/2000
Niçin geldi ne oldu?
Bir müderris vardı ki “Mervezî” ismi ile,
Düşmanlık besliyordu Ahmet-i Yesevî’ye.
Lâkin tanımıyordu, yakinen kendisini,
Yalnız “kötü” olarak işitmişti ismini.
Hakkında uydurulan yalan ve iftiraya,
İnanıp, buğz ederdi bu büyük evliyaya.
Güya ona haddini bildirmek gayesiyle,
Yola çıktı tam “dörtyüz” ilim ehli kişiyle.
İmtihan etmek için bu evliya kimseyi,
Ezberledi İslâmdan, tam “üçbin” meseleyi.
En çetin olanları seçerek hem bu kimse,
Dedi ki; (Cevap versin, bunlara âlim ise.)
Böyleyken bu kişinin düşünce ve hayali,
“Yesevî”nin kalbine, ilham oldu bu hali.
Biraz sonra Mervezî, gelip girdi dergâha,
Oturup, hal ve hatır sormadan henüz daha,
Büyük hırs ve hışımla, sordu ki ona hemen;
(Sen misin insanların dînini ifsad eden?)
Hakaret ettiyse de, o böyle açık açık,
Lâkin Ahmet Yesevî vermedi bir karşılık.
Buyurdu ki; (Efendim, uzak yoldan geldiniz,
Hele şöyle oturup, bir miktar dinleniniz.
Görüşecek mes’ele var ise ilme âit,
Konuşuruz olunca zamanımız müsait.)
Bu cevap karşısında çok mahcup oldu o zat,
Gösterilen odada eyledi istirahat.
Lâkin vazgeçmemişti imtihandan o hâlâ,
Ertesi gün dergâha o girdi ilk evvelâ.
Ahmet-i Yesevî’nin çıkarak kürsisine,
Zor sualler sormağı istedi kendisine.
Bir tek kelime bile, konuşamadı fakat,
Çinkü yoktu zihninde, tek bilgi ve malumat.
Hiçbir şey anlamadı olan bu hadiseden,
Defterine müracaat eyledi acileten.
Lâkin yine şaşırdı, açtığında defteri,
Zira “boş ve yazısız” gördü sahifeleri.
Bir şey konuşamadan, kalakaldı öylece,
Nihayet hatasını idrak etti böylece.
Onun büyüklüğünü kabul etti gönülden,
En halis talebesi oldu artık o günden.
Yanında getirdiği dörtyüz ilim ehli de,
Onun büyüklüğüne inandı ileride.
Mervezî af dileyip, bu büyük evliyadan,
O günden sonra artık, ayrılmadı yanından.
Hizmetinde beş sene kalarak en nihayet,
Kulları irşad için, aldı mutlak icazet.
Ve onun emri ile giderek Horasan’a,
Gösterdi doğru yolu, nice gafil insana.
Ahmet Yesevî “rahmetullahi aleyh” -3- 21/04/2000
Üstad ve talebe...
Ahmed-i Yesevî’nin birçok talebeleri,
Vardı ki, birbirine çoktu muhabbetleri.
Yeseviyye yolunda ilerleyen kimseler,
Taşırlardı müşterek bazı hususiyetler.
Çok üstün bilirlerdi kendi önderlerini,
Severek yaparlardı, onun emirlerini.
Hepsi de üstadını seviyordu pek fazla,
Ona bağlanmışlardı muhabbet ve ihlasla.
Yiyip içseler bile, emriyle o kişinin,
O yolda yükselmeye sebepti onlar için.
Emirsiz çok ibadet yapsalardı da hatta,
Faide görmezlerdi yine maneviyatta.
Çünkü “teslimiyet”ti o yolda esas olan,
Bir şey kazanamazdı üstadına uymayan.
Her işte talebeler dikkat ederdi ki hep,
“Üstadımız bu babta, ne düşünüyor acep?”
Anlayınca üstadın o işte muradını,
Her biri ona göre atardı adımını.
Onun her yaptığını bilirler doğru iyi,
Buna bağlı bilirler, o yolda yükselmeyi.
Herhangi bir işini, beğenmeyen talebe,
Yeseviyye yolunda, bulamazdı mertebe.
Onu üzmek, o yolda pek çok tehlikelidir,
Dünya ve ahirette, felakete sebeptir.
Çünkü inanırlar ki, incinirse o eğer,
İncinir o kimseye bir önceki veliler.
Resulullaha kadar, yüzlerce veli dahi,
Onu üzen kimseye, incinir bizatihi.
Allahü teala da, incinir ona hatta,
Çok dikkatli olurlar, onun için bu babta.
Zaten hiçbir kimseye, hatta hayvana bile,
Zarar vermek, o yolda yasaktır bile bile.
Üstadın büyüklüğü hakkında şüphe eden,
Feyzinden mahrum olup, yükselemez katiyyen.
Yeseviyye yolunda, bulunan talebeler,
Ona tam teslim olup, çok muhabbet ederler.
Emir telakki edip, bir tek işaretini,
Hepsi yarış ederler, yapmak için emrini.
Her fedakarlığı da yaparlar o iş için,
Çünkü “Onun rızası”, esasıdır bu işin.
Onu sevdiklerine, ederler çok muhabbet,
Sevmedikleri ile, edemezler hiç ülfet.
Birbirlerini dahi, severler pek ziyade,
Üstaddan böyle ancak ederler istifade.
O yolda çok mühimdir, üstada karşı edeb
Her talebe, evvela buna dikkat eder hep.
Kim çok edepli ise, “söz dinliyorsa” yani,
Onun yükselmesine, kalmaz başka bir mani.