Abdurrahman Tafzuncî “rahmetullahi aleyh” (1) 11/08/1999
Her duâsı makbuldü
Büyük bir velî olup, “Adurrahman”dır adı,
Seyyid Abdülkadir-i Geylani’dir üstâdı.
Sık sık kerametini görüyordu onun halk,
Kabul olunuyordu, her duâsı muhakkak.
Bir gün bir adam gelip, dedi ki; (Ey efendim,
Bir hurma bahçem ile, ineklerim var benim.
Lâkin onbir senedir, olmadı hurma bir tek,
Ve hiç yavru yapmadı, üç senedir bir inek.
Bir dua buyurun da, genişe çıksın elim,
Zira bu ikisinden başka yok bir servetim.”
Abdurrahman Tafzuncî, bulundu bir duâda,
Adamın inekleri yavruladı o ayda.
Hem dahî öyle hurma verdi ki o hurmalık,
O yerin en zengini, o kimse oldu artık.
Bu zât bir gün çıkarak, gitti bir ıssız çöle,
Allahü teâlâyı, tesbih etti o şöyle:
(Ey vahşî hayvanların, inlerinde her dâim,
Kendi lisanlarıyla tesbih ettiği Rabbim.
Seni tenzih ederim, bütün noksanlıklardan,
Kemal sıfatlarıyla, tesbih ederim her an.)
O anda her taraftan, cümle vahşi hayvanlar,
Yanına toplanarak, tesbihe başladılar.
Hepsi kendi diliyle, Hakkı zikrediyordu,
Öyle ki, avazları Arş’a yükseliyordu.
Daha sonra dedi ki; (Yâ Rabbî, yâ ilâhi,
Kendi yuvalarında, bütün kuşların dahi.
Tesbih ettiği gibi, seni tesbih ederim,
Bütün noksan sıfatlar, berîdir senden derim.)
Ve mübarek başını kaldırınca yukarı,
Gördü dört bir taraftan, akın eden kuşları.
Gelip başı üstünde toplandılar büsbütün,
Semayı bulut gibi, örttüler hepsi o gün.
Ve zikre başladılar, kendi lisanlariyle,
Öyle ki, o gün yer gök, inledi kuş sesiyle.
Sonra dedi; (Ya Rabbi, rüzgâr nasıl, ne vecih,
Seni tesbih ederse, ederim ben de tesbih.)
O anda her taraftan, esti tatlı rüzgarlar,
O da, Hak teâlâyı, zikrederdi âşikâr.
Hiç öyle güzel rüzgâr esmemişti orada,
Zâten o günden sonra, esmedi bir daha da.
Sonra dedi; (Ya Rabbî, şu dağlar, şu tepeler,
Muhakkak ki onlar da, seni zikretmekteler.
Nasıl zikrediyorsa, onlar senin ismini,
Öyle tesbih ederim, ben dahi şimdi seni.)
O böyle söyleyince, etrafta olan dağlar,
Sallanıp, parça parça, düştü büyük kayalar.
Kendi lisanlariyle, “Allah Allah” diyerek,
Tesbihe başladılar, her yeri inleterek.
Abdurrahman Tafzuncî “rahmetullahi aleyh” (2) 12/08/1999
Hedefsiz insan olmaz!
“Abdurrahman Tafzuncî” âlim ve veli bir zât,
Ediyordu herkese, çok merhamet ve şefkat.
O bir gün buyurdu ki; (İnsanda gaye, hedef,
Ne ise, ona göre bulur kıymet ve şeref.
Eğer “ahiret” ise, gaye ve maksat,
Kazanılır elbette, sonsuz huzur ve rahat.
Ateşte yakmak için, Nemrud Halilullah’ı,
Dağ kadar odun yığıp, ateşledi onları.
Bir karınca, ağzına su doldurup o zaman,
Ateşin yakıldığı mahalle oldu revan.
Dediler ki, (Nereye gidersin ey karınca?)
Dedi; (Söndüreceğim o ateşi varınca.)
Dediler; “O, dağ kadar büyüktür ama kardeş,
Ağzındaki su ile, hiç söner mi o ateş?”
Dedi ki; “Bu kadardır, benim gücüm, kuvvetim,
Elimden bu geliyor ve halistir niyetim.”
O sırada baktılar, öte yanda bir yılan,
O dahi o ateşe üflüyor hiç durmadan.
Türlü cibilliyette yaratıldı insan da,
Kimisi hayırdadır, kimi ise isyanda.)
Bir gün de buyurdu ki; (Zaman, âhir zamandır,
İmanını fesattan korumak zamanıdır.
Velîlerden birinin, en son ölüm anında,
Bir arkadaşım ile, bulunurduk yanında.
Ziyarete gelmiştik o büyük velî zatı,
Oturduk baş ucunda, yakınlaştı vefatı.
Arkadaşım o zâta sordu ki; “Sizinle biz,
Cennetin neresinde, buluşabileceğiz?”
Buyurdu ki; “Evladım bugün imanla ölmek,
Herkese nasib olan bir nimet değildir pek.
Orada, îman ile ölen Müslümanları,
“Mert” diye gösterir ve, çok överler onları.”
Yine o buyurdu ki; (Kardeşlerim bu zaman.
Mazallah küfre düşmek gayet kolay ve âsan.
İmanı muhafaza etmek için en evvel,
Dînini tam olarak öğrenmeli mükemmel.
Ve lâkin İslâmiyet, âlimden öğrenilir,
İlmiyle âmil olan kimseye âlim denir.
Kendi İslâmiyete uymayan bir kişinin,
Yazdığı din kitabı, zehirdir bunun için.
Ve her kim, din kitabı okur ise rast gele,
İmanı bozulur da, haberi olmaz bile.
İmâm-ı Gâzali ve İmâm-ı Rabbâni’nin,
Ve yine onlar gibi, hakiki bir âlimin.
Allah rızası için, halisane olarak,
Yazdıkları kitaplar, okunur zevk alarak.
Çünkü yazdıklarından, ihlasla, Allah için,
Tesir eder kalbine, okuyan her kişinin.)
Abdurrahman Tafzuncî “rahmetullahi aleyh” (3) 13/08/1999
Anne baba duası
“Abdurrahman Tafzuncî” büyük Allah adamı,
İnsanlara hizmetti, tek arzu ve meramı.
Bir gün sevdiklerine buyurdu; (Kardeşlerim,
Beş vakit namazına, çok düşkündü pederim.
Bana, vasiyetinde dedi ki; “Ölüm hariç,
Beş vakit namazını, eda et, bırakma hiç.)
Vefat ettikten sonra, bir gün ruhu gelerek,
Dedi ki; “Ey evladım ben, senden razıyım pek.”
Çünkü ben, tuttum onun bu son nasihatini,
Çok şükür geçirmedim, bir tek namaz vaktini.
Birinci vazifedir, insana zira namaz,
Namaz kılınmaz ise, Müslümanlık olamaz.
Namaz vakti çıkarken, eğer kılmadığına,
Üzülmezse bir kimse, çıkar dinin dışına.
Annem de yine bana çok dua ediyordu,
“Oğlum, taşa uzansan altın olsun” diyordu.
Yine o, bir gün bana şöyle dedi; “Ey oğlum,
Sana dua etmeğe, ben hiç doyamıyorum.
Sadece bu sebeple, kalkarak geceleyin,
Namaza duruyorum, sırf sana dua için.”
Lakin ben de anneme, çok hizmet ediyordum,
Ellerini öpmeden, bir yere gitmiyordum.
Bir gün nasıl olduysa, öpmeden çıktım evden,
Yolda hatırlayınca, geriye döndüm hemen.
Annem beni görünce, dedi ki, “Oğlum niye,
Bir şey mi unuttun ki, hemen döndün geriye?”
Dedim ki; “Evet anne, bir şeyi unuttum ben,
Ellerini öpmeden çıkmışım bugün evden.”
Eğilip ellerini öptüm bir sürur ile,
Çıktım yine dışarı, gönül huzuru ile.
Ve “Cennet annelerin ayağı altındadır”
Diye Resullullah’ın hadisi dahi vardır.
Düşünerek ben bunun, ecir ve sevabını,
Öptüm bir gün annemin ayağının altını.
Yıllar geçti aradan, validem etti vefat,
Rabbimiz verdi bana, çok hayırlı bir evlat.
Bir gün sedir üstünde, uzanmış duruyordum,
Ayağımın altını, gelip öptü bu oğlum.
O an çok duygulandım, düşündüm ki “İlahi,
Annemin ayağını öpmüş idim ben dahi.”
Bilmesi lazımdır ki, şu hususu herkesin,
Tarlana ne ekersen, yarın onu biçersin.
Hamd olsun, çok kavuştum Rabbin ihsanlarına,
Çok maddi ve manevi nimetler verdi bana.
Bunlara kavuşmamın, bir tane sırrı vardır,
O da, anne babamın ettiği dualardır.
Kim anne babasını, etmezse eğer razı,
Nasib olmaz o kula, Rabbimizin rızası.)
Abdurrahman Tafzuncî “rahmetullahi aleyh” (4) 14/08/1999
Peki demek!..
Çok büyük evliya ve, ilim ehli büyük zât,
Bir gün talebesine şöyle etti nasihat:
(Bazı insanlar var ki; “Beni dinlemiyorlar,
Halbuki dinleseler, gayet rahat olurlar.”
Söz dinleyen kazanır, kaybeder dinlemeyen,
Bu yolda yükselemez, hemen “Peki” demeyen.
Şöyle tarif ettiler, edebi onlar yine,
“Hemen (Peki) demektir büyüklerin emrine.”
Bir sözün dinlenmesi, kabul görmesi için,
İhlâsla söylenmesi lazım gelir o işin.
Onu dinleyenler de, dinler ise ihlasla,
O, itibar görür ve, havada kalmaz asla.
Bu dinin temeli de, ilim, amel ve ihlas,
İhlâssız amellerden, faide hasıl olmaz.
Şeytan da âlim idi, ihlâsı yoktu fakat,
Huzur-u ilâhiden, bu yüzden olundu tart.)
Birçok talebeleri vardı ki bu kişinin,
Hepsi çalışırlardı İslama hizmet için.
Bir gün o talebeye, buyurdu; (Ey cemaat,
Muvaffak olmak için, itaat ve ihlas şart.
İnsanlar ihlas ile, söz dinler, muti olur,
Yani itâat varsa, tam muvaffak olunur.
Sizin hizmetinizden önce ve daha ehem,
İtaatkar olmanız lazım gelir bize hem.
Bir araya gelince, okuyun, sohbet edin,
İhlası arttırmaya say’ü gayret gösterin.
Dedikodu ve gıybet, bir marazdır bî-devâ,
Helâke sürüklenir, yakalanan bir defa.
Günahınızı değil, arttırın ecrinizi,
Dine tam mütabaat kurtarır ancak sizi.
Bu dünya bitecektir, belki de biraz sonra,
Kaç kişi kurtulur ki, bir deprem olsa zîra.
Hayat, öldükten sonra başlıyor, bu bir gerçek,
Zira dünya, “Hayal”dir, bir gün sona erecek.
Bu hayale bakıp da, aldanmayın ki sakın,
Yoksa mahşer gününde pişmanlık olur yarın.
Zira Peygamberimiz hadiste buyurdular;
“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”
“Eyvah” der çoğu insan uyanınca, ne var ki,
İş bitmiş, olan olmuş, çaresi bulunmaz ki.
Ölmeden uyanmaya bakalım ki bu günde,
Pişmanlık duymayalım, yarın mahşer gününde.
Hak teâlâ bizlere, vermiş sıhhat, afiyet,
Dünyada imtihana tabiyiz bizler elbet.
Hep günah işlemekle harcanırsa bu ömür,
Bulunur mu mahşerde, bir bahane ve özür?)
Yâ Rabbi bu mübarek velînin hürmetine,
Bizi de bu îmanın erdir hakikatine.