Abdülvahid bin Ziyad “kuddise sirruh” (1)

 

(Duâ nasıl yapılır?) – 09/09/1999

 

Allah adamlarından, olan bu mübarek zât,
Bir gün sevdiklerine, şöyle etti nasihat:

(Hak teâlâ insanı, her şeyin mükemmeli,
Olarak yarattı ki, bu da açık ve belli.

Ayırdı hayvanlardan, onu, akıl vererek,
Çağırdı kendisine, “Peygamber” göndererek.

Kur’ân-ı kerîminde, onlara etti hitab,
Yâni kıldı onları, kendisine muhatab.

Olur mu insan için, bundan büyük bir şeref?
Lakin bunu insanlar, anlamıyor maalesef.

Bu şeref ve kıymeti, bırakıp bir kenara.
İtibar ediyorlar, kıymetsiz olanlara.

Kulların takdiri ve, tenkidinden eğer ki,
Sıyrılamazsa insan, fenadır elbette ki.

Halbuki bütün dünya seni takdir etseler,
Rabbimiz sevmedikçe, verilir mi hiç değer?

Aksine, bütün dünya yerseler seni şayet,
Allah sevdikten sonra, edilir mi şikayet?

Çünki bu insanların takdir ve tenkitleri,
Üç beş sene sonunda, hayal olur her biri.

İnsana ahirette faydası dokunacak,
Ameller, “Allah için” yapılanlardır ancak.

Para pul, mevki makam, ayakkabı, elbise,
Yarın fayda vermezler, “dünya için” idiyse.

Zaten insan ölünce, onlardan soyuyorlar,
Sadece bir kefenle kabire koyuyorlar.

İnsan her saatinin bilmeli kıymetini,
Zira böyle kazanır, sonsuz saadetini.)

Bir gün de buyurdu ki; (Dua, bir ibadettir,
Kabul olunmasa da, yine sevap verilir.

Eğer söylediğinden haberi olmaz ise,
Kabul olmaz duası, ne kadar dua etse.

Duanın evvelinde, istiğfar eylemeli,
Kabul olması için, acele etmemeli.

Duaya devam edip, usanmamalı aslâ,
Zira dua edeni, çok sever Hak teâlâ.

Kabul ettiği halde, Rabbimiz dilekleri,
Kulu sevdiği için, geciktirir ekseri.

Çünki hemen vermez ki, dua etsin o yine,
Daha çok ecir alıp, yakın olsun Rabbine.

Rahatlık zamanında çok dua ederse kul,
Dert gelince duası çok çabuk olur kabul.

Duayı içten yapıp, yalvarmalı Rabbine,
Ve hem de yapışmalı, o şeyin sebebine.

Rabbinin rızasını istiyorsa mesela,
Onun emirlerine sarılmalı ihlasla.

Sebebe yapışmadan yapılan dua, niyaz,
Hak teâlâ indinde, kabule layık olmaz.)

 

Abdülvahid bin Ziyad “kuddise sirruh” (2)

 

-         (Hakiki kul...) – 10/09/1999

 

Bu zat buyuruyor ki; (Rabbimiz bir kuluna,
Acır, onu severse, iki şey verir ona.

Önce ona tanıtır, sevdiği bir kulunu,
Onun vasıtasıyla, kendine çeker onu.

İkinci olarak da, ona iyi, münasib,
Yani hayırlı bir iş, bir meslek eder nasib.

Sahâbe, tanıyınca Peygamber-i zişan’ı,
Nasıl çok yükseldiyse, şerefleri ve şanı,

Onun varislerini tanıyan kimseler de,
Öyle çok sevilirler, ulvi derecelerde.

Çünkü Resulullah’ın varisini tanımak,
Onu tanımak gibi, kıymetlidir muhakkak.

İslâm âlimleridir, Resulün varisleri,
Zîra ilim yaymaktır, ortak vazifeleri.

Eshabı arasında, ne ise bir Peygamber,
Talebe arasında öyledir bu âlimler.

Aynı hürmet, itaat, aynı saygı ve edeb,
Bu büyüklere dahi göstermek gerekir hep.

Çünkü Resulullah’ın kalbinden çıkan nurlar,
Onların kalplerinden, cihana yayılırlar.

“Varis” şu kimsedir ki, murisi her kim ise,
Onda olan herşeyden, almıştır o da hisse.)

Bir gün de buyurdu ki; (Hakiki bir müslüman,
Üzülmez bir sıkıntı ona geldiği zaman.

Hadiste buyuruldu; (Allah’ın gönderdiği,
Şeyler, kulları için olur hayır ve iyi.

Madem O gönderiyor, üzülmeye ne hacet,
Köle “Efendisi”ni, eder mi hiç şikâyet?

Ondan gelen belalar ne kadar acı olsa,
Onlardan, daha fazla tad almalı bilhassa.

Karşılıkta bulunmak, onları kötü bilmek,
“Seviyorum” diyene, yakışır iş değil pek.

Muhyiddin-i Arabi diyor ki bu hususta;
“Arifin bir niyeti, maksadı olmaz asla.”

Yani belâ gelirse, böyle ârif kişiye,
Ondan kurtulmak için, baş vurmaz hiçbir şeye.

Çünkü iyi bilir ki, o dert ve musibetler,
Allahü teâlâdan kendine gelmekteler.

Sevgiliden gelir ki, kuluna bela ve dert,
Sahibinden geleni, kölesi eder mi ret?

Geri gitmesi için, etse de dua niyaz,
“Emr olunduğu” için, dua eder o esas.

Sırf emre uymak için, o yapar böyle dua,
Yoksa hiç istemez ki, geri gitsin o bela.

Çünki o, O’ndan gelen her şeyden huzur bulur,
“Hakiki kul” olmanın, sırrı da işte budur.

Bu büyük evliyanın hürmetine İlâhi,
Bu yüksek meziyeti, ihsan et bize dahi.

 

Abdülvâhid bin Ziyad “kuddise sirruh” (3) 11/09/1999

 

İnsanlar uykudadır!


Bu zât bir sohbetinde buyurdu; (Ey insanlar,
Ölüm’ü, yâdınızdan çıkarmayınız zinhar.


İnsanlar uykudadır, uyanırlar ölünce,
Hesaba çekilirler, herşeyden ince ince.


Âşikare olunca, o gün her günahımız,
Ne kadar mahcub olur, ne kadar utanırız.


Beş vakit namazımda, hep dua ediyorum,
(Ya Rabbi, bizi o gün mahcub etme) diyorum.


Kıymetini bilelim, her din kardeşimizin,
Daima hayır dua edelim onlar için.


Bir mü’mini görünce, şöyle düşünün hemen,
“Bunun duası ile, kurtulurum belki ben”


Ve öyle yaşayın ki, tam İslâma uyarak,
Cehenneme girmesin, kimse size bakarak.


Hayra vesile olun, olmayın şerre âlet,
Zira bu, insan için, çok büyük bir felaket.


Onların kazandığı o günahlar hep zîra,
Size dahi yazılır, oldukça o şer icrâ.


Eğer hayra vesile olursanız, iyidir,
Yazılır size dahi, o işten sevap ecir.


Ve, “Beni seviyor mu, acaba cenab-ı Hak?”
Diye merak edersen, yaptığın işlere bak.


Eğer hayırlı ise, bil seni sevdiğini,
Değilse, sevmiyordur, düzelt hemen halini.


Dinden bir mes’eleyi, bir kimseye öğretmek,
Yüz ömre sevabından, daha kıymetlidir pek.


Sonra hatırlayın ki, sık sık ölümünüzü,
Ölümü çok düşünmek, uzatır ömrünüzü.


Hatta mevti düşünmek, kalpleri ferahlatır,
Dünyayı düşünmekse, ömrü daha kısaltır.)


Yine bir sohbetinde, bu mübarek veli zât,
Tasavvuftan bahsedip, şöyle etti nasihat:


“Tasavvuf”, masivayı kalbinden çıkarmaktır,
Yalnız Hak teâlâya gönlünü bağlamaktır.


Masiva da, Allah’tan gayrı şeyler demektir,
Yani Cenab-ı Hakkın, sevmediği şeylerdir.


Tasavvufun gayesi, işte bu masivanın,
Sevgisini, kalbinden atmasıdır insanın...


Hatta öyle olur ki, büsbütün unutulur,
Ve lâkin bu unutmak, sadece kalpte olur.


Aile efradını, ahbab ve yârânını,
Yine tanır ve bilir, bütün yakınlarını.


Rabbine karşı olan ibadet ve taatta,
Daha gayretli olup, işlemez günah, hata.


İnsanlara karşı da, daha dikkatli olur,
Öder kul borçlarını, bunda da yapmaz kusur.


Çünkü yalnız kalbinden silinmiştir mahlukat,
Aklı ve fikri ile, hepsini bilir fakat.)

 

Abdülvahid bin Ziyad “kuddise sirruh” -1- 07/09/2000

 

Haram, ateş gibidir...


Allah adamlarından olan bu mübarek zât,
Her gün sevdiklerine ederdi çok nasihat.


Bir gün de buyurdu ki; (Haram, ateş gibidir,
Cehennemin ateşi hele çok şiddetlidir.


“Ateş” deyip geçmeyin, düşünün üzerinde,
Tutun parmağınızı, bir kibrit alevinde.


Haram şey konuşursan, “ateş” yemiş olursun,
Haram yersen, mideni “ateş”le doldurursun.


Harama uzanırsan, dokunursun “ateş”e,
Yolların ateş olur, gidersen haram işe.


Bir harama bakarsan, bilmiş ol ki o dahî,
Ateş olup, mahşerde yakar seni vallahi.


Bütün bunlara rağmen, etmeyip hiç endişe,
Bir insan, bile bile nasıl gider “ateş”e?


Denirse ki, “Günahlar ateştir, biliyoruz,
Ama biz o ateşi, şimdi göremiyoruz”


Bu göz ile bakarsak, göremeyiz elbette,
Bizi, bu göz düşürür, en büyük felâkete.


Kureyş müşrikleri de, bu göz ile baktılar,
O Resule îmandan, böyle mahrum kaldılar.


Dediler, “Bizim gibi bir adam bu nihayet,
Yalnız bir hırkası var, fakirdir hem de gayet.


Garip ve kölelerle oturur, namaz kılar,
Biz ise hem zenginiz, hem itibarımız var.


Nasıl Peygamber olur bu haliyle o bize?
Niçin tâbi olalım, bizden daha âcize?


Onu, bu gözle görüp, îman edemediler,
Ebedî felâkete dûçar olup gittiler.


Lâkin eshabı kiram, bakıp gönül gözüyle,
Uğrunda can verdiler, inanıp seve seve.


Lokman Hakîm, Peygamber veyahut velî bir zât,
Tövbe için, oğluna şöyle etti nasihat.


“Ey oğlum, hiç yarına bırakma ki tövbeni,
Zîra ölüm ansızın, yakalar gelip seni.”


İmâm-ı Mücâhid de, buyurdu; “Her gün eğer,
Kim tövbe etmez ise, kendisine zulmeder.”


Yine âlimlerimiz buyurdu ki; (Bir kimse,
Haramdan bir kuruşu sahibine verirse.


O kimse, bu işinden alır ki öyle ecir,
Bu, altıyüz nafile hacdan daha iyidir.)


Ve yine Resûlullah buyurdu ki bir defa;
Şöyle buyurmaktadır, Hak teâlâ kullara:


(Ey kulum, emrettiğim farzları edâ et ki,
Olasın insanların, içinde en âbidi.


Sana haram kıldığım şeylerden iyi sakın,
Ki kullarım içinde, zühd sahibi olasın.


Hem de kanâat et ki, verdiğimiz rızka dahî,
Olasın kullarımın, arasında en ganî)

 

 

Abdülvâhid bin Ziyad “kuddise sirruh” -2- 08/09/2000

 

“Bilseler yapmazlar!”


Bu zât buyuruyor ki; (Hiç gururlanmayınız,
Kimseyi küçük görüp, yukardan bakmayınız.


Demeyin, “Şu günahkâr, şunlar dahî kâfirdir.”
Onlara kızmak değil, acımak lâzım gelir.


Hattâ duâ etmeli, bu gibi kimselere,
Ki onlar da kavuşsun, ebedî ni’metlere.


Deyin ki; “Yâ İlâhi, ver onlara hidâyet”,
Çünki ateşte yanmak çetin ve zordur gayet.


O Server de Peygamber olduğu ilk zamanda,
Yoktu bir tek Müslüman, o gün Arabistan’da.


Müşrikler inanmayıp, Allah’ın Resûlüne,
Hakaret ederlerdi üstelik kendisine.


Lâkin, O, kâfirlere yine de kızmıyordu,
Onlar için en fazla, “bilmiyorlar” diyordu.


Bâzısı îman etti, inanmadı bâzısı,
Her iki tarafın da, her gün arttı sayısı.


Sonunda Müslümanlar, gelip Resûlullah’a,
Dediler; “Tâkatimiz kalmadı artık daha.


Müşrikler ezâ edip, perişan etti bizi,
Bir beddua edin de, kahrolsun herbirisi.”


O buyurur idi ki, onlara her bir defa;
“Bilmiyorlar, bilseler yapmazlar böyle cefa.


Ve ben gönderilmedim, bedduâ etmek için,
Vazifem anlatmaktır, durup dinlenmeksizin.”


Bir gün verâ ve takvâ hakkında bâzı zevât,
Bilgi istediğinde, şöyle verdi izâhat.


(Verâ ve takvâ demek, Allahü teâlânın,
Haram ettiklerinden sakınmaktır bi hakkın.


Resûlullah buyurdu; “Verâ sahibi olan,
En âbid kimse olur, insanlar arasından.”


Hasan-ı Basrî dahî, buyurdu ki; “Muhakkak,
Bu dinde, zerre kadar, verâ sahibi olmak,


Bin nafile namaz ve oruçtan kıymetlidir,
Yâni alır bunlardan, daha fazla bir ecir.”


Ebû Hüreyre dahî buyurdu ki bir gün de;
Ey insanlar, bilin ki yarın mahşer gününde,


Allah’ın huzurunda, toplanınca hepimiz,
Verâ sahipleridir, en kıymetli ve aziz.”


Hak teâlâ Kur’ânda bunu beyan etmekte,
Şöyle buyurmaktadır, meâlen bir âyette:


“Sevgime kavuşanlar içinde en nihayet,
Verâ sahibi gibi yaklaşan olmaz elbet.”


Günahların hepsinden kaçılamasa dahî,
Bâzısından kaçmak da, bir ni’mettir tabii.


Zîra bâzılarının nûrları, ileride,
Belki diğerlerine tam sirayet eder de,


Günahların hepsinden, soğukluğa yol açar,
Böylece her günahtan, nefret eder ve kaçar.)