Yarın çok geç!..
Allah adamlarından, büyük bir evliyadır,
Kalplere tesir eden, nasihatleri vardır.
O bir gün buyurdu ki; (Büyüklerin feyzleri,
Kalpten kalbe akarak, aydınlatır her yeri.
Alabilmek için de, o feyzleri kalbine,
Muhabbet lâzım gelir, onların her birine.
Birisini sevmemek, hepsini sevmemektir,
Bu da o feyizlerden, mahrum olmak demektir.
Ayrıca iyi, kötü, kâfir veya Müslüman,
Hüsn-ü zan etmeliyiz, her kişiye her zaman.
Bir gün de buyurdu ki; (bu dünya imtihandır,
Gâfil olmayalım ki, yarın çok geç zamandır.
Bugünden yapalım ki, ne yapacaksak eğer,
Zîra “Yarın yaparım”, diyenler ziyan eder.
Bugün her bir hesabı, yarına göre yapmak,
Felâketin başıdır, ölüm var çünkü mutlak.
Şu geçen dakikalar, belki son ânımızdır,
Belki şu kıldığımız, en son namazımızdır.
Çünkü âhiret ile, birkaç saniye kadar,
Aramızda çok kısa, gayet az bir zaman var.
Nitekim bir zelzele, olacak olsa bugün,
Bir anda âhirette, oluruz hep topyekun.
Can vermemek için de, birçok kul haklarıyle,
Helâllaşmak gerekir, herkes birbirleriyle.
Bu dünya önce yoktu, sonra da yok olacak,
İki yok arasında, bir hayattır bu ancak.
Bir şeyin olacağı, “Muhakkak” ise eğer,
Onu “Oldu” bilmeli ki zaman çabuk geçer.
“Ölüm” de, insan için, mutlaka gelecektir,
Öyleyse onu şimdi, geldi bilmek gerektir.
Tâbiin-i izâm’ın, en yükseği olan zât,
Yâni “Veysel Karani”, buyurur şöyle bizzat:
“Yattığında ölümü, yastığın altında bil,
Kalkınca da karşında, o senden uzak değil.”
Bir gün de buyurdu ki; (Müslüman tembel olmaz,
Çalışır, mal kazanır, ama gönül bağlamaz.
Resûlullah bu babta, şöyle buyurmaktadır;
“Bugün ümmetim için, fakirlik hayırlıdır,
Ama âhir zamanda, gelen ümmetim için,
Zenginlik saadettir”, doğrusu budur işin.
Dînini muhafaza etmek için Müslüman,
Muhtaç olmamalıdır, kimseye hiçbir zaman.
Rızkın onda dokuzu, ticarettedir, ama,
Yaparken düşmemeli, bir günah ve harama.
Bütün ibadetlerin, onda dokuzu ise,
Helâlden yemektir ki, bu lâzım önce bize.
Elbisenin düğmesi, haramdan olsa şayet,
Kabul olmaz onunla, yapılan bir ibadet.)
“Seyyid” olup, Resul’ün kerim evladındandır,
Kerametler sahibi, büyük bir evliyadır.
Büluğa ermediği çocukluk zamanında,
Hatmederdi Kur’an’ı, bir gece namazında.
Anlayışı, zekası, öyle fazla idi ki,
Çok geçmeden, ilimde eyledi çok terakki.
Ne kitap okutsaydı hocaları kendine,
Onu, kısa zamanda alırdı ezberine.
Böylece genç yaşında, ilm-i fıkıh ve hadis,
Üzerinde büyük bir âlim oldu emsalsiz.
Tasavvuf yolunda da, çok çalışıp o yine,
Birçok evliyaların, kavuştu himmetine.
“Aliyyül Havâs”tır ki, bunlardan bir tanesi,
Ondan feyiz alarak, yükseldi derecesi.
Talebeler her yandan, demeyip uzak yakın,
Bu zatın derslerine geldiler akın akın.
Onlara, hem zahiri, hem batıni bilgiler,
Verip yetiştirirdi hepsini birer birer.
Biri ona, sû-i zan etseydi eğer biraz,
Rüyasına girerek, ederdi onu ikaz.
O bozuk düşünceden kurtarıp onu bizzat,
Cehennemde yanmaktan ederdi böyle âzâd.
Abdülvehhab Şa’râni, “Kutub”du zamanında,
Hürmetine, belalar kalkıyordu ânında.
Kimin bir sıkıntısı olsaydı ins ve cinden,
Yetişip kurtarırdı, onu o dert içinden.
Bir gün cinniler gelip, mübarek huzuruna,
Bazı şeyler sordular, dini mevzuda ona.
İtikad üzerine, yetmişbeş sualdi tam,
Birisi izin alıp, dedi; (Ey Şeyhülislam,
Bunları bilemiyor, bizim âlimlerimiz,
Bir cevap buyurun da, öğrenelim hepimiz.)
Abdülvehhab Şa’rani, herbirine bir cevap,
Yazarak, te’lif etti onlar için bir kitap.
Hak teala, bu zâta etmişti çok şey ihsan,
Korkmazdı yılan akrep, veyahut bir timsahtan.
Şöyle anlatılır ki: Bir gün niyet eyledi,
Merkebine binerek “Pordsaid”e giderdi.
Bir nehrin kıyısında giderken merkebiyle,
Nehirde, “yedi timsah” gelirdi o veliyle.
Öküz büyüklüğünde idi ki her bir hayvan,
Takib ediyorlardı bu veliyi arkadan.
Onu, merkeb üstünde görür görmez o gün halk,
“Onu yutarlar” diye, bağırdılar korkarak.
O ise hiç korkmadan, inerek merkebinden,
O koca timsahların yanına gitti hemen.
Hayvanlar onu görüp, kaçtılar bir tarafa,
İnsanlar bunu görüp, sevindiler bu defa.
Hızır gibi!..
“Abdülvehhab Şa’râni”, hal ehli bir kişiydi,
Canlı cansız bir şeyin zikrini işitirdi.
Kendisi anlatır ki: (Bir gün akşam vaktinde,
Namaz kılıyor idim, üstadımın evinde.
O anda oldu bana fevkalade bir haller,
Gözümden birden bire, kaldırıldı perdeler.
Canlı cansız ne varsa, bu Mısır diyarında,
Hepsinin tesbihini duyar oldum ânında.
Daha sonra bu halim, daha da fazlalaştı,
Mısır haricindeki ülkelere ulaştı.
Yani bütün dünyada, ne varsa canlı, cansız,
Hepsinin tesbihini işitirdim hilafsız.
Okyanuslarda olan, nice mahlukatın da,
Yaptığı tesbihatı, duyuyordum anında.
Bu hal, bir müddet daha devam etti ise de,
Bunlarla aramıza, yeniden girdi perde.
Çünkü çok korkmuş idim, dua ettim Allah’a,
Her mahlukun sesini, işitmedim bir daha.
Fakat istediğim an, istediğim ülkeyi,
Görür veya bir anda geziyordum her yeri.)
“Abdülvehhab Şa’rani”, ihsanı İlahiyle,
An be an seyrederdi, dünyayı kalb gözüyle.
Bir çölde, bir sahrada, bir ihtiyaç sahibi,
Görseydi, yetişirdi yardıma “Hızır” gibi.
Dünyanın bir ucunda olsa bile o insan,
Anında yetişerek, yapardı ona ihsan.
Yine buyuruyor ki, kendisi bizatihi;
(Rabbimiz bu fakire verdi ki şunu dahi,
Vefat etmiş bulunan büyük evliyaların,
Nerede olduğunu, bilirim ruhlarının.
Yani o büyüklerin, o mübarek ruhları,
Nerdeyse Rabbim bana bildirir hep onları.)
Zira o yüksek ruhlar, kabirde serbesttirler,
İstedikleri yere gidip gelebilirler.
Bunun gibi, üstadı “Aliyyül Havvas” dahi,
Bilip haber verirdi, bunları bizatihi.
Bir mü’min, ziyarete gitseydi bir veliye,
Ona derdi; (O veli, kabrinde yoktur) diye.
Yahut buyururdu ki; (Çabuk git ey Müslüman,
Filan yere gitmeğe hazırlanır O şu an.)
Kendisi bu hususta anlatıyor ki yine;
Bir gün “İbni Farıd”ın gittim ziyaretine.
Ve lâkin bulamadım, kabrinde yoktu o an,
Birazdan teşrif etti, yerine çok uzaktan.
Dedi; (Kusura bakma, çok muhtaç bir kişinin,
Feryadını işitip, gitmiştim yardım için.)
Bu kuvvet verilmiştir, bazı yüksek ruhlara,
Gidip yardım ederler ihtiyaçlı kullara.
“Abdülvehhab Şa’rani”, çok büyük bir veliydi,
Şanının yüksekliği, her halinden belliydi.
Çok uzak diyardaki bir talebeyi şayet,
“Kalbi ile” yanına etseydi eğer davet,
O talebe, ânında muttali olup buna,
Kalkıp, kısa zamanda gelirdi huzuruna.
Abdülvehhab Şa’rani, çok ilim sahibiydi,
Hak sözü tanımada, “Minehk taşı” gibiydi.
Herhangi konuşmada, veyahut bir yazıda,
Olan “Yanlış sözler”i ayırırdı ânında.
Doğrular arasında, yanlışlar, ona sanki,
“Ruhsuz” ve “Ölü” gibi görünürdü filvaki.
Onun ikram ettiği yemekler de bu minval,
İhsan-ı İlahiyle çoğalıyordu derhal.
Bir gün ondört misafir, gelmişti hanesine,
Sadece bir tek ekmek, ikram etti hepsine.
Bereket ihsan etti, ekmeğe cenabı Hak,
Ondört kişi yedi ve doydular tam olarak.
“Abdülvehhab Şa’rani” bir veli türbesine,
Ziyaret maksadiyle gidip girdi içine.
Virane, terk edilmiş halde idi bu mezar,
Dolaşırdı orada, korkunç, büyük yılanlar.
Vakit de gece idi o yere vardığında,
Yatıp uyuyuverdi, o mezarın yanında.
Yılanlar, etrafında dolaştılar durdular,
Lakin kılına bile asla dokunmadılar.
O koca yılanları, o dahi görüyordu,
Kalbine zerre kadar, bir korku gelmiyordu.
Sabahleyin bu hali öğrenince cümle halk,
Şaşkına döndü hepsi, çok hayrette kalarak.
Dediler; (Bu zehirli yılanlardan biz gayet,
Korkup da bu türbeyi edemezdik ziyaret.
Siz nasıl bu virane yere gidip yattınız,
Zehirli yılanlardan, nasıl da korkmadınız?)
Buyurdu; (Hak teala, irade etmedikçe,
Onlar bana bir zarar yapamazlar zerrece.
Sonra bir kul, Rabbine, ederse tam itaat,
Ona da tabi olur, dünyada her mahlukat.
Ve ibadet ederse, kul Rabbine ihlasla,
Hiçbir zarar veremez, bir mahluk ona asla.
Her ne ki emrettiyse, kullara cenab-ı Hak,
Onlara, titizlikle uymalıdır muhakkak.
Birinci vazifesi budur ki her mü’minin,
Her şeyden daha önce, etmeli bunu temin.
Eğer kulun bu işte, olur ise ihmali,
Yarın mahşer gününde, zor olur onun hali.
Çünki emre yapışıp, haramlardan içtinab,
Farzdır ki, her mü’minin uyması eder icab.)
“Abdülvehhab Şa’rani” keramet ehli bir zat,
Hürmetine bir nice hastalar buldu sıhhat.
Bu mübarek velinin vardı ki bir zevcesi,
Hareketsiz kalmıştı, bir gün felç neticesi.
Abdülvehhab Şa’rani buyurur ki: Bu hale,
Ben de, elde olmadan üzüldüm fevkalade.
Ve ne yapacağımı bilmeden bekler iken,
Gaibden kulağıma, şu nida geldi birden.
(Ey Abdülvehhab kalk da, şu anda dışarı çık,
Yandaki boş odada, bir delik var ufacık.
Yuva yapıp ağ kurmuş deliğe bir örümcek,
Ve onun tuzağına, düşmüş küçük bir sinek.
Çok çaba gösteriyor, kurtulmak maksadıyle,
Sanki imdat istiyor, lisanı hali ile.
Onu halas edersen, örümceğin elinden,
Zevcen dahi çabucak kurtulur bu derdinden.)
Gidip buldum odada, delik ve örümceği,
Ve gördüm ağlarına takılan o sineği.
Fena kaptırmış idi kendisini o ağa,
Çırpınıp duruyordu, tuzaktan kurtulmağa.
Sineği, bir çöp ile kurtarıp o halinden,
Dönüp, sonra zevcemin yanına geldim hemen.
Baktım ki, duruyordu sapa sağlam ayakta,
Halbuki biraz önce, yatıyordu yatakta.
Bir kimse anlatır ki, şeytan aldatmasiyle,
Yanlış bir itikada saplanmıştım vaktiyle.
Derdim ki; (Hiçbir kimse, bir ihtiyacı için,
Yardımına ihtiyaç duymaz başka kişinin.
Dileğini Allahtan istemeli kul esas,
Araya, başkasını koyarsa uygun olmaz.
Şu zatın hürmetine diye dua eylemek,
O inancıma göre, münasib değildi pek.)
Lakin Resulullahı rüyada gördüm bir gün,
Abdülvehhab Şa’rani yanındaydı Resulün.
Mübarek ellerini öpmek istedim, fakat,
Resulullah bana hiç etmiyordu iltifat.
Çaresiz Abdülvehhab Şa’raniye yalvardım,
Dedim; (Lütfen acıyıp, ediniz bana yardım.
Siz vesile olup da, götürün Ona beni,
Sizin hürmetinize, öpeyim ellerini.)
O da merhamet edip, gözlerimin yaşına,
Gidip rica eyledi, Peygamber-i zişana.
O “Vesile” olunca, çağırdı Resulullah,
Gittim ve ellerini öptüm elhamdülillah.
Uyanınca, hatamı anlayıp tövbe ettim,
Ve hemen o velinin medresesine gittim.
Mübarek ellerini öperek o büyüğün,
Talebesi olmakla şereflendim aynı gün.
“Abdülvehhab Şa’rani” buyurur; (Bir yaz günü,
Ziyarete gitmiştim bir İslam büyüğünü.
Girince selam verdim, o aldı selamımı,
Sonra yüzüme bakıp, sual etti adımı.
“Adülvehhab” deyince, dedi ki; (Senelerdir,
Seni görmek isterdim, geç otur, işte sedir.)
Sonra tutup elimi, öyle sıktı ki benim,
Sanki bir mengeneye sıkıştı o an elim.
Dedim ki; (Çok büyük bir kuvvete sahipsiniz,
Halbuki bana göre, yaşlısınız hayli siz.)
Dedi ki; (Bak evladım, elimdeki bu kuvvet,
Tâ gençliğimden beri, aynıdır, itimat et.
Zira hep “helal lokma” kazanıp onu yedim,
O helal lokmalardan, hasıl oldu kuvvetim.
“Yüzkırküç” yaşındayım, hem dahi şu anda ben,
Hiçbir gün ayrılmadım, helal lokma yemekten.
Lakin bugün maalesef, “Kötü” olmuş insanlar,
Helal haram demeden, yiyorlar ne bulsalar.
İnsanlar arasından kalkmış sevgi, muhabbet,
Çirkin olan haramlar, olmuş moda ve âdet.
Belâlar karşısında, yok tevekkül ve sabır,
Dine karşı insanlar, olmuşlar kör ve sağır.
Allahın takdirine, yok tevekkül ve rızâ,
Dünyalık sebeplerle, ederler kavga, nizâ.
Ey oğlum, kötülerin hali böyle velhasıl,
Şimdi “İyi insan”ı anlatayım ben asıl.
O, okuyup öğenir, önce ilmihalini,
Sonra da buna göre, düzeltir her halini.
Eğer günah işlerse, üzülür, kalbi yanar,
O çıkmaz hatırından, tâ ölünceye kadar.
İyi iş yapsa dahi, kusurlu, noksan bulur,
Hatta onu unutup, hiç hatırlamaz olur.
Gece gündüz kendini, hep çeker ki hesaba,
Düşmesin ahirette, Cehenneme, azâba.
“Dünya” düşüncesini, söküp atar içinden,
Kurtulmağa çalışır, Cehennem ateşinden.
Gönlünden tam olarak, atar “Uzun emel”i,
Zira iyi bilir ki, çok yakındır eceli.
Kötü bilmez kimseyi, asla yapmaz sui zan,
Bunun çirkinliğini, bilmiyor çoğu insan.
Halbuki bir Müslüman, çok nafile ibadet,
Yaparak, ömür boyu eylese buna gayret,
Bunlardan kazandığı o sevapları yine,
Mesela terazinin koysalar bir gözüne,
Öbürüne de bir tek, “Sui zan” seyyiesi,
Konulsa, ağır gelir bu günahın kefesi.
Çünkü “Kul hakkı” olup, vebali çok büyüktür,
Ahirete kalırsa, tahammülü zor yüktür...
“Abdülvehhab Şa’rani”, cihana ilim yaydı,
Ve lakin kendisini, çekemiyenler vardı.
Bunlardan bir tanesi edip çok kin ve haset,
Zamanın müftüsüne, etti onu şikâyet.
“Şa’râni” bu haberi alınca, gitti hemen,
O müftüden bir kitap istedi emaneten.
“Müdevvene” adında bir fıkıh kitabıydı,
Kalın, birkaç cild olup, hacimli ve ağırdı.
Müftü, talebelerden emretti ki birine;
(Sen taşı bu ciltleri, bu kimsenin evine.)
Kitapları bırakıp, biraz dinlenmeksizin,
Müsaade istedi, talebe gitmek için.
Buyurdu ki: (Evladım, istersen kal bu gece,
Biraz sohbet ederiz, senin ile böylece.)
Çocuk, kabul edince, içeriye geçtiler,
Tâ gece yarısına kadar sohbet ettiler.
“Şimdi de biraz uyu” buyurup talebeye,
Çıktı o kitapların bulunduğu bölmeye.
Lâkin geçmemişti ki, yirmi dakika kadar,
Talebenin yattığı odaya geldi tekrar.
Onu uyandırarak, buyurdu ki; (Kardeşim,
Götür bu kitapları, halloldu zira işim.)
Talebe, kitaplarla gidiyorken öylece,
Düşündü ki; “Bunlara hiç bakmadı bu gece.
Madem bakmıyacaktı, ne için aldı peki?
Lakin bilemediğim bir hikmeti var belki.”
Müftü de, kitapların geldiğini görünce,
(O benimle alay mı ediyor?) dedi önce.
Kızıp, kendi kendine şöylece söylendi ki;
“Okumıyacaktı da, ne için aldı peki?”
O ara biri gelip, dini bir sual sordu,
Lakin araştırmadan cevap vermek pek zordu.
İmâm-ı Şa’rani’den gelen o kitaplara,
Bakarak, cevabını başladı aramağa.
Ve lakin çevirdikçe kitap sayfalarını,
Gördü hep Şa’rani’nin açıklamalarını.
Onu koyup, merakla aldı öbür ciltleri,
Gördü ki, notla dolu bütün sahifeleri.
Talebeyi çağırıp dedi ki; (Bu kitaplar,
Hepsi tek tek okunup, yazılmış hem de notlar.)
O dedi; (Beraberdik, onunla bütün gece,
Benden, yirmi dakika ayrı kaldı sadece.)
Dedi ki; (Bunca kitap, değil yirmi dakika,
Yirmi ayda bile zor okunur filhakika.)
Hakkında beslediği kötü düşüncelerden,
Vazgeçip, o velinin evine gitti hemen.
Huzuruna çıkarak, tövbe etti gönülden,
Talebesi içine dahil oldu o günden...
Bir kimse anlatır ki: Arkadaşlarımızla,
Bir yıl hacca giderdik, kendi hayvanımızla.
Lâkin benim hayvanım, “Zayıf” idi bir nice,
Yorulup yatıverdi, bir müddet yol gidince.
Onlar devam ettiler ve lakin benim hayvan,
Bir türlü kalkmıyordu, çok halsiz olduğundan.
Çaresizlik içinde geçmişti ki bir saat,
Âniden peyda oldu, yanımda nurlu bir zat.
Hayvanımın sırtını, eliyle okşayarak,
Buyurdu ki; (Ey hayvan, yolda kalma, haydi kalk.)
Sonra da bana dönüp, bir tebessüm buyurdu,
Ve hemen birden bire, gözümden gaib oldu.
Lâkin çok sevinmiştim hayvanın kalkmasına,
Binerek düştüm hemen, onların arkasına.
Bu sefer öyle hızlı giderdi ki hayvanım,
Az sonra, kafileye yetişip ferahladım.
Ve hatta ben onları bırakmıştım geride,
Beni geçen yok idi, artık o kafilede.
Bu hal, Kâ’beye kadar devam etti on saat,
Baktım, tavaf yaparken yanımda yine o zat.
Bir teşekkür etmeği düşündüm ki, tam o an,
O, yine birden bire gaib oldu ortadan.
Sonra öğrendim ki O, “İmâm-ı Şa’rani”ymiş,
Ve yine öğrendim ki, o yıl hacca gitmemiş.
Bir de “Emir Muhammed” adında bir Müslüman,
Der ki: Arkadaşlarla konuşurduk çok zaman.
Âlim ve velilerden ve kerametlerinden,
Bahsedip anlatırdık, onların hallerinden.
Bir gün de “Abdülvehhab Şa’rani” hazretleri,
Hakkında konuşuldu, biraz ileri geri.
Ben de onlara uyup, o İslam büyüğünün,
Şanına yakışmıyan kelamlar ettik o gün.
Ben dahi bu gıybete karışmıştım böylece,
Ve lâkin rahmani bir rüya gördüm şöylece;
Mısır’da karışıklık olup düzen bozulmuş,
Bunu düzeltmek için, bir ordu geliyormuş.
Hakikaten az sonra, geldi büyük bir ordu,
Lakin şehre girmeyip, sınırda bekliyordu.
Ordunun kumandanı dedi ki; (Biz bu şehre,
Sahibinden izinsiz, giremeyiz bir kere.)
Dediler ki; (O sahip kimdir ki ey kumandan,
Şehre giremezsiniz, onun izni olmadan.)
Dedi; (Abdülvehhab-ı Şa’râni’dir ki o zat,
Bu ülkenin manevi sahibi odur bizzat.)
Rüyadan uyanınca, bu hatamı anladım,
Ve hemen o velinin huzurlarına vardım.
Buyurdu ki; (Buraya gelmen için birader,
İlle de bir rüya mı görmeniz icab eder?)
Abdülvehhab-ı Şa’rani “rahmetullahi aleyh” -8- 06/05/2001
“Şerefüddin bin Emir” adında bir Müslüman,
Kendisi anlatır ki: Hasta oldum bir zaman.
Ağrıların şiddeti gün be gün artıyordu,
Artık öyle oldu ki dayanılamıyordu.
Ve şöyle düşündüm ki “Galiba bitti ömrüm,
Ve bu hastalık ile, vaki olur ölümüm.”
Zira hiç kalmamıştı takatim bu ağrıya,
Nihayet o günlerde gördüm şöyle bir rüya:
Çok büyük bir nehirde görüyorum kendimi,
Lakin sürüklüyordu o sular bedenimi.
Hem de az ileride vardı ki bir çağlayan,
Param parça olurdu, kim düşseydi oradan.
Şelâleye iyice yaklaşınca nihayet,
Başladım titremeğe, görünmüştü felaket.
Çağlayanın başına tam gelince, âniden,
“Bir el” beni tutarak, kenara çekti birden.
“Bu el kimin elidir?” diye bir baktığımda,
İmam-ı Şa’râniyi görüverdim yanımda.
Tebessüm ediyordu, ben uyandım birazdan,
Baktım ki hiçbir eser kalmamış o marazdan.
O büyük evliyanın manevi yardımiyle,
Hastalıktan bir anda kurtuldum tamamiyle.
“Sa’düddin Sanadidi” adında meşhur biri,
Vardı ki, sevmez idi “İmam-ı Şa’râni”yi.
Hakkında uydurulan asılsız beyanata,
Aldanıp, sûi zanda bulunurdu bu zata.
O zamanlar Tanta’da, “Seyyid Ahmed Bedevi”,
Kabrinde, senede bir mevlid düzenlenirdi.
Birçok memleketlerden, sevenler akın akın,
Mevlid cemiyyetine gelirlerdi bu zatın.
“İmam-ı Şa’râni” de herkes gibi bu sene,
Gelmiş idi bu büyük mevlid cemiyyetine.
Onu kötü olarak bilen o salih kişi,
İyi karşılamadı maalesef bu gelişi.
Dedi ki: (Şöyle şöyle halleri var ki onun,
Bu kutsal cemiyyete gelmesi olmaz uygun.)
O velinin şanına yakışmayan bir nice,
Sözler sarfettiyse de, rüya gördü o gece.
Baktı ki, Resulullah gösterip çok muhabbet,
“İmam-ı Şa’râni” yi övüyordu be gayet.
Hatta onu, sevgiyle bağrına basmış idi,
O bu hali görünce, şaşırıp aklı gitti.
Varmak istediyse de Resulün huzuruna,
Ve lakin hiç iltifat etmedi Resul ona.
Uykudan uyanınca anladı hatasını,
Düzeltti ona olan fena itikadını.
Ve hemen huzuruna giderek o büyüğün,
Talebesi olmakla şereflendi aynı gün.