Abdülmecid Şirvânî “kuddise sirruh” 07/02/2000

 

En akıllı kimse!..


Allah adamlarından, büyük İslâm âlimi,
Faydalı nasihatler ediyordu daimî.


Bir gün de buyurdu ki, (Kul hakkı mühimdir pek,
Âhirete kalırsa, çetin olur ödemek.


Kırbacı düşse idi, sahabenin deveden,
İnip kendi alırdı, kimseden istemeden.


İnsanı helâk eden bir huy var şu zamanda,
Bu, “Emir vermek”tir ki, mevcuttur her insanda.


Hattâ bu, her insanın, hücrelerinde vardır,
İnsandan can çıkmadan, en son bu çıkacaktır.


Emir vermek sevgisi, kalbinde yoksa eğer,
O zaman lüzumunda, istediğin emri ver.


Ama kalpte bu arzu var iken emir vermek,
“Kul hakkı”na girer ki, buna çok dikkat gerek.


Hanımlarınız ile, helâlleşiniz bu yüzden,
Hattâ helâlleşmeden, çıkmayın evinizden.


Hassas davranılırsa İslâma tâbiyette,
Bir kırgınlık, üzüntü, vukû bulmaz elbette.


Nerede bir ihtilâf, sıkıntı varsa eğer,
İslâma uymamaktan, daima zuhur eder.)


Bir gün de buyurdu ki, (Kim ki mal peşindedir,
O, büyük bir belânın ve derdin içindedir.


Çünki Hak teâlânın beğenmediği şeyler,
O kimsenin gözüne, “Güzel” görünmekteler.


Hak teâlâ dünyaya, vermezken değer kıymet,
O, tam bunun aksine, verir çok ehemmiyet.


Ey oğlum, bilir misin, “Dünya”nın aslı nedir?
Yaldızlanmış “Necaset”, şeker kaplı “Zehir”dir.


Halbuki Hak teâlâ, akıl verip kullara,
Dünyanın iç yüzünü, haber verdi onlara.


Bunun için âlimler, buyurdu ki; (Bir kimse,
Zengin olup, ölürken, şöyle vasiyyet etse.


Dese ki, “Ben ölürsem, malımı cemediniz,
Zamanın en akıllı adamına veriniz.”


O mallar, bir “Zâhid”e verilmek lâzım gelir,
Çünki zahid, dünyaya, hiç de düşkün değildir.


Hiç düşkün olmaması, onun dünya malına,
Açık bir alâmettir, aklının çokluğuna.


Bu alâmet var iken, Hak teâlâ yine de,
Bildirdi bu dünyayı, Peygamberler ile de.


Onlar vasıtasıyla, bunun bozukluğunu,
Haber verdi “Fâni” ve “vefasız” olduğunu.


Bu iki şahit varken, yine kalkıp bir kimse,
Tatlı şeker sanarak, “Zehir” yemek isterse.


Ve yahut “Altın” sanıp, avuçlarsa pisliği,
Elbette çok ahmaklık yapmış olur o kişi.


Aklı olan bir kimse, fırsat bilir bu ânı,
Çok çalışıp kazanır, dünya imtihanını.

 

Abdülmecid Şirvani “rahmetullahi aleyh” -1- 26/04/2001

 

“Şudur ki insanların hayırlısı, iyisi,
Çok olur o kimsenin, kullara faidesi.”


Bu hadisi şeriften alarak ders ve ibret,
Bir ömrü müddetince, İslama etti hizmet.


Çalışırdı bir günde tam “Yirmiiki” saat,
Yalnız “İki” saati, olurdu istirahat.


Hocası “Şehkubad”dan edip çok istifade,
Evliyalık yolunda, gelmişti tam kemâle.


O, Kur’an okuyorken, duyup Onun sesini,
Kurt ve kuşlar toplanıp, dinlerdi kendisini.


Kitap mütalaasıyla, geçerdi çoğu vakti,
Öyle ki, fazlasına yetişmezdi tâkati.


Bir gece, yine böyle okuyorken bir kitap,
Okuduğu kitaptan duydu şöyle bir hitap:


Dedi: (Ey Abdülmecid, şimdi sen beni dinle,
Kemâle gelmek için, bir rehber bul kendine.)


Hayret içerisinde duyunca bu hitabı,
Çıkıp gitti dağlara, bırakıp o kitabı.


Girip, bir mağarada, gece gündüz ibadet,
Ederek, en sonunda oldu ehli keramet.


Kendisi anlatır ki: Geçince böyle dört yıl,
Bende, harikulade bir haller oldu hasıl.


Dışarı çıktığımda, dağda vahşi insanlar,
Bana hiç saldırmaz ve yapmazlardı bir zarar.


Abdest aldığım sudan, kalanı içerlerdi,
Yaklaşıp, benim ile her gün söyleşirlerdi.


Daha sonra uçardım, vadiden bir vadiye,
Artık seviniyordum “Evliya oldum” diye.


Bir gün, o mağaranın yakınına bir grup,
Gelip sohbet ettiler, edeplice oturup.


Ben de hemen giderek, oturdum bir kenara,
Kalbimde çok muhabbet hasıl oldu onlara.


Hele bir üstadları var idi ki onların,
Sohbetinin tadına, hayran kaldım o zatın.


Öyle ki, sürur ve de lezzetten bayılmışım,
Uyandım ki, o zatın dizinde benim başım.


O, “Şehkubad” imiş ki, acıyıp bu miskine,
Alıp koymuş başımı, mübarek bir dizine.


Kalkıp öptüm elini ve ettim ki istirham;
(Beni talebeliğe kabul edin ey hocam.)


Kabul edip ve bana bir teveccüh edince,
O fevkalade haller, gitti benden hemence.


Kalbime, nehir gibi aktı ki öyle ilim,
Hiç kaldı buna göre, o önceki hallerim.


Keramet zannettiğim o fevkalade haller,
İyice anladım ki, “Boş şeymiş” hepsi meğer.


Ve yine anladım ki, şunu da pek açıkça;
“İnsan kamil olamaz, bir rehber bulmadıkça.”

 

Abdülmecid Şirvani “rahmetullahi aleyh” -2- 27/04/2001

 

“Abdülmecid Şirvani”, büyük bir veli idi,
Sohbeti, insanlara pek çok faideliydi.


Bir Müslüman, bu zata insanlık icabiyle,
Muhalefet ederek, üzmüş idi haliyle.


Bu velinin kalbini, kırmış olan bu adam,
Onun sohbetine de, etmedi artık devam.


Lâkin bakıp gördü ki, kalbindeki o nisbet,
Gitmiş ve hiç kalmamış bir feyiz ve bereket.


Ruhsuz bir ölü gibi kendini gördü güya,
O günün gecesinde, gördü şöyle bir rüya.


“Som” ve “Külçe” halinde, altını dolu olan,
Bir hazine içinde kendini gördü o an.


Lakin “Sikke olmamış” hem de mühürlenmemiş,
Olan külçe altınlar, görmüyordu hiçbir iş.


O sırada birisi dedi ki kendisine;
(Niçin düşünüyorsun seninken bu hazine?)


Ona dönüp dedi ki; (Öyle ama kardeşim,
Bu külçe altınlarla, hallolmuyor bir işim.


Basılıp mühürlenmiş olmadıkça bir altın,
Bir kıymet kazanmıyor nazarında bu halkın.


Şimdi çıksam pazara, külçe altınlar ile,
Hiç kimse vermez bana, bir kuruşluk mal bile.


Hatta şüphelenerek yakalayabilerler,
“Nereden buldun” diye, bana ceza verirler.)


O, dinleyip dedi ki; (Bu sözün çok doğrudur,
Hemen sikkehaneye götür de damga vurdur.)


Dedi ki; (Peki ama, sikkehane nerdedir?)
O, eliyle gösterip, dedi; (Şu ilerdedir)


Sevinip az gidince, gösterdiği o yana,
Baktı ki, üstadının dergahıdır o bina.


O esnada uyanıp, düşündü ki; “Vallahi,
Bu rüya oldu bana, bir ikaz-ı İlahi.


Ben, hocamdan ayrılıp gitmedikçe sohbete,
Asla vasıl olamam, ebedi saadete.


Ne kadar çok olsa da, ilim ve ibadetim,
Bir rehberim yok ise, hüsrandır akıbetim.”


Rüyanın tabirini bu şekilde yaparak,
Gitti hemen dergâha, gayet pişman olarak.


Kimseye görünmeden gizlendi bir köşeye,
Başladı başı önde, sohbeti dinlemeye.


Orada vaaz veren “Abdülmecid Şirvani”,
O içeri girince, dersini kesti ani.


Ve hemen buyurdu ki; (Bir kimsenin, faraza,
Bir hazine dolusu çok altınları olsa,


Lâkin sikkesiz olup, yoksa mührü, damgası,
Olmaz o altınların sahibine faydası.)


O, bunları duyunca, gidip öptü elini,
Pek çok özür dileyip, affettirdi kendini.

 

Abdülmecid Şirvani “rahmetullahi aleyh” -3- 28/04/2001

 

Makam sahibi biri, bir yolculuk ânında,
Tokat’a uğramıştı, “Şirvani” zamanında.


“Hoş geldin” demek için, o makam sahibine,
Gitti bütün ahali, onun ziyaretine.


Kendini çok beğenen bir kişiydi o fakat,
Yanına gelenlere, etmedi hiç iltifat.


Böbürlenip dedi ki; (Beni karşılayanlar,
Sadece bu kadar mı, yok mu başka insanlar?)


Onlar, “Evet efendim” deyince o kimseye,
Dedi; (Doğru söyleyin, yok mu başka bir kimse?


Beni karşılamağa gelmesi lazım olan,
Başka kimse kaldıysa söyleyin bana heman.)


Orada bulunanlar dediler ki; (Efendim,
Yalnız takva sahibi bir zat var, ehli ilim.


Allahın evliyası, çok mübarek biridir,
Hiç çıkmaz dışarıya, onun işi ilimdir.)


O bunları duyunca, gayet sinirlenerek,
Dedi; (O, eceline susamış olsa gerek.


O nasıl bir kimse ki, huzuruma gelmiyor,
Benim kim olduğumu, o galiba bilmiyor.


Haydi ne durursunuz, bekliyorum onu ben,
Gidip zorla da olsa, getirin bana hemen!


Ben onun cezasını yanınızda vereyim,
Beni karşılamamak, nasılmış göstereyim!)


Dediler ki (Efendim sizden önce buraya,
Gelen büyük insanlar, giderlerdi oraya.


Dergâhına vararak, öperlerdi elini,
Çok iyi bilirlerdi, o zatın kıymetini.


Size de layık olan, o zata gitmenizdir,
Ellerini öperek, dua istemenizdir.)


Dedi ki (Yarın ona, gideyim öyle ise,
Bir ceza vereyim ki, ibret olsun herkese.)


“Mevlana Şirvani”yi seven bazı kimseler,
Dergahına giderek, bunu haber verdiler.


Dediler ki; (Efendim, o çok zalim biridir,
Eğer gitmez iseniz, bir zarar yapabilir.)


Buyurdu ki; (Ey dostlar, şunu iyi biliniz,
O bize dokunamaz, asla üzülmeyiniz.


Biz nasıl gitmiyorsak o kimsenin yanına,
Onun da yaklaşması, hiç mümkün değil bana.)


Ertesi gün o zalim, gurur ve kibir ile,
Yollandı o dergaha, birçok hizmetçisiyle.


O zata “Zarar vermek” niyetiyle giderken,
Yolda attan düşerek, ölüp gitti aniden.


Zira atı huysuzdu, kendisi gururluydu,
Giderken hayvan onu, şiddetle yere vurdu.


Bir “Allah adamı”na gidiyorken zarara,
Tepe taklak düşerek, gidiverdi mezara!..