Abdülkadir Geylâni “kuddise sirruh” (1) 25/07/1999

Gafil olma!..


Evliyanın büyüğü olan bu mübarek zât,
Doksanbir yaşlarında Bağdat’ta etti vefat.


Altmış yaşında idi, o doğunca pederi,
İleri yaşta idi, hem de valideleri.


Evliya kimselerdi, ikisi de bunların,
Ve evlâdı idiler hem de Resûlullah’ın.


Abdülkadir Geylâni, doğmadan bir gün önce,
Babası “Ebû Sâlih” rüya gördü bir gece.


Ona buyurdular ki Peygamber Efendimiz;
(Sana, bir erkek evlât verecektir Rabbimiz.


O, benim evlâdımdır, gafil olma hiç ondan,
Derecesi çok yüksek olur başkalarından.)


Ramazanın ilkiydi, dünyaya geldiği gün,
O gün akşama kadar, süt emmedi gündüzün.


Ramazan-ı şerîfin sonuna kadar hattâ,
Otuz gün, hiç emmeyip, oruç tuttu âdeta.


İkinci sene dahî geldiğinde Ramazan,
Oruç tuttu O yine, otuz gün muntazaman.


Bulutlu olduğundan, havanın ilk gün hâli,
Göremedi insanlar gök yüzünde hilâli.


Ramazan’ın geldiği, kat’î bilinmeyince,
Onun validesinden sordular gidip önce.


Eğer o emmediyse, annesinin sütünü,
Belli olacaktı ki, “Ramazan”dır o günü.


O gün emmediğini anlayınca sorarak,
Ramazan olduğunu, bildiler tam olarak.


Abdülkadir Geylâni, küçükken yaşı henüz,
“Güzel ahlâkı” ile, eylemişti temayüz.


Doğum yeri Geylân’da, tahsile başladı ilk,
Ve ilim öğrenmede yapmadı hiç gevşeklik.


O, Kur’ânı kerimi hıfz edip ilk fırsatta,
Sonra da tahsilini tamamladı Bağdat’ta.


Onsekiz yaşındaydı, Bağdat’a gittiğinde,
Çok büyük âlim oldu, tahsili bittiğinde.


Ne zaman ki ilk defa, vaaz verdi O halka,
Uyandırdı çok büyük bir ilgi ve alâka.


Dinleyenler öyle çok oldu ki kalabalık,
İnsanlar medreseye, sığamaz oldu artık.


Ne kadar ev var ise, medrese çevresinde,
Yıkılıp, medreseye dahil oldu hepsi de.


Bil cümle Bağdat halkı, kim varsa genç, ihtiyar,
İnşaat sırasında, bilfiil çalıştılar.


Bir müddet ders vererek, sonra çıktı sahrâya,
İnsanlardan ayrılıp, çekildi inzivaya.


Yirmibeş sene kadar gizledi kendisini,
Çok riyazet yaparak, ıslah etti nefsini.


Kırk sene müddet ile, gece sabaha kadar,
Uyumayıp ibadet eyledi aynı karar.

 

Abdülkadir Geylâni “kuddise sirruh” (2) 26/07/1999

Hırsızın hidâyeti


“Abdülkadir Geylâni” küçükken yaşı bir gün,
Tarlaya, çift sürmeye gitmiş idi gündüzün.


Öküzün kuyruğundan, tutunmuş gider iken,
Hayvan dile gelerek, konuştu ona birden.


Dedi; (Ey Abdülkadir, şunu bil ki şüphesiz,
Seni, bu işler için yaratmadı Rabbimiz.)


Korktu ve eve geldi, dedi ki; (Anneciğim,
Bana izin verirsen, Bağdat’a gideceğim.


İlim tahsil etmektir, gitmekte asıl gâyem,
Ayrıca evliyayı ziyaret ederim hem.)


Annesi memnun olup, dedi ki; (Ey evladım,
İlim öğrenmen idi, benim dahî muradım.)


Koltuğunun altına, dikerek “Kırk altın”ı,
Dedi ki; (Doğruluktan ayırma lisanını.)


Abdülkadir böylece annesinden ayrılıp,
Bağdat’a yola çıktı, bir kervana katılıp.


Bir müddet yol gidip de, geçince Hemedan’ı,
Âniden eşkıyalar bastılar bu kervanı.


Kervanda mal ve eşya, var ise her ne kadar,
Teker teker sorarak, ellerinden aldılar.


Abdülkadir’e dahi, sordu ki bir eşkıya;
(Ey çocuk, üzerinde neyin var mal ve eşya?)


Dedi; (Benim sadece, kırk altınım var ki hem,
Onları, koltuğumun altına dikti annem.)


Reisleri gelerek, sordu ki ona tekrar;
(Ey çocuk, doğru mudur, yanında altın mı var?)


Dedi; (Evet efendim, kırk altınım var ki hem,
Koltuğumun altına dikmişti tek tek annem.)


Söylediği o yeri, sökerek eşkıyalar,
Altınları görünce, şaşıp dona kaldılar.


Reisleri dedi ki; (Pekâlâ ey evlâdım,
Ne için doğrusunu söyledin, anlamadım.


Eğer söylemeseydin, bulamazdık biz bunu,
Niçin sen bile bile, söyledin doğrusunu!)


Dedi ki; (Ben anneme, söz verdim ki efendim,
Her ne olursa olsun, yalan söylemeyeyim.


Doğrudan sapmamağa söz vermiştim anneme,
Değer mi altın için, bu ahdimden dönmeme.)


Reis bunu duyunca, başladı ağlamağa,
Dedi; (Eyvah, benim de ahdim vardı Allah’a.


Lâkin bunca senedir, yaparım eşkıyalık,
Şu andan itibaren, tövbe ettim ben artık.)


Diğer eşkıyalar da, bakarak bu reise,
Dediler; (Bizler dahi, vazgeçtik öyle ise.)


Hâlisâne tövbeyle, o gün bunca eşkıya,
Aldıkları ne kadar var ise mal ve eşya,


Tekrar sahiplerine vererek teker teker,
O günden itibaren, o işi terk ettiler.

 

Abdülkadir-i Geylani “kuddise sirruh” (3) 27/07/1999

Çok lütufkârdı


Öyle tesirliydi ki, nasihati ve vâzı,
Dinleyenler coşar ve, bayılırdı bâzısı.


“Dörtyüz kişi” yazardı, vâzını muntazaman,
Birbirinin sırtında yazarlardı çok zaman.


Kalbi katı bir kimse, görseydi onu şayet,
Kaplardı kendisini, büyük korku ve haşyet.


Herkes dikkat kesilip, dinlerdi sohbetini,
Uzakta olanlar da, işitirdi sesini.


Mübarek cemâlini, görseydi biri elhak,
Allahü teâlâyı, hatırlardı muhakkak.


O, câmiye giderken, halk yollara dökülüp,
Şereflenmek isterdi, yüzünü bir kez görüp.


Altıyüz talebesi vardı ki ders verdiği,
Hepsiyle ayrı ayrı, bizzat ilgilenirdi.


Şahsi suallerini, cevaplandırır iken,
Gayet sabırlı olup, hiç kızmazdı katiyyen.


Bu halini görenler, diyorlardı ki hattâ;
“Ondan daha lütufkâr kimse olmaz hayatta.”


Gurbete gönderseydi, tek bir talebesini,
Sık sık haber sorarak, kesmezdi ilgisini.


Kabahat işleseler, affederdi o saat,
Çok köle satın alıp, ederdi hemen âzat.


Her gün, binlerce kişi, yer idi o dergâhta,
Hizmetçi her gün çıkıp, bağırırdı ki hattâ;


(Yok mu yemek isteyen, açlığından mustarip?
Gecelemek isteyen yok mudur, yolcu, garip?)


Evi için, çarşıya, kendisi çıkıp yine,
Elinde taşıyarak getirirdi evine.


Hızır aleyhisselâm, ziyaretine gelip,
Büyük lezzet alırdı, sohbetini dinleyip.


Hattâ melekler bile, gökten yere inerek,
Onlar da zevk alırdı, vâzını dinleyerek.


Abdülkadir Geylâni, ilk vâzı yaptığında,
Dinleyen birkaç kişi bulunmuştu yanında.


Sonraları öyle çok oldu ki kalabalık,
Cemaat o mescide sığamaz oldu artık.


O zaman da Bağdat’ın en büyük camisine,
Gitti, lâkin o dahî, dar geldi halka yine.


Bu sefer bir meydanda, yaptılar ona makam,
O kürsîye çıkarak, vâzına etti devam.


İnsanlar gece bile, elde kandilleriyle,
Toplanıp dinlerlerdi, onu can kulağıyle.


Ve lâkin günden güne, çoğalınca gelenler,
Dar geldi o meydan da, cemâate bu sefer.


Bu defa da büyük bir tepenin üzerine,
Büyük vaaz kürsüsü, kurdular ona yine.


İnsanlar akın akın oraya toplanarak,
Dinlerlerdi vâzını, büyük bir zevk alarak.

 

Abdülkadir-i Geylâni “kuddise sirruh” (4)

 

İmdât! 28/07/1999

Bu zâtı sevenlerden, ilim ehli bir kimse,
Bir yere gidiyordu, bazı talebesiyle.

Birden gördü önünde, simsiyah bir “yılan”ı,
Bastonuyla vurunca, öldü ve aktı kanı.

Onun vurması ile, ölür ölmez o yılan,
Âlimin etrafını, sardı siyah bir duman.

Az sonra açılınca bakıp talebeleri,
Onu göremeyince, merak etti her biri.

Tam bir saat geçince, baktı ki sonra onlar,
Geliyor hocaları, gidip karşıladılar.

Üstünde çok kıymetli var idi bir elbise,
Dediler; (Merak ettik, ne oldu böyle size?)

Dedi ki; (Öldürdüğüm o yılan, “Cin”miş meğer,
Beni tutup, denizin dibine indirdiler.

Padişahları varmış, o denizin dibinde,
Ve onun huzuruna çıkardılar beni de.

Baktım, taht üzerinde heybetle duruyordu,
Ve kınından sıyrılmış, bir kılıç tutuyordu.

Kan içinde bir ölü yatardı yerde ise,
Cinler padişahının oğlu imiş meğerse.

Beni, adamlarına eliyle göstererek,
Bütün hiddeti ile, sordu; (Bu kim?) diyerek.

(Bu gencin katilidir) deyince kendisine,
Padişah öfke kattı, önceki öfkesine.

Bana bakıp dedi ki; (Suçu neydi bu gencin?
Bunu sen öldürmüşsün, söyle bana ne için?)

Bu itham karşısında, hemen ettim itiraz,
(Onu ben öldürmedim) diyerek eyledim arz.

Dediler ki; (Efendim, bakın, kanlı bastonu,
Katil bu adamdır ki, öldürün siz de onu.)

Dedim ki; (Bir yılanı öldürmüştüm ben gündüz,
O yılanın kanıdır, sizin o gördüğünüz.)

Dedi; (Benim oğlumdur, senin yılan dediğin,
Sen dahi öleceksin, cezanı çekmen için.)

Kadı verdi kararı, tasdik etti müftü hem,
Artık an meselesi olmuştu öldürülmem.

Yapacak bir şey yoktu, düşündüm ki o sâat,
Hemen “Gavsül âzam”dan isteyeyim bir imdât.

Tam öldürecekti ki, kılıcıyla o beni,
Dedim; (Ey Gavsül âzam, Abdülkadir Geylâni)

O anda, nurlu biri içeri girdi nâgâh,
Dedi ki; (Bu insanı öldürme ey padişah.

Çünkü Gavsül âzamın bir yakınıdır bu zât,
Nasıl verebildiniz, katline bunun ruhsat?)

“Gavsül âzam” ismini, duyar duymaz padişah,
Kılıcını atarak, dedi ki; (Aman, eyvah!

Ne için daha önce, tanıtmadın kendini,
Onun hatırı için, affettim ben de seni.)

 

Abdülkadir-i Geylani “kuddise sirruh” (5) 29/07/1999

Hırsız ve mektup


Gavsül âzam esseyyid “Abdülkadir Geylâni”
Bir yolda karşısına bir kimse çıktı âni.


“Hırsızlık” yapıyordu, o kişi o yollarda,
Soyacak birisini arıyordu orada.


“Gavsül âzam”, hırsızdan sual etti ismini,
O da cevap vererek, tanıttı kendisini.


Yine de duâ etti ona merhametinden,
O anda kendisine nida geldi gâibden.


(Ey seyyid, irşad eyle sen onu bizatihi,
Kutub’lardan birisi oluversin o dahi.)


Gavsül âzam, hırsıza eyledi bir an duâ,
Yükselip “Kutup”lardan biri oldu o anda.


O zamanda Bağdat’ta, kadınlardan birisi,
“Seyyid Abdülkadir”e, pek çok idi sevgisi.


Onun, hak teâlânın velisi olduğunu,
Bilir ve daralınca, çağırırdı hep onu.


Seyyid Abdülkadir de, o yardım isteyince,
Bir anda yardımına yetişirdi hemence.


Lâkin tâbi olmadan, bu Allah adamına,
Ahlaksızın birisi, âşıktı bu kadına.


Onu, gizli olarak hep takib ediyordu,
O nereye giderse, peşinden gidiyordu.


Bu kadın, uzun yola çıkmış idi bir zaman,
O adam da kadını takib etti arkadan.


Kadın dağda giderken, girdi bir mağaraya,
Ardından takib edip, o da girdi oraya.


Kadın geri dönünce, adamı gördü, ancak,
Yoktu o mağarada, hiçbir yer saklanacak.


Zor durumda kalmıştı, sığınıp Allah’ına,
Kalben iltica etti, o Allah adamına.


O ahlâksız, yanına yaklaşmış idi ki tam,
Gözlerini kapayıp, dedi; (Ey Gavsül âzam.


Ey Seyyid Abdülkadir Geylâni, yetiş imdat!
Beni, bu ahlaksızın şerrinden eyle âzad.)


O anda Gavsül âzam, abdest tazeliyordu,
Mübarek ayağının birini yıkıyordu.


Bitirmemiş idi ki, henüz o abdestini,
İşitti bu kadının, “Yetiş imdat!” sesini.


Na’lininden birini, çıkarıp birden bire,
O mağaraya doğru, savurdu hiddet ile.


Henüz kavuşamadan, o alçak, maksadına,
Kavuşmuştu o na’lin, alçağın kafasına.


Ve hatta o ahlaksız, ta ki ölene kadar,
O alçağın başına vurdu hep, tekrar tekrar.


Vaktâ ki öldü adam, kesti artık vurmayı,
Kadın, Gavsül âzama getirdi takunyayı.


Hadiseyi anlatıp, dedi; (Elhamdülillah,
Sizin vesilenizle, kurtardı beni Allah.)

 

Abdülkadir-i Geylani “kuddise sirruh” (6) 30/07/1999

En üstün


Rüyada Resulullah sıvazlayıp ağzını,
Buyurdu ki; (Ey oğlum, başlat artık vâzını.


Yumuşak konuşarak, hikmetli sözler ile,
Kulları irşad edip, gafletten ikaz eyle.)


O, Resûl-i ekremden alıp böyle işaret,
Allah’ın kullarını, hak yola etti davet.


Abdülkadir Geylâni, bir mahalden geçerken,
Gördü iki kimseyi, münakaşa ederken.


Birisi Hıristiyan, Müslümandı öteki,
Sordu; (Münakaşaya sebep olan şey ne ki?

)
Müslüman arz eyledi; (Bu diyor ki kininden,
“Bizim peygamberimiz, üstündü sizinkinden”


Ben ise, şiddet ile itiraz ediyorum,
“Bizim Peygamberimiz, daha üstün” diyorum.)


Abdülkadir Geylâni, dinleyip Müslümanı,
İsbata davet etti, Hıristiyan olanı.


Buyurdu ki; (Ey kişi, madem ki böyle dersin,
Peki sen, bu fikrini nasıl isbat edersin?)


Hıristiyan dedi ki; (Bizim peygamberimiz,
Ölüyü diriltiyor, O üstündür şüphesiz.)


Buyurdu ki; (Ey kişi, ben peygamber değilim,
Sadece O Resulün ümmetinden biriyim.


Eğer ben diriltirsem, bir ölüyü ansızın.
Hazreti Muhammed’e, sen de inanır mısın?)


(İnanırım) deyince, buyurdu; (Öyle ise,
Çok eski, harab olmuş bir kabir göster bize.)


Gösterdi Hıristiyan, ona eski bir kabir,
Gitti kabir yanına, esseyyid Abdülkadir.


Buyurdu; (Burda yatan bir kadındır ve hatta,
Şarkıcılık yaparmış, hem de hâl-ü hayatta.


İster şarkı söylerken, onu ben dirilteyim,
Yahut nasıl istersen, söyle, öyle edeyim.)


Sonra sordu (Ey kişi, şunu da söyle peki,
Ölüyü diriltirken, ne derdi İsa Nebi?)


Dedi; (Bizim Peygamber, der idi ki; “Ey filan,
Allah’ın izni ile, diril kalk mezarından.”)


Abdülkadir Geylâni, dönüp Hıristiyana,
Buyurdu; (Öyle ise, dikkat eyle bu yana.)


Gösterdiği mezara, dikkatlice bakarak,
Buyurdu ki; (Allah’ın izni ile diril kalk!)


O anda boydan boya, yarıldı kabir birden,
Dirilip kalktı kadın, hem şarkı söyler iken.


Bir müddet öyle kalıp, sonra da birdenbire,
Yine ölü olarak, giriverdi kabire.


Bu büyük kerameti, görüp o Hıristiyan,
Şehadeti söyleyip, hemen oldu Müslüman.


Sonra “Gavsül a’zam”ın, sarılıp ellerine,
O andan itibaren, girdi tam hizmetine.

 

Abdülkadir-i Geylâni “kuddise sirruh” (7) 31/07/1999

“Suyumuzdan içsinler”


Abdülkadir-i Geylâni, zamanında Bağdat’ta,
Bir “Tâun hastalığı” yayıldı her tarafta.


Bağdat’ın ahâlisi, “Gavsül âzam”a gelip,
Şikâyet eyleyince, hallerini arz edip.


Dedi; (Medresemizin önündeki avlunun,
Otlarında mevcuttur, şifası bu Tâun’un.)


Gerçekten şifa oldu, o otlar buna, fakat,
Yine Gavsül âzama geldiler bir cemaat.


Dediler ki; (O otlar, iyi geldi ve lâkin,
Maalesef yetişmedi hepsine ahâlinin.)


Buyurdu; (Avlumuzda, bir çeşme akıyor ya,
O sudan içenler de, kavuşurlar şifaya.)


O sudan kim içtiyse, tâun hastalarından,
Hepsi de şifa bulup, tâun kalktı ortadan.


O devirde Mısır’da, var idi ki birisi,
Çoktu Gavsül âzama, muhabbeti, sevgisi.


Bir gün onu görmeye, Bağdat’a gitti fakat,
Dediler; (Gavsül âzam, maalesef etti vefat.)


Onu göremeyince, hüzün çöktü kalbine,
Yöneldi bu hüzünle, onun nurlu kabrine.


Edeb ile ruhuna okuyordu ki birden,
Çıkıp tuttu elini, “Gavsül âzam” kabirden.


Onu, talebeliğe kabul etti orada,
İrşâd için icazet verdi ona sonra da.


Bir anda oluverdi, bir “Kâmil-i mükemmil”
Allah’ın kullarını irşada oldu ehil.


Abdülkadir Geylâni, çok büyük bir veliydi,
Onun büyük olduğu, heybetinden belliydi.


Bir kimse kendisini görse idi ansızın,
Dehşete kapılırdı, elinde olmaksızın.


Talebesinden biri, ayrıca der ki yine;
(Kırk sene, aralıksız hizmet ettim kendine.


Dikkat ettim, yatsının abdestiyle her zaman,
Sabah namazını da kılardı muntazaman.)


Resûle sevgisi de, pek fazlaydı bu zâtın,
Evlâdı oluyordu, zaten Resulullah’ın.


Bir gün ziyaretine gelerek bu aşk ile,
“Ravdasına” yüz sürüp, ağladı gözyaşıyle.


Kırk gün ziyaret edip, sonra bu mübarek zât,
Şu beytleri okuyup, eyledi münacaat:


“Okyanus dalgaları gibi çoktur günahım,
Hatta yüce dağlardan, bile çoktur, anladım.


Ve lâkin affedici kerimlerin katında,
Sinek kanadı kadar, hafiftir bu aslında.”


Okuyup bitirince, işbu beyitlerini,
Gördü Resûlullah’ın o mübarek elini.


Büyük bir saygı ile, müsafeha ederek,
Öpüp koydu başına, kendisinden geçerek.

 

Abdülkadir-i Geylâni “kuddise sirruh” (8)

 

Zayıf çocuk! 01/08/1999

O devirde bir kadın, alıp bir gün oğlunu,
Tuttu “Gavsül âzam”ın dergâhının yolunu.

Huzuruna çıkarak, dedi ki; (Ey efendim,
Oğlumu, size teslim etmek için getirdim.)

Hemen kabul buyurup, aldı onu yanına,
(Tamam, gidebilirsin) buyurdu o kadına.

Çocuğa hemen o gün, o yolun mucibince,
“Nefisle mücahede” emrini verdi önce.

Az yemek, az uyumak, sebebiyle o çocuk,
Gitgide zayıflayıp, sararıp soldu çabuk.

O günlerde annesi, görmek için oğlunu,
Gelip, çok zaiflemiş bir halde buldu onu.

Kuru arpa ekmeği yerdi hem geldiğinde,
Çocuğunun bu hâli, dert oldu yüreğinde.

Bu hüzünle ayrılıp, veda etti oğluna,
Gidip “Gavsül âzam”ın girdi huzurlarına.

O da “Tavuk” yiyordu, girdiğinde içeri,
Şaşırıp, kısa aklı almadı bu işleri.

Dedi ki; (Ey efendim, siz tavuk yiyorsunuz,
Lakin arpa ekmeği yiyor bizim oğlumuz.

Doğrusu ben bu işten, hiçbir şey anlamadım,
Açlıktan zaifleyip, solmuş benim evladım.)

Seyyid Abdülkadir-i Geylâni hazretleri,
Ayırdı birbirinden, kemiklerle etleri.

Sonra o kemiklerin üstüne el koyarak,
Buyurdu ki; (Allah’ın izniyle diril kalk.)

O böyle söyleyince, dirildi tavuk yine,
Kadın bunu görünce, utandı dediğine.

Buyurdu; (Senin oğlun ıslah, etsin nefsini,
O da böyle yaparsa, yesin istediğini.)

Bir gün vaaz ederken, o an bir talebesi,
Bir ara îcab etti, abdest tazelemesi.

Çıkmak da zordu, zira vardı büyük izdiham,
Onun sıkıntısını anladı Gavsül âzam.

Talebeye bir nazar edince o esnada,
Buluverdi talebe, kendini bir sahrada.

Abdestini alarak, geldi tekrar yerine,
Gördü ki Gavsül âzam, vaaz ediyor yine.

Bir gün de “Gavsül âzam” camide vaaz verirken,
Kürsüden aşağıya, süratle indi birden.

Ayakta el bağlayıp, edeble durdu biraz,
Sonra yine çıkarak, eyledi halka vaaz.

Önde oturanlardan, biri merak ederek,
Sordu Gavsül âzamdan, müsaade isteyerek:

(Efendim, biraz önce, ne oldu ki aceb siz,
Kürsüden aşağıya, çabuk iniverdiniz?)

Dedi; (Resulullah’ı, gördüm ben biraz önce,
Hayâ edip aşağı indim Onu görünce.)

 

Abdülkadir-i Geylani “kuddise sirruh” (9) 02/08/1999

Bir anda yetmiş yerde!


Seyyid “Abdülkadir-i Geylâni” hazretleri,
Pek çoktu fevkalade hal ve kerametleri.


Ramazanda aynı gün, “Yetmiş kişi” bir ara,
Birbirinden habersiz, çağırdılar iftara.


Kabul edip, onların aynı gün davetini,
Hepsine de giderek, hoş etti kalplerini.


Ertesi gün olunca, anlaşıldı keramet,
O kimseler buna çok şaşırıp etti hayret.


Zira birbirlerini görüp onlar dışarda,
Derlerdi ki; (Hocamız bizdeydi dün iftarda.)


Ötekisi derdi ki; (Ne dedin, anlamadım,
Dün akşam iftarını, bizde yaptı üstadım.)


Akıl erdiremedi, kimse onun işine,
En nihayet sordular, gidip hizmetçisine.


Dediler; (Sen söyle de, bitsin ihtilafımız,
Dün iftarda, acaba, kimdeydi üstadımız?)


Dedi ki; (Hiçbir yere gitmemişti dün akşam,
İftarını burada, benimle yaptı hocam.)


Bir gün de sıcak çölde, giderken Gavsül âzam,
Çölün hararetinden, susamıştı muazzam.


İçecek su da yoktu, çöl idi o yer zîra,
Allah, Ona “Bir bulut” gönderdi biraz sonra.


Bir yağmur boşandı ki, o buluttan bir nice,
Kana kana içerek, ferahladı iyice.


O sırada bir ışık peyda oldu bulutta,
İçinde, suret gibi bir şey de gördü hatta.


Ve o bulut yönünden gelen bir nida duydu,
Kendisine hitaben, o ses şöyle diyordu:


(Dinle ey Abdülkadir, ben senin Hâlikınım,
Bütün haram şeyleri, sana ben helâl kıldım.)


O bunu işitince, hiddetle verdi cevap,
Arapça buyurdu ki; (Kezzebte be hey kezzâb)


Yâni onun anlayıp, bir “Şeytan” olduğunu,
Buyurdu; (Ey yalancı, yalan dedin sen bunu.)


Hakikaten şeytandı, Ona böyle seslenen,
İnandıramayınca, dedi ki ona hemen:


(Ey Abdülkadir, senin derecen çok yüksektir,
Sana, benim vesvesem, eylemedi hiç tesir.)


Oğlu merak ederek, sual etti, (Ey baba,
Sen, şeytan olduğunu, nasıl bildin acaba?)


Buyurdu ki; (Evladım, bu iş gayet kolaydır,
Onun o sözlerine, ahmak olan inanır.


Zira bana o mel’un, dedi ki şu kelâmı;
“Sana ben helâl kıldım, her günah ve haramı.”


Halbuki her haramdan, kaçmıştı Resulullah,
Ona bile haramı, helal kılmadı Allah.


Allah’ın resulüne, bu, olmazken evladım,
Bana helâl olur mu, işte bundan anladım.)