Abdülhâlık Goncdüvânî “kuddise sirruh” (1) 02/06/1999

Evliyâ-i kiramın en büyüklerindendir,
Kararmış gönülleri, nûruyla etti tenvir.


Hazreti Hızır ile, görüşürdü o bizzat,
Derdi olan, hep ona ederdi mürâcaat.


Bir gün hazreti Hızır, gelerek ona yine,
Oğlu olacağını, müjdeledi kendine.


Buyurdu; (Bu yakında, olur sâlih bir oğlun,
Doğduğunda ismini, “Abdülkadir” koy onun.)


Henüz beş yaşındayken, ilim öğrenmek için,
Babası Buhâra’ya, gönderdi onu ilkin.


“Hâce Sadreddin” diye, vardı ki bir hocası,
Bunun üstün halini, almadı havsalası.


Zîra öyle sualler sorardı ki o yaşta,
O, âciz kalıyordu cevabında en başta.


Nihayet bir gün ona buyurdu ki; (Ey oğlum,
Sana cevap vermekten, ben âciz kalıyorum.


Bunlar kalp ilmi ile ilgilidir bilhassa,
İnşallah kavuşursun böyle yüksek bir şahsa.


Yâni bu ilimlerde, bir kâmil-i mükemmil,
Senin suallerini çözebilir, ben değil.)


O günden itibaren, hazreti Abdülhâlık,
Böyle kâmil bir rehber arar oldu hep artık.


Hızır aleyhisselâm, yine bir gün gelerek,
Zikir tâlim eyledi, kendisi öğreterek.


Mânevî evlatlığa kabul edip, sonunda,
Ona, ilk üstad oldu, bu tasavvuf yolunda.


Kendisi anlatır ki: Yaşım yirmi ikiyken,
Bir gün hazreti Hızır, yanıma geldi birden.


“Yûsüf-ü Hemedâni” adında bir velîye,
Beni alıp götürdü, terbiye etsin diye,


Cemâlini görünce, sevdim onu velhâsıl,
Esas istifadeyi, edindim ondan asıl.


Vefatı yaklaşınca, mânevi oğlu olan,
Evliyâ-yı Kebîr’e, bir şeyler dedi o an.


Buyurdu ki; (Ey oğul, şudur ki vasiyetim,
İlim, edeb ve hayâ üzere ol her dâim.


İslâm âlimlerinin, üstün eserlerini,
Oku, sindir gönlüne, onların sözlerini.


Çalış, tahsil eyle ki, fıkıh, tefsir ve hadîs,
Zîra insan, ilimle olur üstün ve azîz.


Sana yakışacak şey, edeb, hayâ, tevâzu,
Zîra hep yükseklerden aşağıya akar su.


Dünya düşkünleriyle, olma ki hiç arkadaş,
O seni felâkete sürükler yavaş yavaş.


Helâlden ye yemeği, kahkaha atma aslâ,
Zîra gönlü öldürür, gülersen eğer fazla.


Herkese merhamet et, kimseyi görme hakîr,
Helâk eder insanı, zîra gurur ve kibir.)

Abdülhâlık Goncdüvâni “kuddise sirruh” (2) 03/06/1999

Bir aşûre günüydü, hazreti Abdülhâlık,
Sohbet ediyordu ki, mescitte bir aralık.


Müslüman kıyafetli bir genç girdi içeri,
Talebenin içinde oturdu diz üzeri.


Sohbetin arasında, bir ara o genç adam,
Dedi ki; (Ey efendim, Resûl aleyhisselam.


“Firâset-i mü’minden sakının ey insanlar,
Zîra o, Rabbimizin nûruyla eder nazar.”


Diye bir hadisinde buyurdu ki eshâba,
Bu hadîsi şerifin, sırrı nedir acaba?)


Buyurdu; (Sırrı şu ki, belindeki zünnârı,
Çıkar da müslüman ol, kandırma insanları.)


Genç itiraz etti ve, dedi; (Allah korusun,
Yani sen şimdi bende, zünnar mı var diyorsun?)


Buyurdu; (Şu hırkanı çıkar da öyle ise,
Zünnar olmadığını isbat et mâdem bize.)


Çıkardı hırkasını o genç istemeyerek,
Belinde bağlı zünnar, çıkınca üzüldü pek.


Yalan söylediğine utandı, mahcub oldu,
O an İslâma karşı, kalbine sevgi doldu.


Hem de bir evliyanın, Allah’ın nuru ile,
Nazar edeceğini anladı böylelikle.


Kalbinde ona karşı, duydu büyük muhabbet,
Ve getirdi aşk ile, Kelime-i şehâdet.


O zaman o büyük zat, buyurdu ki; (Ey dostlar,
Bu, kesti zünnarını ve affa oldu mazhar.


Gelin, biz de keselim, bizdeki zünnarları,
Olsun imanlarımız, kâmil ve şirkten arı.


O, maddi zünnarını kesti ve etti iman,
Biz, kalptekini kesip, bulalım tam itminan.


Şu “Kibir” zünnarını, kalpten kesip atalım,
Böylece gizli şirkten, birlikte kurtulalım.)


Şaşkına döndü herkes, onun bu sözlerinden,
İmâm’ın ayağına düştüler hepsi birden.


Herbirinin kalbinden, onun himmeti ile,
Gitti gurur ve kibir, kalmadı zerre bile.


Bu zâtın tek gâyesi, dine hizmet yapmaktı,
Her duası, İndallah kabul olan bir zâttı.


İnsanlar, hatta cinler, bu mübarek kişinin,
Yanına koşarlardı, bir dua almak için.


Yine, sevenlerinden birisi çok uzaktan,
Dergaha gelmişti ki, dua alsın bu zâttan.


Az sonra, güzel yüzlü, şık giyimli genç biri,
Gelip dua istedi ve çıkıp gitti geri.


Lakin gelen misafir, çok merak etti onu,
Sual etti İmam’dan, onun kim olduğunu.


Buyurdu; (Melek idi, biraz önce gördüğün
Dua istemek için, bize gelir bazı gün.)

Abdülhâlık Goncdüvâni “kuddise sirruh” (3) 04/06/1999

Dünyaya feyiz saçan, çok büyük bir veliydi,
Sohbeti, dinleyene pek çok faideliydi.


En bâriz vasfı idi, güler yüz ve tatlı dil,
Çok merhametli olup, cömertti, cimri değil.


O, bir gün buyurdu ki; (Bu din, ilim dinidir,
İlim de, ehil olan âlimden öğrenilir.


“Âlim” ona denir ki, âmildir ilmi ile,
Değilse, âlim denmez çok şeyler bilse bile.


İlmiyle âmil alan bir âlim yoksa eğer,
O zâtların yazdığı kitap da fayda eder.


O hâlis kitaplardan, her gün sekiz sahife,
Okunsa îfa olur, bu çok mühim vazife.


Lâkin yalnız ilimle kurtulamaz bir kişi,
Amel eylemeyince, mahşerde zordur işi.


İlim, amelden sonra, lazımdır bir de ihlâs,
Bunsuz da azablardan kurtuluş mümkün olmaz.


Şeytan da âlim idi, çok şeyi biliyordu,
İhlâsı olmayınca, huzurdan tard olundu.


“Bel’âm-ı Bâura” da, âlimdi daha önce,
İmansız gitti lâkin, ihlâsı kaybedince.


“İhlas” şu demektir ki, her amelin, her işin,
Yapılması demektir, sadece Allah için.


Kullar beğensin diye, yapılırsa bir amel,
Kabul olunmasına, bu niyet olur engel.)


Bir gün de buyurdu ki, (İhlâsı elde etmek,
İhlaslı kişilerin yanında kolaydır pek.


Yeter ki, o kişinin ihlâslı olduğuna,
İnanıp onu sevsin, bu, kafi gelir ona.


Böyle kamil bir zata muhabbet ve hüsnü zan,
Edenin de, ihlâsa ermesi olur âsân.


Zira bu büyüklere, varsa sevgi ve hizmet,
Kendiliğinden gelir, ondan yardım ve himmet.


Onlar himmet ederse, güç işler kolay gelir,
Zira veli himmeti, dağı bile devirir.)


Yine o buyurdu ki; (Mütevazı olunuz,
Muvaffak olmak için, çok mühimdir bu husus.


Aşağı görüyorum, kendimi her insandan
Ve küçük görüyorum, hatta bir karıncadan.


Tevazu göstereni, yükseltir Hak teâlâ,
O tevâzu ettikçe, yükselir daha a’lâ.


Aksine, kibredeni alçaltır cenab-ı Hak,
O da büyüklendikçe, küçük görür onu halk.


Hele mahşer gününde, gurur ve kibirliler,
Ayak altında kalıp, çok hakaret görürler.


Kolay gidiliyorsa, bir kimsenin yanına,
Mütevazı kimsedir, müjdeler olsun ona.


Eğer kaçılıyorsa, yanından bir kişinin,
Büyük bir felakettir, bu hali onun için.