Adülehad Nûri “Kuddise sirruh” (1) 15/08/1999

İlaçlar fayda vermez


“Abdülehad Nûri” ki, büyük bir evliyadır,
Hal ehli kimse olup, kerametleri vardır.


Peygamber-i zişanın manevi emri ile,
İstanbul’dan, bir ara yollandı “Midilli”ye.


Orada, “Yetmiş kişi” vardı ki gayri müslim,
Onun vasıtasıyla oldular halis mü’min.


Bu veli, İstanbul’un Sultanahmet, Bayezid,
Gibi camilerinde, vazederdi çok vakit.


Vefatı yaklaşınca, son verip bu derslere,
Kendisini tamamen verdi ibadetlere.


O sene Muharremde, rahatsız oldu biraz,
Hekimler ilaç yapıp, eylediler Ona arz.


Lâkin kabul etmeyip, almadı hiçbir ilaç,
Buyurdu ki, (Bunlara, şimdi yoktur ihtiyaç.)


Hekimler hayret edip, verdiği bu cevaba,
Dediler ki; (Efendim, hikmet nedir acaba?)


Buyurdu (Hiçbir ilaç faide vermez artık,
Zira biz, ahirete gitmeye davet aldık.)


Hastalığı gün be gün, ziyade oldu daha,
Ve yedi gün sonunda, vasıl oldu Allaha.


Bu mübarek velinin gaslini yapan kimse,
Diyor ki; (Oldu o gün, acaib bir hadise.


Ne tarafa çevirmek isteseydim Onu ben,
Dönerdi o tarafa hemen kendiliğinden.)


Talebesi içinde, “Hacı Sâdık Efendi”,
Bir sene Beytullaha gitmeğe niyetlendi.


Hocasından müsaade alan bu Hacı Sâdık,
Bir kervana katılıp, o yola düştü artık.


Lâkin yolda giderken, her tehlike ânında,
“Abdülehad Nuri”yi görüyordu yanında.


Bu şekilde Kâ’beye vâsıl oldu nihayet,
Onu, o yerde dahî görünce etti hayret.


Haccını eda edip, geriye geldiğinde,
Baktı, Hacca gitmemiş, oturuyor evinde.


Bir gün de, bu veli zât, bâzı sevdikleriyle,
Boğaza gitmiş idi, gezinmek gayesiyle.


Sonra, sohbet eyledi bir yerde oturarak,
Dinleyenler neş’e ve sürûra oldular gark.


Birisi arz etti ki; (Bazı eski veliler,
“Altın”a çevirirmiş, toprağı isteseler.)


Abdülehad Efendi, dönüp o sevdiğine,
Bir avuç toprak alıp, koydu onun eline.


Hayret içerisinde gördü ki o sevdiği,
Ânında vâki oldu, az önce söylediği.


Yâni “Altın” olmuştu, elindeki o toprak,
Hepsi de gördü bunu, âşikâre olarak.


O böyle dediğine utandı fevkalâde,
Bu veliye sevgisi, arttı daha ziyade.)

 

Abdülehad Nûri “kuddise sirruh” (2) Suç kimde? 16/08/1999

“Abdülehad Efendi” sâhib-i kerametti,
Bir gün talebesinden, bir hizmet rica etti.

Üsküdar’da, bir işin halledilmesi için,
Oraya gitmesini istedi bir kişinin.

Ve lâkin vardı o gün çok, fırtına ve rüzgar,
Böyle fırtınalarda, çalışmazdı kayıklar.

Talebeler bilince bu hâlini denizin,
“Peki” diyemediler, karşıya geçmek için.

Ve lâkin bir tanesi vardı ki talebeden,
Üstâdının emrine “Peki” dedi o hemen.

Abdülehad Efendi, memnun oldu gâyetle,
Buyurdu ki; (Evladım, git ve gel selâmetle.)

Bu hayır duâsını alınca mürşidinin,
Gitti Eminönü’ne, karşıya geçmek için.

Yüz’e yakın kayıkçı var idi o gün, fakat,
Hiç birisi bu işe etmedi muvafakat.

Dediler ki; (Evladım, baksana şu rüzgara,
Bu fırtınalı günde, kim geçer Üsküdar’a?)

Lâkin o, duymuyordu onların dediğini,
Yapmağa kararlıydı üstadının emrini.

Nihayet bir kayıkçı ondaki bu ihlası,
Farkedip Üsküdar’a gitmeye oldu razı.

Ve onu bindirince, çağırıp kayığına,
Bütün şiddeti ile sürüyordu fırtına.

Lakin bir “Ok atımı” yol almamışken henüz,
Fırtına sakinleşip, sütliman oldu deniz.

Çok kısa bir zamanda, gidip avdet ettiler,
Olmadı bu müddette, bir üzüntü ve keder.

Talebe, üstadına gelip bilgi verince,
Üstadı onun için, dualar etti nice.

O talebe diyor ki; (Alınca bu duayı,
Kalbim zikreder oldu, her an Hak teâlâyı.)

Abdülehad Efendi, bir camide nasihat,
Ederken, kürsüsüne, pusula koydu bir zat.

Üzmek için yazmış ki; (Sizin gavs olduğunuz,
İnsanlar arasında, söyleniyor ba husus.

Senin de gavs olduğun doğru ise eğer ki,
Şu caminin içinde, beni sen öldür peki.)

Bu yazıyı okuyup, tefekkür etti biraz,
Buyurdu (Sübhanallah, bu bize bir itiraz.

Biz âciz kuluz, ama, gavs biliyor bizi halk,
Lakin mahcub etmesin, onları cenab-ı Hak.

Evliya, hiç kimseye vermez hiç ezâ cefâ,
Onu üzseler bile, o affeder her defa.

Lâkin onlar, kınından çıkmış “Kılınç” gibidir,
Sen gidip, o kılıca çarparsan, suç kimindir?)

O sırada camide işitildi bir feryat,
O notu yazan kişi, düştü ve etti vefat.)

 

Abdülehad Nûri “rahmetullahi aleyh” (3) 17/08/1999

Bir duası ile...


Bir kadı var idi ki, Abdurrahman isminde,
Çok kadılık yapmıştı, Kudüs ve Kahire’de.


Evi de Abdülehad Efendi” dergahının,
Bitişiğinde olup, aşığıydı bu zâtın.


O bir gün heyecanla gelerek bu veliye,
Yalvardı; “Oğlum için, bir duâ edin” diye.


Oğlu, “Tâun” derdine, birden yakalanmıştı,
Diğerleri hep ölmüş, tek bu oğlu kalmıştı.


Cevaben buyurdu ki; (Ben aciz bir kimseyim,
Onun kurtulmasına, yok elimde bir şeyim.)


Sonra geçti içeri, iki rek’at bir namaz,
Kılıp, Hak teâlâya eyledi duâ, niyaz.


Sonra kalkıp dedi ki; (Oğlunuz buldu sıhhat,
Evinde, elbiseyle dolaşıyor şu saat.)


Ayrılıp sevinerek, evine geldi kadı,
Gördü ki hakikaten, sıhhat bulmuş evlâdı.


Yine bu evliyanın vardı bir talebesi,
Çok idi üstadına bağlılığı, sevgisi.


Bu talebe, zamanla ederek sa’y-ü gayret,
Çalışıp, kadılığa yükseldi en nihayet.


Sonra tayin olundu, bir yere “Kadı” diye,
O yere gitmek için, gidip bindi gemiye.


Az sonra bir fırtına, bir rüzgar bindirerek,
Parçalandı gemide ne varsa yelken, direk.


Ediyorken her kişi, âh-ü figân ve feryat,
Yetişti o sırada hazreti Abdülehad.


Yolculara görünüp, buyurdu; (Ey insanlar,
Niçin bağırırsınız, ne bu feryat figanlar?)


Deniz de bir mahluktur, yapar emredileni,
Kurtarır Hak teâlâ elbet “Allah” diyeni.)


Sonra da el kaldırıp, edince duâ, niyaz,
Deniz sakinleşerek insanlar oldu halâs.


Bir gün de vezirlerden birisi, bu veliye,
Bir kese “Altın” alıp, etti ona hediye.


Daha sonra oturup, dinledi sohbetini,
Lakin şöyle düşünüp, çok beğendi kendini.


“Bu kadar çok kıymetli, hem bu kadar çok fazla,
Hediyyeyi, hiç kimse, kimseye vermez asla.”


Böyle düşündüğünü anlayıp o veli zat,
Sohbetini keserek, vezire döndü bizzat.


Buyurdu ki; (Ey vezir, getirdiğin bu altın,
İle minnet etmeğe kalkışma bize sakın.


Toprak ile farksızdır bizce bunlar tamam mı?)
Der demez “Toprak” oldu, altınların tamamı.


Vezir düşündüğüne utandı, oldu tuhaf,
Huzuruna giderek, yalvarıp diledi af.

 

Abdülehad Nûri “rahmetullahi aleyh” (4) 18/08/1999

Rüyadaki ikaz!


“Körükçüzâde” diye, vardı ki âlim bir zât,
Bu veliye soğukluk duyuyordu o bizzat.


Her gün Süleymaniye Camii’nde ders ve va’z,
Edip, İslâmiyeti ediyordu halka arz.


Lâkin onun hakkında, hakikate mugayir,
Kelâmlar ediyordu, “Kötülüğüne” dair.


Abdülehad Nûri’nin talebeleri ise,
Bunları işiterek, düşerlerdi yeise.


Onun bu sözlerinden, rahatsız olup gayet,
Onu, hocalarına eylediler şikayet.


Buyurdu; (Evlatlarım, sabrediniz az daha,
Onun bu düşmanlığı, dönüşecek dostluğa.)


Fazla zaman geçmemiş idi ki bu veli zat,
Dergahta talebeye ediyorken nasihat,


Buyurdu; (Biraz sonra, Körükçüzade Hoca,
Bu dergahtan içeri girecektir doğruca.)


İnanamıyorlardı talebeler buna hiç,
Herbirinin kalbini, sardı büyük bir sevinç.


Onun dediği gibi, hakikaten az sonra,
Körükçüzade hoca, gelip girdi huzura.


Bu büyük evliyanın eline sarılarak,
Hürmet ile öptü ve, ağladı hıçkırarak.


Ona buyurdular ki; (Mâlumumdur rüyanız,
Şimdi lütfen söyleyin ne ise muradınız.)


Körükçüzade ise, arz etti ki ona ilk,
Efendim, kırk senedir yaparım müderrislik


Bunca yıl, câmilerde ederek her gün vaaz,
Resûlün sünnetini, hep eyledim halka arz.


Lâkin Resûlullah’ın mübarek nûr cemali,
Görünmedi rüyada, dert ettim ben bu hâli.


Her gün Onun dinine, hizmet eyledim de hep,
Ne için bu şereften mahrum oldum ben acep?”


Ben bunu düşünerek, yattığımda dün gece,
Gayet ruhaniyetli rüya gördüm şöylece.


Bana nida etti ki, rüyada bir münadi;
“Kalk da Abdülehad’ın dergahına git haydi.”


Bu derdimin ilacı sizde imiş efendim,
Bir himmet eyleyin de, hallolsun iş bu derdim.


Abdülehad Efendi, eğilip biraz ona,
Bir şeyler fısıldadı, gizlice kulağına.


Körükçüzade buna sevinmişti be gayet,
Gitti ve ertesi gün, yeniden etti avdet.


Dedi ki; (Ey efendim, sevinçliyim bir nice,
Zira bu devlet ile, şereflendim bu gece.


Kırk yıldır bu şerefe ermemişken mâlesef,
Sizin himmetinizle, bugün oldum müşerref)


Soğukluğun yerine, “Sevgi” doldu o kalbe,
Hatta o günden sonra, oldu Ona talebe.

 

Abdülehad Nûri “rahmetullahi aleyh” (5) - Üç akçe... – 19/08/1999

“Mahmud Efendi” diye vardı bir talebesi,
Pek çoktu bu velîye bağlılığı, sevgisi.

Geldi Mahmud Efendi, hanım ve çocuğuyla,
Bir ev kiralayarak, yerleşti İstanbul’a.

Abdülehad Efendi, bu Mahmud Efendiye,
O zamanlar “Üç akçe” vererek harçlık diye,

Buyurdu ki; (Saymazsan, daha ziyadeleşir,
Hatta ölene kadar, bu size kafi gelir.)

Mahmud Efendi der ki; (Aldım o üç akçeyi,
Onları kullanırdım, almak için herşeyi.

Üstâdımın emriyle onları hiç saymadım,
Yedi sene, onlarla geçimimi sağladım.

Lakin sayma arzusu olurdu bende fazla,
Yine de sabrederek, saymazdım onu asla.

Fakat bir gün bu arzu, bana galip gelerek,
Saydım o akçeleri, nefsime yenilerek.

“Beşyüz akçe” idi ki, azaldı gün geçtikçe,
Ve bir kaç gün geçmeden, kalmadı tek bir akçe.)

Bir de “Ali Efendi” vardı ki talebeden,
Bu zât Kastamonu’da otururdu önceden.

Kendisi anlatır ki; (Zuhur etti bir işim,
Bu yüzden İstanbul’a bir sene gitmiş idim.

Abdülehad Efendi, o zamanlar Bayezid,
Camii şerifinde ders verirmiş çok vakit.

Öğrenince va’zını, Bayezid camiinde,
Gittim ki görüşeyim, büyük merak içinde.

Va’zını dinleyince, duygulandım be gâyet,
Kalbimde, ona karşı duydum büyük muhabbet.

Elini öpüyordu cemaat bu kişinin,
Ben de girdim sıraya, elini öpmek için.

Dikkatimi bir husus çekmişti ki o günü,
Kapalı tutuyordu, açmıyordu gözünü.

El öpüp bir rüyamı söylemeden ben daha.
Dedi; (Ali Efendi, bekliyorum dergaha.)

İsmimle hitap etti, daha çok ettim hayret,
Üç gün sonra dergaha gidip ettim ziyaret.

Elini öpmek için, vardığımda yanına,
Gözü kapalı idi, bakmadı yine bana.

Ve lakin buyurdu ki; (Ne için geç kaldınız?
Şöyle değil mi idi, o geceki rüyanız?

Tabiri şöyledir ki, geçince yirmi sene,
Temelli gelirsiniz, İstanbul beldesine.

O zaman Üsküdar’da ikamet eyleyiniz,
Zira o topraklarda olur sizin yeriniz.)

Aradan yirmi sene geçince, hakikaten,
Taşındık İstanbul’a, hiç niyette yok iken.

İstanbul yakasında mekan tuttuk hakikat,
Bunu, “Yirmi yıl” önce, demişti bize o zât.

 

Abdülehad Nûri “kuddise sirruh” -1- 27/09/2000

 

Sevgi muhabbet...


Allah adamlarından büyük âlim, evliyâ,
Onun irşâdı ile din ilmi oldu ihyâ.


Bu zât buyuruyor ki; (Hayırlıysa bir kimse,
Hak teâlâ o kulu hayra eder vesîle.


Mü’minler arasında varsa sevgi muhabbet,
İşte odur Allah’ın en sevdiği ibâdet.


Ve hattâ bu muhabbet, şartıdır îmânın da,
Yâni bu şart yok ise, yok olur o îman da.


Nasıl vakit girmesi, şart ise namaz için,
İki şarta bağlıdır, îmanı da kişinin.


Birincisi şudur ki, “Can boğaza gelmeden,
Allah ve Peygambere inanmaktır önceden.”


Çünki perde kalkınca, her şey olur âşikâr,
O zaman inansa da, edilmez hiç itibar.


Çünki O inanmadı Peygamberin sözüne,
Hakikati görünce, inandı gördüğüne.


Fir’avn da boğulurkan kalktı gözden perdesi,
“İnandım” dediyse de, olmadı faidesi


Öbür şart “Hubb-i fillah hem de “Buğd-i fillah”tır,
Yâni sırf Allah için sevip düşman olmaktır.


Müslümanı, Müslüman olduğu için sevmek,
Kâfiri de, küfründen ötürü hiç sevmemek.


İmânın altı şartı geçerli olmak için,
Lâzımdır bu iki şart, doğrusu budur işin.)


Yine bir sohbetinde buyurdu ki bu velî;
(Her şeyden yüz çevirip, kul Rabbini sevmeli


Allahü teâlâdan başka şeyleri sevmek,
İki türlü olur ki, bunları bilmek gerek.


Biri, “Kalp” ve “Beden”le, bir nesneyi sevmektir,
Ona, kalp ve bedenle kavuşmak istemektir.


Cahil Müslümanların böyledir ki sevmesi,
Bundan halâs olmaktır tasavvufun gayesi.


Böylece kalpte yalnız, “Allah sevgisi” olur,
Ve insan böylelikle gizli şirkten kurtulur.


Tasavvufa girmenin tek gayesi de zâten,
İnsanı “gizli şirk”ten kurtarmaktır esâsen.


Hattâ Hak teâlânın, (Ey îman sahipleri,
İman ediniz) diye Kur’ândaki bu emri,


Meâlen şöyledir ki; (Yaparak çok ibadet,
İman-ı hakikiye kavuşunuz nihayet.)


Yine En’âm sûresi yüzyirminci âyette,
Buyurulan emir de yine bu mâhiyette.


(Organlarla işlenen ve kalple olagelen,
Günahları terk edin) buyuruldu meâlen.


Kalpte, Hak teâladan başka şeye muhabbet,
Olamayacağını emrediyor bu âyet.


Bir kalp ki, Sahibinden gayriye tutulmuştur,
Ne hayır gelir ondan, zîra o mahvolmuştur.)

 

Abdülehad Nûri “Kuddise sirruh” -2- 28/09/2000

 

En akıllı kimse...


Allah adamlarından olan bu mübarek zât,
Bir gün “iman” hakkında şöyle verdi izâhat:


(Mü’minler arasında varsa sevgi muhabbet,
İşte odur Allah’ın en sevdiği ibâdet.


Ve hattâ bu muhabbet, şartıdır îmanın da,
Yâni bu sevgi yoksa, yok olur o îman da.


Bir mü’min, bir mü’mine, sırf Müslümanlığından,
Ötürü buğzederse, o olamaz Müslüman.


Kavga edecekseniz, edin siz kendinizle,
Sakın bir Müslümana, bakmayın yan göz ile.


Şudur ki günahlardan en bayağı ve çirkin,
Mü’mine, nefret ile bakmasıdır kişinin.


Başını seccadeden, hiç kaldırmasa bile,
Hak eder Cehennemi bu büyük günah ile.)


Bir gün de buyurdu ki; (Çok sakının küfürden,
Zîra küfrün cezâsı, yanmaktır ebediyyen.


Mü’minin çok günahı olsa da, o gün yine,
Sonsuz azabta kalmaz, îmanı hürmetine.


Ebedî saâdete kavuşabilmek için,
İman ile ölmesi lâzım gelir kişinin.


Birinin çok nâdide inci mücevherleri,
Olursa, koyacak yer bulamaz o şeyleri.


Hırsız çalmasın diye, arar türlü çâreler,
Hattâ kaçar uykusu, bu yüzden çok geceler.


İşte îmanımız da, böyle çok kıymetlidir,
Onu korumak için, tir tir titremelidir.


Eğer islâmiyyeti iyi bilirse insan,
Getirmez îmanına asla zarar ve ziyan.)


Yine buyuruyor ki, bu velî vaazında;
(Ey insanlar, bu dünya bir “Çöplük”tür aslında.


Görünüşte çok tatlı, taze, güzel sanılır,
Aslında hiçbir işe yaramayan bir maldır.


Bu dünya, yaldızlanmış “Necaset”tir esasen,
Yahut şeker kaplanmış “zehir”dir sanki aynen.


Bir Müslüman ölürken, aile fertlerini,
Çağırıp şöyle yapsa, en son vasiyyetini:


Dese ki; (Bu zamanın en akıllısı kimse,
Bıraktığım malları, verin hep o kimseye.)


“Zâhid”e verilmesi elbette îcap eder,
Çünki zâhid, dünyaya vermez hiç kıymet değer.


Hiç düşkün olmaması, onun dünya malına,
Kuvvetli bir delildir, aklının çokluğuna.)


Bir gün de buyurdu ki; (İnsanların nefsleri,
“Başa geçmek” sevdâsı içindedir ekseri.


Tek arzusu, şef olmak, âmir olmaktır onun,
İster ki, herkes ona alçalsın, eğsin boyun.


Hak teala buyurdu; (Nefsine düşmanlık et,
Çünki senin o nefsin, düşmandır bana elbet.)

 

Abdülehad Nûri “Kuddise sirruh” -3- 29/09/2000

 

Ölüm çok yakın!..


Bu zât buyuruyor ki; (Çabuk biter bu dünya,
Bu hayat bir hayâldir, yâhut sanki bir rüyâ.


Bu fâniye aldanan, bulamaz huzur sevinç,
Aklı olan, gönlünü kaptırır mı buna hiç?


Sadece “dünya için” çalışırsa bir kimse,
Verir Allah dünyalık murâdı her ne ise.


Eğer “Âhiret için” çalışırsa bir insan,
Allah, ikisini de o kula eder ihsan.


Dünya ile âhiret olamaz bir arada,
Âhirete çalışan, kavuşur dünyaya da.


Ey insanlar bilin ki, ölüm hak, âhiret hak,
Bugün yarın herkese o gelecek muhakkak.


İnsan ne gâfildir ki, hiç düşünmez yarını,
Sayar ve hesab eder parasını, malını.


Lâkin her gün binlerce alıp verir de nefes,
Hiç bunları saymağı hâtırına getirmez.


Halbuki her nefesten hesap var âhirette,
O, bunlardan bî-haber ömür sürer gafletle.


Bir iki saniyelik bir iştir ölüm hâli,
Ölünce yarım kalır hesapları, hayâli.


Halbuki gerçek mü’min, yatağa yattığında,
“Ölüm”ü hazır bilir yastığının altında.


Uyandığı vakit de karşısında görür hep,
Fazla uzun emeller düşünmez bundan sebep.)


Bir gün de buyurdu ki; (Düşmandır nefis bize,
Ona yardımcı olmak, isyandır Rabbimize


Yâni bu alçak nefsin, para mal, makam mevkî,
Ve herkesi kendinden aşağı görmek gibi,


İsteklerini yapmak, ona yardım etmektir,
Bu ise, bir kul için en büyük felâkettir.


Lâkin bu zikredilen dünyalık zînetleri,
Yâni mal mevki makam, rütbe gibi şeyleri.


Sadece “Allah için”, iyi, hâlis niyetle,
İsteyip elde etmek günah olmaz elbette.


Yâni bu isteklerde, olursa hâlis niyet,
Helâl ve câiz olup, olur hem de ibadet.


Allahü teâlânın dünyayı sevmemesi,
Ona, zerre miktarı bir kıymet vermemesi,

 


Nefsi, isteklerine kavuşturduğundandır,
Ona, her arzusunda yardım eden “Dünya”dır.


Bütün Peygamberlerin gelmesindeki sebep,
Yâni islâmiyyetin emir yasakları hep,


Ezmek, kırmak içindir bu azgın nefisleri,
Zîra dîne uydukça, azalır istekleri.


Onun arzularını tam yok etmek için de,
Tam uymak lâzım gelir islâma her işinde.


Nefis kurtulmadıkça bu hastalık ve dertten,
Kul, mahrum ve uzaktır ebedî saâdetten.)

 

Abdülehad Nûri “Kuddise sirruh” -4- 30/09/2000

 

Ölümü hiç unutma!..


Allah adamlarından olan bu mübarek zât,
Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasihat:


(Aslâ hiçbir kuluna zulmetmez cenab-ı Hak,
Herkes kendi suçundan cezâ görür muhakkak.


Evet, âsiler için Cehennem var, ateş var,
Lâkin herkes ateşe kendi kendini atar.


Meselâ sıhhatine etmeyip biri dikkat,
Eğer hasta olursa, kimde olur kabahat?


Yine zehir içip de, ölürse bir kişi de,
Neticede kabahat kimde olur bu işte?


Hak teâlâ Kur’ân’da müteaddit defalar,
İkaz buyuruyor ki; “Cehennem var, azab var.


Ben takdir eyledim ki, günah işleyenleri,
Cehennemde yakayım, yapmayın bu şeyleri.”


Buna rağmen günahla geçer ise bu ömür,
Bulunur mu mahşerde bir bahane ve özür?


Ey insan, ermek için ebedî seâdete,
Bütün hücrelerinle tam yönel âhirete.


Ölüm ve âhireti hiç çıkarma yâdından,
Yakın bil ecelini, hem de bugün yarından.


Dünya işlerine de, çalış, ihmâl etme ki,
Bu şekilde huzura erilir elbette ki.


“Ölüm”ü çok düşünen, ona tam hazır olur,
Bu hâl de, o kimseye elbette verir huzur.


Eceli geldiğinde telâş etmez katiyyen,
Çünkü hazırlığını o yapmıştır kâmilen


Halbuki düşünmezse hiç ölümü bir insan,
Bir telâşa kapılır, eceli geldiği an.


O da hazırlığını yapsaydı daha önce,
Telâşa kapılmazdı Azrâil’i görünce,


Ayrıca, kim ölümü çok düşünürse şâyet,
O kimsenin ömründe, olur yümün bereket.)


Bir gün de buyurdu ki; (Seâdete kavuşmak,
Yalnız İslâmiyyete uymakla olur ancak.


Öyleyse tam uyun ki, ahkâm-ı dîniyyeye,
Yarın kavuşasınız rızâi İlâhiye.


Allahü teâlâyı anmak da çok mühimdir,
O’nu hiç unutmamak, hattâ O’nun emridir.


Zîra buyuruyor ki; (Ey mü’minler, Allah’ı,
Her zaman yâd edin ki, bulasınız felâhı.)


Yine buyuruyor ki; (Beni çok zikrediniz,
Dünya ve âhirette felâha erersiniz.)


Hattâ O’nu anmakta, hiç yoktur ölçü sınır,
Müslüman, her ânında Rabbini anmalıdır.


Dururken, otururken, her yerde ve her halde,
Kendini anmamızı emretti her mahalde.


“Beni hiç unutmayın” diye emr buyurmuştur,
Yâni O’nu çok anmak, bir vazife olmuştur.)