Abdülaziz Dîrînî “rahmetullahi aleyh” -1- 10/07/2000

 

Orta yolda olunuz!..


Pek mütevazı idi “Abdülaziz Dîrînî”
Daima insanlardan gizliyordu kendini.


Allahü tealaya o kadar yakın iken,
Keramet göstermeğe utanırdı Rabbinden.


Hatırından geçti ki, talebenin bir kere,
“Bir keramet gösterse üstadımız bizlere.”


Onların kalplerinden böyle düşündüğünü,
Keşf yoluyla anlayıp buyurur ki o günü:


(Yavrularım, aslında bizler yerin dibine,
Geçmeğe müstahakken, rahatız bakın yine.


Üstümüze taş yağsa, lâyık ve müstahakız,
Allah bizi bundan da hıfz ediyor bakınız.


Bu, Allah’ın en büyük nimeti bize bugün,
Bundan büyük keramet olur mu, bir düşünün.)


Bir gün de talebeye etti şöyle nasihat;
(İşlerin en iyisi, olandır orta, vasat.


Ne aşırı, ne geri, bulunun orta yolda,
Zaten bundan razıdır Allahü teala da.


Dünyanın lezzetleri aldatmasın sizi hiç,
Âhirette olacak, sonsuz huzur ve sevinç.


Bu dünya lezzetleri, fanidir, kısa sürer,
Hem de arkalarından bırakır acı keder.


Yani insan ne kadar neş’elense de bir gün,
Muhakkak arkasından gelir bir keder, hüzün.


Öyleyse aldanmayın bu dünyanın tadına,
Hazırlanın siz asıl “Âhiret hayatı”na.


Zaman akıp gidiyor, ömürler tükeniyor,
Cennet ve Cehennemden biri bizi bekliyor,


Hep “Sonra yapacağım” demekle geçti ömür,
Lâkin geçmez orada, bahaneler ve özür.


Çok yakınken insana, âhiret yolculuğu,
Buna hazırlanmayı düşünmüyor pek çoğu.)


Bir gün yine va’zında buyurdu; (Ey cemaat,
Nefis ile cihadda gösterin sabır sebat.


İbadet yapmakta da, yapmayın ki gevşeklik,
Zira “Esen yel” gibi geçip gider bu gençlik.


Hiç vakit geçirmeden çalışıp gündüz gece,
“Allahın rızası”nı tahsil edin böylece.


Bilin ki âhirette herkese vardır hesap,
Tövbesiz ölenlere, yapılır acı azab.


Hep İslama muvafık işleyin ki her işi,
Yoksa pek şiddetlidir, Cehennemin ateşi.


Sizden önce gidenler, şimdi “Âh” ediyorlar,
“Keşke bu günahları yapmasaydık” diyorlar.


Onların kaçırdığı bu fırsat şimdi sizde,
Öyleyse dine uyun her bir amelinizde.


Her kim günah işlerse, bu dünyada gülerek,
Orada Cehenneme atılır “Âh” ederek.

 

 

Abdül’aziz Dîrînî “rahmetullahi aleyh”-2- 11/07/2000

 

Aldandık nefsimize...


“Abdül’aziz Dîrînî”, büyük bir evliyadır,
Yazdığı bir eserde, şöyle buyurmaktadır.


(Ya Rabbi, sen tanıttın bize kendi zâtını,
Saçtın üzerimize, lütuf ve ihsanını.


Nimetinin deryası büyüktür pek ziyade,
Onlardan her an için, ederiz istifade.


Halk eyledin sen bizi, Mü’min anne babadan,
Bir nimet var mıdır ki, büyük olsun o bundan?


Tam sıhhatli olarak, getirdin bu âleme,
Senin bu ihsanların, gelmez yazı kaleme.


En büyük n’metin de şudur ki yâ İlahi,
Razı olduğun yolu, gösterdin bize dahi.


Sevdiğin kullarını tanıttın bize yine,
Ve bizi davet ettin, ebedi Cennetine.


Bize emrettinse de, bazı ibadetleri,
Bizedir hep onların, bütün faideleri.


Yine bazı şeyleri, etinse bize yasak,
Zararlı olduğundan haram kıldın muhakkak.


Onların yapılması, kolaydır hem de bize,
Lâkin biz nefse uyup, zulm ettik kendimize.


Yâ Rabbî, çok ise de isyan ve günahımız,
Lâkin günahımıza, çoktur pişmanlığımız.


Yâ Rabbî, affet bizi, iman ettik biz sana,
Lâkin âsi nefsimiz, aldattı bizi fena.


Bize güzel gösterdi, günah ve haramları,
Biz nefse aldanarak, işledik hep onları.


Sen de ceza vermekte, acele etmeyince,
Biz bundan da yüz bulduk ve şımardık iyice.


Affına güvenerek, sana isyan eyledik,
Nefsimiz de günaha eyledi bizi teşvik.


Halbuki bilirdik ki, çoksa da mağfiretin,
Fakat azabın dahi, çetindir gayet senin.


Bunları bile bile, aldandık nefsimize,
Sonsuz merhametinle, yine sen acı bize.


Gerçi biz sana karşı, çok isyan ettik, fakat,
Af için biz yine de, isteriz senden imdat.


Yâ Rabbî, mahşer günü hesap için Mizan’a,
Varmağa, bu günahla yüzümüz yoktur sana.


Eğer af etmez isen, bizi ey Allahımız,
Cehennem ateşine, hiç yoktur tâkatımız.


Yâ Rabbî, sen bizleri eyle af ve mağfiret,
Zira senin affının, sınırı yoktur elbet.


Sen bize “Akl-ı selim” ve “Yakin” eyle ihsan,
Sana ibadet edip, yapmayalım hiç isyan.


Çıkarıp kalbimizden bu “Dünya sevgisi”ni,
Doldur onun yerine, kendi muhabbetini.


Âhiret derdi” ile dertlendir bizi esas,
Zira bu dert yanında, başka şey dert sayılmaz.

 

 

Abdül’aziz Dîrînî “rahmetullahi aleyh” -3- 12/07/2000

 

Edep nedir?


Abdül’aziz Dirini “Âdâb Risalesi”nde,
Şunları yazmaktadır “İlim-edeb” bahsinde.


İslâm âlimlerimiz, şöyle buyurdu ki hep,
Her insana evvela, lâzımdır ilim, edeb


Sahabe-i kiram da, huzurunda Resulün,
Edeb ve huşû ile, otururdu büsbütün.


Başları önlerinde, gayet sakin ve sessiz,
Edeble dururlardı, hem de hiç hareketsiz.


Öyle ki, ağaç sanıp kuşlar o kimseleri,
Gelip üzerlerine konarlardı ekseri.


Talebe hocasını, hem de can kulağıyle,
Dinleyip her emrini, yapmalıdır ayniyle.


Hocasına her zaman, dua edip talebe,
Hak teala indinde, bulur yüksek mertebe.


Tasavvufun esası “Edeb”ten ibarettir,
Edeb, insanlar için bir “Manevi zinet”tir.


Ne kadar çok olsa da, insanda hal ve makam,
Hiç birisi Edebin yerini tutamaz tam.


Edeb’in bir tarifi “İtiraz etmemek”tir,
Büyüklerin emrine, hemen “Peki” demektir.


Allah’ın emrine de, her kim tam tâbi ise,
Dinde “Edeb sahibi” olmuş olur o kimse.)


Yine O buyurdu ki, (İslâma hizmet için,
Çalışırken, kalbini kırmayın hiç kimsenin.


Kafirin de kalbini kırmak yoktur bu dinde,
Bu, çok fena bir iştir, Hak teala indinde.


Ve hatta gönül yıkmak, Ka’beyi yetmiş defa,
Yıkmanın günahından, fazladır kat kat daha.


Nazik, kibar olmağa gayret edin her zaman,
Kaçının titizlikle, kavga münakaşadan.


Zira bunun sebebi, Kibir ile Öfke’dir,
Bunlar ise insanın, asıl felaketidir.)


Yine o buyururdu ki, (Emri ma’ruf sevabı,
Öyle çok fazladır ki, yoktur haddi hesabı.


Dağ kadar bir altını, sadaka verse insan,
Yine azdır bir altın zekatın sevabından.


Yine o buyurdu ki (Mühim olan kalb ve iç,
Zira Allah, kulunun zahirine bakmaz hiç.


İnsanlar, süslüyorlar, dışını, zâhirini,
Halbuki Hak teala görüyor her halini.


Hatta bozuk niyetle, yapsa da çok ibadet,
Hak teala indinde, bulamaz yine rağbet.


Zira Allah, sadece amele bakmaz asla,
Bakar ki o ameli yapmış mıdır ihlasla?)

 

Abdülaziz Dîrînî “rahmetullahi aleyh” -4- 13/07/2000

 

Nesfin gıdası!..


“Abdülaziz Dîrînî” âlim ve evliya zât,
Öğüt isteyenlere şöyle etti nasihat:


(Haramları öğrenip sakınınız pek fazla,
Farzları da öğrenip, yapınız tam ihlasla.


Dinimiz üç kısımdır, ilim, amel ve ihlas,
Biri noksan olursa, Müslümanlık tam olmaz.


Bu dünya bir “Hayal”dir, bitecek bir gün elbet,
Onun için dünyaya, vermeyin ehemmiyet.


Dünya, Hak tealanın men ettiği şeylerdir,
Ona, ahmak olanlar değer ve kıymet verir.


Aklı olan kul ise, çalışıp âhirete,
Kavuşur bu suretle, ebedi saadete.)


Nasihat istemişti bir genç de kendisinden,
Buyurdu ki, (Korusun Allah seni nefsinden.


O senin düşmanındır, nefsine verme fırsat.
Zira senin birinci vazifen budur bizzat.


İnsanlar sana nasıl davransın istiyorsan,
Sen de başkalarına öyle davran her zaman.


Ey insan, gafil olma, ölürsün bugün yarın,
O gün olmaz faydası, sana yakınlarının.


Çok iyi hazırlan ki, ölüm ve sonrasına,
O gün başkalarının faydası olmaz sana.


Ve senin “Kabir” diye, mekanın var ki bir de,
Bu ömürden daha çok kalırsın o kabirde.)


Bir gün de buyurdu ki; (Allahü tealanın,
Sevgisine kavuşmak isteyen bir insanın,


Önce, itikadını düzeltmesi lâzımdır,
Sonra fıkıh öğrenip, bunları yapmalıdır.


Sonra yapılacak iş, kavuşmaktır ihlâsa,
Kalbi temizlemektir, masivadan bilhassa.


Bir kalp ki tutulmuştur, sahibinden gayriye,
O kalp “Hasta” demektir, muhtaçtır tedaviye.


Hatta kurtulmadıkça, kalp bu hastalığından,
Hiç hakiki îmana kavuşamaz o insan.


Yâni İslamiyete, uymak hayli güçleşir,
Farzı yapmak zahmetli, haramlar tatlı gelir.


Kalbin bu hastalığa yakalanmasına hep,
Nefsin arzularına uymaktır asıl sebep.


Çünkü nefis Allaha düşmandır, hem de fazla,
O’na ibadet etmek, arzu etmez o asla.


Nefis, haddizatında, kendine de düşmandır,
İnsana haramları işletmekten zevk alır.


Eğer İslamiyete uyarsa bir kimse tam,
Kalbi bu hastalıktan kurtulup, olur sağlam.


Hatta İslamiyeti, iyi tatbik ettikçe,
Nefis gıdasız kalıp, zaifleşir gittikçe.


Haram ve günahlardır zira nefsin gıdası,
Haram işlememekle, olur iyi olması.)