ADALET
BEŞİNCİ BÂB
Şimdi, adaletin ne olduğunu bildirelim: Adalet, iyi huyların en şereflisidir. Âdil kimse, insanların en iyisidir. Adalet; ittifâk, müsâvât demektir. İki şeyin yâ kendileri veya sıfatları müsâvî olur. Benziyen yerlerinde birleşmişler demektir. Demek ki adalet, birlikten, vahdetten doğmaktadır. Vahdet ise, en şerefli bir sıfat, en üstün bir hâldir. Çünkü, bütün varlıklar bir varlıktan meydana gelmiştir. Âlemde rastlanan her birlik, hakîkî biricik varlığa benzemektedir. Her varlık, o bir olan varlıktan olduğu gibi, her birlik, o birdendir. Ölçme, karşılaştırma işlerinde, müsâvât yâni eşitlik gibi şereflisi, kıymetlisi yoktur. Mûsikîde bu mes'ele daha mufassal tedkîk edilmektedir. İşte bunun için, iyiliklerin en şereflisi adalettir. Adalet, ortada olmaktır. Ortadan ayrılanda adalet olmaz. Üç yerde adaletin bulunması lâzımdır:
1 - Bir malı, bir nîmeti bölerken adalet ile bölmek lâzımdır.
2 - Muamelatta, alış verişte adalet lâzımdır.
3 - Ukûbâtta, cezâ vermekte adalet lâzımdır. Bir kimse, birisine korku verse, saldırsa, bu kimseye de, öyle yapılması lâzımdır. [Fakat, bu karşılığı ancak hükûmet yapar. Kendisine saldırılan kimse, buna karşılık yapmamalı, bunu emniyete, mahkemeye haber vermelidir. Müslüman, hem islâmiyete uyar, günah işlemez. Hem de kanûna uyar, suç işlemez.] Adalet olunca, herkes korkusuz yaşar. Adalet, korkusuzluk demektir.
Adalet nedir? Bunu insan aklı ile bulmak çok güç olduğu için, Allahü teâlâ, kullarına acıyarak, memleketleri korumak için, bir ölçü âleti gönderdi. Bu ilâhî ölçü ile, adaleti ölçmek kolay oldu. Bu ölçü, Peygamberlerin getirdikleri dinlerdir. İslâmiyete nâmus-i ilâhî de denir. Bugün ve kıyâmete kadar kullanılması emrolunan ilâhî ölçü, Muhammed aleyhisselâma gönderilen şeriattir. Bu ölçüden sonra, bir de ikinci ölçü verilmiştir. Bu da, sözü geçen hâkimdir. İnsan, medenî olarak yaratılmıştır. Yâni, öyle yaratılmıştır ki, birbirleri ile karışmak, bir arada yaşamak, yardımlaşmak zorundadırlar. Hayvanlar, medenî yaratılmadı. Medînede, şehirde birlikte yaşamaya mecbûr değildirler. İnsan nâzik, zayıf yaratıldığı için, pişmemiş yemek yiyemez. Gıdâ, elbise ve binânın, hazırlanması lâzımdır. Yâni, sanatlara ihtiyaç vardır. Bunun için de, araştırmak, düşünmek ve tecrübe yapmak, çalışmak lâzımdır.
[İslâmiyet fenni, tekniği, çalışmağı, güzel ahlâkı teşvîk etmekte, emreylemektedir. İngilizler ve komünistler, islâmiyete alçakca iftirâ ediyor. İslâmiyet, insanları uyuşturmakta, çalışmağı frenlemektedir diyerek, küstahca yalan söylüyorlar. İslâm memleketlerinde avladıkları, aldattıkları, câhil, soysuz kimselere, bol para ve mevkı' sağlıyarak, onları da, böyle konuşturuyorlar. Fenni, ilmi, çalışmağı emreden, çalışanları öven âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler meydanda dururken, bu alçak, hayâsızca iftirâlar, güneşi balçıkla sıvamaya benziyor. İngilizler, islâmiyete sinsice saldırıyor. İslâmiyeti içerden yıkıyorlar. Yalanlarına gençlerin kolay aldanmalarını sağlıyabilmek için, islâm bilgilerini, din kitaplarını yok ediyorlar. İslâmiyete hücûm etmek için, Londrada (Müstemlekeler nezâreti) kurdular. Burada hâin plânlar hazırladılar. Binlerce câsûs yetiştirdiler. Tuzaklarına düşen câhil, soysuz din adamlarından, Necdli Abdülvehhâb oğlu Muhammed ve Der'iyye emîri Sü'ûd oğlu Muhammed ile işbirliği yaparak ve milyonlarca lira ve silâh kuvvetleri ile (Vehhâbîlik) bid'at fırkasını kurdular. Müslümanların hâmîsi, bekçisi olan Osmanlı devletini içerden yıktılar. (İngiliz câsûsunun itirafları) kitabına bakınız!
Abdürreşîd İbrâhîm efendi, 1328 [m. 1910] da İstanbulda basılan türkçe (Âlem-i islâm) kitabının ikinci cildinde, (İngilizlerin islâm düşmanlığı) yazısının bir yerinde diyor ki: (Hilâfet-i islâmiyyenin bir an evvel kaldırılması, ingilizlerin birinci düşünceleridir. Kırım muhârebesine sebep olmaları ve burada türklere yardım etmeleri, hilâfeti mahv etmek için bir hîle idi. Pâris muâhedesi, bu hîleyi ortaya koymaktadır. [1923 de yapılan Lozan sulhunun gizli maddelerinde, bu düşmanlıklarını açıkça bildirmişlerdir.] Her zaman müslümanların başına gelen felaketler, hangi perde ile örtülürse örtülsün, hep ingilizlerden gelmiştir. İngiliz siyâsetinin temeli, islâmiyeti yok etmektir. Çünkü, islâmiyetten korkmaktadırlar. Müslümanları aldatmak için, satılmış vicdanları kullanmaktadırlar. Bunları islâm âlimi, kahraman olarak tanıtırlar. Sözümüzün hülâsası, islâmiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir.) Abdürreşîd efendi, 1363 [m. 1944] de Japonyada vefât etti.
İslâmiyet, fenne, tekniğe, çalışmaya mani olur mu? İnsan, her ihtiyacını hazırlamaya mecbûrdur. Bunu hazırlıyan da, fen ve sanattır ve çalışmaktır. Bir insanın her sanatı öğrenmesi, mümkün değildir. Herbir sanatı mu'ayyen kimseler öğrenir, yapar. Herkes, kendine lâzım olan şeyi, bu sanat sahibinden alır. Bu sanat sahibi de, kendine lâzım olan başka birşeyi, onu yapan diğer sanat sahibinden alır. Böylece, insanlar birbirlerinin ihtiyaçlarını te'mîn eder. Bunun için, insan yalnız yaşıyamaz. Bir arada yaşamaya mecbûrdurlar. Medeniyet demek, (Tâmîr-i bilâd ve terfîh-i ibâd) için, bir arada yaşamak demektir.]
İnsanlar bir araya gelince, açıkgözler, başkasının hakkına saldırır. Zulmedenler olur. Çünkü, her nefis, istediğine kavuşmak ister. Tatlı olanı almaya uğraşır. Bu şeyleri istiyen birkaç kişi çekişmeye başlar. Bir leşe toplanan köpeklerin birbirlerine hırlamaları gibi, aralarında döğüşme başlar. Bunları ayırmak için, kuvvetli bir hâkim lâzım olur. Alış verişte, herkes kendi yaptığının daha kıymetli olduğunu söyler. Yapılan şeylerin karşılıklı değerlerini adalet ile ölçmek lâzım olur. Eşyanın değerlerini karşılıklı ölçen şey, altın ile gümüştür. Yâni paradır. Altın ile gümüşe (Nakteyn) denir. Her milletin kullandığı kâğıd liralar, şimdi hep altın karşılığıdır. Yâni, altını çok olan hükûmetler, çok kâğıd para basabilir. Altını az olan, kâğıd parayı çok basarsa, bunların kıymeti olmaz. Çünkü, Allahü teâlâ, altın ile gümüşü para olarak yaratmıştır. Başka hiçbirşey, altının yerini tutamaz. Bunun içindir ki, zekâtın altın veya gümüş olarak hesap edilmesi ve verilmesi emrolunmuştur. Eşyanın kıymetlerini altın ve gümüşle, adaleti gözeterek ölçecek âdil bir hâkim lâzımdır. Sözü geçer olan bu hâkim de, hükûmettir. Âdil bir hükûmet, zulmü, işkenceyi önler. Allahü teâlânın emrettiği adaleti te'mîn eder. Eşyanın kıymetlerini, adalet ile tesbît eder.
Demek ki, insanlar arasında adaleti te'mîn etmek için üç şey lâzımdır: Nâmus-i rabbânî, hâkim-i insânî ve dinâr-ı mîzânî. Bunlardan en kuvvetlisi, en büyüğü, nâmus-i rabbânî olan islâmiyettir. Dinler, Allahü teâlânın adaleti sağlamak için gönderdiği kanûnlardır. Hakîmlerin adaleti sağlamaları için, bu ilâhî kanûnları gönderdi. Hadîd sûresi yirmibeşinci âyetinde meâlen, (Onlara kitap ve terâzî gönderdik ki, bunlarla adaleti yerine getirsinler) buyuruldu. Burada, kitap, din demektir. Çünkü din, Kur'an-ı kerimdeki emir ve yasakların ismidir. Terâzî de, altına işarettir. Çünkü altın, ağırlıkla ölçülür. Kur'an-ı kerimin emir ve yasaklarını beğenmiyen kâfirdir ve münâfıktır. Hâkimi, hükûmeti dinlemiyen âsîdir. [Müslüman, Dâr-ül-harbdeki kâfirlerin kanûnlarına da karşı gelmez. Suç işlemez.] Altının değerini kabûl etmiyen de, hâin ve hırsız olur.
TENBÎH - İnsanın evvelâ kendine, hareketlerine, azasına adalet etmesi lâzımdır. İkinci olarak, çoluk çocuğuna, komşularına, arkadaşlarına adalet yapması lâzımdır. Adliyecilerin ve hükûmet adamlarının da, millete adalet yapması lâzımdır. Demek ki, bir insanda adalet huyunun bulunabilmesi için, önce kendi hareketlerinde, azasında adalet bulunmalıdır. Her kuvvetini, her azasını, ne için yaratıldı ise, o yolda kullanmalıdır. Allahü teâlânın âdetini değiştirip, onları aklın ve islâmiyetin beğenmediği yerlerde kullanmamalıdır. Çoluk çocuğu varsa, onlara karşı da, akla ve dîne uygun hareket etmeli, dînin gösterdiği güzel ahlâktan sapmamalıdır. Güzel ahlâk ile huylanmalıdır. Hâkim, vâlî, kumandan ve herhangi bir âmir ise, yine ibâdetleri yaptırmalı ve yapmalıdır. Böyle olan kimse, bu dünyada, Allahü teâlânın halîfesi olmuştur. Kıyâmette de âdiller için vaat edilen nîmetlere kavuşur. Böyle bir hayrlı kimsenin hayr ve bereketi, onun bulunduğu tâlihli zamana, mübârek yere ve orada bulunmakla bahtiyâr olan insanlara, hayvanlara, hattâ nebatlara ve rızklara sirâyet eder, yayılır. Fakat, Allah korusun, bir yerdeki hükûmet adamları, şefkatli, iyi huylu, adaletli olmazsa, insan haklarına saldırırlar, zulüm, yağma, işkence yaparlarsa, bunlar adalet erbâbı değil, iblislerin ahbâbı, şeytanların yoldaşlarıdırlar. Beyt:
Aldatmasın seni, diktatörün sarayları, kumaşı,
saray bahçesini, sular dâim, mazlumların göz yaşı!
Emri altında olanlara merhamet etmeyenler, kıyâmet günü Allahü teâlânın merhametinden uzak kalacaklardır.
Men, lâ yerham, lâ yurham!
buyurulmuştur ki, acımıyana acınmaz demektir. Böyle zâlimlerin topluluğuna hükûmet değil, eşkıyâ denir. Bunlar, birkaç senelik, muvakkat dünya zevkleri için, milyonlara eziyyet ederler. Fakat, zulmlerinin cezâsını çekmedikce, bu dünyadan gitmezler. O kadar refâh ve lezzetler içinde oldukları hâlde, elbette şiddetli sıkıntılar, büyük derdler yakalarını bırakmaz. O saltanat hiçbirinin elinde kalmaz. Çok olur ki, saltanatları düşmanlarının eline geçer. Bu hâli görür. Ciğerleri yanar. Meryem sûresinin seksenbirinci âyetinde meâlen, (Mâlik, hâkim olduğunu söylediği şeylerin hepsini elinden alırız. Yalnız başına huzurumuza gelir) buyuruldu. Burada buyurulduğu gibi, Allahü teâlânın mahkemesine, yüzü kara, sürünerek getirilir. Yaptığı kötülükleri inkâr edemez. Hepsinin cezâsını çok acı olarak çeker. Yaptığı zulmlerin, işkencelerin karanlığı, etrâfını kaplar. Önünü göremez. Azâb meleklerinin pençesinde, kendi yaptıklarının katkat kötüsünü çekmek için, Cehennem azâbına atılır. Allahü teâlânın dînini beğenmediği, ona çöl kanûnu dediği için, orada rahmete kavuşamaz.