Sevgili Peygamberimizin teşrifiyle dünya nasıl aydınlandı? 03012003
Fahr-i kâinât
efendimiz doğmadan önce, bütün alem, mânevi yönden müthiş bir zulmet (karanlık)
içinde idi. İnsanlar hudutsuz derecede azgınlaşmışlar, Allahü tealanın
gönderdiği dinler unutulmuş, ilâhî hükümlerin yerini, insan kafasından çıkan
fikirler, düşünceler almıştı. Sadece insanlar değil, bütün mahluklar, zalim
insanların vahşet ve zulmünden iyice bunalmıştı. Yeryüzünde bulunan bütün
milletler, Allahü tealayı unutmuş, huzurun, saâdet ve sevincin kaynağı olan
Tevhîd inancı ortadan kalkmıştı. Küfür fırtınası, kalblerden îmanı söküp atmış,
insanlar putlara tapmaya başlamışlardı. İsrâiloğulları birbirlerine düşmüş, Hz.
Mûsâ aleyhissalamın getirdiği din unutulmuş, Tevrât bozulmuştu. Hz. İsâ
aleyhisselamın getirdiği hakiki din de bozularak, din ile hiç bir alakası
kalmamıştı.
Uydurma dinler hüküm sürüyordu...
Papazlar istedikleri gibi değiştirdiklerinden, İncil’in aslı kaybolmuş,
teslis, yâni üçlü tanrı fikri kabul edilmişti. Böylece her iki kitap da, Allah
kelâmı olmaktan çıkmıştı. Mısır’da, bozulmuş Tevrât’ın hükmü, Bizans’da yine
değiştirilmiş hıristiyanlık vardı. İran’da ateşe tapılıyor, ateşperestlerin
ateşi bin senedir söndürülmüyordu. Çin’de Konfüçyüsizm, Hindistan’da Budizm gibi
uydurma dinler hüküm sürüyordu. Arabistan’ın insanları da karanlık içinde
idiler. Yeryüzünün merkezi olan mübarek Mekke’de, küfür sel gibi akıyordu.
Beytullah’ın içine, lât, uzzâ ve menât gibi yüzlerce put doldurulmuştu. Zulüm
son haddine varmış bulunuyor, ahlaksızlık, iftihar vesilesi sayılıyordu. Netice
itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi
güzel hasletler yok olmuş gibiydi.
Bununla birlikte, o zamanda, Allahü tealaya inanan ve putlardan uzak duran,
Hazret-i İbrahim’in dinine bağlı “Hanifler” de vardı. Peygamber efendimizin
babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi Âmine ve bazı kimseler, bu din
üzere idiler. Haniflerden başka bütün gruplar batıl yolda olup, büyük bir zulmet
ve karanlık içinde idiler.
Bunları belirttikten sonra, bir nebze Peygamberimizin doğumunu ele almakta fayda
görüyoruz.
Peygamberimizin doğumu
Yedi kat yer, yedi kat gök, kısacası alem, büyük bir hürmet ve sevinç içinde
Seyyidü’l-mürselin, Hâtemü’l-enbiyâ, Habib-i Hudâ olan efendisini beklemekte
idi. Hicretten 53 sene evvel, Fil vak’asından iki ay kadar sonra, Rebî’ul-evvel
ayının onikinci (Pazartesi) gecesi sabaha karşı Mekke’nin Hâşimoğulları
mahallesinde, Safâ tepesi yakınında bir evde, Muhammed Mustafa (sallallahü teala
aleyhi ve sellem) doğdu. O’nun teşrifiyle âlem, yeniden hayat buldu; karanlıklar
dağıldı; bütün alemler aydınlandı.
Peygamber efendimizin doğumu ânında annesine yardım eden Safiyye Hâtun şöyle
anlatmıştır: “Muhammed aleyhisselam doğduğu sırada, her tarafı bir nûr kapladı.
Doğunca, mübârek başını kaldırıp açık bir dil ile; “Lâ ilâhe illallah, innî
resûlullah (yani Allah’tan başka ibadete layık bir ilah yok; ben, Allah’ın
Resulüyüm)” dedi. O’nu yıkamak istediğimde, “biz onu yıkanmış olarak gönderdik”
denildi. Doğduğu zaman göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş görüldü. Doğunca secde
etti. Secdede iken hafifce bir şeyler söylüyordu. Mübârek ağzına kulağımı
yaklaştırdım; “Ümmetî, ümmetî! (Ümmetim, ümmetim!)” diyordu.”
Dedesi Abdülmuttalib, sevgili Peygamberimiz doğduğu sırada Kâbe’nin yanında,
Allahü tealaya yalvarıp duâ ediyordu. Bir çok hâdiselere şâhid oldu. Kendisine,
bir torununun dünyaya geldiği müjdesini verdiler. Abdülmuttalib, bu müjdeye çok
sevinip Mekke halkına üç gün ziyafet verdi. Ziyafet sırasında; “Çocuğa ne isim
koydun?” diyenlere, “MUHAMMED (aleyhisselam) ismini verdim” dedi.
Kehanet sona erdi...
Resûl-i ekrem efendimizin doğduğu gece, Kâbe’deki putların hepsi yüz üstü
yere kapandı. İran Kisrâsı’nın Medâyin’deki sarayının burçları yıkıldı.
Mecûsilerin, yani ateşe tapanların bin (1000) seneden beri yanan kocaman ateş
yığınları âniden sönüverdi. Mukaddes sayılan Sâve gölünün o gece suyu çekilerek
kurudu. Şam tarafında, bin yıldan beri kuru bir vâdi olan ve suyu akmayan Semâve
nehri vâdisi, dolup taşarak akmaya başladı. Muhammed aleyhisselamın doğduğu
geceden itibaren, şeytan ve cinniler artık Kureyş kahinlerine, hadiselerden
haber veremez oldular ve kehanet sona erdi.
Ona herkes hayran olmuştu...
Her bakımdan insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselam, kendisine
peygamberliği bildirilmeden önce de, güzel ahlakı, insanlara görülmemiş bir
şekilde iyi davranması, sâkinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün halleriyle
sevilmiştir. İnsanlar bu hasletleri sebebiyle ona hayran olmuşlardır. Mekke
halkı, gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten dolayı,
ona “el-Emîn (kendisine her zaman güvenilir) “ lakabını verdiler. Böylece
gençliğinde bu isimle meşhur oldu.
Sevgili Peygamberimizin gençlik yıllarında, Arablar alabildiğine bir câhiliyetin
içine düşmüşlerdi. Puta tapmak, içki, kumar, zina, faiz ve daha bir çok çirkin
iş, aralarında yaygınlaşmıştı. Muhammed aleyhisselam onların bu bozuk
hallerinden son derece nefret eder ve kötülüklerinden daima uzak dururdu. Bütün
Mekke halkı, O’nun bu halini bilir ve hayret ederlerdi. Bu önemli konuya başka
makalelerimizde devam etmek istiyoruz. Mesela önümüzdeki hafta inşaallah,
“Sevgili Peygamberimizin Peygamberliğinin Başlangıcı” konusunu ele alacağız.