İyilerle kötülerin kısa bir mukayesesi 21032003
Bilindiği gibi
Allahü teâlâ, Cenneti ve Cehennemi önceden yarattı. Her ikisini, insanla ve
cinle dolduracağını ezelde dileyip, bunu kitâplarında ve Peygamberleri
vasıtasıyla bildirdi. Âdem aleyhis-selâm’dan beri, Cennete gidecek îmânlı, iyi
insanlar olduğu gibi, Cehenneme götüren kötülükleri yapan, îmânsız, akılsız,
fenâ kimseler de gelmiş geçmiştir. Kıyâmete kadar da bu böyle devam edecektir.
Muhterem, kıymetli varlıklar olan Meleklerin sayısı, insanlardan dahâ çok hatta
ölçülemiyecek kadar çok olup, hepsi îmânlı ve hep itâatlıdırlar. İnsanların ise,
her zamân az bir kısmı îmânlı, çoğu ise, îmânsız, azgın, taşkın kimseler
olmuşlardır.
İyi insanların kötüleri düzeltmek için çalışmalarına karşılık kötü insanlar, hep
iyileri yok etmeğe uğraşmışlar, hatta kötüler, birbirlerine de saldırmış, târîh
boyunca, kendileri de sıkıntılı, huzûrsuz yaşamışlar, başkalarını da sıkıntılar
içerisinde yaşatmışlardır.
İmanlılar ve imansızlar...
Îmânlılar, îmânsızları ıslâh etmek, îmâna getirip seâdet-i ebediyyeye
kavuşturmak için, hatta bütün Âdem oğullarını dünyâda ve âhırette, mes’ûd ve
râhat yaşatmak için, cihâd etmişlerdir. İmânsızlar ise, dikta rejimi sürdürmüş,
az bir zümrenin taşkınca zevk ve safâ sürmeleri, nefislerini, şehvetlerini
doyurmaları için zayıflara, güçsüzlere, küçüklere saldırmışlardır.
Kötülüklerinin, zararlarının, felâketlerinin örtbas edilmesi, herkesi
aldatabilmeleri için, ahlâk, fazîlet, dürüstlük ölçülerini koyan Peygamberlere (aleyhimüs-selâm)
ve onların getirdikleri dinlere de saldırmışlardır. Bu saldırmaları bazı
asırlarda harp vâsıtaları ile, ölüm-kalım savaşı şeklinde olmuş, bazan da yalan
propagandalarla, fitne, fesâd çıkararak, dinleri içinden bozmak, müslümân
devletleri, içeriden yıkmak şeklinde olmuştur.
Allahü teâlânın bütün dünyâdaki insanlar arasında, her bakımdan, en üstün, en
güzel, en şerefli olarak yarattığı ve bütün milletlere Peygamber olarak seçip
gönderdiği, son ve en üstün Peygamberi olan Muhammed Mustafâ (sallallahü aleyhi
ve sellem) efendimizin, kurtuluş, yükseliş yolunu gösteren, maddede ve ma’nâda
ilerlemeğe ışık tutan parlak dînini yıkmak için de, îmânsızlar, ahlâksızlar,
nefislerinin esîri olan alçak tabiatlı kimseler, her asırda, haçlı savaşları,
zulüm ve işkence ile onun dînine saldırdığı gibi, müslümân şekline girerek,
yalan ve hîleli sözleri ve yazıları ile müslümanları aldatmağa, kardeşi kardeşe
düşürerek, içerden yıkmağa uğraşmışlar ve çok zarar yapmışlardır. Maalesef bunda
başarı da sağlamışlardır.
Dahâ Eshâb-ı kirâm (aleyhimür-rıdvân) zamânında, Abdullah bin Sebe’ isimli bir
Yemen yahûdîsi, müslümân olduğunu söyleyerek, müslümânlar arasına fitne, ikilik
sokmuştur. Bozuk bir çığır açmıştır. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem)
Eshâbını kötülemeğe kalkışmıştır. Sonraları, nice nice din düşmanları, müslümân
adı alarak, hattâ Lawrens ve Hempfer gibi bazıları din adamı şekline bürünerek,
bozuk, sapık yollar meydâna çıkarmışlardır. Milyonlarca müslümânın doğru yoldan
ayrılmasına sebep olmuşlardır.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmetinin başına gelecek bu acıklı
hâli haber vererek, “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak. Bunlardan, yetmişikisi,
doğru yoldan saparak, Cehenneme gidecek. Bir fırkası, benim ve Eshâbımın izinde,
doğru yolda kalacaktır” buyurdu.
Ehl-i sünnet vel-cemâ’at
Doğru yolda bu bir fırkaya, “Ehl-i sünnet vel-cemâ’at” fırkası denir ki,
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’nun Eshâbının gittiği yolda
gidenlerdir. Bu yolu Eshâb-ı kirâmdan alıp, tâ bizlere kadar getiren ve
bildiren, dört mezheb imâmlarımız ve onların yetiştirdikleri büyük âlimlerdir.
İşte bu büyük âlimlerin hepsi diyorlar ki, Ehl-i sünnetin şartlarından,
alâmetlerinden birisi de, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmektir.
Hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâm için, iyilikten başka bir şey
söylememek, onlara hürmet etmek, hepsini büyük bilmek, herbirinin ismi geçtikçe
(radıyallahü anh) demek lâzımdır. Hele Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i
Münevvere’ye hicret eden Muhâcirîn ve bunları Medîne’de karşılayıp barındıran
Ensâra ve ağaç altında Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) söz
verip, her şeylerini ona fedâ eden 1700 (binyediyüz) Sahâbîye ve Bedir
muhârebesinde bulunanlara ve Uhud’da şehîd olanlara ve diğer gazâlarda
bulunanlara, dahâ çok ehemmiyyet vermelidir. Ümmet-i Muhammed (sallallahü aleyhi
ve sellem), bunların çok yüksek oldukları konusunda icmâ’ etmiş, söz birliği
yapmışlardır.
Herkese önder olanlar...
Biz müslümânların vazîfesi, bunların dîn-i islâma olan hizmetlerini,
fedakârlıklarını düşünerek, (radıyallahü anhüm) diyerek hepsine iyi duâ
etmektir. Çünkü bunlar, dîn-i islâmda ileri gidip yol gösterenlerdir. Peygamber
efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) uymakta ve O’nun dînini dünyâya yayıp
herkese bildirmekte önder olanlar, Allahü teâlânın emirlerini O’nun
Peygamberinden bize getirenler, dîn-i islâmın temelini kuvvetlendirenler,
onlardır. İslâmiyyeti her memlekete ulaştıran onlardır. Allahü teâlânın arzına,
topraklarına, O’nun kullarına, O’nun dînini yayanlar onlardır...
Geçen haftaki yazımızda Sahabe-i kiramın ne kadar büyük insanlar olduğundan bir
nebze bahsetmeye çalışmıştık. Bu konu gerçekten çok önemli bir konudur; onun
için bu mevzua başka makalelerimizde de temas etmek yerinde olacaktır.