Allah’ın bazı kıymetli kulları 11042003
Tasavvuf
kitaplarında geçen bir terim olan “mutasavvıf” tâbiri, umûmî bir isim olup
gafletten uzak yâni her an Hakk’ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen
ve Allahü teâlâ’dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Cenâb-ı Hakk’ın
zikriyle süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, güzel ahlâk sâhibi demektir.
Abdülhak-ı Dehlevî demiştir ki:
“Mutasavvıfların hepsi Ehl-i Sünnetti. Bid’at sâhiplerinden hiçbiri Allahü
teâlânın mârifetine yaklaşamamıştır. Vilâyet nûrları bunların kalplerine
girmemiştir.”
Allahü teâlâdan başkasının sevgisini kalbinden çıkaran, O’nun rızâsını kazanmış,
ermiş, velî kimselere “ârif-i billâh” veya yalnız “ârif” (irfân sâhibi) denir.
Bâyezîd-i Bistamî, “Ârif odur ki: Seninle yediğini, içtiğini, seninle
eğlendiğini, alış-veriş ettiğini görürsün.
Sünnet önemlidir...
Ne var ki, onun kalbi yüce Allah’a bağlıdır; O’ndan başka hiç bir derdi
yoktur” demiştir. Cüneyd-i Bağdâdî de, “Resûlullah efendimizin sünnetini terk
edeni ve ondan gelen edebleri gözetmekte gevşeklik göstereni ârif zannetme!”
îkazını yapmıştır.
İnsanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni
olgunlaştıran büyük âlim ve velîye “mürşid” denilir. Yetişmiş ve yetiştirebilen
rehbere de “mürşid-i kâmil” adı verilir. Bunlar, insanlara doğru yolu gösteren
ve İslâmiyeti bid’atlerden (Peygamber Efendimiz ve Eshabı zamânında olmayıp da
dîne sonradan ibâdet olarak katılan şeylerden) temizleyen derin İslâm
âlimlerindendirler. Onun için Muhyiddîn ibn-i Arabî; “Mürşidi olmayanın mürşidi
şeytandır” demiştir.
Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu
belirtmiş, saâdetlerin anahtarının, Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek olduğunu
ifâde etmiştir. Büyük âlim ve velî Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de şöyle
buyurmuştur: “Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için
her yönden ve her şeyden ayrılıp Allahü teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyi terk
ederek, kalplerini gayriye yönelmekten kurtararak, ihlâsla Hakk’a ibâdet eden ve
şeytana uymayan kimselerdir.” Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, “kâmil (yetişmiş)”
ve “mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran)” bir rehbere tâbi kimsenin, Allahü
teâlânın rızâsına kavuşacağını bildirmiştir.
Câhillere dikkat!
Burada önemli bir ikaz yapmak istiyoruz: Mürşidsiz olmaz diyerek câhil ve
sahte tarikatçılar ve rastgele kimselerin peşinden gitmek çok tehlikelidir.
Böyle menfaatperest sahtekârlar insanı dinden-imandan eder. Hakiki bir mürşid,
rehber bulunamadığı zamanlarda, geçmişte yaşamış meşhur âlimlerin, evliyanın
akaid, fıkıh ve ahlak kitapları okunmalıdır. Nitekim, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker,
bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: “Bir kimsenin, kendisine doğru yolu
gösterecek bir mürşidi yoksa, büyük zâtların (Ehl-i sünnet âlimlerinin)
kitaplarını okusun ve onlara uysun.”
İmâm-ı Gazâlî’nin buyurduğu gibi, sultanlar, milletin mal, can ve ırzlarını
zâlim ve haydutlardan korudukları gibi, havâss da avâmın îtikâdını bid’atçilerin
kötülüklerinden korurlar.
En iyi ümmet
Bir de “müceddid”ler vardır ki, İslâm dînini kuvvetlendiren, bid’atleri yâni
İslâm dinine sokulmak istenen reformları, hurâfeleri söküp atan ve sünnetleri
ortaya çıkaran âlimlerdir. Sünen-i Ebî Dâvûd’da zikredilen bir hadîs-i şerîfte;
“Her yüz senede bir müceddid ortaya çıkar. Ümmetimin işlerini yeniler”
buyurulmuştur.
İslam âlimlerinin ekseriyetle bildirdiklerine göre, “Bu ümmet, ümmetlerin en
iyisi, en üstünüdür. Bu ümmetin Peygamberi, peygamberlerin sonuncusu olduğu
için, bunların âlimlerine, İsrâiloğullarının peygamberlerinin mertebesi
verilmiştir. Peygamberlerin vazîfeleri, bu âlimlere yaptırılmaktadır. Bunun
için, her yüz sene başında, bu ümmetin âlimleri arasından bir müceddid seçilir.
Hele bin sene geçince, geçmiş ümmetlerde bir ülü’l-azim peygamber (veya resûl)
gönderildiği ve onun
işi bir nebîye (her yüz senede bir gönderilen peygambere) bırakılmadığı gibi, bu
ümmette de, tam bilgili bir âlim seçilir. Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ülü’l-azim
peygamberlerin işini yapar.”
“Müceddid-i elf-i sânî”, hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî
hazretleri için kullanılan bir terimdir. Muhammed Hâşim-i Keşmî’nin ifâde
ettiğine göre, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ilk defâ, müceddid-i elf-i sânî
ismini veren, zamânının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Siyâlkûtî’dir.
Hizmet edenler
Abdullah-ı Dehlevî demiştir ki: “Sultanlar içinde Ömer bin Abdilazîz, din
bilgilerinde İmâm-ı Şâfiî, tasavvufta (bir müslümanın İslâm ahlâkı ile
ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimde) Mâr ûf-i Kerhî,
esrâr (sırlar, gizli şeyler) bilgilerinde İmâm Muhammed Gazâlî, feyz vermekte ve
kerâmetler göstermekte Abdülkâdir-i Geylânî, hadîs ilminde Celâlüddîn-i Süyûtî,
tarîkat, hakîkat ve akâid inceliklerini açıklamakta ve kalplere akıtmakta İmâm-ı
Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî, müceddid idiler. Hepsi de,
İslâmiyet’in yayılmasına, kuvvetlenmesine hizmet etmişlerdir.”
Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, mürşid-i kâmillerden bahsederken; “Mürşid-i
kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imâmlarıdır. Bunlar, İmâm-ı A’zâm Ebû
Hanîfe, İmâm Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmâm Ahmed bin Hanbel’dir. Bu dört imâm, İslâm
dîninin dört temel direkleridirler” demiştir.