Akıllı ile ahmağın kısa bir mukayesesi 22082003
Önce, “akl”ın
ne olduğunu bilmek ve anlamak gerekir. Cenâb-ı Hak, aklı, hakkı-bâtıldan,
iyiyi-kötüden, faydalıyı-zararlıdan ayırt eden bir meleke olarak yaratmıştır.
Akıl, insan beyni vasıtası ile, his uzuvlarından, şeytân ve nefisten kalbe gelen
arzûları inceleyerek, iyilerini, kötülerinden ayıran bir kuvvettir. Ayırırken
yanılmazsa, bu akla “akl-ı selîm” denir.
Akıl, yalnız başına maneviyyâtı, faydalı-zararlı şeyleri anlayamaz. Allahü teâlâ,
akıldan faydalanmak için, Peygamberleri, din ışığını yarattı. Peygamberler,
dünyâ ve âhırette rahat etme yolunu bildirmeselerdi, akılla bulunamazdı. Bizler
tehlikelerden, zararlardan kurtulamazdık. İslâmiyete uymayan veya aklı az olan
bir kimse, Peygamberlerden faydalanamaz; zararlardan kurtulamaz.
Hangisi hak, hangisi bâtıl
Şu bir vâkıadır ki, hangi şeyin hak, hangi şeyin bâtıl, hangi şeyin iyi,
hangisinin kötü olduğu, ancak, bütün mahlûkâtı yoktan var eden Allah’ın
bildirmesiyle bilinir ve anlaşılır. O hâlde, Allahü teâlânın görevlendirdiği
Peygamberlerin bildirdikleri şeylere, akla uyup uymadığına bakmadan inanmak
gerekir.
Dînimizde aklın ermediği şeyler çoktur. Fakat, akla uymayan hiçbir şey yoktur.
Ahıret bilgileri ve Allâhü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve O’na ibâdet
şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak
bilinebilseydi, binlerce Peygamberin gönderilmesine lüzûm kalmazdı. O zaman
insanlar, dünya ve âhıret saâdetini kendileri bulabilirdi ve Allahü teâlâ, hâşâ
Peygamberleri boş yere ve lüzûmsuz göndermiş olurdu. Hiçbir akıl, âhıret
bilgilerini bulamayacağı, çözemeyeceği içindir ki, Allahü teâlâ, kullarına çok
acıyıp, onların râhat ve huzur içinde yaşamalarını istediği için, her asırda
insanlar arasından seçtiği en üstün, en iyi kimseleri Peygamber yapmış, bunlara
kitaplar göndererek huzur ve saâdet yolunu göstermiştir.
Peygamberlere tâbi olmak
Allahü teâlâ, en son ve kıyâmete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya,
Peygamber olarak, Muhammed aleyhisselâmı göndermiştir. Her peygamber, akıl ile
bulunacak dünya işlerine dokunmayıp, yalnız bunları araştırmak, bulup
faydalanmak için çalışmayı emretmiş, Allahü teâlânın beğendiği ve beğenmediği
şeyleri açık olarak bildirmiştir.
Aslında, Peygamberlere tâbi olmak, aklın gösterdiği bir lüzûmdur ve aklın
istediği ve beğendiği bir yoldur. Peygamberlerin, aklın dışında ve üstünde
bulunan sözlerini, akla danışmaya kalkışmak, akla aykırı bir iş olur. Gecenin
koyu karanlığında bilinmeyen yerlerde, pervâsızca yürümeye ve engin denizde,
acemî kaptanın, pusulasız yol almasına benzer ki, her an uçuruma, girdâba
düşebilirler. Nitekim, felsefeciler ve her şeyi tecrübeleri, hayâlleri ile izâha
kalkışan maddeciler, akılları dışında bulunan sözlerinin çoğunda yanılmış, bir
yandan birçok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da, insanların
saâdet-i ebediyyeye kavuşmalarına mâni olmuşlardır. Tecrübelerin dışına taşmayan
akıl sahipleri, bu acıklı hâli, her zaman görmüş ve bildirmiştir.
Aklı hiç olmayana “deli” denir. Aklı olup da aklını kullanmayana veya
kullanamayana “ahmak” denir. Ahmak, aklı az, görüşü kısa, basiretsiz
kimsedir.
Hz. İsa (aleyhisselâm), “Körleri iyileştirmek, ölüleri diriltmek bana zor
gelmedi. Fakat, ahmak olana, doğru sözü anlatamadım” buyurdu.
Alimler de buyuruyorlar ki:
“Ahmakla arkadaşlıktan sakın. Çünkü, sana iyilik edeyim derken, zararı
dokunur.” (Hz. Ömer)
“Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.”
(İmâm Ca’fer-i Sâdık)
“Dünyayı ele geçirmek için âhireti vermek ahmaklıktır.” (İmâm-ı Rabbânî)
“Kazâ borcu varken, nâfile kılmak ahmaklıktır.” (Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî)
“Ahmaklığın alâmeti, kendi aybını bırakıp, başkasının aybıyla uğraşmaktır.” (Sırrî-yi
Sekatî)
“Hatâsında ısrâr eden ahmaktır.” (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
Hikmet ehli kimseler de buyuruyorlar ki:
Ahmaklığın en kötüsü
“Aklı olan karı koca, birbirini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek,
ahmaklık alâmetidir.”
“Akıllı ile istişâre gâlibiyet, ahmakla istişâre mağlûbiyettir.”
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
“Akıllı, nefsine uymaz, ibâdetlerini yapar, ahmak olan da nefsine uyar, günâh
işler, sonra Allâh affeder diye ümitlenir.” (Tirmizî)
“Mümin sert değildir. Yumuşaklığından dolayı ahmak zannedilir.” (Deylemî)
“Ahmaklığın en kötüsü ve dalâletin (sapıklığın) en büyüğü, müslümanlığı bırakıp,
başka dine meyletmektir.” (Deylemî)
Müslümanlığı bırakmak, yani dinsiz olmak ahmaklığın en kötüsüdür. Kim
müslümanlığı bırakırsa mürted olur, hangi dine girerse girsin fark etmez. Bu
bakımdan ateist, en ahmak kimsedir. Bir buğday tanesini, bir karıncayı
yaratmaktan âciz olanın, kâinâtın tesâdüfen meydâna geldiğini, bir Yaratıcı’nın
bulunmadığını sanmasından daha büyük ahmaklık olur mu?