İbadetin mana ve önemi 13122002
Sözlük manası
itibariyle kulluk etmek, tapmak, tapınmak demek olan ibadet, bir ıstılah olarak
yani İslâmi bir terim olarak, bütün varlıkları yaratan Allahü teâlâya karşı
saygı göstermek, O’nun emir ve yasaklarına uymak manasına gelir.
Şunu çok net olarak ifade edelim ki, tapınma duygusu ve ihtiyâcı, insanoğlunun
rûhî yapısında tabiî olarak vardır. İbadet duygusu, insanlık tarihi kadar
eskidir. İnsanlar, sâhib oldukları inancın koyduğu usûllere göre mâbetlere
koşmakta, inandıkları varlığa tapınarak huzûr bulmaya, âcizlik, yeis
(ümitsizlik), sıkıntı ve kederlerden kurtulmaya, ümit, neşe ve kuvvet kazanmaya
çalışmaktadırlar. Bütün insanlarda ortak olan bu hâl, insanlığın, “kendilerinden
üstün, dileklerini kabul edecek, onları korktuklarından koruyacak ve
istediklerine kavuşturacak bir varlığa” inanma ve tapınma ihtiyâcının
ifâdesidir. Bu ihtiyâç, o kadar kuvvetlidir ki, târih boyunca bütün diktatörler,
zâlimler ve zulme dayalı rejimler bile başka şeyleri ortadan kaldırabildikleri
hâlde bunu yok edememiş, tebaalarının dînini ortadan kaldıramamış, belki
yerlerine başka inançlar ve tapınma şekilleri koyabilmişlerdir.
Aklın emrettiği bir vazîfe...
Yine belirtelim ki, âkıl ve bâliğ yani akıllı ve ergenlik çağına gelen her
insanın, görünür-görünmez bütün nîmetleri gönderen Allahü teâlâya gücü yettiği
kadar şükretmesi kulluk vazîfesidir. Bu şükür, aklın emrettiği bir vazîfe, bir
borçtur. Fakat Allahü teâlâya yapılması gerekli bu şükrü yerine getirebilmek
kolay bir iş değildir. Çünkü insanlar yok iken sonradan yaratılmış, zayıf,
muhtaç, ayıplı ve kusurlu birer varlık, Allahü teâlâ ise hep var, sonsuz var
olan, ayıplardan, kusurlardan uzak bir varlıktır. O, bütün üstünlüklerin
sâhibidir. İnsanların Allahü teâlâya hiçbir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları
yoktur. Böyle aşağı kullar, öyle bir Yüce Allah’ın şânına yakışacak şükür
yapabilirler mi? Çünkü, çok şey vardır ki, insanlar onları güzel ve kıymetli
sanırlar; fakat Allahü teâlâ bunlardan râzı değildir, beğenmez. Bizim saygı ve
şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun içindir ki
insanlar kendi kusurlu akılları, kısa görüşleri ile Allahü teâlâya karşı şükür,
saygı olabilecek şeyleri bulamazlar. Şükretmeye, saygı göstermeye yarayan
vazîfeler, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler,
kötülemek olabilir.
İnanç ve ibâdet şekilleri...
Herkesçe bilindiği üzere, târih boyunca gelmiş, geçmiş bütün insan
topluluklarında görülen ortak özelliklerden biri, kendi inançlarına göre bir
tapınaklarının, ibâdet usûlü ve şekillerinin olmasıdır. Gerçekten yeryüzünün her
yerinde yapılan kazılarda, eski insanların mâbedlerinin, ibâdet usûllerinin,
esaslarının izlerine rastlanıldığı gibi, bugün de dünyânın neresine gidilirse
gidilsin en muhteşem yapıların başında mâbetlerin geldiği ve buralarda
insanların saygılı davrandıkları görülür.
İnsanlık, bu inanma ve tapınma ihtiyâcını gidermek için târih boyunca pekçok
çâreye başvurmuştur. Dünyaya gönderilen ilk insan ve aynı zamanda ilk peygamber
olan Hazret-i Âdem’in ve daha sonra gelen diğer peygamberlerin bildirdikleri
ilâhî dinlerden ve bu dinlerde emredilen ibâdetlerden ayrılan insanlar şaşkına
dönmüşler, meydana gelen inanç ve ibâdet boşluklarını doldurmak, düştükleri
buhran ve huzursuzluklardan kurtulmak için hayâlî şeylere, güneşe, aya,
yıldızlara, rüzgâra, ateşe, şeytana ve hatta bunların taştan, topraktan yapılmış
sembollerine tapınmışlardır. Ortaya çıkarılan inanç ve ibâdet şekillerinin bir
çoğu garip, gülünç ve saçmalıklarla dolu olurken, bâzıları da insanların diri
diri yakılması, işkence ve eziyetler çektirilmesi, vahşî hayvanlara
parçalattırılarak uydurdukları tanrılara kurbân edilmesi gibi zulüm ve
vahşetlere veya türlü türlü ahlâksızlık ve rezilliklere bürünmüştür. Hattâ,
insan, varlığının en derin yerlerinden gelen bu ibâdet ihtiyâcını giderebilmek
için, kendisi gibi bir insan olan ana ve babalarına, krallara, zâlim
diktatörlere, büyücülere vs. tapınmış, her şeyiyle onlara kul ve köle olarak
insanlık haysiyet ve şerefini hiçe sayıp hak ve hürriyetlerini kaybetmiştir.
En son hak din...
İnsanların düştükleri bu vahîm yanlışlık ve bayağı işler, her devir ve her
yerde Allahü teâlânın gönderdiği peygamberler (aleyhimü’s-selâm) ve hak dinler
vâsıtasıyla düzeltilmiş, îmân ve ibâdette hak olan mâbuda (Allah’a) yönelmeleri
emredilmiştir. Nitekim Allah’a kulluk hakkında Kur’ân-ı kerîm’de meâlen; “Yalnız
Sana ibâdet (kulluk) ederiz ve yalnız Sen’den yardım isteriz.” (Fâtiha sûresi:
4) buyurulmaktadır. Böylece, sayıları kesin olarak bilinmeyen peygamberler (aleyhimüsselâm),
insanlığı kendileri gibi birer mahlûk olan varlıklara tapınmak karanlığından
kurtararak, bütün varlıkların yaratanı ve hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâya
ibâdet etmenin şeref ve üstünlüğüne çağırmışlardır. En son hak din olan
İslâmiyette, en büyük ve en son peygamber olan Hazret-i Muhammed tarafından
tebliğ edilmiş îmân, ibâdet ve ahlâk esasları ile insanlar, mânen ve maddeten
yükselmeye, üstünlük ve şeref sâhibi olmaya, dünyâ ve âhiret saâdetlerine
kavuşmaya dâvet edilmişlerdir. Böylece insanlar, âlemlerin ve bütün mahlûkların
yaratıcısı olan ve bütün iyilikleri, nîmetleri gönderen, hiçbir varlığa
benzemeyen, mekânlı ve zamanlı olmayan, gücü her şeye yeten, doğmamış,
doğurulmamış ve bir olan Allahü teâlâya ibâdet etmeye, ancak O’na boyun bükmeye,
O’na duâ etmeye, O’ndan yardım istemeye, O’na sığınmaya çağırılmışlardır.