KÜFÜR

Amentü’de altı esas var

Sual: Bir kimse, Allaha, âhıret gününe inansa, Peygamberlerden sadece birine inanmasa kâfir olur mu? Cennete girmek için sadece Allaha inanmak kâfi mi?

CEVAP

Elbette kâfir olur. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine inanmaktan başka, âhıret gününe, [ölüme, öldükten sonra dirilmeye, Cennete, Cehenneme, hesâba, mîzâna] meleklere, [Allahü teâlânın gönderdiği] kitaplara, [bütün] peygamberlere inanmak gerektiğini bildirmiştir. (Bekara 177)

Kur’ân-ı kerîmde buyuruluyor ki:

(Onlar, sana ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve âhıret gününe îmân ederler.) [Bekara 4]

(Allahın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.) [Ahzab 38]

(Kendilerine bir iyilik dokunsa, “Bu Allahtan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senin yüzünden” derler. “Hepsi Allahtandır” de!) [Nisâ 78]

Peygamber efendimiz, Kur’ân-ı kerîmdeki îmânla ilgili âyetleri açıklayıp îmânı şöyle târif etmiştir:

(Îmân; Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhıret gününe, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, Cennete, Cehenneme, hesâba, mîzâna, kadere, hayrın ve şerrin Allahtan olduğuna inanmaktır.) [Nesâî]

Amentü’deki altı esastan birini inkâr eden kâfir olur. Sadece Allaha inandım demek kâfi değildir. (Hıristiyanlar da Allaha inanıyor. Onlara kâfir denmez) demek yanlıştır. Bizim peygamberimiz dâhil bütün peygamberlere inanmaları gerekir.

Yahûdîler, Hz. Îsâ’ya, Hıristiyanlar da, Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için kâfir oldular. Bir müslüman da, Amentü’de bildirilen altı husûstan birini, meselâ kaderi inkâr etse, mürted yanî kâfir olur, bütün iyi amelleri yok olur. (R.Muhtâr)

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

(Onlardan kimi, ona [Muhammed aleyhisselâma] îmân etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisâ 55-56]

Bekara sûresinin 62. âyet-i kerîmesinde, diğer peygamberlere, onların zamanlarında îmân edenlerin, o zamanki Yahûdî ve Hıristiyanların Cennete gideceği bildirilmektedir. Buna bugünkü Yahûdî ve Hıristiyanların da dâhil olduğunu söylemek, Kur’ân-ı kerîme iftirâdır. Önceki peygamberlerin dinlerinde şarap harâm değildi. Bir kâfir, müslüman olduktan sonra, şaraba helâl dese, tekrar kâfir olur. Dînimiz gayrı müslimlere selâm vermeyi bile câiz görmez. Hadîs-i şerîfte (Yahûdî ve Hıristiyanlara selâm vermeyin) buyuruldu. (Müslim)

 

Allah şirki asla affetmez

Sual: Bir arkadaşım, iyi iş yapan gayr-i müslimlerin de Cennete gireceğini söyledi. "Mesela, elektrik ampulünü yaratan Edison Cennete girecektir."dedi. Edison gibi, insanlığa hizmeti geçmiş gayr-i müslimler Cennete girecek midir?

CEVAP

Allahü teâlâ, (Hud) suresi 16. ve (Tevbe) suresi 17. ayet-i kerimesinde, gayr-i müslimlerin iyi amellerinin hiç faide vermiyeceğini, Muhammed aleyhisselama tabi olmadıkları için, Cehennemde sonsuz cezalandırılacaklarını bildirmektedir.

Cennet ve Cehennemin sahibi Allahü teâlâdır. Cennete girmek için imanlı olmak şartını koymuştur. İmanı olmıyanların hepsi Cehenneme girecektir. Ancak şu kadar var ki, kimi diğerine göre daha fazla ceza görecektir. Amerikalı Fizikçi Thomas Edison imansız ölmüş ise, Cehenneme gidecektir. Cenab-ı Hakkın kanunu böyledir.

Dünyada bir profesör, insanlığa faydalı çok eserler yapsa; fakat çeşitli insanları suçsuz yere öldürse, hırsızlık etse, bulunduğu devletin kanunlarına göre, yaptığı iyilikler  nazar-ı itibara alınmaz. Hak teâlâ da, imansızlıktan başka günahları dilerse affedeceğini; fakat imansızlığı asla affetmiyeceğini bildirmektedir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Allah [Ahırette] şirki [küfrü, bozuk imanı] asla affetmez. Diğer bütün günahları ise, istediği kimselerden affedir.) [Nisa 48]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buharî, Müslim]

(Beni duyup da iman etmiyen yahudi ve Hıristiyan [müslüman olmıyan herkes] muhakkak Cehenneme girecektir.) [Hakim]

(Cebrail aleyhisselam, Allaha şirk [ortak] koşmadan ölen herkesin muhakkak Cennete gireceğini müjdeledi.) [Buharî]

Phonograph, megaphon elektrik ampulü gibi aletleri ilk defa bulan Thomas Edison, bunları yaratmamış, yapmamış, yapılmasına sebep olmuştur. Bunları yaratan, Allahü teâlâdır. Edisonun bunları yaratması şöyle dursun, mevcud maddeleri bir araya toplayıp, yeni aletlerin yapılmasına sebep olurken, elinin, ayağının, gözünün, diğer duygularının, çeşitli hücrelerinin, kalbinin, ciğer, böbrek ve daha nice organlarının işlemesinden ve kullandığı maddelerin, aletlerin yapısından, içlerindeki atom, proton kuvvetlerinden haberi bile yoktu. Ne kendinin, ne de kullandığı şeylerin bir çok inceliklerinden haberi olmıyan bir vasıtaya, bir sebebe yaratıcı denilir mi? Yaratıcı, bunların en ufağını, en incesini, hepsini bilen, hepsini yapandır ki, bu da ancak Allahü teâlâdır. (S. Ebediyye)

 

Küfür tek millettir

Sual: “Küfür tek millettir” deniyor. Halbuki, çeşitli kâfir var. Hepsi de birbirine düşmandır. Bu sözün açıklaması nasıldır?

CEVAP

Kâfirler, İslâma olan düşmanlıklarında birbirinin dostudur. Menfaatleri olan işlerde birbirine düşmandır. Bir menfaat için, bir kemik için birbirini yerler. Konu İslâm olursa, hepsi birleşir, birbirine arka çıkarlar. Bu olaylar çok görülmüştür. En son Bosna’da aynı oyunlar oynanmıştır.

Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki:

(Ey îmân edenler, Yahûdîleri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, [İslâma olan düşmanlıklarında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip kendine] zulmedenlere hidâyet etmez.) [Mâide 51]

(Zâlimler, [İslâma olan düşmanlıklarında] birbirinin dostudur. Allahtan korkanların dostu ise Allahtır.) [Câsiye 19]

Allah düşmanları, birbirini iyi tanıdıkları ve birbirlerinin açıklarını iyi bildikleri için, [merhum Necip Fazıl’ın tâbiriyle] birbirlerinin aleyhine söyledikleri her şey doğrudur.

 

Şirk ve küfrün çeşitleri

Sual: Şirk nedir, küfrün çeşitleri nelerdir?

CEVAP

Şirk, Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demektir. Benzeten kimseye müşrik, denir. Küfrün çeşitleri vardır. Hepsinin en kötüsü, en büyüğü şirktir. Bir şeyin her çeşidini bildirmek için, genelde, bunların en büyüğü söylenir. Bunun için, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bildirilen şirk, her cins küfür demektir. 

Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, şirki [her çeşit küfrü] asla affetmez ve şirkten başka olan [büyük küçük bütün] günahları dilerse affeder). [Nisa 48]

Bir kâfir, bir kelime-i tevhid söylemekle mümin olduğu gibi, bir mümin de, bir söz söylemekle kâfir olur. Küfre düşürücü söz kullananın imanı gider de haberi olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Hâlbuki ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkmış olur.) [Deylemî]

Küfre düşenin bütün ibâdetlerinin sevapları yok olur, tövbe ederse, geri gelmez, ayrıca, nikahını da yenilemesi gerekir. Tövbe etmek için, yalnız Kelime-i şahâdet söylemeleri kâfî değildir. Küfre sebep olan o şeyden de tövbe etmeleri lâzımdır. Küfre düştüğü şeyleri bilmiyorsa, bilip bilmediğim bütün küfür söz ve işlerden tövbe ettim demesi kâfidir.

Berika ve Hadikada, (İtikadında, sözünde veya işinde küfre sebep olacak birşey bulunan kimsenin tecdid-i iman ve [evli ise] iki şahid yanında tecdid-i nikah yapması gerekir. Bir sözün veya işin, küfre sebep olacağını bilerek, tehdit edilmeden söyleyenin imanı gider. Buna Küfr-i cehli denir. Çünkü her Müslümanın bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür olmaz, büyük günahtır. Her iki hâlde de küfre girenin önceki ibâdetleri yok olur. Tövbe ederse, geri gelmez. Zengin ise tekrar hacca gitmesi gerekir. Önce eda ettiği namaz, oruç veya zekâtları kaza etmez. Fakat küfre düşmeden önce yapmadığı ibâdetleri kaza eder. Tövbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tövbe etmesi gerekir.  Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak veya tevilli olarak söyleyen veya küfrü gerektirdiği âlimler arasında ihtilaflı olan bir sözü bilerek söyleyen küfre girmez. Fakat tecdid-i iman etmesi gerekir. )

Küfre düşüren söz ve işleri bilerek bunlardan sakınmalı ve küfre düşmekten korunmak için sabah-akşam (Allahüme inni euzü bike min en üşrike bike şeyen ve ene âlemü ve estağfirüke lima la âlemü inneke, ente allamülguyub) duâsını okumalıdır!

İbni Hacer-i Mekkî hazretlerinin Zevacir isimli eseri ile, birkaç kitaptan aldığım, küfre düşüren söz ve işlerden bazıları şunlardır:

Küfre sebep olan bazı söz ve işler

1- Allahü teâlâya layık olmayan şey söylemek. Mesela bir kimse bir işi yaptığı halde, (Allah biliyor ki yapmadım.) demek. Yahut, yapmadığı bir şey için (Allah biliyor ki yaptım) demek. Böyle söylemek Allahü teâlâya cahillikle suçlamak olur.

2- Allah akıllıdır, şuurludur, iyi düşünür demek. Böyle demekle Allah yaratıklara benzetilmiş

oluyor.

3- Peygamberleri küçültücü şey söylemek, onunla alay etmek. Mesela Hz. Âdemi kastedip (İlk insan vahşi idi.) demek. Veya bir evliyayı peygamberden üstün bilmek. Yahut peygamberin dediği doğru ise biz kurtulduk demek. Bir kimseye (Öküz aleyhisselâm) demek.

4- Peygamberimizden sonra başka bir peygamberin geleceğini caiz görmek.

5- Melekleri küçültücü şey söylemek. Mesela (Senin bakışın bana Azrail gibi geliyor.) demek. Yahut (Cebrail bile söylese inanmam) demek. (Bu ibadetin sevabını yazacak melek yok) demek. (Çocuklarınızı iyi yetiştirmezseniz, zebani olur) demek.

6- İslâm âlimlerinin sözlerini, fıkıh kitaplarını ve fetvalarını tazim etmesi gerekirken tahkir etmek. Mesela (İmam-ı a'zamın kıyası hak değildir.) demek. Hocayı kötülemek için (Hocayla etme pazar, sonunda fetvâya bozar) demek.

7- Ahirette olacak şeylerle alay etmek. Mesela (Ben cenneti istemem, cehennemi isterim. Çünkü bütün sanatçılar, nataşalar oradadır.) demek.

8- Allahü teâlânın emir ve yasaklarına yani Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmiş ve islâm âlimlerinin kitapları ile her tarafa yayılmış, inanılması zaruri olan din bilgilerinden birine inanmamak veya önem vermemek. Mesela (Ben görmediğim için cinlere, nazara inanmam.) demek.

9-  Kesin haram olduğu bilinen bir şeyi yiyip içerken besmele çekmek. Mesela şarap içerken veya domuz eti yerken Besmele çekmek küfürdür.

10- Kur'an-ı kerimi teganni ile [şarkı okur gibi] okuyan hafıza, ne güzel okuyor demek

11- Kâfirlerin ibâdet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan veya islâmiyeti inkâr etmek ve inanmamak alameti olan ve tahkir etmemiz vacip olan şeyleri yapmak veya kullanmak. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapmak da küfürdür. Mesela zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak. Bunları mizah için, başkalarını güldürmek için de kullanmak küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez.

12- Yunan felsefecileri gibi, dünya ezelî ve ebedî demek.

13- İslâmiyet’e, (İslâm düşüncesi) demek. Çünkü İslâmiyet bir düşünce sistemi değildir. İlâhî emir ve yasaklara düşünce demekten çok sakınmalıdır! İçinde (İslâm düşüncesi), (İslâm nazariyesi) gibi ifadeler bulunan kitaplar çok zararlıdır.

14- Kâfirlerin dini âyinlerini, bayramlarını beğenmek. Mesela zaruretsiz bir Hıristiyanın Noelini tebrik etmek. Nevruz günü yumurta boyamak.

15- (Yahudiler de, Hıristiyanlar da Allah’a inandıkları için cennete gidecekler) demek.

16- Mucizeyi veya kerameti inkâr etmek.

17- Meşhur bir harama helal, meşhur bir helâle haram demek. Mesela domuz yağı helâl, sirke haram demek.

18- Âyeti, besmeleyi, bir melek, bir peygamber ismi bulunan yazıyı, kasten helaya, necasete, [pisliğe] atmak. Müslümanın ağzına sövmek [def-i hâcet lafzı ile]

19- Hac, namaz, oruç gibi ibadetlerin şeklinde şüphe etmek. Mesela  (Acaba namaz böyle mi kılınır) demek.

20- Bir parça et yemek, ilim öğrenmekten iyidir demek.

21- (Bir süre sonra Hıristiyan olacağım) diye düşünmek. Bir bayan, bir Hıristiyanla evlenmeye karar verdiği andan itibaren kâfir olur.

22- Ağır bir hastalığa düşüp de, (Allahım benim canımı al da, istersen kâfir olarak al) demek.

23- (Allahım çocuğumu aldın, başka elinden ne gelirse onu yap) demek.

24- Tırnağı uzun olana, (Tırnak kesmek sünnettir) dense, o da, (Sünnet olsun, kesmem) dese kâfir olur.

25- İnşallah, maşallah veya namaz kılmak karın doyurmaz demek.

26- Bir dostuna, bir arkadaşına, (Sen bana Allah’tan da, peygamberden de sevgilisin) demek.

27- İlim meclisine gidelim dendiğinde, (Benim orada ne işim var) demek veya İslam âlimlerini lanetlemek.

28- Küfre rıza küfürdür. Müslüman olmak isteyene elimdeki şu işi bitirip de geleyim diyerek, onun Müslüman olmasını geciktirmek. [Gazetede iken bir bayan telefon edip, rüyasının tabir edilmesini istedi. Biz rüya tabir etmiyoruz demedim. Önce bir dinleyeyim dedim. Anlattı, dinledim. Bayan Ermeni imiş. Rüyada Kur’an öğrenilmesi istenmiş. (Hemen Müslüman olman gerekiyor) dedim. (Müslüman olmak için nereye gitmek gerek) dedi. Ben de, (Hiç bir yere gitmene gerek yok, hemen kelime-i şahadet söylemen kâfidir) dedim. Ben söyledim o da aynısını tekrar etti, Müslüman oldu. Eğer onu, Müslüman olmadan önce, müftülük aramaya çalışıp da Müslüman olmasını geciktirseydim, vebali çok büyüktü. (Müslüman olduktan sonra artık istediğin yere gidebilirsin) dedim. (Bana Müslümanlığı öğreten  bir kitap tavsiye et) dedi. Ben de bir kitap gönderdim.]

29- Birine kâfir diye hitap edilse, o da kabul eder mahiyette, (Söyle ne var) dese, küfre girer. Kâfire hürmet olsun diye efendim demek, hürmet gayesiyle papazın veya papanın elini öpmek küfre sebep olur. Bir Müslümana kâfir dense, söyleyen kâfir olur.

30- Avrupa’daki şehirlere imrenip, (Hıristiyanlar Müslümanlardan hayırlıdır, iyidir) demek.

31- Bir kimse aksırsa, biri de (Allah sana rahmet etsin) dese, bir başkası da (Öyle deme, onun rahmete ihtiyacı yok) dese, son söyleyen küfre girer.

32- Aişe validemize iffetsiz demek.

33- Hz. Ebu Bekir sahabeden değildi demek.

34- Eshab-ı kiramdan birine kâfir demek. (Çünkü Kur’an-ı kerimde hepsinin cennetlik olduğu bildirilmiştir. Birine kâfir denilince Kur’ana inanılmamış olur.)

35- (Mazlum olarak öldürülen Hıristiyan, cennete girer) demek.

36- Kötülere deyyûsân-i kirâm hazretleri demek.

37- Aradığı hadisi bulamayınca, hadis kitabını yere atmak veya (Bu Kuranla amel etmiyorsunuz, ben de onu  yere atıyorum) diyerek Mushafı yere fırlatmak.

38- Haram paradan sevap ummak. Mesela bir bayan fuhuş parası ile kurban kesse, bundan sevap umsa, küfre girer. 

39- Allahı mekanlı bilmek, mesela Hıristiyanlar gibi Allah gökte oturuyor demek. Allahı kastedip, (Göklerden bir ses geldi), (Allah, gökten bize bakıyor.) demek. Böyle söylemek Allahü teâlâya mekan isnad etmek olur. Dünya, gezegenler, cennet ve cehennem  ezeli değildir, sonradan yaratılmıştır, mahluktur. Yer ve gökler yok iken de Allahü teâlâ var idi. İslâm âlimleri, (Allah her zaman ve her yerde ebedi olarak hazır ve nazırdır.) demenin caiz olduğunu bildirmişlerdir. Ancak, Allahü teâlâ zamanlı ve mekanlı olmadığı için bu söz, görünüş üzere kalmaz, mecaz olur. Bu bakımdan (Allah, zamansız ve mekansızdır, hiçbir yerde olmıyarak hazır ve nazırdır.) demek caiz olur.

Böyle olmazsa, Allahü teâlâyı zamanlı ve mekânlı bilmek olur ki bu ise küfürdür.

40- (Namaz kılmam ama, kalbim temiz) demek.

41- Bir Müslümanı kötülemek gayesiyle (Allahlık) demek.

42- (Anan baban esmer, sen nasıl sarışın oldun?) diyene, (Ben imalat hatasıyım) demek.

43- O, cimrilerin Allahı demek.

44-             İlahileri müzikle söylemek.

45-             (Ebu Cehil, şimdikilerden daha şerefli kâfirdi) demek.

46-  Ecelin hoyrat eli demek.

 

Bunların hepsi küfrü gerektiren sözlerdir. Küfre sebep olan bir sözü, tehdit edilmeden söyliyenin

imanı gider. Çünkü her müslümanın bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür olmaz, büyük günahtır. Küfre girenin önceki ibâdetleri yok olur. Tövbe edince, geri gelmez. Tövbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek yetmez. Küfre sebep olan şeyden de tövbe etmesi gerekir.

 

İmansızlığa götüren şeyler

Sual: Günah işlemek ve işlemeye devam etmek insanın imansız ölmesine sebep olmaz mı? Büyük günahlar nelerdir?

CEVAP

Büyük günahları işlemek ve devam etmek de insanı küfre sürükler, imansız ölmesine sebep olur. Büyük günahlardan bazıları şunlardır:

Büyük günahlar

1- Bid'at sahibi olmak.

2- Büyük günah işlemeye devam etmek.

3- Müslüman olduğuna şükretmemek.

4- İmansız ölmekten korkmamak.

5- Zulmetmek.

6- Anaya-babaya âsî olmak.

7- Doğru olsa da çok yemin etmek.

8- Namazı öğrenmeye ve çoluk-çocuğa öğretmeye önem vermemek.

9- İçki içmeye devam etmek.

10- Yalan yere evliyâlık satmak.

11- Günahını küçük görmek.

12- Kendini beğenmek.

13- İlim ve ibadetlerinin çokluğu ile kendini üstün görmek.

14- Haset etmek, din kardeşini çekememek.

15- Tecrübe etmeden bir kimseye iyi demek.

16- Yalana, gıybete devam etmek.

17- Din alimlerinden uzak durmak

18- Kâfir olsa da komşusuna eziyet etmek.

19- Dünya işleri için, çok sinirlenmek.

20- Büyü yapmak.

21- Sâlih olan mahrem akrabâyı ziyâreti terk etmek.

22- Allahü teâlânın sevdiklerini sevmemek; sevmediklerini sevmek.

23- Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak.

24- Zinâ veya livataya devam etmek, tövbe etmemek.

25- Karısının, kızının ve nasihat vermek hakkına sahip olduğu kadınların açık giyinerek  ve kokulu sokağa çıkmasına ve kötülerle görüşmesine râzı olmak.

26- Katillik,  

27- Hırsızlık.

28- Uyuşturucu madde kullanmak.

29- Gasb.

30- Ramazan orucunu, açıktan yemek.

31- Fâizle iştigal.

32- Yetîm malı yemek.

33- Ölçü ve tartıda hile yapmak.

34- Namazı vaktinden önce veya sonra kılmak.

35- Kalb kırmak

36- Rüşvet almak.

37- Malın zekâtını ve uşrunu vermemek.

38- Canlı hayvan ateşte yakmak.

39- Kur'an-ı kerimi öğrendikten sonra, okumasını unutmak.

40- Allahın rahmetinden ümidini kesmek.

41- Müslümanlara hainlik etmek

42- Eshâbı kiramdan herhangi birisini sevmemek.

43- Namuslu kadına, kötü kadın demek.

44- Müslümanlar arasında söz taşımak.

45- Avret yerini açmak veya başkasının avret yerine bakmak.

46- Emânete hıyânet etmek.

47- Cimrilik

48- Dünyaya düşkünlük

49- Allahü teâlânın azâbından korkmamak.

50- Haramı haram helâlı helâl bilmemek.

51- Falcıların falına inanmak.

52- Kadına, kıza yani harama bakmak.

53- Kadınların erkek, erkeklerin kadın elbisesi giymesi.

54- Ettiği iyiliği başa kakmak.

55- Dinimizin bildirdiğinden başka türlü yemin etmek. Mesela çocuğumun ölüsünü öpeyim gibi. 56- Küçük günahı işlemeye devam etmek.

57- Bir namaz vaktini kaçıracak zaman kadar cünüp durmak.

58- Müzik, çalgı aletleri kullanmak.

59- İntihâr etmek.

60- Dinini öğrenmemek

 

Bazı farzlar

Farzları yapmamak da insanı imansız ölmesine sebep olur. Farzlardan bazıları şunlardır:

1-              Beş vakit namaz kılmak.

2-              Ramazan orucunu tutmak.

3-              Zengin ise zekat vermek ve hacca gitmek.

4-              Cünüplükten gusletmek.

5-              Belâlara sabretmek, yani isyân etmemek.

6-              Günahlara tövbe etmek.

7-              İhlâs üzere ibâdet etmek.

8-              Ölüme hazırlanmak.

9-              Âleme ibret nazarı ile bakmak.

10-          Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek.

11-          Dilini haram ve kötü sözlerden korumak.

12-          Sözünde durmak

13- Farzları ve haramları öğrenmek.

 

Çok mühim tenbih

Sual: Bilip bilmeden çok söz söylüyor, doğru yanlış çok iş yapıyoruz. Farkında olmadan küfre düşmüşsek ne yapmamız lazımdır?

CEVAP

İslâm âlimleri buyuruyor ki: Her Müslümanın Allahın emirlerine uyması, yasak ettiği şeyler kaçması gerekir. İbadetleri yapmaya, haramlardan sakınmaya önem vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, ahirette sonsuz olarak cehennemde çeşitli azaplara maruz kalır. Affedilmesine ve cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur.

Bir Müslümanın küfre düşmesi, yani kâfir olması çok kolay olur. Çünkü her sözde ve her işte kâfir olmak ihtimali çoktur. Bunun için küfrün sebebi bilinmese de, her gün bir kere, (Ya rabbi, bilerek veya bilmeyerek küfre [kâfirliğe] sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptımsa, pişman oldum,. Beni affet) demelidir. Böyle tövbe eden muhakkak af olur, cehennemden kurtulur. Cehennemde sonsuz kalmamak için, her gün muhakkak tövbe etmelidir. Müslümanın bu tövbeden daha önemli görevi yoktur.

Kul hakkı bulunan günahlara tövbe ederken bu hakları ödemeli, kılınmamış namaz borçlarına tövbe ederken de, bunları kaza etmeye çalışmalıdır. (S.Ebediyye)

 

Sorumsuzca söylenen sözler

Sual: İnsanı küfre düşüren sözler hakkında piyasada bir çok kitap var. Bunlara göre kim müslüman kalabilir! Bu kitaplardan bazılarını size gönderiyorum. İnceleyip, bu sözleri açıklar mısınız?

CEVAP

Küfür sözler konusunda piyasadaki kitaplarda,  küfür olmayan sözlere de küfür damgası basılmıştır. Şimdi bu sözleri inceleyelim:

 

(Allahın oğlu gelse bu işi yapamaz. Yürü Allah yürü, ye Allah ye, uyu Allah uyu gibi sözleri söyleyen kâfir olur.)  deniyor.

Allahın oğlu demek, Allah şunu yapamaz demek elbette küfürdür. Fakat diğer sözlerin küfürle hiç alakası yoktur. Çünkü bunu söyleyen kimse, Allah yürür, Allah yer içer, Allah uyur demek istemiyor. Yolun uzunluğunu, bitip tükenmediğini bildirmek için yürümekle bitmiyor demek istiyor. Şarkılarda, türkülerde ve böyle sözler arasında  Allah ismini kullanmak doğru değildir. Ama küfür de değildir. Küfrün ne olduğu dinin dört delili ile sabittir. Bunun dışında küfür olmaz. Bütün milleti kâfir yapmak da çok tehlikelidir. Müslüman’a kâfir diyenin kendisinin kâfir olacağı hadis-i şerifle de bildirilmiştir.

 

(En büyük Galatasaray, başka büyük yok diyen kâfir olur) deniyor. 

Bunun küfürle ne alakası var? Kendi grubunda, yani futbolda en büyük demektir. En büyük Türkiye gazetesi desek, başka büyük yok desek, gazeteler içinde tirajı veya kalitesi en büyük olan demektir. En büyük TGRT demek de böyledir. Televizyonlar içinde en kalitelisi demektir. Hâşâ Allah’tan büyük anlamına gelmez. Zoraki böyle bir anlam çıkarmak çok yanlıştır. Böyle sözlerle bütün milleti kâfirlikle suçlamak ne kadar yersizdir.

 

(İslam dini akıl mantık dinidir demek çok yanlış bir sözdür.) deniyor.

Bu ifadeyi kullanmak ne kadar yanlıştır. Kur’an-ı kerimin bir çok yerinde (Akletmez misiniz, aklınızı kullanmaz mısınız?) gibi ifadeler çok geçer. Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:

(Kişinin dini, aklı ölçüsündedir. Aklı olmayanın dini yoktur.) [Ebû’ş-Şeyh]

(İnsanı ayakta tutan aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Beyhekî]

(Akıllı olmak, din işlerinde sevinç kaynağıdır.) [İbni Asakir]

(Aklı doğru olmayanın dini de doğru olmaz.) [Taberani]

(Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.) [Deylemî]

(Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhari]

(Akıl imandandır.) [Beyheki]

İslamiyet akla dayanan nakil dinidir. Selim akla uygundur. Dinde aklın önemi büyüktür. Ancak yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip yanılan kimseye felsefeci denir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği yanıldığı yerlerde, İslâm ışığı altında akla doğruyu gösteren büyük zatlara, İslâm âlimi denir. Akıl göz gibidir. İslâmiyet de ışık gibidir. Göz karanlıkta cisimleri göremez. Görmesi için ışık gerekir. Bunun için Hz. Ali, (Din, akıl ve görüş ile olsaydı, mestin üstünü değil de altını meshetmek gerekirdi.) buyurmuştur.

 

(Ne biçim kaderim varmış, alnımın kara yazısı, adam ülkenin kaderini değiştirdi demek insanı imandan çıkarır) deniyor.

Halbuki İslam âlimleri, (Kaderin, hayırlısı, şerlisi, iyisi, kötüsü, tatlısı, acısı, hep Allahü teâlâdandır. Çünkü, kader, bildiği şeyleri yaratmak demektir.) buyuruyorlar. Bir insanın başına kötü işler gelirse, (Kaderim böyle imiş, veya bu alnımın kara yazısıdır, ne kadar kötü kaderim varmış) demesinde mahzur yoktur. Çünkü hayır şer Allahtandır. Fakat (Adam ülkenin kaderini değiştirdi) demek yanlıştır. Allahın kaderini kimse değiştiremez. (İntihar eden, Allahın kaderini değiştirir) diyenler de vardır. Bütün bunlar kaderi bilmeyen cahil kimselerin sözleridir.

 

(Sözde müslümanlar, “ibadet ile cennete girilmez, temiz kalb gerek, Allah kalbe bakar” derler) diyerek böyle kimselerin müslüman olmadığı söyleniyor.

Böyle söyleyen herkesi suçlamak yanlıştır. Çünkü Peygamber efendimiz, (Hiç kimse, ibâdeti sebebi ile cennete girmez) buyurmaktadır. Çünkü yaptığımız bütün ibâdetler kabul olsa bile, bir gözümüzün şükrünün karşılığı bile değildir. Cennete, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı ile girilir. Lütfa ve ihsana kavuşmak için, imanlı olmak şart olduğu gibi, ibadete de ihtiyaç vardır. Bir insan ne kadar çok ibâdet ederse etsin, ibâdeti sebebiyle kendini mutlaka Cennetlik olarak bilmemelidir. Kulun vazifesi ibâdet etmektir. Kur'an-ı kerimde (Ben cin ve insanları yalnız bana ibâdet etmeleri için yarattım.) buyuruluyor.

Temiz kalb gerek demekte de mahzur yoktur. Çünkü Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de bozuk olur.) [Beyhekî]

(Allah, sizin güzel suretlerinize, mallarınıza bakmaz. Kalb ve amelinize bakar.) [Müslim]

Allahü teâlâ kalblerde olan ihlâsa ve Allah korkusuna bakar. Amellerin, ibâdetlerin kabûl edilmesi için, yâni sevap verilmesi için, hem şartlarına uygun olması, hem de ihlâs ile niyet edilmesi lâzımdır. Yani  ibâdetin kabûl olması için, Allahü teâlânın rızası için yapılması lâzımdır.

 

(Arşimet kanunu, Newton kanunu demek imanı zedeler) deniyor.

Allahü teâlâ kainatta çeşitli düzenler yaratmıştır. Suya belli bir kaldırma gücü vermiştir. Bunu bulana onun ismini vermenin küfürle ilgisi olmaz. Suya kaldırma gücünü Arşimet veriyor denmiyor ki. Bunun varlığını Arşimet buldu deniyor.

 

(Kur’an okumak çok zordur demek batıl bir yaygaradır) deniyor.

Bilmeyene elbette zordur. Kimine yabancı dil, kimine matematik zor gelir. Zora zor demenin batılla, küfürle ne alakası vardır?

 

(Hele şu namazımızı kılalım da, rahat rahat çayımızı içelim diyenlerin akıbetleri çok feci olur) deniyor.

Bu ne kadar da yanlış bir ifade? Adam, namaza çok önem veriyor ki, (Önce şu namazımızı kılalım, namazı geciktirme endişesi ile çay içersek çayın tadını da alamayız, hele namazı kılalım çayı nasıl olsa içeriz) demek istiyor. Bu sözün neresi kötü ki? Alimlerimiz, namaza mani olan işte hayır yoktur buyuruyorlar. Vakit girer girmez, önce namazı kılmalı, ondan sonra diğer işleri yapmalıdır.

 

(İslam bir bütündür, tamamını alan ancak müslümandır.) deniyor.

Bu söz izaha muhtaçtır. İtikatta öyle ise de amelde öyle değildir. "Ya, dinimizin bütün emirlerini yapıp, bütün yasaklarından kaçınmak veya hiçbirini yapmamak gerektiğini" söylemek, "Ya hep, ya hiç" demek çok yanlıştır. birkaç günah işliyorum diye, diğer günahları da yapmak gerekmez. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: (Bütün günahlara tövbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tövbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tövbe etmek nasib olur. "Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı" buyuruldu.)

 

(İbadet de gizli, rezalet de) diyenlere ateş püskürülüyor.

Halbuki hadis-i şerifte, (Kim, dünyada günahını gizlerse, Allahü teâlâ da, Kıyamette, o günahı herkesten saklar.) buyuruluyor. (Müslim)

İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. Hayâ da imandandır. Günah gizlenmezse, fâsıklar bundan cesaret alır. (Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?) diyebilir. Riya olmaması için ibâdeti gizlemek caizdir. Onun için (Kabahat da gizli, ibâdet de gizlidir) denmiştir. Bunun gibi atasözlerinin çoğu bir hadis-i şerife dayanmaktadır. (Hayâ elbisesine bürünenin ayıpları görülmez. Duyulunca hoşlanılacak şeyleri yap! Kimsenin duymasını istemediğin ve duyulunca insanların hoşlanmayacağı şeylerden kaç!) buyurulmuştur.

 

Câmileri siyasi arena haline getirmek isteyen bazı din cahilleri, (Emperyalist kâfirlerin “Câmide dünya kelamı konuşmak günahtır” sözünü söyleyerek. Câmiler, ziyaret yerleri, mevlit ve hatim merkezleri haline getirilmiştir) diyor.

Câmilerin ziyaret edilmesi, mevlit okunması, hele hatim yani Kur’an okunmasına karşı çıkmak ne kadar çirkindir. Câmide konuşmayı emperyalist kâfirler değil, Allah ve Resulü yasaklıyor. Câmide konuşmak sevapları giderir. Hutbeyi bile nutuk çeker gibi yüksek sesle okumak haramdır. Câmide konuşulmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

 (Mescidde dünya kelamı söyleyenin ağzından kötü bir koku çıkar. Melekler, "Ya Rabbi, bu kulun mescidde söylediği dünya kelamından dolayı, ağzından çıkan fena koku bizleri rahatsız ediyor" derler. Hak teâlâ da buyurur ki: "İzzetim, celalim hakkı için, onlara büyük belâ veririm.") [Ey Oğul İlm.]

(Ahir zamanda bazı kimseler, mescidlerde dünyadan, dünya kelamından bahsedecekler. Onlarla beraber olmayın! Allahın böyle kimselerle işi yoktur.) [İbni Hibban]

(Hayvanların otu yediği gibi, mescidde konuşmak da sevapları yer, yok eder.) [İ.Gazali]

Önce (tehıyyetül mescid) namazı kılıp veya başka ibâdet yapıp, itikafa niyet ettikten sonra, hafif sesle ihtiyaç kadar konuşmak caizdir. İhtiyaçsız mescidde konuşulmaz.

 

(Bu mahallenin çocuklar ahlaksız) diyenlere de hücum edilerek, (Her çocuk mümin ve günahsız doğar.) deniyor.

Çocuğun günahsız doğduğu doğrudur, fakat mümin doğar demek yanlıştır. Çünkü bir hadis-i şerifte (Kız çocuğunu diri olarak gömen de, gömülen çocuk da cehennemdedir.) buyuruldu. (Ebu Dâvud)

Kâfirlerin çocukları, akıl-baliğ olsaydı, mümin veya kâfir olacaktı. Bu ise ilm-i ilahide bilindiğine göre, büyüyünce ne olacaksa hüküm de ona göredir. Yani kâfir olacaklar cehenneme, müslüman olacaklar ise Cennete gideceklerdir. Peygamber efendimize, küçük yaşta ölen müşrik çocuklarının durumu suâl edildiğinde (Akıl baliğ olsalardı, ne amel işleyeceklerini Allah elbette bilir.) buyurdu. (Buharî)

Bu kavli bildiren âlimler olduğu gibi, çocuklar günahsız doğduğu için kâfir çocuklarının da cennete gideceğini söyleyen âlimler vardır. Fakat çocuklar mümin olarak doğar diyen âlim yoktur

 

(Can çıkmayınca huy çıkmaz) sözü yanlış deniyor.

Bu söz, gazap, şehvet gibi insanın fıtratında olan şeylerin tamamen yok edilemeyeceğini bildirmek için söylenmiştir. Şu hadis-i şerif de aynı mealdedir:

(Bir dağ yerinden ayrılmış denirse, tasdik edin. Fakat, bir kimsenin ahlâkı değişmiş denirse inanmayın. Zira fıtrî yapı değişmez) [İ.Ahmed]

Terbiye etmek başka, yok etmek başkadır. Bir erik çekirdeği, ne elmadır, ne de eriktir. Bu çekirdek, toprağa konur, sulanıp gübrelenirse, erik ağacı olabilir. Bu ağaçtan da erik alınabilir. Bu ağaca ne kadar bakılırsa bakılsın, erik çekirdeğinden elma olmaz. İşte can çıkar huy çıkmaz bu anlamdadır.

 

(Kötü hava şartları demek korkunç bir hatadır) deniyor.

Bu söz cahilliğin daniskasıdır. Çünkü hayır şer de Allahtandır. Amentü’de bunu her zaman söyleriz. İyi havayı Allah yaratıyor da kötü havayı başkaları mı yaratıyor. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Her şeyi yaratan Allahtır.) [Zümer 62]

 

(Çocukları câmiye sokmayanlar var.  Her câmi avlusu, çocuk bahçesi haline getirilmeli . câminin mimarisinde, edebiyatında, musikisinde hep fayda vardır. Bu faydalardan çocuklarımızı uzak tutmayalım) deniyor.

Halbuki, hiç zarar vermese de, câmiye küçük çocuk getirmek mekruhtur. Zarar verir, kirletirse haram olur. Hadis-i şerifte (Câmiye çocuk ve deli koymayın) buyuruluyor. (İbni Mace)

Musiki haramdır, harama helal diyen küfre girer. Musikiyi bir yazı ile bildirmek istiyoruz.

 

(Allah yazdı ise bozsun demek imanı yok eder) deniyor.

İrade-i cüziyye risalesinde buyuruluyor ki:

İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki: (Kaza-i mu'allak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duâsı kabul olursa, o kaza değişir). Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (Kader, tedbîr ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur). Duânın belâyı def' etmesi de, kaza ve kaderdendir. yâni, o kimsenin duâ etmesi de, takdîr edilmiş ise, duâ eder, kabûl olunca, belâyı önler. (Ecel-i kaza)yı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, (Ecel-i müsemmâ) değişmez. Ecel-i kaza,  bir kimse, eğer iyi iş yapar, yâhut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdîr edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir ân gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmış iken akrabâsını, Allah rızası için ziyâret etmesi ile, ömrü otuz seneye uzar. 30 yıl ömrü olan kimse de, akrabâsını terk ettiği için, ömrü üç güne iner. Takdîr, ezelde Levh-i mahfûzda yazılmıştır. Sonradan birşey yazılmaz. Yâni, Levh-i mahfûzda olacak değişiklikler ve ömürlerin artması ve kısalması da, ezelde yazılmıştır ki, buna kaza-i mu'allak denir. Allahü teâlânın kaderi, yâni ezelde ilmi nasıl ise, Levh-i mahfûzdaki değişiklikler, ona uygun olur. (Ecel, bir ân gecikmez ve vaktinden önce gelmez) ayeti, (Ecel hazır olduğu vakit gecikmez. Fakat, ecel hâsıl olmadan önce, sadaka ile, duâ ile, amel-i sâlih ile, ömür uzar. Zîrâ Fâtır sûresinde, (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır) buyurulmaktadır) dedi. Şu halde, Allah yazdı ise bozsun demek, eceli kaza ise Allah takdir etmesin demektir. Kaza ve kaderi bilmeyen cahiller böyle rastgele konuşabilir.

 

(Ben cahilim demek, cahiliyet devrini kabul etmek olur) deniyor.

Halbuki peygamber efendimiz, (Âlimim diyen kimse cahildir.) buyuruyor. (Taberânî)

Hz. Şabi, (Bilmem, demek, cahilliğini söylemek ilmin yarısıdır. Allah rızası için bilmediği bir konuda, susanın aldığı mükâfat, bildiği konuda konuşanın aldığı mükâfattan az değildir. Çünkü cehaleti kabul etmek nefse çok ağır gelir.) buyuruyor. İmam-ı gazali hazretleri, Tevekkülün ikinci derecesini anlatırken buyuruyor ki: (Bu kelime-i tevhîdin mânasına, kalbin inanmasıdır. Bu inanış, yâ başkalarından görerek, işiterek olur ki, bizim gibi câhillerin inanışı böyledir. Yâhut delîl ile, aklın isbât etmesi ile inanır. Din âlimlerinin, kelâm ilmi üstâdlarının inanması böyledir.)

 Hikmet ehli bir zat, (Kötü sözlerimize dayanan, isteyene veren ve cahilliklerimize göz yuman bizim efendimiz) der. Ben cahilim demenin, ben cahiliyet devri itikadındayım demekle hiç bir ilgisi yoktur.

 

(Bekarlık sultanlıktır sözü yanlıştır.) deniyor.

İslamın ilk zamanları evlenmek tavsiye ediliyordu. Peygamber efendimiz, (Evlenmek benim sünnetimdir, sünnetime uymayan benden değil) buyuruyordu. Fakat ahir zamanda bu durum değişmektedir. Çünkü  Ebu Ya’la’nın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber efendimiz, (İkiyüz yılından sonra, sizin en iyiniz, hafîfülhâz olandır) buyurdu. Hafîfülhâz nedir, dediklerinde, (Hanımı ve çocuğu olmıyandır) buyurdu. Bişr-i Hafî, Bayezid-i Bistamî, Ebül-Hüseyn Nuri [ve Rabia-i Adviyye] gibi büyük âlimler bekar idi. Hicretin ikiyüz yılından sonra gelenler arasında, bunların ve bunlar gibi olanların şeref ve üstünlüklerini, bu hadis-i şerif bildirmektedir. (İhyâ)

Ebu Süleyman-ı Daranî hazretleri, (Bekarlığa dayanmak, ailenin çilesine dayanmaktan, onların eziyetine katlanmak, cehennem ateşine dayanmaktan daha kolaydır) buyurdu.

 

(Millet din demektir. Bunun için Fransız milleti, Türk milleti denmez. Türk milliyetçisiyim demek de, Türkün dinindenim demek olur ki çok yanlıştır) deniyor.

Millet kelimesi çeşitli manalara gelir. Birkaçı şöyledir:

1- Din manasında kullanılır. "Millet-i İbrahim", "Millet-i Resulullah" gibi. Bir kimse, İbrahim aleyhisselamın dinindenim dese mahzuru olmaz. Çünkü bizim dinimizle onun dini arasında fark yoktur.

2- Ümmet manasında, bir din mensuplarının tamamına denir. "İslâm milleti", "Yahudi milleti" gibi.

3- Topluluk manasına gelir. "Kâfirler tek millettir.", "Kâfir milleti zâlimdir." gibi.

4- Sınıf, cins, taife manasına kullanılır. "Kadın milleti", "Şoför milleti" gibi.

5- Halk manasına kullanılır. "Bu millet, iyiye layıktır." gibi.

6- Kavim manasında kullanılır. Din, dil, tarih, gelenek, kültür, ideal ve vatan birliği olan topluluk demektir. "Türk milleti", "Arap milleti" gibi.

Milliyetçi demek, aynı dine mensup, aynı dili konuşan, ortak tarihi olan, aynı gelenekleri ve aynı kültürü olan, aynı ideale ve aynı vatana sahip olan kimse demektir. "Ben milliyetçiyim." demek yanlış olmaz. Kelimenin yalnız bir manasını düşünmek doğru değildir.

Millet kelimesini yanlış anlayanlar gibi, zaman kelimesini de yanlış anlayanlar çıkıyor. (Zaman çok kötüleşti demek, Allahtan şikayettir. Çünkü, zamana söven beni cezalandırır. Ben zamanım) hadisi kudsisi vardır.) deniyor. Zaman kelimesinin sanki tek bu anlamı mı var da böyle söyleniyor?

Zaman kelimesinin anlamlarından birkaçı şöyledir:

1- Vakit demektir. Olayları sıralamaya yarayan başı ve sonu belli olmayan mücerret kavram. Zaman akıp gidiyor gibi.

2- Çağ demektir. Osmanlıların ilk zamanlarında Türklerin itibarı yüksekti gibi.

3- Gün demektir. Zaman olur beni de anlayan çıkar gibi.

4- An demektir. Bir zaman durakladı, konuşmadı gibi.

5- Mevsim demektir. Şimdi hasat zamanı gibi.

6- Elverişli vakit demektir. Tam hücum etme zamanı gibi.

7- Yaşanılan devir demektir. Zaman çok kötü oldu, bilir bilmez herkes din adına ahkam kesiyor gibi.

 

(Zaman sana uymazsa sen zamana uy sözü çok yanlıştır.) deniyor.

Halbuki “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü doğrudur. Zamana uymak, zamanın gerektirdiği hususlara uymak demektir. Zamanın değişmesiyle, örf ve adete ait hükümler değişebilir. Nassa [Kur'an ve hadise] dayanan hükümler zamanla değişmez. Dine aykırı olmayan örf ve adete ait hükümler değişirse, bunlara uymakta mahzur yoktur.

Herkes traktörle, kamyonla giderken, kağnı ile gitmek gerek diye ısrar edilmez. Fakat günah olan bir şey, herkes tarafından yapılsa, buna uyulmaz. Zamana ait işlerin değişmesine, zamanın değişmesi denmiştir. Böyle misaller Kur'an-ı kerimde de vardır. Mesela, (köy halkına sor) yerine, (köye sor) denilmiştir. (Yusüf 82)

Türkçede de, (şu sınıf tembel) denir. Burada anlatılan, sınıfın kendisi değil, oradaki talebelerdir. Zamana uymak da, zamanın icabı olan faydalı işlere uymak demektir. Zararlı, günah olan şeylere uyulmaz. Zamanı kötülemek de, o zamanda yaşayan kötü insanları tenkid etmektir. Yoksa zamanı yaratan Allahı kötülemek anlamında değildir.

 

(Din siyasete alet edilmez diyenler Müslümanları uşak olarak kullanmak isteyenlerdir.) deniyor.

Yani apaçıkça din istismarı normal görülüyor. Dini kullanarak, gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak gibi herhangi bir menfaat, Allah rızasından başka niyetlerle yapılırsa riya olur. İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki: İyi bil ki riya haramdır, riyakârı Allah sevmez. Hadis-i şerifte: (Ahır zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapanlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.) buyuruldu.(Tirmizî)

Din alet edilerek elde edilen mal, mevki için şair der ki:

Şu mala, makama ola ki lânet,

Ona din veya ırz edile alet.

Dini siyasete, politikaya alet etmek, yahut başka zararlı maksatlar ve menfaatler için kullanmak, bir takım cahilleri, din ismi altında, tahrik etmek çok büyük bir günahtır. Allahü teâlâ, en çok bunu kötülemektedir. Din, tertemiz ahlâk sahibi olmayı emreden, sırf merhamet, sevgi ve büyüklere  itaat , küçüklere şefkat emreden, insanları doğru yola götüren Allahü teâlânın razı olduğu yoldur. Dini herhangi bir menfaate, mesela siyasete alet etmek, yahut başka zararlı maksatlar için kullanmak, bir takım cahilleri, din ismi altında, tahrik etmek çok büyük bir günahtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yazıklar olsun ilmini ticaret vasıtası yapan kötü âlimlere ki, devlet adamlarına yaklaşır ve kazanç temin ederler. Allah onların ticaretine kesatlık versin!) [Hakim]

Vaaz etmek, dini yazı yazmak, kitap çıkarmak, ancak Allah rızası için olunca, mevki, mal ve şöhret kazanmak için olmayınca faydalı olur. Aksine olursa çok zararlı olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Hak teâlâ, Hz. Âdeme bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Çocukların ve neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin! Sakın ola ki dini geçim vasıtası yapmasın! Dini kullanarak dünyayı talep edenlere yazıklar olsun!) [Hakim]

Peygamber efendimiz, (Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır) buyururken, bazıları çıkıyor, (Fitne devrinde yaşıyoruz demenin dinde yeri yoktur.) diyebiliyor. Fitne imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, belâ ve daha başka manalara gelirse de, ekseriya bölücülük, bozgunculuk anlamında kullanılır. Abdulgani Nablüsi hazretleri, (Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak demektir.) buyuruyor. İmam-ı Birgivi  hazretleri de, fitneyi böyle tarif etmiştir.  Muhammed Hadimi  hazretleri de fitneyi böyle tarif ettikten sonra (Fitne çıkarmak haramdır. Kur'an-ı kerimde, dinden saptırmak için fitne çıkaranların cehenneme atılacağı ve fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha kötü olduğu bildirilmektedir) buyuruyor. Fitne hakkındaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:

(Fitneden sakının! Söz ile çıkarılan fitne, kılıç ile çıkarılan fitne gibidir.)  [İbni Mace]

(Fitne ve karışıklık zuhur edince, katil  [öldüren] olmaktansa, maktul  [öldürülen] olmayı tercih et!)  [Ebu Nuaym]

(Fitne zamanı saldırgan, evinize girerse, [Maide suresinin 28. ayetinde bildirildiği gibi] "Beni öldürmek için sen bana elini uzatırsan da, seni öldürmek için ben sana elimi uzatmam." diyen Hz.Âdemin oğlu  [Habil] gibi ol!)  [Tirmizî]

(Kıyamet yaklaştıkça fitneler çoğalır. Sabah evinden mümin çıkan, akşam evine kâfir olarak döner. Akşam mümin iken, gece imanları gider, kâfir olarak sabaha çıkarlar!)  [Ebu Dâvud]

Peygamber efendimizin bu sözlerine saldıranlara ne söylense azdır.

 

(Ne yapayım emir kuluyum demek yanlıştır. Allahın kulu olmalı, kulun kulu olmamalı) deniyor. Bir başka cahil de şöyle diyor: (Osmanlılarda, insan, Allahın değil, padişahın kuluydu. Onun için padişah, halka "Kullarım" derdi. Sultanlık sistemine karşı çıkmak, soylu mücadele vermektir) diyor.

Bazı kelimeler birkaç manaya gelir. Cümledeki yerlerine göre manaları değişir. Mesela Mevla kelimesi, yedi manaya gelir. Daha çok ilah, efendi, köle manasında kullanılır. (Mevla’nın rahmeti bol) cümlesindeki mevla, ilah manasındadır. (Mevlana Celaleddin)deki mevla da efendi demektir. Şimdi biri çıkıp da (Sen Celaleddine ilah dedin) diyemez. Bunun gibi kul kelimesi de mahluk, insan, köle, bende, emir altında bulunan, tabi, mensup gibi manalara gelir. Şimdi birisi nezaket olsun diye (Bendeniz) dese, bende kul, köle demek olduğu için, (Sen karşındakine bendeniz demekle onu ilah yaptın.) demek caiz olur mu?  Padişahlar, sadık yardımcılarına "Kulum" derdi. Burada kul, "Sağ kolum) demektir. Sultana ait seçkin askerlere (Kapı kulu) denirdi.

 

(Allahtan başkasına itaat etmek şirktir, kula kulluktur) deniyor.

Bu söz de çok yanlıştır. Çünkü Kur'an-ı kerimde, Allah ve Resulüne ve ülulemre de itaat edilmesi emrediliyor. Âlimlere, ana babaya itaat da dinimizin emridir. Bunlara itaat da Allaha itaat olur. (Hadika)

 

(Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır sözüne hadis demek korkunçtur, Bayezid-i Bistamiye aittir.) deniyor.

O zaman adama şu soruyu sorarlar: Bu korkunç sözü ne diye Bayezidi Bistami hazretleri söylemiştir? Bir âlimin söylemesi o sözün kötü olmasını mı gerektirir? Burada şeyh, mürşid, rehber, üstad, öğretmen anlamındadır. Din ilimlerini hocasız öğrenmek kolay mıdır? Hele tasavvufu rehbersiz öğrenmek imkansızdır. Bayezidi Bistami hazretlerinin bu sözü, korkunç olarak vasıflandırılıp niye beğenilmez ki? Burada tasavvuf düşmanlığı mı yapılıyor? Rehbere, üstada kızılır mı? Bir talebenin, ilim öğrenebilmesi ve doğru yolu bulabilmesi için, bir öğreticiye ihtiyacı vardır. Çünkü hadis-i şerifte, (İlim üstaddan öğrenilir) buyuruldu. (Tebarani)

Kur'an-ı kerimde ise, (Eğer bilmezseniz, bilenlerden sorun!) buyuruldu. (Nahl 43)

 

(Tesadüfen karşılaştık demek yanlıştır, tevafuk etti demelidir) deniyor.

İnsan, tesadüfen iyi kötü iş yapabilir. Tevafuk, birbirine uyma, uygun gelme demektir. İnsan sevmediği biriyle karşılaşınca, tevafuk etti demek tuhaf olur. Hiçbir dini kitapta rastlantı anlamındaki tesadüf yerine tevafuk kullanmak gerekir diye yazmaz. Tesadüf yerine tevafuk, nakli değil de, aklı esas alanların uydurduğu bir bid'attir. "Tesadüfen Ali Beyle karşılaştım" demek ve tesadüf kelimesini böyle yerlerde kullanmak caizdir. "Bu âlem tesadüfen yaratılmış, dağlar, denizler tesadüfen olmuştur" demek caiz olmaz. Çünkü herşeyi yaratan Allahü teâlâdır. Bu ikisini karıştırmamak gerekir.

(Üzümünü ye bağını sorma sözü yanlıştır.) deniyor.

"Üzümünü ye, bağını sorma" atasözü çok güzeldir, dinimize uygundur. Bir sözün doğru olup olmadığı dinimize göre ölçülür. Üzümünü ye, bağını sorma demek, üstüne gerekmeyen şeylere karışma, her şeye burnunu sokma demektir. Açıklamalı atasözleri kitabında ise (Mühim olan, bir nimetin gelmesidir. Nereden geldiğini bilmek lüzumsuzdur.) şeklinde açıklanmıştır. Bu söz, ecdad düşmanlarının iddia ettiği gibi, (Üzümün haram olup olmadığını sorma) demek değildir. Ayet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri de maksadına aykırı olarak açıklamak asla caiz değildir. Mesela, Kur'an-ı kerimin çeşitli yerlerinde (Allah dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır.) buyuruluyor. (Amentü)deki iman esaslarından birisi de (Hayrın ve şerrin Allahtan geldiğine inanmak)tır. İnanmayan bir kimse, (Hidayet Allahtan olduğuna göre, dalalet üzere kalmamda benim suçum yoktur.) diyemez. Yani ayet-i kerimeyi kendi anladığı gibi açıklayamaz. Mektubat-ı Rabbanî’deki hadis-i şerifte (Kur'an-ı kerimden kendi aklı ile, kendi düşüncesi ile mana çıkaran kâfir olur.) buyurulmuştur.

 

(Bir şey için uğurlu, uğursuz demek cehalet kültürünün eseridir. ) deniyor.

Halbuki bu konuda Peygamber efendimizin sahih hadisleri vardır.

Uğur, iyilik getirdiği sanılan şey veya belirti, hayır, iyilik, bereket.

Uğursuz, kötülük ve zarar getirdiği sanılan şey.

Uğursuzluk, bir şeyi veya bir olayı kötüye yorumlamak.

Bir şeyin, bir günün veya bir yerin uğursuz sanılması, Yahudilikte vardır. Hıristiyanlıkta da, 13 rakamının uğursuzluk getirdiğine inanılır. Dinimizde ise, bir şeyi uğursuzluğa yormak yoktur. Fakat, (Şu iş veya şu ev bana uğursuz geldi) gibi sözleri söylemek caizdir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Müslümanlıkta uğursuzluk [bir şeyi kötüye yorumlamak] yoktur.) [Hadika]

(Bir şeyi uğursuzluğa yorma, hayra yor! Sizden biriniz, hoşuna gitmiyen uğursuzluk zannettiği bir şey görünce, şöyle desin: "Ya Rabbi! İyilikleri veren, kötülükleri defeden ancak sensin. Lâ havle velâ kuvvete illâ bike.") [Beyhekî]

(Yumuşak muamele uğurluluk [iyilik], çetin davranmak uğursuzluk getirir.) [Harâitî]

(Uğuru [hayrı] ve uğursuzluğu [şerri] en çok olan uzuv dildir.) [Taberânî]

(Kötü huy uğursuzluk getirir.) [Taberânî]

Eskiden, Arabistan'da yolculuğa çıkarken, bir kuş uçururlardı. Kuş sağa uçarsa, uğurlu sayıp, yola devam ederler, kuş sola uçarsa, uğursuz sayıp geri dönerlerdi. Peygamber efendimiz bunu yasaklamış, (Kuşlara dokunmayın, yuvalarında kalsın!) buyurmuştur. (İ. Maverdi)

Bir olayı hayra yormakta ise mahzur yoktur. Çünkü Peygamber efendimiz, gördüğü şeyleri hayra yorardı. Hiçbir şeyi uğursuz saymazdı. (İ. Ahmed)

 

(Mavi boncuk tak nazar değmesin demek hurafedir, batıl bir inançtır, şirktir) deniyor.

Böyle söylemek çok yanlıştır. Boncuğun yaratıcı bir kuvvete sahip olduğuna inanmak şirktir. Fakat hangi müslüman, bir boncuğun yaratıcı gücü olduğuna inanır? Hadis-i şerifte, (Temime ve tivele şirktir) buyuruluyor. Manasız şeyleri veya küfre sebep olan rukyeyi okumaya Efsun denir. Efsunu veya nazarı bizzat önlediğine inanılan nazarlık denilen şeyleri, üzerinde taşımaya Temime denir. Şirinlik muskası denilen rukyelere Tivele denir. Rukye, okuyup üflemek veya üzerinde taşımak demektir. Rukye, ayet-i kerime ile ve hadis-i şerifle bildirilen duâlarla yapılırsa buna Taviz denir. Taviz ise caizdir. Hadis-i şerifte (İlaçların en iyisi Kur'an-ı kerimdir) buyuruldu (İbni Mace)

Mezhepsiz Kardavi ve onun yoluna uyan yerli bid'at ehli, ayetlerle yapılan ve taviz denilen rukyeleri taşımaya bile şirk diyorlar. Ellerinde bir şirk çamuru, rastgele atıyorlar.

İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: (Nazar değmemek için tarlaya kemik, korkuluk, hayvan kafası koymak caizdir. Bir kadın tarlasındaki mahsule nazar değmemesi için ne yapacağını sorunca, Resulullah (Tarlaya hayvan kafası as) buyurur. Bakan kimse, önce bunu görüp tarladaki mahsulü sonra görür.) [R. Muhtar c.5, s.232 ve 275]

R. Muhtardaki bu yazıdan nazardan korunmak için korkuluk, hayvan kafası, nazar boncuğu ve benzeri şeylerin temime olmayacağı, caiz olacağı pek açıktır. Bizzat nazar bocuğu veya hayvan kafası nazarı önlemez. Nazarı önleyen Allahü teâlâdır. Bakan kimse önce bunları görünce, gözlerinden çıkan zararlı şualar bunlara isabet eder. Nazarın gerçek olduğu ayet-i kerime ile sabittir. Hadis-i şerifte de (Nazar haktır) buyuruldu. (Müslim)
 

(Eğer o iki sene olmasaydı Numan helak olurdu sözü imamı azama ait değildir, uydurma bir sözdür. Tasavvuf olmadan da insan evliya olur) deniyor.

Maksat tasavvufu kötülemek. Tasavvuf düşmanlığı selefiler arasında çok yaygındır. Evliyaya, keramete düşmanlık yaparlar. Bilmeyenin bilmediği şeyleri düşmanlık yapması yadırganmaz.  Atalarımız böyle kimseler için, (Kişi bilmediği şeylerin düşmanıdır) buyurmuşlardır.

Muhammed Masum hazretleri, Mektubat kitabında buyuruyor ki:

(Allahü teâlâyı tanımak iki türlüdür:

1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi tanımak,

2-Tasavvuf büyüklerinin tanımaları.

Birinci şekildeki imanda nefs azgınlığından vazgeçmemiştir, iman hakiki değil, mecazidir. Bu iman gidebilir. İkincisinde nefs de imana geldiği için iman yok olmaktan korunmuştur. (Ya Rabbi, senden sonu küfür olmayan iman istiyorum) hadis-i şerifi ve Nisa suresinin (Ey iman sahipleri, iman edin) mealindeki 136. ayet-i kerimesi de hakiki imanı bildirmektedir. Bu ayet, (Hakiki imana kavuşun) manasındadır.

İmam-ı Ahmed hazretleri ilim ve ictihadda çok yüksek dereceye sahip olduğu hâlde, hakiki imana kavuşmak için Bişr-i Hafi [ve Zünnun-i Mısri] hazretleri gibi evliyanın sohbetinde bulundu. İmam-ı a'zam hazretleri de, ömrünün son yıllarında Cafer-i Sadık hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra, (Bu iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu), yani (Hakiki imana kavuşamazdım) buyurmuştur. Her iki imam da ilimde ve ibâdette son derece ileri oldukları hâlde, tasavvuf büyüklerinin sohbetinde bulunarak marifeti ve bunun meyvesi olan hakiki imanı elde ettiler.) [C.2,m.106]

Senaullah-i Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:

(Tasavvufta fena makamına kavuşan, muhakkak imanla ölür. Bekara suresinin (Allahü teâlâ imanınızı zayi etmez) mealindeki 143. ayet-i kerimesi ve (Allahü teâlâ, kullarının imanlarını geri almaz. Fakat âlimleri yok ederek ilmi geri alır) hadis-i şerifi, hakiki imanın ve batın ilminin geri alınmayacağını göstermektedir.) [İrşad-üt-talibin]

 

(Sizin düşmanınız şeytandır) ayet-i kerimesini delil getirerek,  bize düşman olan birisine (Sen benim düşmanımsın) demenin küfür olduğu söyleniyor.

Cahilliğin bu kadarına da pes artık. Bir müslüman da diğer müslümana düşmanlık yaptı diye hemen ona kâfir denir mi? Hangi kitap böyle yazar? Tarihte iki müslüman ordu çarpışmadı mı?  Bunlara kâfir denir mi? Bu cahil adamlar, ellerine almışlar, bir kâfir karası, önüne gelenlere rastgele sürüyorlar.

Müziğin her çeşidinin haram olduğu  muteber eserlerde bildirilirken, müziğin eğlendirici, düşündürücü, dinlendirici ve eğitici yönleri de bulunduğu anlatılarak sanki bazı müziklerin caiz olduğu söyleniyor. Mehter marşı, def, düğünde davul çalmak hariç elbette müziğin her çeşidi haramdır. Tasavvuf müziği diye de bir şey yoktur.

 

(Kâfirler Allahtan ümit keser) ayetini delil getirerek, (Bu toplum düzelmez) diyenlerin küfre girdiği söyleniyor.

Halbuki bu ayetin, bununla hiç ilgisi yoktur. Delinin biri çıksa, (Ben hiç hastalanmayacağım, göklerde  uçacağım, dünyadaki herkesi müslüman edeceğim) dese, bir başkası da bunları yapamazsın dese, hemen eldeki kara, bu adamın alnına yapıştırılır, (Sen Allahtan ümit kestiğin için kâfirsin) denir. Ben inansam da, ibadet etsem de Allah beni affetmez) demek küfürdür. Allahtan ümit kesmek, Allahın rahmetinden ümit kesmektir. Yoksa bu işi yapamazlar demenin küfürle ne ilgisi vardır?

 

Atasözlerine düşmanlık edenler, (Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur) sözünü de beğenmemişler.

Bu sözün nesi var. Sakın doğru söylemeyin, yalan söyleyin mi deniyor? Yine atalarımız, (Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu her yerde söyleme) demişlerdir. Demek ki rasgele konuşursan dokuz köyden kovulursun. Mesela her yerde her şiir okunmaz. Okunursa ne olur,  adamın canına okurlar. Söylediğin doğrunun bir faydası varsa söyleyeceksin. Zarar veriyorsa, kimseye faydası dokunmuyorsa, söylemenin alemi nedir?

Peygamber efendimiz, yalanı çok kötülediği halde, caiz olduğu yerleri de bildirmiştir. Demek ki doğrunun söylenmeyeceği yerler de vardır.

Gencin biri, iftiraya uğrar. Sonunda idama mahkum olur. İnfaz saatini beklerken, kendisine iftira edenlere, bu arada hükümdara ağzına gelen sözleri sarf eder, sövüp sayar. Bu acı bağırmalar, bir süre devam eder. Hükümdar, saraydan bu feryatları duyar. Fakat ara uzak olduğu için ne söylediğini anlayamaz.

İki vezirinin yanına giden hükümdar, bu gencin neler söylediğini sorar. Birinci vezir, (Hükümdarım bu genç, (Allah, affedenleri aziz eder) hadis-i şerifini söylüyor, "Affedenlerin yeri Cennet" diyor. Sizden af talebinde bulunuyordu) der.

Bu söz, hükümdarın hoşuna gider. (Bu genci affettim, serbest bırakın) der. İkinci vezir, hemen atılıp der ki:

(Haşmetli hükümdarımız, bu veziriniz, zât-ı âlinize karşı, utanmadan yalan söylüyor. Genç, af istemiyor, size sövüp sayıyordu.).

Hükümdarın kaşları çatılıp der ki:

(Bre vezir, sen yersiz doğru söylemekle, iki kişinin ölümüne sebep olmak istiyorsun. Şu vezirin yalanı ise bir canı kurtarmıştır. Unutma ki, "İş bitiren yalan, fitneye sebep olan doğrudan daha iyidir")

Hükümdar, yersiz doğru söyleyen veziri azleder, yerinde yalan söyleyerek bir suçluyu kurtaran veziri de kendisine sadrazam yapar.

 

Eli yağlı karalılar, (gemisini kurtaran kaptan) sözüne de saldırıyorlar, bu kâfir uydurmasıdır diyorlar.

Halbuki bu söz. Hadis-i şeriflere ve âlimlerimizin bildirdiklerine aykırı değildir, çok güzel bir sözdür. Atalarımız aynı anlamda, (Önce can, sonra canan) demişlerdir. Can kurtarılmadan canan kurtarılmaz.

Abdulgani Nablüsi hazretleri (Söz ve yazı ile emr-i maruf âlimlerin vazifesidir. Kalb ile, duâ ederek günah işleyene mani olmaya çalışmak da her müminin vazifesidir. El ile müdahale ise devletin vazifesidir.) buyuruyor.

Faydası olmıyacağı ve zarar geleceği bilindiği hâlde, her günah işliyene emr-i maruf yapmaya kalkmak doğru değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kıyamette, bir kimseye, günah işleyene, niçin engel olmadığı sorulacak, o da, “Onun zararından korktum, Allahın affına güvendim” diyecek ve mazur görülecektir.) [İbni Mace]

Peygamber efendimiz, ortalık bozuk iken, ortalığı düzletmeye kalkmak yerine, evine çekilip kimseye karışmamak gerektiğini, hatta öldürmek yerine ölmeyi tavsiye ederek buyuruyor ki:

(Fitne zamanı, evinize girilince, Âdem aleyhisselamın, [Maide suresinin 28. âyetinde bildirildiği gibi] "Sen, beni öldürmek için bana el uzatsan da, seni öldürmek için ben sana el uzatmam" diyen oğlu [Habil] gibi ol!) [Tirmizî]

 

Kötü de olsa mevcudu kabullenme olacağı için, (Beterin de beteri vardır) sözü de tenkid ediliyor.

Halbuki İmam-ı rabbani hazretleri, (Hiç bir zaman, hiç bir şekilde, halinizden şikayetçi olmayın. Her zaman şükredici olun. Beterin beteri vardır.) buyuruyor.

Topal olan kimse, (Beni niye topal yarattın veya niye kazada ayağımı koparttın) diye Allaha isyan mı etmesi gerekir, yoksa (Ya rabbi gözümü kör etmediğine, kulağımı sağır etmediğine çok şükürler olsun demesi gerekmez mi? Her zaman beterin beteri vardır diyerek halimize şükretmeliyiz. Kur'an-ı kerimde şükretmek emredilmektedir:

(Bana şükredin, nankörlük etmeyin!) [Bekara 152]

(Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, iyi bilin ki azabım çok şiddetlidir.) [İbrahim 7]

Hadis-i şerifte de (Kıyamet günü "Şükredenler gelsin!" diye seslenilir. Onlar bir bayrak altında Cennete girer. Bunlar, darlık ve genişlikte, her hâl-ü karda Allaha şükredenlerdir.) buyuruldu.

Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir. Nimeti vereni bilip gereğiyle amel etmektir. Bu amel, kalb, dil ve diğer azalarla olur. Kalb ile iyiliğe niyet eder. Dil ile hamdeder, şükrünü açıklar. Uzuvlarla şükür ise, Allahü teâlânın verdiği nimetleri yerli yerinde kullanmaktır. Mesela gözün şükrü, müslümanların, arkadaşların kusurunu görmemektir. Kulağın şükrü, söylenilen ayıpları duymamış olmaktır.

İmam-ı Mücahid hazretleri Nahl suresinde (Onlar, Allahın nimetini bilip itiraf ederler. Sonra da onu inkâr ederler) mealindeki 83. ayet-i kerimesini (Onlar, nimetlerin Allahtan olduğunu bilirler. Fakat "Bu nimetleri biz kazandık veya bize miras kaldı" diyerek nankörlük eder) diye tefsir etmiştir.

İnsan, bir hasta veya sakat görünce, kendisinin böyle bir derde müptela olmadığı için şükretmelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Bir kimse, hasta, sakat birini görünce, "Allahü teâlâya hamdolsun ki beni böyle etmedi. Bundan ve daha başka dertlilerden üstün kıldı." derse, nimetin şükrü olur.) [Beyhekî]

Nimete şükredince, hem eldeki nimet yok olmaktan kurtulur, hem de yeni nimetlerin ele geçmesine sebep olur. Hadis-i şerifte, (Az veya çok bir nimete kavuşan, "Elhamdülillah" derse, Allahü teâlâ, o kimseye bu nimetten daha iyisini verir.) buyuruldu. Şükredenden Allahü teâlâ razı olur. Yine hadis-i şerifte, (Yiyip içtikten sonra "Elhamdülillah" diyenden Allahü teâlâ razı olur.) buyuruldu. Şu üç şeyi yapan tam şükretmiş olur:

1- Bir nimet gelince bunu Allahtan bilip şükretmek.

2- Allahü teâlânın verdiği her şeye razı olmak.

3- Verilen nimetten istifade edildiği müddetçe, Allahü teâlâya isyan etmemek.

Hadis-i şerifte, (Din işlerinde kendinden üstün olanı görüp ona uyan, dünya işlerinde ise kendinden aşağısına bakıp Allaha hamd eden şükretmiş olur.) buyuruldu. Nimet umumi olunca, herkese gelince insan bu nimetin kıymetini bilemez. Görmek büyük nimet iken, herkeste göz olduğu için göz nimetine her zaman şükretmeyiz. Gençler; yaşlanmadıkça gençliğin kıymetini bilmez. Hastalar sağlığın kıymetini anlar. Fakirler zenginliğin kıymetini bilir. Hayatın kıymetini de ancak ölüler anlar. Şu hâlde yaşlanmadan gençliğin, hastalanmadan sıhhatin ve ölmeden önce de hayatın kıymetini bilip şükretmelidir.

 

(Allahsızlar demek zehirli gazdır) deniyor.

Bir kimseye Allahsız demek, (Seni Allah yaratmadı, sen maymundan geldin) demek değildir. (Dinsiz, imansızsın) demektir. Allahsız demek her ne kadar pek hoş değilse de, bunu konu etmeye, bunun için kitap yazmaya değmez. Dinde mecazi çok şey vardır. Kur’anı kerimde, hadis-i şeriflerde örnekleri çoktur.

 

(Kedinin bacağını gerdek gecesi ayırmak gerekir) sözüne de saldırıyorlar.

Halbuki bu sözün anlamı, tedbirini zamanında almak gerekir demektir. Yoksa kedinin bacağını tutup ayırmak demek değildir. Tedbir işin başında alınmazsa, zamanla  olayları önlemenin güç olduğunu bildirilmektedir. Gerdek gecesi hanımı dövmek gerekir diye bir şey yoktur. Çünkü çoluk çocuğu terbiye etmek için dövmek doğru değildir. Ancak yanlış bir iş yapınca, cezalanabileceği hissini vermek gerekir. Peygamberimiz, ev halkının dövülmemesini emrettiği hâlde, terbiye edilmeleri için cezalanacakları, dövülecekleri hissini taşımaları gerektiğini bildirmiştir. Bu hususta peygamber efendimiz, (Ev halkınızı terbiye edebilmek için bastonunuzu onların göreceği yere asın!) buyurmaktadır. (Taberânî)

Kur’an-ı kerimde de cenab-ı Hak, (Azabım çok şiddetlidir) diyerek kullarını ikaz etmektedir. O halde son pişmanlık fayda vermez, kedinin bacağını ilk gece ayırmak gerekir.

 

(Haram tatlıdır diyen, haramı beğendiği için kâfir olur) diyorlar.

Nefsimiz kâfir olduğu için, nefsimizin her istediği bizim aleyhimizedir. Nefsimiz, helal olandan değil, haram olandan daha çok zevk alır. Nefsimizin hoşuna gittiğini bildirmek için, haram ama bana tatlı geliyor demekle insan kâfir olmaz. Bir kimsenin dünya güzeli  bir hanımı olsa, çirkin bir bayanın bacağı açılsa, nefsimiz ona bakar ve ona bakmaktan hoşlanır. Yani haram ona tatlı gelir. Gelmez diyenler, nefsin mahiyetini bilmeyen câhil kimselerdir. Nefsimiz, kötü bir bayana iltifat etmekten zevk alır da, evimizde yemeğimizi pişiren, çocuklarımıza bakan, evimizi düzenleyen, yoldaşımız, sırdaşımız, fedakâr hayat arkadaşımıza iltifat etmekten hoşlanmaz.

Bu bakımdan tatlı gelen harama, tatlı geliyor  demekle küfre girilmez. Fakat günahını açıklamak doğru değildir. Acı geliyor dersek belki o zaman gerçeği söylememiş oluruz. Kumarın, içkinin başından kalkmayanlar, tatlı gelmese orada dururlar mı? Bilgisayrda çeşitli oyunlardan zevk almasalar, saatlerce onun başında beklerler mi? Sabahlara kadar internette chat yaparlar mı? Kendimizi kandırmaya çalışmanın alemi yoktur.

 

Meleksin, melek gibisin demeye de saldırıyorlar.

Halbuki caiz olan teşbihler vardır. Bir kimseye böyle söylemekle, onun melek olduğu veya melek gibi günahsız olduğu söylenmiş olmaz. Ona iyi insan dendiği anlaşılır. Mesela biz bir arkadaşa, günahlardan kaçtığı için Melek Kasım diyoruz. Çocuğunu severken, melek kızım demekte de mahzur yoktur.

 

(Vakit nakittir) sözü de tenkit edilerek, bu paraya tapmanın başka ifadesi deniyor.

Adam oradaki nakitin ne anlama geldiğini bilmediği için böyle söylüyor. Mesela nakten ödemek peşin ödemek demektir. Vakit nakit demek de, vaktin değerini bilmek, onu boşa harcamamak, vaktinde yani peşin olarak değerlendirmek gerekir anlamındadır. Böyle sözlerin ne mahzuru olur?

 

(Babam öldü, hemen mezarını yaptırdım) diyene kızıyorlar, israftır, dine aykırıdır diyorlar.

Mezar düşmanı olduğunu çekinmeden açıklıyorlar. Alimlere evliyaya türbe yaptırmak bile caizdir. Bunun için atalarımıza dil uzatmak çok yanlıştır. Aynı zihniyet enbiya ve evliya kabirlerin yardım istemeye de, onlar için kurban kesmeye de şirk diyorlar. Ben Allah rızası için kurban kesip  sevabını yatırdaki evliyaya bağışlamanın dinen bir mahzuru yoktur. Hele şirk ile zerre kadar ilgisi yoktur. Evliya kabirlerine gidip evliyanın aracı olmasını istemenin şirkle bir ilgisi yoktur. Biz her şeyin yaratıcının ve o evliyaya yardım etme gücünü verenin Allahü telâlâ olduğunu biliyoruz. En cahil bir kimse de, insanın yaratıcı olmadığını bilir. Onun için evliya kabirlerine dua etmeye giden kimselere müşrik demek çok çirkin bir harekettir.

 

Fitneci insanlar, kötü bir iş yapılırken, (Elalem neder, dost düşman ne der) sözüne de saldırıyorlar.

Halbuki diğer sözler gibi, bu söz de dinimize aykırı değildir. Kuldan utanmayan Allahtan da utanmaz. Bir kötülüğü işlerken Allahtan utanmayan kimse, hiç değilse kuldan olsun utanmalıdır. Kötü örnek olacağı için kötülüğü açıktan işlemek daha fazla günahtır. Açıktan oruç yemek gizli yemeye göre daha büyük günahtır. Onun için dinimizde açıktan oruç yiyen dünyada da cezalandırılır. Çünkü kötülüğe örnek oluyor.  Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Kim, dünyada günahını gizlerse, Allahü teâlâ da, Kıyamette, o günahı herkesten saklar.) [Müslim]

(Bir günaha düşen, Allahın örtüsünü, onun üzerinde bulundurmalıdır!) [Müslim]

İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. Hayâ da imandandır. Günah gizlenmezse, fâsıklar bundan cesaret alır. (Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?) diyebilir. Riya olmaması için ibâdeti gizlemek caizdir. Onun için (Kabahat da gizli, ibâdet de gizlidir) denmiştir. Bunun gibi atasözlerinin çoğu bir hadis-i şerife dayanmaktadır. (Hayâ elbisesine bürünenin aybı görülmez. Duyulunca hoşlanılacak şeyleri yap! Kimsenin duymasını istemediğin ve duyulunca insanların hoşlanmıyacağı şeylerden kaç!) buyurulmuştur. Yani dost düşmanın ayıplıyacağı  kötülükleri yapmamalıdır.

 

(Zevkler ve renkler tartışılmaz sözü, islamı kaldırmayı hedef almaktadır) deniyor.

Kur’an-ı kerimi kendi görüşüne göre yorumlayanlar gibi, her sözü islama aykırı gibi göstermek ne tuhaf bir gayrettir. Allahü teâlâ insanları farklı karakterlerde yaratmıştır. Herkesin zevki farklıdır. Kimi maviyi sever kimi yeşili. Kimi uzunu sever, kimi kısayı. Kimi deveye binmekten hoşlanır, kimi ata binmekten. Kimi şekerli kahve ister, kimi orta şekerli olsun der. Kimi masada yer, kimi yer sofrasında yer. Evini, dükkanını herkes zevkine göre döşer. Herkesin zevkine, özel hayatına, ahlaka aykırı değilse kimin karışmaya hakkı vardır? Dine aykırı olmayan renk ve zevkleri tenkit etmek çok yersizdir.

 

Eli karalılar, saldıracak yer arıyorlar, (İyi atadan kötü evlat, kötü atadan iyi evlat olabilir, sözü batıl bir sözdür, hiçbir dayanağı yoktur) diyorlar.

Bu çok normal bir sözdür. Adem aleyhisselam, Nuh aleyhisselam, büyük birer peygamber oldukları halde, çocuklarından kâfir olanlar da olmuştur. Aksine Ebu cehilin oğlu, Eshab-ı kiramdan olmakla şereflenmiştir.

 

(Yeni yılınız kutlu olsun diyen kâfir olur, çünkü Noel kutlanmış olur) diyorlar. Yeni yıl başka, Noel başkadır. Yeni yıl Hıristiyanların yeni yılı mı, yoksa bütün dünyanın yeni bir yılı mı? Yılın ne günahı var? Allah bütün yeni yıllarımızı kutlu etsin. Yeni yılımızın iyi geçmesi için dua etmenin Noeli kutlamakla ne ilgisi olabilir.

 

Adamlar her düğünü oyun eğlence sandıkları için, (Sünnet düğününde Kuran okumak küfürdür) diyorlar.

Halbuki içkisiz yapılan ve başka haram bulunmayan sünnet düğünlerinde mevlit ve Kur’an-ı kerim okutmakta hiç mahzur yoktur. Müzik varsa, davul veya def çalınıyorsa, eğlence arasında elbette Kur’an-ı kerim okunmaz. Sünnet düğünü sebebiyle Kur’an-ı kerim okumaya engel olmak çok çirkin bir harekettir.

 

(Allah cezanı versin demek bedduadır, böyle söylemek haramdır) deniyor.

Ceza kelimesi, iyi veya kötü karşılık, mükafat demektir. Mesela ahirete, iyilik ve kötülüklerin karşılığının verildiği yer anlamında dâr-üc-ceza denir. Hadis-i şerifte buyuruludu ki: (İyilik gördüğüne, cezakellahü hayran kesira [Allah, seni çok hayırla mükâfatlandırsın] diyen, ona en büyük duâyı etmiş olur.) [İ.Asakir]

Allah seni mükafatlandırsın anlamında Allah cezanı versin demek beddua olmaz. Atalarımız Arapça bildiği için böyle konuşurlardı. Yeni neslin bunları bilmediği için beddua sanması yadırganmaz.

 

Zalim felek sözüne de saldırıyor.

Feleğin ne için kullanıldığı bilinmeden böyle ulu orta konuşmak doğru değildir. Felek, gök demektir. Çoğulu eflaktır. Dünyaya da felek denir. Şarkı ve türkülerde geçen Kahpe felek deyiminde dünya kastediliyorsa sakıncası yoktur. İlah kastediliyorsa elbette küfür olur.

Felek hakkında söylenen deyimlerden birkaçı şöyledir:

Feleğin çemberinden geçmek. Başından çeşitli olaylar geçip çok tecrübe sahibi olmak, bu yüzden zorlukların üstesinden gelmek.

Felek, kimine kavun yedirir, kimine kelek. Kimi rahat, kimi sıkıntı içinde yaşar.

Feleğin sillesini yemek. Kötü durumlara düşmek, perişan olmak, felakete uğramak.

Feleğini şaşırmak. ummadığı bir durumda kalmak, şaşkına dönmek.

Felekten bir gece çalmak. Eğlenceli bir gece geçirmek.

Felek yâr olsa. Şartlar uygun giderse.

Feleğe baş eğmez. Hiç kimseye müdarası yok.

Felek dönektir. Dünyaya güven olmaz.

Ecelim gelmeden öldürdün felek. Dünyanın kahrı, gençken beni perişan etti demektir. Kimse eceli gelmeden ölmez. Onun için bu deyimi kullanmamalıdır.

Feleğin her işi aksinedir deyimini İmam-ı Rabbanî hazretlerinin şu sözü güzel açıklamaktadır: Dünya, insanın gölgesine benzer. Kovalarsan kaçar, kaçarsan kovalar.

Acı olaylara maruz kalmayan, her istediğini yapacağını zanneder anlamında denir ki:

Feleğin sillesini yemeyen bir baş,

Elini demir sanır, yumruğunu taş.

 

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur sözünü de beğenmiyor.

Halbuki bu mealde hadis-i şerif vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Kalb [gönül] çok zaman his organlarına bağlıdır. Duygu organlarından uzak olanlar, gönülden de uzak olur. Hadis-i şerifte, (Göz görmeyince, gönülden de ırak olur) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, kalbin duygu organlarına bağlı bulunduğu mertebeyi göstermektedir. Tasavvuf yolunun nihâyetine varılınca, kalbin his organlarına bağlılığı kalmaz. Histen uzak olmak, kalbin yakın olmasını bozmaz. Bunun içindir ki, tasavvuf büyükleri, başlangıçta ve yolda olanların, olgun rehberin yanından ayrılmalarına izin vermemişlerdir.

(Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalı) sözüne uyarak yolunuzu değiştirmeyin! Uygunsuz kimselerle arkadaşlık etmekten, elden geldiği kadar sakının! (M.117)

İslam âlimlerinin eserlerinden ırak olanlar, onların gönüllerinden de ırak olurlar.

 

(İyi işler, iyi günler, iyi yolculuklar) demeye saldırıyorlar. Hayırlı işler, hayırlı günler demek gerekiyormuş.

Arapça olan hayrın, yaklaşık Türkçe karşılığı iyi kelimesi ile ifade edilir. Ha hayırlı dediniz, ha iyi dediniz fark eden bir şey olmaz. Bunun gibi ifadeleri bir problem haline getirmek yanlıştır.

 

Malum yağlı kararılar, (Bana göre şöyle, bence böyle) sözünü tenkit ederek birkaç güzel örnek vermişler, fakat yazdıkları üç ciltlik eserleri şahsi görüşle, bana göre ile doludur. Atalarımız, bunun gibiler için, (Bu ne perhiz…) demişlerdir.

 

(Yaş günü, anneler, babalar günü Batıdan gelen sapıklıktır) diyorlar. Hem de bunu din adına söylüyorlar. Batıdan gelen her şeye günah denir mi? Dinimiz sadece  kâfirlerin ibadetle ve haram olan adetlerini yapmayı yasaklar. Mubah olan adetlere izin verir. Peygamber efendimizin papaz ayakkabısı ve rum cübbesi giydiği muteber eserlerde bildirilmektedir. Doğum gününe önem vermeyi Hıristiyanlar, Müslümanlardan öğrenip, almışlardır. Mevlid, doğum zamanı demektir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır. Mevlid gecesinde, Peygamber efendimizin doğduğu için sevinenlerin günahları affedilir. Bu gece, Peygamber aleyhisselamın doğum zamanlarında görülen halleri, mucizeleri okumak, dinlemek çok sevaptır. Kendisi de anlatırdı. Eshab-ı kiram da bir yere toplanıp, okurlar ve birbirlerine anlatırlardı.

Yaş günü kutlamak ibâdet değil adettir. Bu adet Hıristiyanlardan gelmiş olsa bile, ibâdet olmadığı için bir Müslümanın, doğum günü, evlilik yıldönümü, anneler babalar günü gibi günler tertip etmesinde, yılbaşlarında tebrik kartı yazmasında mahzur yoktur. Günah olmayan böyle adetleri taklit etmek caiz olur. Ancak yaş gününde mum dikmek gibi faydası olmayan adetleri yapmak uygun olmaz.

Peygamber efendimiz, uzun entari giymiş, şalvar ve pantolon giymemiştir. Şalvar giymek âdette bid’attir. Âdette bid’at olan şeyi yapmak günah değildir. Uçağa binmek de âdette bid’attir, günah değildir. Bunun için âdet olan yerlerde, kâfirlerden gelmiş olsa bile, kadınların çarşaf ve erkeklerin pantolon giymeleri günah olmaz. Peygamber efendimiz, bazen Rum, bazen Arap elbisesi giyerdi. Tirmizî’nin bildirdiği hadis-i şerifte, kolları dar, Rum cübbesi giyerdi. (Mevâhib-i ledünniyye)

Hâkim’in rivayet ettiği (Bir kavme benzeyen onlardandır) hadis-i şerifindeki benzemek, ibâdetlerde benzemektir. Kılık kıyafetle ilgili şeyler âdettir. Çirkin olmayan âdetlerde kâfirlere benzemek günah olmaz. İbadette kâfirlere benzemek bazı yerlerde mekruh, bazı yerlerde haram, bazı yerlerde küfür olur. Mesela haç takan kâfir olur. Fakat kâfir gömleği giymek, saç uzatmak günah olmaz. Çünkü bunlar âdettir.

Atasözlerine düşmanlık

Bazı kimseler, atalarımızın tecrübe mahsulü kıymetli sözlerindeki incelikleri anlamadıkları veya ters anladıkları için, ceddimize dil uzatıyorlar. Halbuki atasözlerinin çoğu hadis-i şerif mealleridir. Yahut İslam âlimlerinin sözleridir. Bazı örnekler verelim:

(Dilini tutan  başını kurtarır) atasözü için dinimize aykırı deniyor. Halbuki bu söz, bir hadis-i şerif mealidir. Susan, iki cihanda da başını dertten kurtarır. İbni Mesud hazretleri, (Hapse, dilden daha layık bir şey yoktur) buyurmaktadır. Hz. Ebu Bekr, konuşmamak için ağzına taş kordu. Yine bir atasözü vardır:

Bana benden olur, her ne olursa,

Başım selamet bulur, dilim durursa.

Dilini tutmak, ona sahip olmakla ilgili bir çok hadis-i şerif vardır. Bazıları şöyledir:

(Dilini tutan kurtulur.) [Tirmizî]

(Rahat isteyen sussun!) [Ebuş-şeyh]

(Selamet isteyen, dilini tutsun!) [İ.Ebiddünya]

(Susmak, hikmettir.) [Deylemî]

(En makbul amel dilini tutmaktır.) [Taberânî]

(Dilini tutan, şeytanı mağlup eder.) [Taberânî]

(Sükut eden bir mümine yakın olun! O hikmetsiz değildir.) [İbni Mace]

(Ya hayır konuş ya sus!) [Buharî]

(Çok konuşan çok yanılır.) [Taberânî]

(Kurtuluş için dilini tut, evinde otur, günahların için ağla!) [Tirmizî]

(Kişiyi cehenneme sürükleyen dilidir.) [Tirmizî]

(Dilini tutmayan, tam imana kavuşamaz.) [Taberânî]

(Çok konuşmak kalbi karartır.) [Beyhekî]

(Kusurların çoğu dildendir.) [Taberânî]

(Allahı görür gibi ibâdet et, kendini ölmüş say, daha iyisi ise dilini tutmaktır.) [Taberânî]

(Rahat olmak isteyen sağır, kör, dilsiz olmalıdır) sözüne de şahsiyetsizliğe sevk ediyor diye saldırıyorlar. Yukarıdaki hadis-i şerifler de bu sözün doğru olduğunu göstermektedir.

 

(Yiğitlik ondur, biri kaçmak, dokuzu hiç görünmemek) sözünde bir pasiflik görünüyor gibi ise de, yiğitlik, kabadayılık değildir. Kavga çıkaran, baş yaran, belâsından yanına varılmayan kimseye yiğit denmez. Yiğit, haklı olduğu, gücü yettiği hâlde, affeden, intikam almayan, kavga etmeyen, iyi geçinen kimsedir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Yiğitlik, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir.) [Buharî]

Savaşta düşman karşısında cesur, fakat Müslümanlar arasında gayet mütevazı olan yiğittir.

 

(Her koyun kendi bacağından asılır.) atasözü de yanlış anlaşılmamalıdır! Fransa’daki birinin günahı, Mısır’daki bir kimseden sorulmaz. Herkesin günahı, sevabı kendine aittir. Kur'an-ı kerimin çeşitli yerlerinde bu husus açıkça bildirilmiştir. Fakat kişi, emrinin altındakilerden mesuldür. Başkalarının işlediği kötülükleri önlemek herkesin vazifesi değildir. Abdulgani Nablüsi hazretleri (Söz ve yazı ile emr-i maruf âlimlerin vazifesidir. Kalb ile, duâ ederek günah işleyene mani olmaya çalışmak da her müminin vazifesidir. El ile müdahale ise devletin vazifesidir.) buyuruyor.

 

(Dünya mümine cehennem, kâfire ise cennettir) sözü de doğrudur. Çünkü hadis-i şerifte (Dünya mümine zindan, kâfire de cennettir.) buyuruldu. Mümine dünyanın zindan olması, cennete göredir. Cennette ebedi nimetler karşısında dünya zindan gibi, cehennem gibi olmaktadır. Kâfirler için de cehennem azabı, o kadar şiddetli olacaktır ki, dünyadaki en şiddetli işkence bile hafif gelecektir.

 

(Geç olsun da güç olmasın!) atasözüne de kızgın boğa gibi saldırılmaktadır. İnsanın fıtratında acelecilik vardır. Kur'an-ı kerimde [İsra 11], (İnsan pek acelecidir.) buyuruluyor. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(Acele şeytandan, teenni Allahtandır.) [Tirmizî]

(Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder.) [Beyhekî] [Teeni, acelenin zıttıdır]

O hâlde, işlerde acele etmemeli ve hemen karar vermemelidir! Acele ile verilen kararlara şeytan karışır. Nefsin istediği bir şey hatıra gelince şeytan, "Fırsatı kaçırma, hemen yap!" der. Onun için kalbe gelen şeyi yapmadan önce, bu işten Allahü teâlâ razı olur mu, sevap mıdır, günah mıdır diye düşünmelidir! Günah değil ise yapmalıdır! Böylece teenni edilmiş, yani acele edilmemiş olur. Yalnız 5 yerde acele gerekir:

1- Misafir gelince yemek vermeli!

2- Günah işleyince, tövbe etmeli!

3- Vakti girince namazı kılmalı!

4- Çocuklara din bilgilerini ve namaz kılmayı öğrettikten sonra, büluğa erip dengi çıkınca, hemen evlendirmeli! Hadis-i şerifte, (Üç şeyi geciktirme! Namazı vakti girince kıl, cenaze namazını hemen kıl! Kızını dengi isteyince, hemen ver!) buyuruldu. O halde, namazını kılan, günahlardan sakınan ve nafakasını helalden kazanan biri bulununca, kızını hemen onunla evlendirmelidir! hadis-i şerifte, (Dinini, ahlâkını beğendiğiniz bir kimse, kızınıza talip olursa, hemen evlendirin! Evlendirmezseniz, fitne ve fesada sebep olursunuz.) buyuruldu. (Tirmizi)

 5- Defin işini de acele yapmalıdır!

 İbadetleri ve hayırlı işleri yapmakta acele etmelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

 (Ölmeden önce tövbe edin. Hayırlı işleri yapmaya mani çıkmadan önce acele edin. Allahü teâlâyı çok hatırlayın. Zekât ve sadaka vermekte acele edin. Böylece Rabbinizin rızıklarına ve yardımına kavuşun!) [İbni Mace]

(En akıllınız, ölümü çok hatırlayan, ahiret için azık toplamakta acele edendir.) [Taberânî]

(Sadaka vermekte acele edin, çünkü belâ sadakayı geçemez.) [Beyhekî]

Zekâtını vermeyen ve malını ahiret yolunda sarf etmeyen kimse, fakir olunca çok pişman olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Tesvif eden helak olur.) [Berika] [Tesvif, hayırlı iş yapmayı sonraya bırakmaktır.]

Tembellik, bir işi geciktirmek, sonraya bırakmak nasıl kötü ise, acele etmek de kötüdür. Bunun biri ifrat, diğeri tefrittir. Dinimiz orta yolu, aşırılıklardan uzak olmayı emretmektedir. Hadis-i şerifte, (Aşırı giden helak olur) buyuruldu. Bir kimse, müsrif olursa buna ifrat denebilir. Bir kimse de cimrilik ederse, buna da tefrit denebilir. Dinimiz, her iki aşırılığı da yasaklamıştır. Furkan suresinin 67. ayet-i kerimesinde, israf edenlerle cimrilik edenler kötülenmiş, ikisinin ortası olanlar övülmüştür.

Acele eden fütura düşer. Yani gevşeklik ve bezginlik hasıl olur. Hayırlı bir işin olması için acele eden, gecikince, bezginliğe, ümitsizliğe düşer. Duâ eder, hemen duâsının kabul olmasını ister. Duâsı gecikince duâyı bırakır, maksudundan mahrum kalır. Acele edenin ihlası, takvası bozulabilir. Şüpheli şeylere, hatta haramlara dalabilir. Namaz kılarken acele  eden, tadil-i erkanı terk edebilir. Hızlı okurken tecvide uymayabilir, yanlış okuyabilir. Onun için ağırbaşlı olmalı, düşünerek hareket etmelidir.

 

(İyilikten maraz doğar) ve (İyiliğe iyilik olsaydı kara öküze bıçak olmazdı) atasözlerine saldırıyorlar. Bu sözlerin iyilik etmeyi engellediğini sanıyorlar. Genel olarak kötü kimseler, kadirşinas değildir, nankördür. Nitekim Kur'an-ı kerimde (Allah ve Resulü kendi lütuflarından onları [kötüleri] zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar) buyuruluyor. (Tevbe 74)

Demek ki kötü kimselerin, kendilerine iyilik edenlere zararları dokunabilir. Bunun için atalarımız, (İyilik et kele, duyursun seni ele) de, demişlerdir. Bu atasözleri, iyiliğin mutlaka zararlı olduğunu göstermiyor, kötülere iyilik edince onlardan bazı zararların gelebileceğini gösteriyor.

Hz. Ali, (Kerim kimse, iyilik görünce yumuşar, kötü kimse de, kendisine iyilik yapılınca katılaşır) buyuruyor.

Hz. Ömer de, (Kötü insanları mürüvvetsiz veya mürüvvetlerinin az olduğunu gördüm) buyurmaktadır.

Ebu Amr bin Ala buyuruyor ki:  (İyiye ihanet edince, kötüye iyilik edince, akıllıyı sıkıntıya sokunca, ahmağa acıyınca, kötü ile düşüp kalkınca şerrinden sakın!)

Allahü teâlâ, (Kendisine iyilik edene kötülük eden, benim nimetime nankörlük etmiş olur, kendisine kötülük edene iyilik eden de, bana şükretmiş olur.) buyuruyor. Bir menfaat elde etmek için seninle arkadaşlık edenin şerrinden sakın! Çünkü beklediği şey kesilince; özür kabul etmez. (Şuab-ül-iman)

Genel olarak bir kimse, hiçbir menfaat beklemeden Allah rızası için, kötü birine de iyilik ederse, ondan zarar gelmez. Eğer, bir menfaat karşılığı iyilik ediyorsa, iyilik ettiği kimseden zarar gelebilir.

Hiçbir menfaat beklemeden, sırf Allah rızası için iyilik etmekten korkmamalıdır. Kötü kimse, buna zarar vermeye kalksa da, fazla başarılı olamaz. İyilik eden, kendine iyilik etmiş olur. Onun için atalarımız, (İyilikten kötülük gelmez), (İyilik eden iyilik bulur), (İyilik et, denize at, balık bilmezse Hâlik bilir) demişlerdir. Demek ki, iyilik balık için değil, Hâlik için, yani Allah rızası için yapılırsa zararı olmaz.

Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: İhsan eden, iyilik eden sevilir. Hadis-i şerifte, (İhsan sahibi kimseyi sevmek, insanların yaratılışında vardır) buyuruldu. (Deylemî)

İnsan, ihsanın, iyiliğin kölesidir. Gönül, kendine iyilik edeni sever, kötülük edenden nefret eder.

İnsan, ister istemez iyilik edene karşı sevgi duyar. Bunun için Peygamber efendimiz şöyle duâ ederdi:

(Ya Rabbi, kötü birinin, bana iyilik etmesini nasip etme!) [Deylemî]

Allahü teâlânın kullarına hizmet etmekle, dünya ve ahirette çeşitli nimetlere kavuşulur. İnsanlara iyilik etmek, onların işlerini güler yüzle ve tatlı dille ve kolaylıkla yapmak, insanı Allah sevgisine kavuşturur. Ahiret azaplarından kurtulmaya ve cennet nimetlerinin artmasına sebep olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ, nimetlerini kullarına ulaşmasına vasıta olanları çok sever.) [Deylemî]

(Her iyilik sadakadır.) [Tirmizî]

(İnsanların iyisi, insanlara iyilik eden kimsedir.) [İ. Ahmed]

(En iyiniz, kendisinden hep iyilik beklenilen ve şerrinden emin olunandır. En kötünüz, kendisinden iyilik beklenilmeyen ve şerrinden emin olunmayandır.) [Tirmizî]

(Layık olana da, olmayana da iyilik et! İyilik ettiğin kimse, buna layıksa ne iyi. Layık değilse, sen iyilik ehlinden olursun.) [İbni Neccar]

(İyilik zayi olmaz, kötülük unutulmaz, herkes ettiğini bulur.) [Beyhekî]

O hâlde, maddi bir menfaat beklemeden herkese iyilik etmeye çalışmalıdır.

 

(Güzele bakmak sevaptır) sözünün sanki tek anlamı varmış gibi  tenkit edilmektedir. Güzele rağbet etmeyen olmaz. Çünkü hadis-i şerifte, (Allah güzeli sever) buyuruluyor. Mubah olanı güzeli sevmek, ona rağbet kınanmamalıdır. Hâkim’in rivayet ettiği (Ali’nin güzel yüzüne bakmak ibadettir) hadis-i şerifi de, helal olan güzele bakmanın sevap olduğunu göstermektedir. Berika’da diyor ki: (Güzel yüze bakmak gözü kuvvetlendirir) hadis-i şerifi, bakması helal olan şeylere bakmanın faydasını bildirmektedir. Yoksa, haram olan yabancı kadınlara bakmak, gözü zayıflatır ve kalbi karartır. İmam-ı Gazalî hazretleri de buyurdu ki:

Bir kimseyi, ettiği iyilikten dolayı değil, bizzat zatından dolayı sevmek, yok olup tükenmeyen gerçek sevgidir. Bu da güzeli sevmek demektir. Güzelliği anlayan güzeli sever. Güzelliği sevmek, güzelliğin zatındandır. Çünkü ondaki güzelliği anlamak, zevkin kendisidir. Güzeli anlamak da bir zevktir. Akarsu, yeşillik ve tabiattaki güzellikler yiyip içildikleri için değil, sırf güzel oldukları için sevilir. Bu, insanın elinde olmayan sevgidir. Güzel bir çiçeğe bakmak, onu koklamak ruha tatlı gelir. Ruhun Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü anlamasına, Onun emirlerine uymasına sebep olur. Allahü teâlânın güzel olduğu bilinirse, onu da sevmemek imkânsızdır. O ise, güzeller güzelidir. Hadis-i şerifte, (Allah güzeldir, güzeli sever.) buyuruldu. Kendine hiçbir faydası olmasa da insan, güzeli, güzelliğinden dolayı sever. Beş duyu ile de anlaşılmayan; fakat kalb gözü ile görülen güzellikler de vardır. Güzel ahlâk böyledir. İmam-ı a’zam’ı ve  bir çok evliyayı güzel vasıflarından dolayı severiz.[Güzel bir kitap, güzel bir şiir, güzel  bir bina, güzel bir bahçe, güzel bir idare, güzel ahlaklı bir idareci, güzel bir alet, güzel yemekler, güzel içecekler, güzel öten kuşlar, güzel çiçekler. Tabiatta güzel olan ne varsa sırf güzel olduğu için sevilir.] Mutlak güzel, eşi, benzeri olmayan yalnız Allahü teâlâdır.

Ne iyi o gözler ki, hep güzele bakıyor.

Ne talihli o kalb ki, Onun için yanıyor.

 

Ceddimize suizan edilerek, (Akçenin gittiğine bakma, işin bittiğine bak) sözüne rüşvet teşvik ediliyor diyorlar. Halbuki bu, ne kadar güzel sözdür, rüşvetle hiç bir ilgisi yoktur.

Yağmur yağıyor, elimizde yükümüz de var. Bir taksi tutup evimize gidersek, artık elbette paranın gittiğine bakmaz, işimiz olduğuna sevinmemiz gerekmez mi?

Eve gelin getirirken, arabanın önünü kesiyorlar. Para vermezsen, vasıtanın önüne yatıyor, üç beş kuruş verip kurtuluyoruz. Birkaç liramız gitmişse de, eve sağ salim gelini getirdiğimiz için sevinmez miyiz? Elbette paramızın gittiğine değil, işimizin bittiğine bakarız.

Birçok ülkede pasaport almayınca geçmeye izin verilmiyor. Pasaport almak için belli bir ücret vereceğiz elbette. Hatta zorluk çıkartıyorlarsa, günlerce oralarda bekletilecekse, oradakilere cay kahve ısmarlayıp işinin bittiğine bakacaksın. Bakmamak ahmaklık olur. Çünkü İslam alimleri, (Malını, canını, ırzını ve hakkını kurtarmak için rüşvet vermek her zaman câizdir) buyuruyorlar. Eli silahlı birkaç şehir eşkıyası, önümüzü kesse, yanımızda da hanımımız, kızımız olsa, (Ya üstünüzdeki paraları verin, yoksa ırzınıza geçeriz) dese, elimizdeki parayı verip, bu beladan kurtulmaya çalışırız. Paramızın gittiğine değil, işimizin bittiğine bakarız. Hac için de öyledir. Hacda ayak bastı parası adı altında rüşvet alınıyor. Vermezsen hac yaptırmazlar. Alimlerimizin sözünü dinleyip, hac etme hakkını elde edebilmek için istedikleri rüşveti veririz. Günahı isteyene olur, verene olmaz. Rüşvet büyük günahtır. Fakat malını, canını, hakkını ve namusunu kurtarmak için rüşvet vermek caizdir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Dinini ve namusunu malı ile koruyabilen bunu yapsın.) [Hakim]

(Kişi, şerefini ne ile korursa, o sadaka olur.) [Ebu Ya’lâ]

(Ahir zamanda insanların paraya ihtiyacı daha çok olur. Çünkü insan o zaman din ve dünyasını ancak para ile korur.) [Taberânî]

Resulullahın ve onun varisi olan âlimlerin sözüne uyarak, dünyamı (malımı, mülkümü) ve dinimi (şerefimi, namusumu) para ile koruyorsak, bunu ayıplamak çok yanlış olur. (Para kılıç gibidir. Kullanmasını bileni güldürür, kullanamayanı öldürür) demişlerdir.

 

(Şimdi rağbet güzel ile zengine) sözüne de hücum ediliyor. Eğer zengine, sırf zenginliğinden dolayı rağbet ediliyorsa, Allah rızası gözetilmiyorsa, zamanın bozulduğunu gösterir. Ama bu devir, ne zamandan beri bozulmuşsa, atalarımızın sözü, eskimez bir kanun gibi geçerliğini hep korumaktadır. Atalarımız, haklıya değil de zengine rağbet edildiği için böyle kıymetli bir söz sarf etmişler. Her devirde güçlü olanın kendini haklı gösterdiğini vurgulamışlardır. Gerçek bu iken niye bu doğru söze itiraz edilir ki? Atalarımız, haksız olan güzele de, güzelliğinden dolayı haklı muamelesi yapılmasını da uygun görmüyor. Atalarımız ne güzel söylemişler.

 

(Herkesin nabzına göre şerbet vermeli) atasözü de, kâfir uydurması değildir. Herkese seviyesine göre ilim öğretmeli, konuşmalı, anlaşmalı demektir. İlkokul talebesine üniversite seviyesinde konuşursanız elbette fayda sağlanmaz. Sakala göre tarak tabiri de böyledir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(İnsanlara, akıllarının seviyesine, anlayışlarına göre konuşun!) [Buharî]

(Biz peygamberler, herkese seviyesine göre muamele yapmak ve anlayacağı şekilde konuşmakla emrolunduk.) [İ. Gazali]

Görüldüğü gibi insanların akıl, ilim ve kültür seviyesine göre konuşmak, yani nabza göre şerbet vermek dinimizin emridir. Bu emre uymayan, nabza göre şerbet veremeyen, dine hizmet etmeye kalkarsa, fitne çıkarır, Müslüman olacakları ürkütür.

 

(Gelen ağam, giden paşam, niye her işe karışam) sözü de gadre uğrayanlardan. Her insanın belli görevi vardır. Bu görevin dışına çıkmamalıdır. Geleni kim göndermişse, gideni kim uğurlamışsa, onun görevidir bu. Gelen benim düşüncemde değil diye ona isyan etmek asla caiz olmaz.

Dinimiz, cemiyetin huzur içinde yaşaması, kargaşadan uzak olması için âmirler kötü de olsa, onların meşru emirlerine itaat edilmesini, gayri meşru emirlerine de isyan edilmemesini emreder. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:  (Ey iman edenler, Allaha, Peygambere ve sizden olan emirlere  itaat  edin!) [Nisa 59]

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Bir hayvanın ayağını veya yaş bir hurma ağacını kesenin yahut ortağına hıyanet edenin, kazandığı sevapların dörtte biri gider. Emîre isyan edenin ise sevaplarının tamamı gider.) [Beyhekî]  

(Emîrinizin beğenmediğiniz bir şeyi yaptığını görürseniz, ona sabredin! Çünkü cemaatten bir karış ayrılan, cahiliyyet ölümü ile ölmüş olur.) [Buharî]

(Müslüman, hoşuna gitse de, gitmese de, emîrin sözünü dinler ve ona itaat eder. Emîr, günah olan bir şeyi emrederse, o emri dinlemez.) [Buharî]

Peygamber efendimiz, dine riayet etmeyen, şeytan gibi emirlerin geleceğini bildirince, Eshab-ı kiramdan Hz. Huzeyfe, (Ya Resulullah o zamana yetişirsem ne yapayım?) diye sordu. Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Sırtına vurup malını alsa da, emirin sözünü dinle ve ona  itaat  et!) [Buharî]

Avrupa’daki âmirler, patronlar, Müslüman işçilere içki, kumar gibi haram şeyleri yapmalarını emrederlerse, Müslümanlar, bunları yapmaz. Çünkü (Hâlıka isyan olan işte, mahluka itaat olmaz) hadis-i şerifi vardır. Ancak, gayrı meşru emre itaat edilmez diye isyan etmek caiz olmaz. Ana-baba da haramı, küfrü emretse, onlara da itaat edilmez. Fakat isyan edip onları üzmek doğru olmaz.

(Hakim)in bildirdiği hadis-i şerifte emir [âmir, başkan] (Ya Müslümanlığı bırakırsın veya öldürürüm) derse, (Müslümanlığı bırakmamalı, [kesilmesi için] boynunu uzatmalı) buyuruluyor.

Kâfir olmaya zorlayan bir emîre bile isyan etmeyi dinimiz caiz görmüyor. Hâlbuki kâfir olmayan bir emir, Müslümanı kâfir olmaya zorlamaz.

Âmir kötü diye yakınmak doğru değildir. Önce kendimize bakmamız gerekir. Acaba kendimiz iyi miyiz? Kendimizi düzeltirsek, âmirlerimiz de düzelir. Nitekim bir hadis-i şerifte (Siz nasılsanız, başınıza öyle âmirler geçer) buyuruluyor. O hâlde, ilkönce kendimizi ıslah etmeliyiz!  Yönetilenler düzgün olursa, yönetenler de düzgün olur. Sen üç kağıtçı olursan, yöneticinin düzgün olmasını istemeye hakkın olur mu?

 

Nasreddin Hocanın meşhur fıkrasında geçen (Parayı veren düdüğü çalar) sözüne de saldırılıyor. Bilindiği gibi, hoca köyden şehre giderken, çocuğun biri bir miktar para verip, “Hocam pazardan gelirken bana bir düdük al” diyor. Bunu gören diğer çocuklar da, para vermeden, bana da düdük al” diyorlar. Tabii bu arada yiyecek vesaire ısmarlayanlar da oluyor.

Hoca şehirden dönünce, çocuklar etrafını sarıyor, sipariş ettikleri şeyleri istiyorlar. Hoca cebinden bir düdük çıkarıp parasını veren çocuğa uzatırken diyor ki:

Parasını veren düdüğü çalar,

para vermeyen avucunu yalar.

Hoca, çocukların beleşe alışmamalarını, çalışmadan bir nimete konulmayacağını, külfetsiz nimet olmayacağını onlara anlatmak ister. Bu söz de yıllardan beri söylenir gelir. Bir kimse ev, araba, yiyip içecek veya başka bir şey almak istese parasız alabilir mi? Onun için “Kırmızı meşin, paralar peşin” de demişlerdir. Bu güzel sözlere kızmak, beleşçiliği tasvip etmek, haksızlığa prim vermek olur.

 

(Ar dünyası değil, kâr dünyası, ar eden kâr etmez) atasözüne de hücum ediliyor. Bu söz, utanıp çalışmayı kendisine yediremeyenler için söylenmiştir.  Başkasının eline bakacağın yere, çöpçülük yap, inşaatta çalış, ayakkabı boyacılığı yap, utanılacak zaman değil anlamında söylenmiştir. Birçok İslam büyüğü de talebeliğe kabul ettiği kimselere böyle işler vermişler, mesela ciğer sattırmışlar, elma sattırmışlar. Ele muhtaç olmak, ona buna el açmamak için çalışmanın önemini bildiren böyle sözlere saldırmak cahillikten kaynaklanmaktadır.

 

(Yağmur yağarken, küpünü doldurmaya bak) sözüne de saldıranlar çıkıyor.  Yağmur, rahmeti, bir nimeti temsil ediyor.  Ortada bir nimet varsa, fırsatı ganimet bilip o nimeti kaçırmamak gerektiği bildiriliyor. Ucuz arsalar satıldığı zaman alıp da, şimdi köşeyi dönenler çok olmuştur. Diyelim ki Fizan’da bir zat varmış, kendisini ziyaret edene dua ediyormuş. Duaya kavuşan da hidayete eriyormuş. Durulur mu, hemen gitmek gerekmez mi? Madem rahmet yağıyor, küpü doldurmak gerekir.  Ceddimizin söylediği böyle sözlerde kötü maksat aramamalıdır.

 

Şimdi cahil misyonerler de, atasözlerine saldıran cahiller gibi, Kur’ân-ı kerimdeki sözleri kasıtlı olarak yorumluyorlar. Mesela, Kur’an-ı kerimde, (Mekke’nin Rabbi) ifadesi geçiyor. Misyoner, (Her şehrin bir rabbi mi olur, Müslümanlar tek tanrıya değil, çok tanrıya inanıyorlar) diyerek cahilliğini sergiliyor. Allah’ın evi mi olur da, Kâbe’ye Beytullah denir diye de itiraz ediyorlar. Halbuki Kâbe’ye değer vermek için öyle denmiştir. Camilere de  Allah’ın evi denir. O söz, Mekke’ye, camiye verilen kıymeti göstermektedir. İnsan sevdiği yardımcısına bu benim sağ kolum der. Güvenilen baş yardımcı demektir. Niçin söylendiğini bilmeden sırf tenkit olsun diye âyetlere, hadislere ve atasözlerine saldırmak, en azından o kişinin cahilliğini gösterir.

 

 (Minareyi çalan kılıfını hazırlar) sözü de hışma uğrayanlardan.  Piyasada öyle sahtekarlar var ki, yaptığı yolsuzluklara  meşru görünen bir kılıf hazırlar demektir. Mesela adamı öldürüyor, intihar süsü veriyor. Kötüler işini biliyor deniyor. Hırsızlık meşru iş gibi gösteriliyor deniyor, burada hırsızlık müdafaa edilmiyor ki bu söze kızılsın.

 

(İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara) sözünü de eleştiriyorlar. İstemek kötü ise de, vermemek daha kötü deniyor. Bu doğru sözün neresi tenkit edilir ki? İstemek tavsiye edilmiyor, isteyeni boş çevirmenin kötülüğü bildiriliyor.

Kıyamette günahı çok bir Müslümanı hesaba çekerler. O kimse de, (Benim iyiliğim yoktur. Sadece çırağıma, “Fakir olan borçluları sıkıştırma, ne zaman ellerine geçerse, o zaman vermelerini söyle, bir şey isterlerse yine ver, boş çevirme” diye söylerdim) der. Allahü teâlâ da, o kimseyi affederek buyurur ki:

 (Ey kulum, bugün sen fakir, muhtaçsın. Sen dünyada benim kullarıma acıdığın gibi, bugün biz de sana acırız.) [Buharî]

Bir hadis-i şerifte, (Rabbiniz elbette kerimdir. Kendine açılan elleri boş çevirmekten hayâ eder.) buyuruldu. (Tirmizî)

Veren el, alan elden üstündür. Vermekten korkmamak gerekir.

 

(Para isteme benden buz gibi soğurum senden) sözü de kötülenmiş. Burada paraya böyle fazla değer verilmemesi isteniyor. Hatta, (Canımı iste, para isteme) sözü de aynı anlamdadır. Bu sözler paraya böyle değer verenleri kötülemektedir. Ne günlere kaldık anlamındadır. Adam canını veriyor da, parasını vermiyor deniyor.

 

(Güvenme dostuna, ot doldurur postuna) sözüne saldıranlar çıkıyor. Halbuki bu söz tedbirli olmayı gösterir. Nitekim Peygamber efendimiz, (Dostunu günün birinde, aranızın açılabileceğini hesaba katarak, düşmanına da bir gün dost olabileceğini düşünerek itidalli ol.) buyuruyor. Dostumuza bazı sırlar verirsek, ileride düşman olduğunda, bunları koz olarak kullanır ve bizi mahcup eder. Düşmanımıza da düşmanlıkta ileri giderek, ileride dost olduğumuzda, söylediğimiz kötü sözler  ve işlerden dolayı mahcup oluruz. Onun için, dinimizin emrine uyup, dostumuza sır vermekten sakınmalıyız. Sır, gizli kalması ve hiç kimseye söylenmemesi gereken şeydir. Başkaları duyunca, ya mahcup oluruz veya o işi başaramayız. Bunun için sır saklamak, başarının önemli sebeplerinden biridir. Bir çok devlet adamı, başarılarının en mühim sebebinin sır saklamak olduğunu bildirmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet Han, "Yapacağım işleri, sakalımın bir kılı bilse, onu kopartırım" demiştir. Sırrını söyleyen ekseriya pişman olur. Hikmet ehli diyor ki:

(İnsan, söylemediği sözün hakimi, söylediği sözün mahkumudur.)

(Sır, insanın esiridir. Açıklayınca, insan ona esir olur.)

(Sırrını akıllıya söylersen, seni zelil görür. Ahmağa söylersen, başkalarına söyler, sana hıyanet eder.)

(Akıllı kimse, sır küpüdür.)

(Sırrını anlatmanı isteyene, sırrını söyleme, sırrını ifşa eder.)

(Ahmağın kalbi ağzında, akıllının dili kalbindedir.) Yani ahmak sır saklıyamaz, akıllı sırrı ifşa etmez.

(Bir kişiye söylenen sır, sırlıktan çıkar.)

Kerem sahibi ile, aran açılsa bile,

İyiliğini söyler, kötülüğünü gizler.

Kötülere gelince, dostluk sona erince,

İyiliğini gizler, kötülüğünü söyler.

Sırrı gizleyebilen insan, çok az olduğu için, sırrımızı başkalarına söylememiz uygun olmaz. Başkalarının bize söylediği gizli şeylerini de, adeta unutmalıyız, hiç kimseye söylememeliyiz! Cenab-ı Hakkın bir ismi de Settardır. Ayıpları, çirkin işleri gizler. İnsanların ayıplarını gizleyen kulunu da sever. Hadis-i şerifte, (Arkadaşının aybını gizleyen, bir ölüyü diriltmiş gibi sevap kazanır. ) buyuruldu. Bir sözünün duyulması, o kimseye zarar verecekse, o kimse "Bunu kimseye söyleme" demese bile, o sözü gizlemelidir! Hadis-i şerift, (Bir kimse, etrafına bakınarak bir söz söylerse, o söz dinleyene emanettir.) buyuruldu. (Tirmizî)

 

(Komşunun tavuğu komşuya kaz, karısı kız görünür) sözü de tenkit ediliyor. Halbuki aynı anlamda, (Davulun sesi uzaktan hoş gelir), (Uzak yerin somunu büyük olur), (Dışı eli yakar, içi beni), (Dışı kalaylı, içi alaylı), (Görünüşe aldanmamalı) gibi sözler de kullanılmaktadır. İşin mahiyeti bilinince, görünüşe aldandığımız meydana çıkar. Mesela komşunun karısını dışarıda süslü püslü görürüz ama, evdeki durumunu bilemeyiz. Belki de evde çok pasaklı birisidir. Belki de dışarıda hanım hanımcık ise de. Evde kocasına kan kusturuyordur. Yahut bir erkek dışarıda çok halim selimdir, eve gelince aslan kesilir, dünyayı zavallı hanımına dar getirir. Onun için görünüşe göre karar vermemeli, mahiyetini iyi öğrenmeli demek istiyor atalarımız. Bir erkek, yabancı bayanlara gösterdiği saygıyı evindeki hanımına gösterse, hanımını da aynı şekilde hareket etse, o evde hiç huzursuzluk olur mu?

 

(Düşenin dostu olmaz) sözüne de, safsata diye hücum ediliyor. Bu sözün devamında, hele bir düş de gör ifadesi de vardır. Elinde mal varsa, iş başında yetkili birisi isen, sözün geçiyorsa, o zaman sana dost görünen çok olur. Elinde avucunda bir şey kalmamışsa,  etkili görevinden de almışlarsa, sözüne değer verilmiyorsa, yalancıktan bile olsa sana dost olanı bulman güç olur. Günümüzde gerçek bu. Artık bunu kim inkâr edebilir? Asırladır bunun sayısız örnekleri görülmüş, atalarımız bunu, bir vecize olarak söylemişlerdir. Tabii aslında, herkes islam ahlakına sahip olsa, düşenle ayakta duran, zengin ile fakir farklı muamele görmezdi. İmam-ı Maverdi hazretleri buyurdu ki:

(Cahilin yanında susmaya mahkum olan bir âlim, zelil ve hakir duruma düşmüş olur. Esirler arasındaki bir cariyenin, cömertliği ile meşhur Hatim-i Tainin kızı olduğunu öğrenen Peygamber efendimiz, (Aziz iken [itibarlı, makam ve mevki sahibi büyük bir zat iken, bu makamdan düşerek] zelil olana, zengin iken fakir düşene ve cahiller arasında kalan âlime merhamet etmek [ve iyi davranmak] gerekir.) buyurup kızı serbest bıraktırdı. [Edeb-üd-dünya]

Böyle bir ahlaktan mahrum kalan toplumlarda elbette düşenin dostu olmaz. Bu doğru sözün Allahı dost kabul etmemekle ne ilgisi vardır? Atalarımıza saldırmak için bahane mi aranıyor?

 

(İki gönül bir olursa, samanlık seyran olur) sözü de gadre uğramış. Bu söz, Allaha itaatsizliğe ve zinaya sevk edici imiş. Halbuki, birbirini seven iki kişi için maddenin önemi yoktur. Evleri dayalı döşeli olmasa da, kulübede olsalar da, orası onlar için saray olur. Önemli olan birbiri ile anlaşabilmeleridir. Anlaşamıyorlarsa, saray onlar için zindan olur.

 

(Kızı olan tez kocar) sözünden sanki kız evlat kötüleniyor sanmışlar. Genelde kız evladı yetiştirmek, dengini bulup evlendirmek zor olur. Geleneklerimizde, oğlumuz için her kapıyı çalıp kız isteyebiliriz de, kızımız için aynı şeyi yapamayız. Bu yanlış bir şey ise de, töremiz böyle olduğu için kızı olan sıkıntılara maruz kalır. Bunun için atalarımız, (Kızı olan tez kocar) demişlerdir. Böyle söylemenin dinimize aykırı bir tarafı yoktur.

 

(Bahtım olsaydı anam kız doğururdu) sözünden de erkek kız ayrımı yapıldığı sanılmış. Bazen, toplumda bayanlara öncelik tanındığı oluyor. Bir bayan bir işi kolayca yaptığı halde, bir erkek yapamıyor, (Bahtım olsaydı. Anam kız doğururdu) diyor. Hatta bir işi yaptırmak için, (Adamını bul, adamını bulamazsan madamını bul) da derler. Bu yanlış bir iş ise de, maalesef toplumun gerçeği bu.

 

(Keşke anam beni doğurmasaydı) sözünü de, Allahın emrine karşı gelmek zannetmişler. Hz. Ebû Bekir, dalda bir kuş görünce, (Ne mutlu sana ey kuş, dilediğin dala konar, dilediğin meyveleri yersin, kıyamet günü hesaba çekilmez, azap görmezsin, keşke, senin gibi bir kuş olsaydım) dediği meşhurdur. Bir kere de, (Keşke bir yeşil ot olaydım da, hayvanlar beni yiyeydi, böylece, kıyamette hesaba çekilmeseydim) buyurdu. Büyük günahların sahibinin kalbinde îman varsa, azaptan sonra şefaate kavuşur. Allahü teâlâ, onlara ikrâm eder. Asırlar geçtikten sonra, onları cehennemden çıkarır. Halbuki, cehennemdekiler, yandıktan sonra, tekrar yaratılmaktadır. Hasan-i Basrî, (Keşke ben, böyle olan kişi olsaydım) buyururdu.

 

Atasözlerini savunmakla, bütün atasözlerinin ve deyimlerin muhakkak doğru olduğunu söylemek istemiyoruz. Bunların arasına karışmış uygunsuz sözler olabilir. Mesela Allah şaşırtmasın yerine, yanlış olarak Allah şaşmasın deniliyor. Bir de Allah tepen akmasın deniliyor. Dikkatli konuşmak gerekir.

 

(Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma) sözü ile hocaların kötülendiği sanılıyor. Halbuki bu söz çok güzeldir. Hocaya olan itimadı göstermektedir. Eskiden hocalarımız, kitaba bakarak konuşurlar, kafadan bir şey söylemezlerdi. Bu sözün anlamı, (Hoca kitaptan ne söylemişse ona uymalı, kendi insanlık icabı yanlış yaparsa bizi bağlamaz) demektir.

Hocaların gittiği yol, muhakkak dinimizin emrettiği yol olmayabilir. Çünkü Hz. Enes, (Ya Resulallah, yapamadığımız bir şeyi emretmeyelim mi? Kendimiz sakınamadığımız bir şeyi nehyetmeyelim mi?) diye suâl edince, peygamber efendimiz buyurdu ki:

(Her ne kadar iyiliğin hepsini yapamasanız ve her ne kadar kötülükten sakınamazsanız da, emr-i maruf ve nehy-i münker yapın [İyilikleri emredin, kötülüklerden sakındırın]) [İhya]

Hocalarımız da bu hadis-i şerife uyarak, kendileri bazı iyilikleri yapamasa da, bazı kötülüklerden sakınamasa da, (siz şunu yapın, şundan da sakının) diyeceklerdir. (Hoca efendi, sen bunu kendin yapmıyorsun, bize niye tavsiye ediyorsun) demeye de hakkımız yoktur. Hoca dinin emrine uyarak ikazını yapmıştır.

Evet eskiden (Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma) deniyordu. Şimdi hocalar da bozulmaya başladı. Şimdiki insanlar, (Hocanın yaptığını yapma, dediğini de yapma) diyorlar. Elbette böyle hocalar da vardır. Kimi tesettürü inkâr eder, kimi haccı inkâr eder, kimi kurban kestirmez, kimi namaz kılmaz.

Bir hocanın ak dediğine öteki kara diyebiliyor. Bu da, kitaba göre konuşmamaktan ileri geliyor. Adam Kur’an-ı kerimi açıyor, kendine göre yorumluyor, arkasından, (İşte din budur, diğer hocaların söylediği hurafedir) diyor. Oruç kefareti diye bir şey yok diyor, sahih hadislere uydurma diyebiliyor.

Hocaların aleyhine uydurulmuş fıkralar, sözler çoktur. Dinimiz gibi, hocanın kisvesi (elbisesi) bembeyazdır. Ufak bir kir hemen görünmektedir. Halkımız hocaların bir kusur işlememesini ister. Ufak bir hatasını büyütür. Hocalık mesleğini seçenler buna dikkat etmelidir.

 

(Çok yaşayan değil, çok gezen bilir.) sözü, sanki dine aykırı imiş gibi, boğazlananlar arasına alınmış. Köyde doğup büyümüş, hiçbir yeri görmemiş kimse ile, seyyah olarak her yeri dolaşan daha çok şeyler görmüş, daha yeni bilgiler edinmiş olabilir. Bunun anormallik neresindedir?

 

(Durdu durdu turnayı gözünden vurdu) sözü de insanı hırsızlığa sevk edermiş. Halbuki çok güzel bir söz. Durmasının, beklemesinin, emeğinin karşılığını gördü, nimete kavuştu demektir. Aynı anlamda, (Tekkeyi bekleyen çorbayı içer), (Sabreden derviş, murada ermiş) denmektedir.

 

Tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını yiyen, hırsızları kötülemek için, devletin malını deniz bilip, domuz gibi yiyorlar, anlamında, (Devletin malı deniz, yemeyen domuz) demişlerdir. Hırsızlık yapmayan namuslu kimselere kim domuz der ki?  Bunun gibi sözler çoktur. Mesela (Yap bir hile, al bin akçe) sözü de, hile yaparak para kazananları tenkit için söylenmiştir.

 

(Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır) sözü de beğenilmemiş, rüşvete teşvik var denilmiş. Buluttan nem kapma diye buna mı diyorlar acaba?  Zengin imkânlarını kullanarak önemli işler yapması doğru değil mi? Yağmurlu bir günde, parası olan bir taksi tutuyor, kısa zamanda evine geliyor. Parası olmayan da belediye otobüsünü tercih ediyor, biri geliyor, dolu diye ona binmiyor, ötekini bekliyor, yağmur yağdığı için, İstanbul trafiğe felce uğruyor, hele ev ile durak arası da biraz uzaksa sırılsıklam olarak eve gelebiliyor. (Parası olan eve tez gelir, parası olmayan ıslanır, geç kalır) desek, rüşvete, hırsızlığa mı teşvik etmiş oluruz? Gerçekleri inkâr etmenin faydası yoktur. Parası olan elbette arabasını dağdan aşırır. Bu sözlerde suç aramak, öküz altında buzağı aramak gibidir.

 

Yılbaşı ile Noel

Sual: Yılbaşı ile noel hakkında bilgi verir misiniz? Yılbaşı kutlanır mı?

CEVAP

Yılbaşı ile Noel birbirinden farklıdır. Fakat 21 veya 25 Aralık’taki Noel kutlamalarının devamı sayılabileceğinden yılbaşı gecesi onlar gibi eğlenmek, çam kesip evi çamla süslemek caiz olmaz. Çünkü bayramlarında onlar gibi eğlenmek, onlara benzemek olur.

Yılbaşı münasebetiyle Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca çam fidanı Noel hurafesi uğruna kesilip yok edilmektedir. Hıristiyan ülkelerde olduğu gibi, Müslüman ülkelerde de bu cinayetler işlenmemeli. Hıristiyanlara benzememek için yılbaşı gecesi hindi yememeli! Yenirse mekruh olur. Birkaç gün sonra yenebilir. Kumar oynamak, tombala çekmek gibi oyunlar ise zaten her zaman caiz değildir. Bu gece, gayrı müslimlere benzemek gayesiyle çeşitli yiyecek, içecek almak da caiz olmaz. Her zaman ne alınıyorsa onları almakta mahzur yoktur. Bu geceye ayrı bir önem vermemelidir.

Yalnız Hıristiyanların değil, Yahudilerin ve bütün bâtıl dinlerin ibâdetlerini yapmak, onlara benzemek olur. Mesela 21 Martı Nevruz Bayramı diyerek kutlamak da böyledir. Kâfirlerin ibâdetleri ve çirkin işleri hariç, mubah olan adetlerini yapmakta mahzur yoktur. Yani onlara benzemiş olunmaz.

Noeli kutlamak asla caiz değildir. Fakat, Noel ile ilgisi olmayan yılbaşında bir Müslümana tebrik kartı yazıp, yeni bir yılın insanlık için, Müslümanlar için hayırlı olmasını dilemek günah değildir. Yahut, (yeni yılın kutlu olsun) diyene, (seninki de kutlu olsun) demek günah olmaz. Bu inceliği anlamalıdır!

Müslüman her gece neleri yapıyorsa, bu gece de onları yapmalıdır! Sanki mübarek geceymiş gibi mevlid okutmak, sohbetler düzenlemek uygun değildir. Bu gecenin diğer gecelerden farkı yoktur. Bu geceye değer veriyormuş gibi hareket etmek doğru değildir.

Kâfirlerin yaptıkları ibadetler ve çirkin işleri hariç, mubah olan âdetlerini yapmakta mahzur yoktur. Yani onlara benzemiş olunmaz. Müslüman her gece neleri yapıyorsa, bu gece de onları yapmalıdır!

 

Yabancılarla dostluk

Sual: Gayri müslimlerle alışveriş yapıyoruz,  iş icabı da olsa dostluk kuruyoruz. Neye dikkat edelim? Birisi papa için (şerefli) dedi, ben de her türlü şeref İslamiyettedir, dışında şeref bulunmaz dedim. Bu hususta da açıklama yapar mısınız.

CEVAP

Gayrı müslimlerle ticaret yapılır. Fakat onları şerefli kabul etmek câiz değildir. Peygamber efendimizin düşmanı olan papa veya papaz, asla şeref sahibi olamaz.

Hz. Ömer, (Biz, zelil kimselerdik. Allahü teâlâ, bizleri Müslüman yapmakla şereflendirdi) buyuruyor. İslâmiyetin, her çeşit fazilet ve şeref kaynağı olduğunu bilmeyen papaz, nasıl şerefli olur? Şeref kelimesi sözlükte, yükseklik, büyüklük, yüksek mertebe, insanlar arasında geçerli ve makbul olma, cenab-ı Hakka itaat ve yüksek hizmeti ile çok ihsana kavuşma demek olup, gerçek şeref, yalnız Müslümanlıktadır. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı kerimde buyurdu ki:

(Kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet, şeref mi arıyorlar? Bilsinler ki, bütün izzet yalnızca Allaha aittir.) [Nisa 139]

(İzzet ve şeref istiyen, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allahındır.) [Fatır 10]

(“Eğer bu savaştan Medine’ye dönersek, andolsun ki, şerefliler, alçakları oradan çıkaracak” diyorlardı. Oysa, şeref Allahın, peygamberinin ve müminlerindir.) [Münafikun 8]

(Allah indinde en üstününüz, en şerefliniz takvada en ileri olandır.) [Hucurat 13]

[Takva, Allaha ve Resulüne inanıp, emirlerine riayet etmektir.]

(Kur’an-ı kerim, şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.) [Hakka 40, Tekvir 19]

(Yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere [cennete] koyarız.) [Nisa 31]

(De ki, mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz, şerefli; dilediğini de zelil edersin.) [Al-i İmran 26]

Allahü teâlâ, son ayet-i kerimede insanları dört sınıfa ayırmıştır:

1- Hem mülk, hem de şeref verdikleri. [Süleyman aleyhisselam gibi]

2- Mülk verip, şeref vermedikleri. [Firavun, Nemrut gibiler]

3- Şeref verip, mülk vermedikleri. [Mülk sahibi olmayan her Müslüman böyledir]

4- Şeref ve mülk vermedikleri. [Mülk sahibi olmayan her kâfir böyledir]

Peygamberimiz de, (Şeref ve üstünlük, mal ile değil, ilim ve irfan iledir) buyuruyor. Üstünlük, şeref, büyük bir zatın yakını olmakta da değildir. Kan bakımından daha yakın olan, daha üstün olsaydı, Hz. Abbas, Hz. Ali’den daha üstün olurdu. Kan bakımından çok yakın olan Ebu Leheb’de ise, şeref ve üstünlük hiç yoktur.

Hz. Ömer, kölesi ile nöbetleşe deveye biniyorlardı. Şam’a girerken deveye binme sırası köleye geldiği için, köle deve üzerinde idi. Şam ordusunun kumandanı olan Ebu Ubeyde bin Cerrah, bir heyetle karşılayıp, (Ya Halife! Böyle ne yapıyorsun? Bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Müslümanların halifesini görmek için toplandılar. Sana bakıyorlar. Bu yaptığını beğenmezler.) der. Hazret-i Ömer buyurur ki: (Ya Eba Ubeyde! Senin bu sözün, buradaki insanlar için çok zararlıdır. İşitenler, insanın şerefini, vasıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Şerefin, Müslüman olmakta ve ibadet yapmakta olduğunu

anlamayacaklar. Biz aşağı insanlardık. Allahü teâlâ Müslüman yapmakla bizleri şereflendirdi. Allahü teâlânın verdiği bu şereften başka şeref ararsak, Allahü teâlâ bizi yine zelil eder. Her şeyden aşağı eder. İzzet, İslâmdadır. İslâmın ahkâmına uyan, aziz olur. Bu ahkâmı beğenmeyip, izzeti, şerefi, saadeti başka şeylerde arayan zelil olur.)

Bu olay da, şerefin yalnız Müslümanlıkta olduğunu göstermektedir. Kâfirlerle dostluk kurmak câiz değildir. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Ey iman edenler, Yahûdileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, [İslâma olan düşmanlıklarında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51]

 

Kâfirin imanı ve Allahın rahmeti 

Sual: İmana gelen bir kâfir, imana gelmeden önce yaptığı iyiliklerin karşılığına kavuşur mu?

CEVAP

Elbette. Hakim bin Hazam, imana gelince, (Önceki iyiliklerim ne oldu) diye sordu. Peygamber efendimiz, (Önceki iyi işlerin makbul olmak üzere Müslüman oldun.) buyurdu.

İman eden kâfirin, kâfir iken yaptığı iyilikler boşa gitmediği gibi, yaptığı bütün günahları affolur, hatta sevaba çevrilir. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, kâfirken tövbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin seyyiatını hasenata [günahlarını sevaplara] çevirir. Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir.) [Furkan 70]

Kâfirin günahları gibi, Müslümanın günahları da sevaba çevrilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Rıza-i ilâhi için Allahı ananların günahları sevaba çevrilir.) 

(Recep ayında dokuz gün oruç tutanın günahları sevaba çevrilir.)

(Tövbe eden kimse, hiç günah işlememiş gibi olur.)

Allah rızası için yapılan iyiliklerin, sadakanın, zekâtın karşılığı, verenin ihlas derecesine göre, bire ondan bire yedi yüze kadar, hatta daha fazla olur. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Malını Allah yolunda harcayanın hâli, her başağında yüz tane bulunan yedi başaklı bir tohuma benzer. Allah dilediğine daha fazla da verir.) [Bekara 260]

(Bir iyilik yapana on misli verilir; bir kötülük ise ancak misli ile cezalandırılır; hiç kimseye haksızlık yapılmaz.) [Enam 160]

(Allah, [kötülüğün cezasını adaletle verir] zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar iyiliğin sevabını da kat kat artırır ve ayrıca büyük mükâfat verir.) [Nisa 40]

Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:

(Her iyilik için on mislinden yediyüze kadar sevap yazılır. Her kötülük ise, bir misli yazılır. Allah onu affederse hiç yazılmaz.)

(Allah, dilerse, bir haseneyi [iyiliği] iki milyon hasene yapar.)

(Cihad edenin bir iyiliğine veya hac için harcanan mala, 700 misli sevap verilir.)

(Rabbiniz, rahimdir. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana, bir sevap yazar. Yapana on mislinden 700 misli veya daha fazla sevap yazar. Kötülüğü isteyip de yapmayana bir sevap, yapana ise bir günah yazar, dilerse onu affeder.)

(Malını Allah yolunda harcayana, mükâfatı 700 misline kadar artırılır. Oruç tutana verilecek sevabı, Allahü teâlâdan başka kimse bilemez.)

(Zilhiccenin ilk on günündeki amele 700 misline kadar sevap verilir. Zilhiccenin bir günü fazilette bin, Arefe günü ise on bin güne eşittir.)

(Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sura üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır.)

Allahü teâlânın rahmeti, ihsanı boldur. Zerre kadar bir iyiliğe dağ kadar sevap verir. Mülk Onundur. Dilediğine dilediği kadar ihsan eder. Kur’an-ı kerimde de buyurdu ki: (Beni zikrediniz! Ben de sizi zikredeyim!) [Bekara 152]

Allahü teâlâ, affetmek ve bol sevap vermek için, bir vesile arıyor. Bir kere kelime-i şehadet söyleyene, sonsuz olarak cennetini veriyor. Bir hadis-i şerifte, (Cennetin bedeli lâ ilâhe illallahtır) buyuruldu. Kelime-i şehadet söyleyen kimse, haramlardan kaçmaz ve ibadetleri yapmazsa, imanlı ölmesi çok zordur. İmansız ölen de ebedî olarak cehennemliktir. İmanlı ölen de, günahlarının cezasını çektikten sonra cennete girer. Yahut affa uğrayarak cennete girer. İmanlı ölmek için de, Allahın emir ve yasaklarına riayet etmek gerekir.

 

İblisin suâlleri

Sual: İblisin meleklere sorduğu suâller nasıldı?

Cevap: Şeytanın, meleklere sorduğu suâlleri, Abdulgani Nablüsi hazretleri bildirmiştir.

 

Şeytan dedi ki:

Sual: Kulun ibâdetinin Allaha hiç faydası olmadığı gibi, isyanının da hiçbir zararı yoktur. Allah, neden emrinin yapılmasını, nehyinden kaçılmasını isteyerek kullarını mükellef tutmuştur?

CEVAP

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

(İnsanlara, ibâdetler faydalı, haramlar da zararlıdır. Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtaç olmadığı hâlde emir ve yasaklar vermekle kullarını şereflendirmiştir.) [73. Mektub]

 

Şeytan dedi ki:

Sual: Kâfirin günah işliyeceği muhakkak iken, onu yaratmasındaki hikmet nedir? Secde kendine yapıldığı hâlde, Allah, niçin Âdem'e secde etmemi emretti?

CEVAP

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

(Kul, sahibinin işlerinin sebebini soramaz! Allahü teâlâ bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azab yapsaydı, kimsenin birşey söylemeye hakkı olmazdı. Çünkü yarattığı kendi mülkünü kullanmaktadır. Başkasının mülküne tecavüz yok ki zulüm denebilsin?) [266. Mektub]

Abdulgani Nablüsi hazretleri de, naklen buyuruyor ki: [Allahü teâlâ, İblise, (Ey İblis, sen beni tanımadın. Eğer tanısaydın, bana hiçbir işimde karşı gelinmiyeceğini, itiraz edilmiyeceğini bilirdin. Benden başka ilah yoktur. Yaptıklarımdan kimseye hesab vermem.) buyurdu.] (Hadika)

Evet, kâfirin günah işliyeceği muhakkaktır. Fakat cenab-ı Hakkın adeti şöyledir ki, isyan etmeden kimseyi Cehenneme sokmaz. Bunun için iman ve isyan imkanı verdiği kullarını imtihandan geçirdikten sonra mükâfat veya ceza vermektedir. Böylece kullar için bir bahane kalmamaktadır. İblise de, (Secde et) emrini vererek imtihan etmiştir.

 

Şeytan dedi ki:

Sual: Ben Allaha değil, Âdem'e secde etmediğim için niye lânetlendim?

CEVAP

Şeytan, "Benim Âdem'e secde etmeyişimle, Allaha isyanın ne alakası var?" demek istiyor. Şeytan, isyanını Âdem aleyhisselama karşı yaptığını zannediyor. Hâlbuki Hz. Ademin önünde (Secde et!) emrini Allahü teâlâ veriyor. Bu emri dinlememek, Âdem aleyhisselama değil, Hak teâlâya isyandır.

 

Şeytan dedi ki:

Sual: Lânetlik olduğum hâlde, niçin insanları sapıtmam için bana imkan ve uzun bir mühlet verildi?

CEVAP

Allahü teâlâ, isyan edenle itaat edenin belli olması için (Domuz eti yemeyin, içki içmeyin) gibi bazı yasaklar koydu. Domuzu ve içkiyi yaratıp, yasaklaması gibi, şeytanı yaratarak, insanları sapıtması için ona uzun bir mühlet vermesi de insanlar için bir imtihandır. Bu imtihanı kazanmaları için Allahü teâlâ kurtuluş yolunu da göstermiştir. Öyle bir imtihan yapıyor ki, soru ve cevapların hepsi bellidir. (Şunları yaparsanız imtihanı kaybeder, şunları yaparsanız kazanırsınız.) buyurmuştur. İmtihanı kaybedenleri de Cennete koyabilirdi. Fakat mülk Onun olduğu için, iman etmiyenlere Cennetini haram kılmıştır. Hiç kimseyi de gücünün yetmiyeceği işlerle mükellef kılmamıştır. Herkese akıl ve imkan vermiş, yapacağı işlerde serbest bırakmıştır. Artık insanlar için hiçbir bahane kalmamıştır.


Tazim için olursa

Sual: Kâfire, kerhen [istemiyerek] sayın manâsında hazretleri demek küfr olur mu?

CEVAP

Olmaz. Tazim için olursa küfr olur.
 

Adet olarak söylemek

Sual: Kâfire, (dayı, amca, dayıcığım) demek câiz midir?

CEVAP

Adet olarak söylemek câizdir.

 

Dinleri birleştirmek

Sual: Almanya’da bir hoca, dinleri birbirine yaklaştırmak gayesiyle, Allahın evi diyerek, kilisede Kur'an-ı kerim okuyacakmış. Hıristiyanlar da camide İncil okuyacaklarmış. Bu ne biçim hoca, bu ne biçim iş?

CEVAP

Hıristiyanlar, dört İncilden hangisini okuyacaklar? İncillerin Allah kelamı olmadığını Hıristiyanlar da kabul ediyor. Camide İncil okunması caiz değildir. Camiye abdestsiz bile girmek caiz değildir. 

Allahü teâlâya ibâdet edilen yere Allahın evi denilir. Mesela Kâbeye Beytullah, yani Allahın evi denir. Fakat kilise ve havra Allahın değil, şeytanın evidir. Hadis-i şerifte, (Camiler Allahın evidir.) buyuruldu. (Hakim)

Kilisede namaz kılınmaz ve Kur'an-ı kerim okunmaz. Eğer başka yer yoksa kilisede namaz kılmak caiz olur. Namazdan sonra hemen çıkmalıdır. Çünkü, Kilisede, şeytanlar toplanır. Kilise putlardan temizlenirse namaz kılmak mekruh olmaz. (Redd-ül Muhtar)

Dinler birleşmez. Hak olan hangisi ise onda toplanılır. Domuz sütü ile koyun sütü birleşmez. Birleşince hepsi domuz sütü hükmündedir. İçilmesi haram olur. Dinler birbirine nasıl yaklaştırılacak? Mesela Hıristiyanlar, Müslümanlığa yaklaşmak için üç tanrı inancını bırakıp, bire yaklaşmak için iki tanrıya mı inanacaklar? Müslümanlar da,  Hıristiyanlara yaklaşmak için bir Allah inancını bırakıp iki tanrıya mı inanacaklar? Hıristiyan, iki tanrıya, hatta bir tanrıya da inansa, dinine bir zarar gelmez. Fakat Müslüman iki tanrıya inanırsa kâfir olur. Onun için Kâfirun suresinde, (Sizin dininiz size, benim dinim bana) buyurulmuştur.

 

Dini aklı ile ölçenler

Sual: Piyasadaki birçok kitapta İslâm dini yerine, "İslâm nazariyesi, İslam teorisi, İslâm düşüncesi, İslam felsefesi, İlâhî görüş, Kur'ani görüş" gibi tabirler kullanılmaktadır. Bu sözler yanlış değil mi, insan küfre düşmez mi?

CEVAP

Piyasada Allahı tanımakla ilgili ve Allahü tealanın varlığını ispat etmeye kalkışan kitaplar, akli ve felsefi görüşlerle doludur. Faydalanılan kitapların çoğu da günümüzdeki sapık yazarların eserleridir. İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali büyük İslâm âlimlerinin kitaplarından nakil yoktur. Hep şahsi yorumla, küfre düşürücü [kâfir edici] ifadelerle doludur.

Dinimiz, (İnsanlara ait akıl, şuur, hafıza ve düşünce gibi yaratılmış olan sıfatları Allaha vermek veya Allahın yaratmak, var olmak gibi sıfatlarını insana vermek küfürdür.) bildiriyor. Mesela Allaha şunları izafe etmek [yakıştırmak] küfürdür: Allah çok akıllıdır, Allah şuurludur, Allahın zihni açıktır, ilahi şuur yanılmaz, Allah iyi düşünür, Allahın hafızası çok geniştir, Allahın beyni iyi çalışır.

Akıl, şuur, hafıza, zihin, beyin, düşünme işi mahluktur, yani yaratıktır. Allaha yaratıkların sıfatlarını vermek küfür olur. Allah yarattıklarına benzemez. Allah Arştadır veya göktedir demek de, küfürdür. Çünkü Allaha, yaratıklara mahsus olan mekân [yer], tayin edilmiş olur. Senâüllah Pânî-pütî hazretleri (Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, razı olduğu şeyler, ancak peygamberlerin bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz.) buyuruyor. Kendi görüşünü, kendi aklını din gibi ortaya atmak çok tehlikelidir. Hadis-i şerifte, (Dini aklı ile ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) buyuruldu. (Taberânî)

Allah özenerek yaratmış, özel müdahale etmiştir. Böyle söylemekle Allaha âcizlik isnat edilmiş olur. Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sadece ol deriz, o da, hemen oluverir.) [Nahl 40]

“Yaratılmış olanın özelliklerine bakarak, yaratanın özelliklerini bulmaya çalışacağız” demek de küfürdür. Dinimiz, (Bilinen, [yaratıklar] bilinmeyenle[yaratıcı] ile mukayese edilmez) buyuruyor.

İnsan için de şunları söylemek küfürdür:

İnsan yaratıcıdır, insan ezeli ve ebedidir, evliya gaybı bilir. [Allah dilemedikçe gaybı bilemez] , felsefecileri gibi, (Dünya kadimdir, Allah gibi ezelîdir) demek de küfürdür.

 İslâm dini yerine, "İslâm nazariyesi, İslam teorisi, İslâm düşüncesi, İslam felsefesi, İlâhî görüş, Kur'ani görüş" gibi tabirler kullanmak da küfürdür. İslâmiyet, ilahi bir dindir, bir teori, bir düşünce sistemi veya bir felsefe, bir görüşü değildir. Düşünce, bir iş için düşünülen çare veya kıyaslanan neticedir. Nazariye de, akli, zihni esaslara dayanan görüş, teori demektir. Akıl, zihin mahluktur. Allahü teâlânın bildirdiği şeylere "düşünce, görüş" demek küfürdür.

Âlimler buyuruyor ki: İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, araştırmadan, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba iman ederler) buyuruyor. (Bekara 4)

İman ne kadar kıymetli ise, zıttı olan küfür de o kadar kötüdür. İmanı kurtarmak için haramlardan kaçarak ibâdetleri yapmak ve özellikle küfre düşürücü söz ve hareketlerden sakınmak gerekir. Sakınmayanın imanı gider de haberi olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkmış olur.) [Deylemî]

 

Kelime-i şehadet okuyan kimseye

Sual: Müslümanda, küfrü gerektiren bir durum görülse, buna kâfir denir mi?

CEVAP

Müslüman olduğunu söyliyen, (Kelime-i şehadet) okuyan kimseye, şüphe ile küfür damgası basılamaz. Müslüman olduğunu söyliyen bir kimsenin bir işinde veya sözünde birçok küfür alametleri ile bir iman alameti veya küfür olması şüpheli olan bir alamet bulunsa, buna kâfir dememelidir. Çünkü müslüman iyi zan olunur.) (R. Muhtar)

(Bezzâziyye) fetvasında şunu da ekliyor ki, (Küfür alametini dilediği açıkça anlaşınca, kâfir olur. Tevil etmemiz fayda vermez.)

 

Misyonerlerin uydurduğu hikaye ve vasiyetnameler

Sual: Aşağıda bir misyonerin uydurduğu hikaye anlatılıyor. Bu hususta açıklama yapar mısınız?

(Bir misyoner, uydurduğu hikayede, meşhur bir Kur’an hocasının oğlunu ve torununu Hıristiyan yapıyor. Bir Hıristiyan, hocanın oğluna incillerden birini veriyor. Ona,  «Kur’an beni kurtarmadı,  değiştirilmiş İncil beni nasıl kurtarabilir ki?» dedirtiyor. Ama yine de okutuyor. İnciller sevgiden söz ediyormuş, günahlardan da temizliyormuş. (Ey İsa, sen benim rabbimsin) demiş. İsa, hocanın oğlunun hayatını değiştirmiş, bütün kötü alışkanlıklarını bıraktırmış.

Hocanın oğlu, Hıristiyan olunca hiç kimse ona iş vermemiş. İsa’nın kendisini  nasıl kurtardığını anlatınca, vahşi Müslümanlar ona hücum etmiş, polis onu  tutuklamış. Karakolda, incilleri komisere açıklamış. Komiser incillerdeki gerçekleri öğrenince, onu serbest bırakmış.

Hocanın torunu esrar satıyormuş, kazandığı bütün parasını sekse ve kumara veriyormuş. Hıristiyan arkadaşını da birçok kere, seks filmlerine, içki içmeye veya kumara gitmeye çağırmışsa da, gitmemiş. Hıristiyana, “Sen neden böyle iyisin” demiş, o da, ben İsa imanlısıyım demiş. Hıristiyan buna bir incil vermiş, günahı ve  İsa'nın haçta bu torun için nasıl öldüğünü anlatmış. Toruna şunları söylettiriyor:

İsa, Tanrı ve ruhun, nasıl bir olduğunu anlayamadım. Tanrı, İsa ve Kutsal ruh düşüncesi çok karışıktı. Ama o, üçlü birliği açıkladı. Ben inciller değişmiş sanırdım. Ama bu doğru değilmiş. Bir gece  Yuhanna incilini  okuyordum ve İsa'nın haçta nasıl öldüğünü ve acı içerisinde nasıl kıvrandığını okudum. İşte o an günahkâr olduğumu anladım ve ağladım. Hıristiyanlığın doğruluğunu öğrenmek için, «Ey İsa gerçekten Kurtarıcı isen, gerçek tanrı isen hayatımı değiştir. Sigara, içki, kumar, kötü kadınlara ve kötü filmlere gitmek istemiyorum. İncillere boyun eğmek için, İsa sana iki aylık bir zaman tanıyorum” dedim. Bu iki ay içinde beni değiştirebilirse, ömür boyu Ona boyun eğecektim.

Sigarayı, içkiyi bıraktım ve diğer bütün kötü alışkanlıklarım sona erdi. İsa gerçekten hayatımı değiştirdi. Halbuki Müslüman iken, Allaha yalvarmıştım da hiç faydası olmamıştı. İsa beni kurtardı. İsa’nın benim için haçta öldüğünü anladım. Beni kötü yerlere götürmek üzere gelen eski arkadaşlarıma “babam izin vermez “dedim. Baban kim dediler, «Tanrı İsa» dedim.     

Bir gün biri, beni bıçakladı, ölmek üzere idim, «Ey rab İsa, ölmek istemiyorum, fakir ailem ne yapacak? Duy beni İsa ve onlar için beni kurtar» deyince, bir mucize olarak kurtuldum. Rabbim İsa, beni önce günahlardan temizledi, şimdi de hayatımı kurtardı.

 Altı yıldır görmediğim eski bir arkadaşımın hanımının içine şeytan girmiş, hanımı delirmiş. Ona, İsa'nın kör, topal, felçlileri iyileştirdiğinden ve birçok insandan şeytan çıkardığından da bahsettim. Beni çok sevdiğini, ancak İsa’ya güvenemeyeceğini belirtti. Kur’anın en iyi kitap olduğuna inanıyordu. Kur’an hocaları yardım edemezse, İsa, karısı için ne yapabilecekti? Ona okuması için İncil'i verdim. Bir ay sonra İncil'i okumuş, ama o da, Tanrı, Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh üçlüsünün birliğini anlayamamıştı. «Tanrının nasıl İsa olduğunu anlamadım,» diyordu. Hemen ona İsa'nın haçta neden öldüğünü açıkladım. Arkadaşıma, “İsa karımı iyileştir” de, dedim. Arkadaşım Rabla konuşmuş. Ona, (Ey  İsa Tanrı isen, karımı iyileştir) demiş. Bir hafta sonra karısı iyileşmiş. Arkadaşım günahlarını İsa'ya itiraf etmiş. Çünkü o, günahlarımızın kefareti olarak çarmıhta, acılar çekerek canını verdi.)

CEVAP

Misyoner, sanki Müslümanlıkta; zina, içki, uyuşturucu kullanmak helal da, Hıristiyanlıkta da haram gibi ve Hırıstiyanlar ahlaklı, Müslümanlar ahlaksız gibi bir intiba [izlenim] vermeye çalışıyor. İçkinin, uyuşturucunun haram olduğu, hangi incilde yazıyor ki? Aksine helal olduğu yazılı. İsa imanlısı olan sanki içki gibi kötü alışkanlıkları olmazmış.

İncilde gerçekler varmış, ne gerçeği ise? Tek gerçek var, dört incil birbirini tutmaz. İncillerin yazarları insandır.

Papaz, Kur’anı kerimle incilleri mukayese etmeye cüret ediyor. İnciller sevgiden söz edermiş. Asıl sevgiden bahseden Kur’an-ı kerimdir:

(Allah, sabredenleri, iyilik edenleri, adalet edenleri sever.) [A.İmran 146, Bekara 195, Maide 42]

(Allah onları sever, onlar da Allahı sever.) [Maide 54]

Hıristiyanlıkta üç tanrı var: Baba tanrı, oğul tanrı ve ruh tanrı. Üç tane tanrı mı olur denince, üçü bir diyorlar. Üçlü birlik diyorlar. Nasıl oluyor denince, 1+1+1=3 demek yanlış olur, doğrusu 1x1x1=1 diyorlar. Bre papaz, ne diye  üç tane biri çarpıyorsun, o zaman 100 tane biri de birbiri ile çarparsan yine bir çıkar. O zaman yüz tane tanrı demek de sana göre doğru olur.

Kur’anı kerimde (Kimse kimsenin günahını çekmez) buyuruluyor. (Enam 164) Fakat Hz. İsa, günahkârların günahını affettirmek gayesiyle fidye için çarmıhta öldürülmesini istemiş.

Burada sayısız yanlışlıklar var. Bir defa Hıristiyanların tanrısı ne kadar vicdansız, suçsuz oğlunu, suçlular için öldürüyor. İkincisi ne diye öldürmeye gerek duyar ki, affettim dese ne olur sanki? Kanunu başkası mı koydu da tanrıları buna uymaya mecbur olsun?

Hz. İsa eski günahkârlar için ölmüş ise, ondan sonra doğan günahkârların günahı için ne diye bir daha gelip çarmıha gerilmiyor? Bir kere ölmek yetiyor mu? Bizim için ölmüşse, ne diye halâ bizden günah çıkarılmaya çalışılıyor? Hıristiyanların tanrıları insanların günahlarını bilmiyorlar mı da, günah itiraf etme mecburiyeti getiriyorlar? Bu itiraf mecburiyeti hangi incilde yazıyor? Böyle bir şey yok. Papazlar Kilisenin değeri artsın diye böyle saçma sapan şeyler uydurmuşlar.

Sonra yeni doğan çocuklar, masumlar niye Hıristiyanlarca günahkâr doğuyor da, Hz. İsa’nın kurban edilmesi gerekiyor? Yeni doğan çocuk ne günahı işledi? Madem günahkâr doğuyor, gider papaza, (Papaz efendi benim ve çocuğumun günahını çıkar) denir, o da şaraplı su ile vaftiz edince günahsız olur. Ne diye Hz. İsa’yı öldürüyorlar?

Sonra ne diye Allahın bir oğlu var? Kızı falan yok? Karısı kim? Oğla neden ihtiyaç duymuş? Hıristiyanlara göre gökte oğlu İsa ile oturuyormuş? Onlar tanrılarını et kemik olarak gördükleri için söylüyorum, tanrıları orada bir şey yiyip içmeden nasıl yaşar ki? Yahudiler duyarsa gidip onların tanrılarını öldürürler.

Misyonerin kahramanı, oğul tanrı dediği İsa’dan iki ay mühlet istiyor. Tanrı iki ayda ne yapacak? Kur’an-ı kerimde (Ol deyince oluverir) buyuruluyor. İki aya ne hacet var? Eğer Hıristiyanlık onu kötü alışkanlıklardan kurtarırsa, ömür boyu Hıristiyanlığa boyun eğecekmiş. Hıristiyanlığın ne kanunları var da, ona boyun eğecek? İçki içmeyin, namaz kılın, zekat verin, hacca gidin gibi bir emirleri mi var? Adam öldürenin cezası bu, hırsızlık edenin cezası şu diye bir hüküm mü var? İnciller ortada öyle bir hüküm yok. Hıristiyanlıkta hangi kural var? Bir hukuk, bir ceza sistemi mi var? Varsa; ne diye Hıristiyan ülkeler, onun emrine göre değil de, beşeri sistemlerle idare ediliyorlar?

Ne tarafından bakarsanız bakın, Hıristiyanlık birer saçma hurafeler zinciridir.

 

Vasiyetname hurafesi

1950’de Şeyh Ahmet Vasiyetnamesi diye küçük bir risale okumuştum. Zamanla bu vasiyetname günün şartlarına göre değiştiriliyor. Eski baskısında bunu yazana Türbe bekçisi deniyordu. Yenisinde Harem anahtarının taşıyıcısı deniyor. Bir başka baskısında ise Türbe-i şerif hatibi deniyor. Bu adama rüyasında, Peygamber efendimiz özetle, (Kıyamet alametleri zuhur ediyor. Çok yakında 3 gece güneş tutulacak üç gün sonra batıdan doğup doğudan batacak, Kuran-i Kerim insanların gözüne görülmeyecektir. Kim vasiyetnameyi işitip de yazmazsa bir köye veya başka yere göndermezse, yüzü kara ola. Vallahülazim bu vasiyetnamede yanlışım varsa, öbür dünyaya imansız gideyim.) diyormuş.

Bu, yabancı İslâm düşmanları tarafından dinimize hurafe sokmak için sinsice ve çok cahilce uydurulmuş bir hezeyan namedir. Maksatları, İslâma hurafe sokmaya çalışmak, zihinleri bulandırmak, az da olsa, böyle basit yazılarla Müslümanları meşgul etmek, ciddi konulara eğilmeyi önlemektir. Eskiden (Yalan söylüyorsam kâfir olayım.) deniyor. Son baskısında, (Yalanım varsa, bu dünyadan öbür dünyaya imansız gideyim.) deniyor. Her iki şekilde de söyleyen Müslüman ise kâfir olur. Böyle yemin caiz değildir. Hadis-i şerifte, (Allahtan başkası için yemin etmek şirktir.) buyuruluyor.

Vasiyetname, baştan başa cahilce ve ahmakça yazılmış, saçma sapan şeylerle doludur. Bu hurafe yazılalı birkaç asır olduğu hâlde, bu Ş. Ahmet denilen hayâli şahıs ölmeyip hâlâ yabancılar eliyle mesaj gönderiyor. Eski baskılarında, (Haber aldım ki, bu vasiyetin yalan olduğunu söyleyen birinin aynı gün oğlu ölmüş, bir doktor da bu vasiyeti dağıtmadığı için çıldırıp arabası ile bir dereye yuvarlanmış.) deniyor. Tehditler sayıldıktan sonra, bu işe alet olacaklara ödüller veriyor. Eskisinde, (Bu kağıdı dağıtan bir tüccar 90 bin lira kazanmıştır) diyordu. Şimdi, bu 90 bin lirayı az diye yüz bin rubleye çıkarmış. Yeni baskısında ise, para miktarı hiç yazılmamış. Güneş gece tutulacak diyor. 3 gün sonra güneş batıdan doğacak diyor, asırlar geçtiği halde hâlâ güneş batıdan doğmadı ve gece tutulmadı.

Dikkat edilecek noktalar: Dinimizde dört delil vardır. Rüya senet değildir. Ş. Ahmedin gördüm dediği rüyadır. Bu kağıdın hiç kıymeti yoktur. Sanki din kitapları noksanmış gibi, din kitapları yerine, bu kâğıt parçası dağıtılıyor. En mühim nokta ise, bu kâğıt dinde noksanlık olduğunu bildiriyor. Eğer vasiyetnamede dine uygun hususlar var ise, bu kağıdın özelliği kalmaz. Eğer dinde olmayan şeyler mevcutsa, daha kötüdür, dinde olmayan şeyi bildirmek bid'attir. Dinin emirlerini yapmayan, yasaklarından kaçmayan kimse, bir kâğıt parçasını dağıtmakla nasıl ilahi rızaya kavuşabilir? Zaten hainlerin maksatları da budur. Müslümanları dini emirlerden koparıp hurafelerle avutmaktır.

13 rakamlı yazı: Bir de 13 rakamlı bir yazı dağıtılıyor. Bu da hurafedir. Hıristiyanlarca 13 rakamı uğursuzluk işaretidir. Bu yazıda dokuz tane 13 var. Rüyamda Hz. Zeynebi gördüm diyen kızın yaşı 13, fakir 13 gün sonra zengin olmuş, yaşlı kimse 13 gün sonra hapse düşmüş, zengin 13 gün sonra servetini kaybetmiş, memur 13 gün sonra işinden olmuş, bu yazıyı 13 sayfa yazıp, 13 kişiye göndermeliymiş, 13 gün sonra murada erilir, yazmayana da 13 gün sonra belâ gelirmiş. Rakamların toplamı 13 eden önemli olaylardan, Peygamber efendimizin 571'de doğduğu, İstanbul’un 1453'de alındığı hatırlanınca, fanatik Hıristiyanların neden 13 sayısını uğursuz saydıkları kolayca anlaşılır. Bu işlere alet olmamalıdır.

 

Hırıstiyanlığın esasları

Sual: Hıristiyanlık hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP

Hz.İsa 30 yaşında iken, Benî isrâil'e peygamber olarak gönderildi. Bozulan Yahudiliğin hükümlerini neshedip yürürlükten kaldırdı. Kendisine İncîl kitabı verildi. İncîl'de, Allahü teâlânın birliği, İsa aleyhisselâmın Allah'ın kulu ve resulü olduğu yazılıydı.

 Hz.İsa'ya inanmayan Yahudiler, onu Romalılara şikâyet etti. Kudüs'teki Romalıların Yahudi vâlisi Pilatus, Hz. İsa'nın yakalanıp çarmıha gerilmesini emretti. Havarilerden biri olan Yehuda, onu Romalılara ihbar etti. Askerlerle beraber yerini göstermeye gidince, Allahü teâlâ Yehûda'yı Hz.İsa'nın şekline çevirdi. Askerler aradıkları İsa'nın bu olduğunu sanarak, Yehuda'yı çarmıha gerdiler. O anda Allahü teâlâ Hz. İsa'yı göğe çıkardı. 

Hak din olan İsevilik yayılmaya başlayınca, Yahudiler ile Yunanlılar ve Romalılar karşı çıktılar.

Bolüs (Pavlos) adındaki bir Yahudi; İsa'ya inandığını söyleyerek ve hak din olan İseviliği yaymaya çalışıyor görünerek, asıl İncil'i yok etti. 4 kişi ortaya çıkıp 12 havariden ve Bolüsten işittiklerini yazdılar. Böylece 4 incil meydana geldi.

Yunan felsefesi ile yetişen Bolüs, Havarilerden Barnabas’ın yakın arkadaşı idi. Bozuk fikirlerini ona da aşılamak istedi, başaramayınca, açıkça düşmanlığa başladı. Bolüs, İsevi görünüp kendisini din âlimi tanıtarak; "İsa, Allah'ın oğludur." gibi bir çok şeyler uydurdu. Şarabın ve domuzun helâl olduğunu söyledi. Bolüs'ün "İsa'nın haça gerilmesi, hikmet ve kurtuluştur" diyerek ortaya attığı anlamsız iddia; bugünkü Hıristiyanlığın esas felsefesini teşkil etti. Müslümanların kitaplarından alarak dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Galile, incillerdeki yanlış bilgiye göre, Engizisyonca müebbet hapse mahkum edildi ve gözleri kör olarak öldü. Bugünkü Hıristiyanlığın esasları şöyledir:

1. Her çocuk günahkâr olarak doğar.

2. Hz. İsa, Allah'ın oğludur. Bazen de Allah’tır.

3. Allah, insanların günâhını affettirmek için, kendi oğlunu haçta öldürtmüştür.

4. İnsanlar, Allaha dua edemez. Ancak papazlar dua edebilir ve insanların günahını affedebilirler.

5. Papa günahsızdır. Onun her yaptığı iş doğrudur.

Hıristiyanlığın tekrar doğru yola girmesi için, çeşitli çalışmalar yapılmış, reformlar meydana gelmiştir. Papaz Luther, Protestanlığı kurarak bazı düzeltmeler yapacağım derken, Hıristiyanlığı büsbütün bozmuştur. Kilise, toplumun maddi, manevi bütün hayatına hâkim olmuştur:

1) Kilise günahları itiraf ettirir ve papazlar günah çıkarır.

2) Hıristiyanlıkta baba, oğul ve kutsal ruh adına vaftiz olmak kilisenin emridir.

3) Nikâh kilisede kıyılır. Kilise dışında yapılan nikâh geçersizdir.

Son zamanlarda Hıristiyanlıkta Allah inancı hususunda önemli gelişmeler olmaktadır. Katolik Kilisesinin ve Vatikan'ın ileri gelenleri ve bilim adamlarından meydana gelen bir heyetin 7 yıllık bir araştırma neticesinde hazırladığı Evrensel Kateşizm adlı el kitabında, Katoliklerin de İslâmiyetteki gibi "Tek Allah" inancında olmaları gerektiği belirtildi. Papalığın direktifi ile hazırlanan bu kitap 1992’de Fransa'da piyasaya çıktı. Hıristiyanların bu yeni el kitabı, şimdiye kadar bu gaye ile hazırlanan diğer papalık yayınları arasındaki en önemli farkı, Allah inancının "Baba-oğul-Ruhül-Kudüs" şeklinde olmaması gerektiğinin açıkça belirtilmesidir. Kitapta Allah’a yaratılmış varlıkların sıfat ve suretlerinin hiçbirisinin yakıştırılamayacağı; çünkü Allahın ne erkek, ne kadın ne de insan suretiyle ilgisi bulunmayan tek yaratıcı olduğu ifade edilmektedir. Bu yeni inancın İslâmiyetteki Allah inancı gibi olması gerektiği açıkça belirtilmektedir.

İnsan hakları, yaratılış esasları ile cinsiyet konuları üzerinde durulan, Vatikan'ın bu yeni eserinde; "Huzurlu yaşamanın anahtarı Yaratan'ı benimsemek ve Tek Allah'ın varlığına inanmaktır." denilmektedir. Bu eser, bilim adamlarınca çok önemli bir gelişme olarak kabul edilmektedir.

 

Yehova şahitleri kimdir?

Sual: Yehova şahitleri kimdir?

CEVAP

Bu dinin kurucusu papaz Charles Russel’dir. İlkokul mezunudur. 1916’da ölmüştür. “Bin yıllık krallığın peygamberi” olarak kabul edilir. Önceleri protestan presbiteryan kilisesine bağlı iken, sonra protestan congregasionalist kilisesine üye oldu. Buradan da ayrıldı.

Russel, satışa çıkardığı bir buğdayın çok fazla ürün vereceğini, bu buğdayın mucizeli olduğunu ilan etti. Bu yalana inananlar bir avuç buğdayı 60 dolara alarak ektiler. Fakat istenilen ürünü alamayanlar, dolandırıldıklarını anlayanlar mahkemeye verdiler. Mahkemede bu buğdayın diğer buğdaylardan farkı olmadığını itiraf etti ve mahkum oldu.

Evlâtlık kızı Rose Boly’ye tecâvüz ettiği için karısı Maria Francis tarafından mahkemeye verilmiş ve mahkemede suçunu îtirâf ederek hüküm giymiştir. Mahkeme, Russel’in “yalan yere yemin eden” bir yalancı olduğuna dâir de bir hüküm vermiştir.

Bu din, bir zamanlar Russelizm adıyla anılmış ve bir cins Luthercilik olarak görülmüştür. Hedefleri tanrının denetiminde Hz. İsa’nın liderliğinde bir dünya krallığı, tek tip toplum düzeni kurmaktır. Yehova Şahitleri 1917-1928 yılları arasında inançlarında 148 kadar değişiklik yaptılar. Karmakarışık bir inanç sistemi hâline gelen Yehovacılık, gerçek Hıristiyanlık iddiası ile ortaya çıkmasına ve Yahûdîlikle Hıristiyanlık karması gibi görünmesine rağmen onlardan tamamen farklı bir inanış haline geldi.

Yehova: Bu kelimesinin aslı Yahvedir. Yahve İsraillilerin milli ilâhlarının adıdır. Bu din, önceleri “Russel tarikatı” adıyla çalışıyordu. 1931’de “Yehova şahitleri” adıyla meydana çıktı. Dört incili esas alırlar.

(İsa’nın dünya krallığı başladı) diyerek, devletlerin sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler, 1914, 1918, 1925 ve 1975’tir. Tabii hepsi de boşa çıkmıştır.

Yehovacılar, yeni yorumlarla ayrı bir akım, ayrı bir Hıristiyanlık dini şeklinde görünürler. Bazı Hıristiyanlar (İsa üç tanrıdan biridir) derler. Yehovacılar için tek ilâh Yehova derler ise de, (İsa, Yehovanın oğludur, üstün bir varlıktır) derler. Hz. İsa’yı ilâh olmaktan çıkarmaları ve ruhu kabul etmemeleri katolik, ortodoks ve protestanları kızdırmıştır.

Yehovacılara göre de, diğer Hırıstiyanlar gibi, her çocuk günahkâr doğar. İnançlarını aşılamak için, Hıristiyanlıklarını gizlerler. Yehova yerine “Allah” ve diğer İslâmî terimleri kullanırlar. Bunlar ancak cahiller kanar, dinini bilen hiçbir Müslüman kanmaz.

Bunlar ahirete inanmaz. Cennetin dünyada olacağına, Hz. İsa’nın oradaki krallığına inanırlar. Ruhun ölmezliğine inanmazlar. Üçleme inancını yorumlamaları, bazı Hıristiyan mezheplerden farklı olmakla birlikte, onu reddetmezler. Dünya onlara göre bâkidir. Kendilerini bir millete ve vatana bağlı hissetmezler. Hıristiyanlık inancını benimserler. Hatta kendilerini asil Hıristiyan olarak tanıtırlar.

Bayrağa karşı çıkarlar, milliyet ve vatan sevgisini reddederler. Vatan bütünlüğü, vatan savunması ve askerlik yapmaya karşıdırlar. Zina dışında herhangi bir sebeple boşanmaya ve incillere aykırı olduğunu ileri sürerek kan nakline karşı çıkarlar.

Tatlı, okşayıcı dillerle gençleri aldatmaya, Hıristiyan yapmaya çalışıyorlar. Çeşitli yollardan ele geçirdikleri adreslere broşür ve kitap gönderiyorlar. Şık, süslü giyinmiş güzel kızlar, kapı kapı dolaşarak, evlere bu kitap ve broşürleri bırakıyorlar. Bu oyuna gelmemelidir.

 

Çoğunluğa uymak

Sual: Misyonerler diyor ki: (Avrupa’nın kalkınması Hıristiyan olduğu içindir. Hıristiyanlık hak din olduğu için, daha çok rağbet görüyor ve dünyada Yahudilerden ve Müslümanlardan daha çok Hıristiyan vardır. İnsanların çoğu neye rağbet ediyorsa, o en doğrusudur.) Cevap verir misiniz?

CEVAP

Bu iki iddia da demagojiden ileriye gidemez. Çünkü Hıristiyanlığın hüküm sürdüğü Ortaçağda, Avrupa geri idi. Hıristiyanların fende ilerlemesine, dört incil değil, inanmadıkları Kur'an-ı kerimin gösterdiği yola uygun çalışmaları sebep olmuştur. Müslümanların geri kalmalarının sebebi de, Hıristiyan olmadıklarından değil, Müslümanlığın emri olan çalışmaya, doğruluğa önem vermedikleri içindir.

Japonlar Hıristiyan olmadıkları hâlde, Kur'an-ı kerimin emrettiği gayret ve dürüstlükle çalıştılar, optikte Almanları; otomobil sanayinde Amerikalıları geçtiler. 1985de, Japonya’da 5.5 milyon otomobil yapıldı ve bütün dünya buna hayret etti. Japon halkı, refah içindedir. Elektronik sanayinde de, dünyayı geçmiştir. Japon hesap makineleri, Japon Bilgisayarları, mikroskopları, teleskopları ve fotoğraf makineleri dünyayı kaplamıştır.

“Hıristiyanlar biz nüfusça daha çoğuz, çoğunluğun olduğu taraf doğrudur” sözü de yanlıştır. Çünkü Çin’in, Japonya’nın nüfusu Hıristiyanlardan daha çoktur. Dinleri Budizm’dir. O halde, bu söze göre insanların çoğu Budisttir. Budizm hak din, Hıristiyanlık batıl dindir.

Kimisi, “Çok kimse, bir dine inanmadığı için, ben de inanmıyorum.” diyor. Kimisi de, (Çok kimse namaz kılmadığı için ben de kılmıyorum; hemen herkes açık gezdiği için ben de açık geziyorum.) diyor. Genel olarak çoğunluk örnek gösteriliyor. (Herkes böyle yapıyor, ben de yapsam ne çıkar?) deniyor. Babam öyle diyo misali, “Herkes öyle diyor” demek, çoğunluğa gözü kapalı uymak çok yanlıştır.

Kur'an-ı kerimde mealen buyuluyor ki:

(Yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allahın yolundan saptırırlar.) [Enam 116]

(Doğru olan din budur, fakat çoğu bunu bilmez) buyuruluyor. (Rum 30, Yusüf 40) [Bilselerdi herkes müslüman olurdu.]

Putlara tapan bir kimse ile Allaha inanan kimsenin eşit olmadığı bildirildikten sonra, (fakat çoğu bunu bilmez) buyuruluyor. (Zümer 29) [Bilselerdi, herkes Allaha inanırdı.]

Ölüler dirilerle konuşsa, fakat yine de inanmıyanların çıkacağı bildirildikten sonra (fakat çoğu bunu bilmez) buyuruluyor. (Enam 111)

Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allahın bildiği bildirildikten sonra, (fakat [Allahın bildiğini] çoğu bilmez) buyuruluyor. (Araf 187)

Allahın, diriltip öldüreceği, sonra Kıyamette toplıyacağı bildirildikten sonra, (fakat çoğu bunu bilmez) buyuruluyor. (Casiye 26)

Çoğunluğa gözü kapalı uymak çok yanlıştır, demiştik. Bunun bir istisnası vardır. Tirmizi’nin bildirdiği bir hadis-i şerifte, bu ümmetin 73 fırkaya bölüneceği, ancak bunlardan birisinin kurtulacağı, o fırkanın da, Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası olduğu, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözbirliği ile bildirilmiştir. İslâm âlimlerinin ittifak ettiği bu yola sivad-i a'zam denir. Sivad-i azam, cumhuru ulema, âlimlerin çoğunluğu demektir. [İbni Mace’nin bildirdiği, (Ümmetim [âlimler] dalalet üzerinde ittifak etmez. İhtilaf olunca sivad-i a'zam tarafını tutun!) hadis-i şerifi ise, insanların değil, âlimlerin çoğunluğuna uyanın kurtulacağını bildirmektedir. İnsanların çoğuna uyan sapıtır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116]

Ekseriya kıymetli şey az olur. Kur'an-ı kerimde (Doğruyu bilenler azdır), (Salihler azdır) gibi ifadeler vardır. Genel olarak kıymetli olan şeyler azdır. Meselâ şükretmek çok faziletlidir; Kur’an-ı kerimde, (Şükreden azdır.) buyuruluyor. Buyuruldu ki:

1- Halk çok amelle uğraşırken, sen az da olsa iyi, güzel amelle meşgul ol!

2- Halk nafile ibâdetlerle vakit geçirirken sen farzları tam yapmaya çalış!

3- Herkes görünüşünü, dışını süslerken sen, içini süslemeye çalış!

4- Herkes onun bunun ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarınla meşgul ol!

5- Herkes dünyadaki faydasız şeyleri imar ederken, sen ahireti imar ile meşgul ol!

6- Herkes ona buna yaranırken, sen Allahın rızasını kazanmaya çalış!

 

Ağlanacak hallerine Gülenler

Sual: Bir zâtın hayatından bahsederken, (aradığı hadîsi bulamayıp, hadîs kitabını yere atmış, kitap açılınca, o hadîs, açık kalan sayfada görülmüş) deniyor. Bu, o zâtın kerâmeti olarak gösteriliyor. Hadîs kitabını yere atmak küfrü gerektirmez mi?

CEVAP

Evet. Öyle günlere kaldık ki, hadîs kitabını yere atmak kerâmet olarak gösterildiği gibi, (madem Kur’ânla amel edilmiyor, ben de bunu yere atıyorum) diyerek, Kur’ân-ı kerîmi yere fırlatan kimse, iyi bir iş yapmış gibi, alkışlara boğulmuştur. Bir hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki:

(Öyle bir zaman gelir ki, câmilerde binden fazla kişi namaz kılar da, içlerinde bir tane mü’min bulunmaz.) [Deylemî]

 

Kâfirlerin müslüman olması

Sual: Bir kafir hangi sebeplerle müslüman olur?

CEVAP

Bir kâfir, şu üç sebeple müslüman olur: Allahın lütfu, kendi araştırması ve birine iyilik yapıp onun duâsına kavuşmakla.

1- Allahın lütfu ile:

Allahü teâlâ, bir kimsenin hidayetini, yani müslüman olmasını dilemişse, o kimse, severek müslüman olur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslâma açar.) [Enam 125]

(Allah, dilediğini hidayete kavuşturur.) [İbrahim 4]

2- Kendi araştırması ile:

Hakkı, doğruyu bulmak gayreti ile, bütün dinleri inceler. İslâmiyetin güzelliğine hayran olup müslüman olur. Allahü teâlâ, İslâmiyeti doğru olarak öğrenmek istiyene, bunu nasib edeceğini vâd buyurmuştur. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]

(Allahü teâlâ, kendine kavuşmak isteyenlere, kavuşturan yolu gösterir.) [Şûra 13]

Doğru yolu aramayıp, nefslerine uyarak îman etmiyenleri, azıp can yakanları, cehennemde sonsuz olarak yakacağını haber veriyor. İslâmiyeti işitmiyen çok kimse vardır ki, akl-ı selîmleri olduğu için, bozulmuş, uydurulmuş dinlerin adamlarına aldanmamışlar, astronomide ve fen bilgilerinde ve bilhâssa tıb ilminde gördükleri nizâmlı olayların birbirlerine bağlantılarını düşünerek, yaratılışın sırlarını, bu hesaplı düzenin gerçeğini anlamak istemişlerdir. Bunlar yine akl-ı selîmleri sâyesinde, islâmiyetin bildirdiği güzel ahlâkın birçoğunu bulup, müslüman gibi yaşamış, kendilerine ve başkalarına faydalı olmuşlardır. Allahü teâlânın, (Ankebût) sûresinde vaat ettiği üzere, bunları îman etmeye sebep olan rehberlere, kitaplara kavuşturacağı, (Ruh-ul-beyan) tefsîrinde, altıncı cüz son âyetinde yazılıdır.

Böyle tâlihli mesud bir kimse anlar ki, herşeyi yaratan, yok olmaktan, zararlardan koruyan bir Allah vardır.

Allahü teâlâ herşeyi görür, bilir, işitir. Herşeye gücü yeter. Gücü, kuvveti sonsuzdur. Herşeyi, eceli, zamanı gelince yok etmektedir. İnsanları tekrar dirilteceğini, hesaba çekeceğini, îman etmiş olanlara cennette sonsuz nimetler vereceğini, îmanı olmayanları, kâfirleri cehennemde sonsuz yakacağını bildiriyor. Onun yapmak istediğini kimse durduramaz. Onun işine kimse karışamaz. Onun emirlerine uymaktan, rızasını, sevgisini kazanmaktan başka kurtuluş ve saadet yolu yoktur. İnsanların hiçbiri îman etmese, inanmasa, onun büyüklüğünde, kuvvetinde, kudretinde hiç noksanlık olmaz.

3- Birine iyilik yapıp onun duâsına kavuşmakla:

Birisinin duâsı ile müslüman olmuş çok kimse vardır. Hz. Ömer bunlardan biridir.

Hz. Hamza, îmâna gelince, müslümanlar çok kuvvetlendi. Bu iş, kâfirlere güç geldi. Müslümanların çoğalmasını önlemek için çâreler düşündüler. Ebû Cehil, (Onu öldürmekten başka çâre yok) dedi. Bunu yapana, çok miktarda deve ve altın vereceğini bildirdi. Ömer bin Hattâb yerinden fırladı. (Bu işi, Hattâboğlundan başkası yapamaz) dedi. Ömer’i alkışladılar. Ömer, kılıcını çekerek yola düştü.

Yolda rastladığı Nu’aym bin Abdullah, nereye gittiğini sordu. O da Resûlullahı öldürmeye gittiğini söyleyince, Nu’aym, (Yâ Ömer, güç bir iş. Onun Eshâbı [arkadaşları], çevresinde, pervâne gibi dolaşıyor. Ona yaklaşmak çok zordur. Onu öldürsen bile Abdülmuttalib oğullarının elinden kurtulamazsın?) dedi. Ömer kızıp, (Yoksa, sen de mi onlardan oldun? Önce senin işini bitireyim) diye, kılıca sarıldı. Nu’aym, (Yâ Ömer, beni bırak! Kardeşin Fâtıma ile, kocası Sa’îd de müslüman oldu) dedi. Ömer şaşaladı. Kardeşini merak edip hemen evine gitti.

O zaman Tâhâ sûresi yeni gelmiş, Sa’îd ile Fâtıma, bunu yazdırıp, Habbâb adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı. Ömer, kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı sertçe çaldı. Ömer’i, kılıç belinde görünce, yazıyı sakladılar. Habbâbı da gizlediler. Ömer içeri girince, (İşittiğim doğru imiş) diyerek Sa’îd’i yakasından tutup, yere attı. Fâtıma kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan aktı. Ömer kanı görünce, kardeşine acıdı. Fâtıma kana boyandı ise de, îmân kuvveti, kendisini harekete getirip dedi ki:

- Yâ Ömer, mu’cizeler ile gelen Peygambere nasıl inanmazsın? Kocamla müslüman olduk. Başımızı kessen dönmeyiz. Ömer, şaşırdı. Yumuşak sesle dedi ki:

- Hele şu okuduğunuz kitâbı getirin!

Fâtıma alıp geldi. Ömer, Tâhâ sûresini okumaya başladı. Kur’ân-ı kerîmin fesâhatı, belâgatı, manâları ve üstünlükleri kalbini çok yumuşattı. (Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve toprağın altındaki şeyler hep O’nundur) âyetini okuyunca, derin düşünceye daldı. (Bizim 1500 kadar putumuz var. Hiçbirinin, yeryüzünde birşeyi yok) dedi.

Şaşkınlık içinde biraz daha okudu. (Ondan başkasına tapılmaz, bel bağlanmaz. Herşey, ancak O’ndan beklenir. En güzel isimler O’nundur) âyetini düşünüp, (Hakîkaten, ne kadar doğru) dedi. Habbâb, bunu işitince, saklandığı yerden fırladı:
            - Müjde yâ Ömer, Resûlullah, (Yâ Rabbî! Bu dîni, Ebû Cehil ile veya Ömer ile kuvvetlendir) diye duâ etti. İşte bu devlet, bu sa’âdet sana nasîb oldu. (Tirmizî)
            Bu âyet-i kerîme ve bu duâ, Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi. Resûlullah sevgisi ile yanmaya başladı. Hemen (Resûlullah nerede?) diye sorup, yola düştü.
            O gün, Resûl-i ekrem, Hz.Erkam’ın evinde Eshâbı ile sohbet ediyordu. Ömer’in kılıçla geldiği görüldü. Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın etrâfını sardı. Hz.Hamza, (Ömer’den çekinecek ne var, o kılıcını çekmeden, ben onun başını yere düşürürüm) derken, Resûlullah, (Yol verin, içeri gelsin) buyurdu. Hz. Cebrâîl, daha önce, Ömer’in îmân ettiğini haber vermişti.                  

Resûlullah, onu tebessümle karşıladı. Ömer, Resûlullahın önünde diz çöktü, kelime-i şehâdet getirdi. Hz. Hamza’nın ve üç gün sonra Hz. Ömerin müslüman olması ile, müslümanlar kuvvetlendi. Hz.Ömer, (Harem-i şerîfe gidip açıkça namaz kılalım) dedi. Resûlullah kabûl buyurdu. Kırk kadar sahâbî ile Harem-i şerîfe gittiler. Kureyş kâfirleri, orada müjde bekliyorlardı. (Ömer, müslümanları toplamış getiriyor) diye sevindiler. Ebû Cehil, bu gelişi beğenmeyip, (Yâ Ömer, bu ne?) dedi. Hz. Ömer hiç aldırış etmeden şehâdet getirdi. Ebû Cehil, ne diyeceğini şaşırdı, donakaldı. Hz. Ömer, müşriklere, (Beni bilen bilir, bilmiyen bilsin ki, Hattâboğlu Ömerim. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak istiyen, yerinden kıpırdasın) dedi. Hepsi dağılıp gitti. Müslümanlar, Harem-i şerîfte saf olup, ilk olarak meydanda namaz kıldılar.

 

 geri    bugünküsohbet    ileri