KAPİTÜLASYONLAR

Osmanlı Devleti’nde yabancıların statüsünü tesbit eden hukukî, mâlî, idâri ve dînî özellikteki andlaşmalar. Buna İmtiyâzât-ı ecnebiyye de denir.

Batı dillerinde çeşitli mânâlar ifâde eden kapitülasyon kelimesi, Fransızca’da teslim olma, İtalyanca’da yabancılara tanınan imtiyaz ve anlaşma mânâlarında kullanılır. Ayrıca bir devletin tebeasının haklarını diğer bir devletin toprakları üzerinde düzenleyen andlaşma mânâsında da kullanılmaktadır. Fakat asıl olarak kapitülasyonların mânâsını, yapılan andlaşmaların maddelerinde aramak gerekmektedir. Nitekim Osmanlıların çeşitli dönemlerde Avrupalılarla imzalamış oldukları kapitülasyonların kimisi imtiyaz, kimisi karşılıklı eşit şartlarda yapılan andlaşmalar, kimisi ise teslim olma mânâlarını ifâde ediyordu.

Çok eski zamanlardan beri mevcûd olan kapitülasyonlar, bir hıristiyan devlet tarafından müslümanlar lehine veya iki İslâm devletinin karşılıklı tebeaları için veya bir hıristiyan devleti tarafından hıristiyan topluluğa karşı uygulanmıştır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin kurulduğu sırada da çevresindeki ülkelerde kapitülasyon kurumu geniş ölçüde işlemekteydi. Bizans, Selçuklular ve Akdeniz kıyısındaki İslâm ülkeleri, yabancılara çeşitli imtiyazlar tanımışlardı. Anadolu Selçuklu sultanları 1207’den başlıyarak Kıbrıs krallığına ve Venedik Cumhuriyetine ticarî bâzı imtiyazlar vermişlerdi.

Osmanlı Devleti târihinde ise, ilk olarak kapitülasyon sultan birinci Murâd Han zamanında 1365 yılında Dalmaçya kıyılarında fakir bir ülke olan Ragusa Cumhûriyetine beş yüz duka harac karşılığında verilen ticarî imtiyaz idi. Hıristiyanların dînî ve ticarî durumlarını Osmanlı Devleti’nin siyâsî menfaatlerini göz önünde tutan, onların severek müslüman olmalarını isteyen diğer Osmanlı pâdişâhları da daimî veya muvakkat kaydıyla bâzı imtiyazlar verdiler.

1397’de Yıldırmı Bâyezîd Han ile Bizans imparatoru yedinci İoannes Palaiologos arasında kapitülasyon andlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti ülkesine gönderilen Bizans elçi ve konsoloslarına bâzı imtiyazlar verildi. Bu imtiyazlar karşılığında Bizans İmparatorluğu’ndan İstanbul’da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin dâvalarına bakmak üzere kâdı ile din işlerine bakacak müftî tâyin etme hakkı alındı. Yıldırım Bâyezîd’in oğulları Süleymân Çelebi, Mûsâ Çelebi ve birinci Mehmed (Çelebi) devirlerinde de yabancılara bâzı imtiyazlar tanındı. 1410’da birinci Mehmed (Çelebi) ile Bizans imparatoru Mariuel Palaiologos ve 1413’de Venedik Cumhuriyeti arasında kapitülasyon andlaşması imzalandı. Fâtih Sultan Mehmed ise, İstanbul’u fethettiğinde Bizans’ın Venedik ve Ceneviz’e tanıdığı imtiyazları küçük bâzı değişikliklerle kabul etti. 1479’da yine Fâtih tarafından Venedik’e Kefe ve Trabzon’da ticâret yapma hakkı tanındı. Fâtih Sultan Mehmed tarafından Venedik’e verilen bu imtiyazları Yavuz Sultan Selîm 1513’de ve Kânûnî Sultan Süleymân 1521’de yapılan Osmanlı-Venedik ticâret andlaşmalarıyla genişleterek kabul ettiler. Osmanlı sultanları verdikleri bu imtiyazlarla fethettikleri ülkelerde ticarî faaliyetlerin canlı kalmasına ve ellerine geçirdikleri önemli transit yolların faaliyetlerine devam etmesine sebeb oluyordu. Ayrıca, bu asırda Amerika’nın ve Ümid Burnu’nun keşfedilmesi sebebiyle ipek yolu ticâreti Osmanlı topraklarından uzaklaşmış, ticâret batıya kaymış idi. Verilen bu imtiyazlarla ticâret tekrar Osmanlı topraklarına çekilmek istenmiş, böylece Osmanlı himâyesi altına giren gayr-i müslim ahâli maddî bakımdan en ufak bir kayba uğramamıştı.

Osmanlı Devleti’nın her bakımdan en parlak devrine eriştiği, fetihlerin genişlediği, kültür ve san’atın en parlak seviyesine ulaştığı, Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında, Fransa kralı birinci Fransuva’yla Uhûd-i atîka adı verilen yeni bir imtiyaz andlaşması imzalandı. 18 Şubat 1536’da imzalanan bu andlaşma, Kânûnî Sultan Süleymân’ın Osmanlı Devleti’nin iktisadî, siyâsî, askerî ve sosyal bakımdan en güçlü olduğu on altıncı yüz yılda; fakir, zayıf, muhtaç ve kralını dahi esaretten kurtardığı Fransa’ya imtiyaz vermesi kendi açısından ileriye dönük ticarî ve siyâsî bir yatırımdı.

Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde Osmanlı Devleti’nin cihân devleti hâline gelmesi ve Avrupa’ya hâkim olması karşısında diğer Avrupa devletleri tedirgin oldular. Osmanlı Devleti’nin kuvvetlenmesini istemeyen Almanya imparatoru ve İspanya kralı Şarlken, buna manî olmak için çâreler aradı. Avrupa’nın büyük bir kısmını idaresi altında bulunduran Şarlken, İngiltere ve Fransa krallıkları karşısında tehdîd unsuru durumundaydı. Çünkü Kristof Kolomb’un 1492’de İspanya adına Amerika’yı keşf etmesi, İspanya’yı en güçlü mevkiye çıkarmıştı. Amerikan gümüşü kendi tekelinde bulunan İspanya, Amerika kıt’asının tabiî kaynaklarından istifâde ederek güçlendi. Bu durumdan İngiltere ve bilhassa Fransa tedirgin oldular. Avrupa devletleri arasındaki bu durumdan istifâde etmeyi düşünen Kânûnî Sultan Süleymân, Avrupa’da büyüyen bu devi yıpratarak parçalayıp ortadan kaldırmayı plânladı.

Bu sırada Avrupa’da reform adı verilen hareketler başlamış, Luther, papaya baş kaldırmıştı. Almanya-İspanya imparatoru Şarlken ise Luther’e karşı papayı destekliyordu. Bu suretle ortaya çıkan mezhep kavgaları Avrupa’yı kana boyamaya başladı. Katolikler ve protestanlar arasındaki kanlı katliâmlar gittikçe arttı.

Bu sırada Fransa karalı birinci Fransuva, Şarlken’e yenilerek esir düştü. İspanya’da hapisde bulunduğu sırada 6 Aralık 1525’de annesi Louise de Savoie, Kont Len Frangigani’yi Kânûnî Sultan Süleymân’a elçi olarak gönderdi. Oğlunun kurtarılmasını ve Fransa’nın Alman-İspanyol istilâsına mâruz kalmasının önlenmesini istedi. Zîrâ Avrupa’da Şarlken’e karşı durabilecek sâdece Fransa kalmıştı. Fransa seddi de yıkılınca, Şarlken hıristiyan Avrupa’ya hâkim olacaktı. Bu ise Osmanlı Devleti için büyük bir tehdîd unsuru idi. Ayrıca Almanya-İspanya imparatoru Şarlken, İran şahı Tahmasb’a elçi göndererek, Osmanlı Devleti’ne karşı ittifak kurmak istediğini bildirmişti.

Almanya-İspanya İmparatoruyla, İran Şâh’ının Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tesbit eden Kânûnî Sultan Süleymân Han, Fransa’nın zayıf durumundan istifâde ederek Şarlken’in Avrupa’ya hâkim olma isteğine mâni olmak için, siyâsî bakımdan desteklediği gibi Fransa ile 1535’de ticarî bir muahede imzaladı. Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki ilk ahidnâme bu idi. Ahidnâmeye göre Fransız tüccarlarının yüzde beş gümrük ile her iki devlete âit gemilerle serbestçe dolaşmaları ve bütün hukukî muamelelerde Fransız konsoloslarının kaza hakları kabul ediliyordu. Bundan başka Fransız tebea hakkındaki dâvalarda hüküm verecek kâdıların yanında bir Fransız tercümanı hazır bulunacaktı. Müslüman tebeadan birisine olan borcunu ödemeden kaçan Fransız’ın yerine başka bir Fransız ve konsolos yakalanmıyarak, Fransa kralı aleyhine dâva açılacaktı. Fransa bu ahidnâme ile Osmanlı ülkesinde sağladığı önemli imtiyazlar neticesinde, İspanya ve Venedik gibi ticarî kazançlar elde etmeye başladı. Çok geçmeden de Avrupa imparatorluğu kurma hülyasında olan Şarlken’e karşı koyabilecek bir güce erişti. Osmanlı Devleti kapitülasyon andlaşmasıyla Fransa’ya maddî yardımda bulunduğu gibi, zaman zaman askeri yardımda da bulundu. Osmanlı donanması bir kaç kere Fransa’nın yardımına gönderildi. Fransa ise verilen bu imtiyazlara karşı, Osmanlı Devleti’ne vergi ödedi. Ticarî imtiyazlar bahş edilmesinden minnetdâr olan Fransa, İstanbul’a gönderdiği elçiyle her yıl muayyen bir vergi ve pâdişâha belirli mikdârda hediye vermeyi kabul ettiğini bildirdi.

Kânûnî’nin tâkib ettiği bu siyâset ile Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti ve nüfuzu arttı. Avrupa’da Osmanlı idaresi için müsbet yönde büyük propaganda yapılmasına, Osmanlı Devleti’nin büyüklüğünün tanınmasına, dolayısıyla İslâmiyet’in yayılmasına sebeb oldu. Hattâ Avrupa’da reform hareketlerinin önderi olarak kabul edilen Luther; “Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce başımıza getir de, senin ilâhî adaletinden onlar sayesinde nasîbimizi alalım” demesine sebeb oldu. Bu andlaşma ayrıca Kânûnî’nin Rodos adasını fethi sırasında Venediklilerin tarafsız kalmasını, Rodos’u ellerinde bulunduran Saint-Jean şövalyelerine yardım etmemesini de sağladı.

Kânûnî Sultan Süleymân’ın vefâtından sonra, 1569’da sultan İkinci Selîm Han, dokuzuncu Charles ile 18 maddelik; 1581’de sultan üçüncü Murâd Han, üçüncü Henri ile 19 maddelik; 1579’da sultan üçüncü Mehmed Han, dördüncü Henri ile 32 maddelik; 1604’de sultan birinci Ahmed Han, yine dördüncü Henri ile 53 maddelik; 1743’de Edirne’de sultan dördüncü Mehmed Han, on dördüncü Louis ile 55 maddelik; 1770’de sultan birinci Mahmûd Han, on beşinci Louis ile 84 maddelik kapitülasyon andlaşmaları imzaladılar.

Bunlardan başka 1578’de Toskana krallığına, 1565’de Ceneviz Cumhuriyetine, 1580, 1593, 1603; 1606, 1622, 1624, 1641, 1662, 1675 yllarında İngiltere’ye; 1598, 1612, 1634, 1668, 1712 yıllarında Hollanda krallığına, 1617’de Avusturya’ya, 1678’de Polonya’ya, 1700’de Rusya’ya ve 1737’de İsveç krallığına çeşitli kapitülasyon imtiyazları verildi.

Bu kapitülasyonlar yabancılara, Osmanlı Devleti’nde yerleşmek, dolaşmak ve ticâret yapmak haklarını tanıyordu. Ancak ticâret hususunda tam bir serbestliğe sahip bulunmuyorlardı. Kapitülasyonların her yenilenmesinde, Osmanlılardan satın alarak yabancı memleketlere götürecekleri ticâret eşyası da sayılarak belli ediliyordu. Hattâ 1740’da Fransa ile yenilenen kapitülasyonlar, sabit bir hâle getirildiği hâlde, Fransızların Osmanlı Devleti’nden satın alacakları ticâret maddeleri 56 olarak tesbit edilmişti. Bu maddelerin dışında ticâret maddeleri götürmeleri yasaktı. Yasak olan maddeler içerisinde hububat ve kuru meyveler de vardı. Bundan başka kapitülasyonlara göre yabancıların Osmanlı Devleti’ne getirdikleri, ticâret eşyası üzerinden başlangıçta % 5, daha sonra % 3 bir gümrük resmi de alınmaktaydı.

On sekizinci yüzyılın ilk yarısına kadar verilen kapitülasyon imtiyazlarının bir bölümü devletler genel hukuku kurallarına göre, andlaşma niteliği taşımakta idi. Ancak büyük bölümü (% 90’ı) pâdişâh fermanları ile tek taraflı verilmiş imtiyazlardı. Bu tip kapitülasyonlar; pâdişâh hayatta olduğu müddetçe yürürlükte kalır, istenildiği an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her pâdişâh değiştiğinde imtiyazların da yenilenmesi gerekiyordu. Ancak bu yenileme işlemlerinin uzun zaman alması ve Avrupa devletlerinin her defa yeni imtiyazlar istemeleri üzerine, 1740’ta sultan birinci Mahmûd ile Fransa kralı on beşinci Louis arasındaki kapitülasyon andlaşması daimî statü ile yapıldı. Böylece bu yeni andlaşma Fransa’ya tanınan ticarî ve hukukî imtiyazları genişlettiği gibi, kapitülasyon kavramına da yeni bir nitelik kazandırdı ve bir lütuf olmaktan çıkarak, karşılıklı bağlayıcılığı olan bir ticâret muahedesi şeklini aldı.

1838’de İngiltere ile başlayan ve diğer Avrupa devletleri ile devam eden bir dizi ticarî andlaşma ise, Osmanlı Devleti’nin iktisadî bakımdan batının hâkimiyeti altına girmesine sebeb olmuştur. Bilhassa İngilizlerin yetiştirmesi olan Mustafa Reşîd Paşa ve arkadaşlarının gayretleriyle imzalanan bu anlaşma ile yabancı ülkelere Osmanlı Devleti’ni sömürmek için kapitülasyonlara ek ticâret imtiyazları verilmiş oldu. Böylece kapitülasyonlar artık Osmanlı Devleti’nin Avrupa ekonomisine teslim olmasını ifâde ediyordu.

Nitekim 1838 ticâret muahedeleri ile Osmanlı Devleti bâzı ticâret eşyası üzerinde mevcut yed-i vâhid (tekel) usûlünü kaldırmayı taahhüd ederek yabancılara iç ve dış ticâret hususunda tam bir serbestlik tanıyordu. Bununla beraber Osmanlı ülkesinden çıkacak bir mal üzerinden % 9 iskele ve % 3 çıkış resmi olmak üzere % 12 nisbetinde resim alınmakta idi.

Reşîd Paşa’nın yetiştirmesi olan Âlî ve Fuâd paşalar da 1861’de imzaladıkları yeni ticâret andlaşmalarında, 1838 ticâret muahedelerinin iç ve dış ticâret serbestliği prensibini kabul etmenin yanında, ihrâc edilen mallardan alınmakta olan % 12 iskele ve gümrük resmini başlangıçta % 8’e ve sekiz yıl sonra da % 1’e indirdiler. Böylece 1838’de Reşîd Paşa ile başlayan ve 1861’de Âlî ve Fuâd paşalarla devam eden ihanet şebekesi, Osmanlı’yı Avrupa’nın mahkumu yapıyordu. Artık yabancı tüccarlar Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticârette iş yapıyorlar, ham maddeyi kolaylıkla Avrupa’ya ihraç ediyorlar, mâmûl getirip satıyorlardı. Kendi memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticâret yapmalarına imkân yoktu. Avrupalı tüccarlara verilen bu imtiyazlara karşılık, Osmanlı tüccarlarının ve esnafının korunması için en ufak bir tedbir alınmamıştı. Âlî ve Fuâd paşaların ıslâhat lâyihalarında ticârete dâir ciddî tek bir fikir yoktu (Bkz. Baltalimanı andlaşmaları).

Netîcede Osmanlı Devleti dış pazarlara açılarak ham madde ihracına başlayınca, yerli sanayi ham madde bulmakta sıkıntıya düştü. Başka bir ifâdeyle Osmanlı sanayiinin çöküşü hızlandı. Böylece Osmanlı ekonomisi zamanla dinçliğini kaybederek gelişmelerin gerisinde kaldı. Nihayet Avrupa’nın gittikçe gelişen ve genişleyen ticarî, iktisadî ve teknolojik rekabeti karşısında tutunamayarak on dokuzuncu yüz yılın ikinci yarısından itibaren hızlı bir çökme dönemine girdi. Avrupa devletlerinin desteğine duyulan ihtiyâç, Osmanlı hükümetlerini onların karşısında mes’elelerini eşit şartlarda müzâkere etme gücünden mahrum bıraktı. Yapılan bu ticarî andlaşmalar, başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinin mallarına karşı ilgiyi arttırarak yerli mallara olan talebi azalttı. Böylece Osmanlı sanâyî ve ticâretinin gerilemesine yol açtı.

Böylece 1838 andlaşmalarının Osmanlı ekonomisini felce uğratması ve devletin Rusya ile giriştiği harpleri kaybetmesi üzerine 1854’de İngiliz ve Fransızlarla ilk borç andlaşmaları imzalandı.

Alınan borçların faizlerinin ödenememesi ve yeni borçların alımı ile 1870’de borç mikdârı 792 milyon Frankı buldu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti üzerine siyâsî ve askerî baskılar kurmaya başladılar. Bu sırada Abdülazîz Han’ın şehâdetinden sonra, tahta geçen sultan beşinci Murâd’ın kısa süren saltanatından sonra sultan İkinci Abdülhamîd Han pâdişâh oldu. Birinci Meşrûtiyet’i îlân ederek Kânûn-i esâsî’yi kabul etti. Bu sırada tanzîmâtçıların uyguladığı yanlış ekonomik politikalar ve yabancılara verilen imtiyazlar sebebiyle devletin mâlî durumu iyice kötüye gitti. Avrupa basını Osmanlı Devleti’nin mâlî iflâs hâlinde bulunduğunu yazıyordu. Bu sırada Bosna-Hersek isyânı ile Midhat Paşa ve adamlarının tahrik ve teşvikleriyle Osmanlı-Rus harbi patlak verdi. Devletin içinde bulunduğu mâlî kriz daha da büyüdü.

Yabancı devletlerin baskılarını önlemek ve Osmanlı Devleti’nin kaybolan itibârını iade etmek isteyen sultan İkinci Abdülhamîd Han bir çok mâlî tedbirler aldı. 1881 yılı Eylül ayında yabancı ülkelerin mâlî temsilcilerini İstanbul’a davet etti. Yapılan görüşmeler esnasında devletin o târihe kadar birikmiş ve ödenmemiş faiz borçlarının kısa yoldan ödeneceği îlân edildi. Osmanlı Devleti’nin hüsn-i niyetini gören alacaklılar, çoğu yalnız faizlerden ibaret olan borç yekûnunun yarıdan fazlasını indirdiler. Devlet gelirlerinin bir kısmının doğrudan doğruya alacaklılar tarafından toplanması kararlaştırıldı.

Bu borçları tahsil etmek için de Düyûn-ı umûmiye idaresi kuruldu. Alacaklı ülkelerin ve temsilcilerinden ve Osmanlı me’murlarından meydana gelen bu idare, tütün, tuz ve ipek vergi gelirleriyle damga pulu ve balık gelirlerini toplama yetkisini eline aldı (Bkz. Düyûn-ı Umûmiye).

Yapılan bu düzenlemeyle devlet, borçlarının büyük bir kısmından kurtuldu ve yabancı devletlerin iç işlerimize müdâhalesi önlenmiş oldu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın şahsî kabiliyeti ve akıllı siyâseti sayesinde devlet mâlî itibârını elde etti ve siyâsî istiklâline kavuştu. Alınan bâzı tasarruf tedbirleriyle de borçların önemli bir kısmı ödendi.

Ayrıca sultan Abdülhamîd Han ekonomik imtiyazları da devleti idare siyâsetinde maharetle kullandı. Yabancı devlet şirketlerine ihaleler yoluyla çeşitli bölgelerde yeni yatırımlar yaptırdı. Bu sırada İngiliz ve Fransız şirketleriyle birlikte Alman firmalarına da imtiyazlar verildi. Bu şekilde yabancı devlet ve firmalar arasında mücâdele başladı. Demiryolu yapımındaki mücâdeleyi Almanya kazandı. Almanya’dan alınan mâli destek ile 1888’de Haydarpaşa-İzmit demir yolu Ankara’ya kadar uzatıldı. 1902’de Ankara, Bağdâd demiryolunun yapımı da Almanlara verildi. Alınan yeni tedbirlerle eğitim, bayındırlık ve tarım alanında müsbet gelişmeler oldu. Bütün memlekette ticâret, zirâat ve sanayi odaları açıldı. Böylece sultan Abdülhamîd mevcûd kapitülasyonları devlet lehine kullandı.

Yabancılara tanınan imtiyazların yer aldığı kapitülasyonlar, Birinci Dünyâ harbine kadar sürdü. Sultan beşinci Mehmed Reşâd Han, 9 Eylül 1914’de kapitülasyonların 1 Ekim târihinden itibaren yürürlükten kaldırılacağını, bütün yabancı devlet temsilcilerine bildirdi. İmtiyazlardan faydalanan Fransa, İngiltere ve çarlık Rusya’sı milletlerarası özellikte bir andlaşmanın tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılamayacağı görüşünü ileri sürerek sultan Beşinci Mehmed Reşâd’ın karârını protesto ettiler. Ancak bu arada Osmanlı Devleti savaşa girdi. Birinci Dünyâ Savaşından sonra 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros mütârekesi ile kapitülasyonlar bütün ağırlığı ve şartları ile kendiliğinden geri geldi. 20 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr andlaşması ile yabancılara tanınan haklar arttırıldı. Ancak istiklâl savaşından sonra 24 Temmuz 1923 Lozan andlaşması ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldırıldı.

OSMANLI SANAYÎ

M. A. Ubicini “Türkiye 1852” adlı eserinde, 1838 ticarî andlaşması sebebiyle Osmanlı sanayiinin 1840’lı yıllarda düştüğü durumu şöyle îzâh ediyor: “Osmanlı İmparatorluğunda, sanayi eski hâlinden çok daha düşüktür. Bugün Türkiye ihracâtının büyük kısmı Avrupa’ya sattığı ve işlenmiş olarak geri aldığı ham maddelerden ibarettir. Bir zamanlar sâdece kendi tüketimini karşılamakla kalmayıp, doğu memleketlerinin bütün pazarlarına ve bir çok Avrupa ülkelerine de mal te’min etmekte olan, oldukça çok çeşitli mal üreten fabrikalar ya kapanmışlar, veya tam bir durgunluk dönemine girmişlerdir... Anadolu’daki kadife, keten ve ipekli dokumalarıyla ünlü Diyarbakır ve Bursa şimdi bundan otuz veya kırk sene önce îmâl ettiklerinin onda birini bile üretmemektedirler... Aynı çöküntü Suriye ve Irak’ın sanayi merkezlerinde de kendisini göstermiştir. Bu merkezlerden bilhassa Bağdâd, boyalı dokumaları, sepicilik ve tabakçılık, seramik ve kuyumculuk gibi sektörlerde ün kazanmış parlak bir sanayi merkeziydi. Şark ticâretinin büyük bir kısmını beslemiş olan bütün bu sanayi kollarının hepsinin üretimi bugün üç dört milyonluk değere zor ulaşmaktadır. Halep, Bağdâd’dan da parlaktı. Nanken adı verilen altın işlemeli dokumaları; pamuklu, yünlü ve ipekli kumaşlar îmâl eden 40.000 dokuma tezgâhı mevcuttu. Senelik imalâtı yüz milyonu bulmaktaydı. Bugün ise bu üretim yedi-sekiz milyonu aşmamaktadır.”

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

 1) Rehber Ansiklopedisi; cild-9, sh. 226

 2) Osmanlı Târihi Deyimleri; cild-2, sh. 177

 3) Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye; cild-2, sh. 229

 4) Büyük Türkiye Târihi; cild-11, sh. 432

 5) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 506

 6) Osmanlı Târihi (E. Ziya Karal); cild-7, sh. 258, cild-8, sh. 434

 7) Tanzîmât Dönemi Osmanlı Sanayi; sh. 4

 8) Osmanlı-İngiliz İktisadî Münâsebetleri; cild-1, sh. 6. v.d.

 9) İmtiyâzât (H. İnalcık, Encyclopedia of Islam New Edition); cild-3, sh. 1179