Mu’tezîle fırkasının uğradıkları cezâlar:
İmâm-ı Müstagfirî “rahmetullahi aleyh”, Selefden birinden şöyle nakl etmişdir: Benim bir komşum vardı. Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişdi. Bir gün bir şahsla münâkaşa ederken, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ onun âyetlerini kalbimden silsin, dedi. Gece uyuyunca, Allahü teâlâ onun kalbinden Kur’ân-ı kerîmin âyetlerini sildi. Sabâhleyin kalkdığında, Kur’ân-ı kerîmin ne olduğunu bile unutmuşdu. Ona Kur’ân-ı kerîm oku, derlerdi. Dilini oynatırdı, ağzından sesler çıkardı. Fekat ne söylediğini kimse anlamazdı. Âilesi ve yakınları onun bu hâlinden utanırlardı. Sonunda onu boğdular ve öldü.
İmâm-ı Müstagfirî “rahmetullahi aleyh”, Selefden birinin şöyle anlatdığını nakl etmişdir: Annemin babası kabr azâbına inanmazdı. Her ne kadar münâzara edildiyse de, bu düşünceden vazgeçmedi. Bir gece onunla aynı odada uyumuşdum. Gece ızdırâbla âniden beni çağırarak uyandırdı. Kalk çırayı yak, dedi. Kalkıp çırayı yakıp, getirdim. Ayağımın tabanına bak, dedi. Bakdım ki, ayağı yanmış ve kabarcıklar meydâna gelmişdi. Bana, rü’yâmda kabristâna girdim, ayağım bir kabrin içine girdi ve yandı. Bu gördüğün yanık ve kabarcıklar o yanmanın eseridir, dedi. Bu hâdiseden sonra kabr azâbına inandı ve hiç inkâr etmedi.
Halîfe Mütevekkil, sırçadan, camdan yapılmış olan, alt ve üst tarafından su akan serâya girmişdi. Yakın adamları ve nedîmleri, sohbet dostları da yanında idi. Oturup sohbet ederlerken, halîfe Mütevekkil güldü. Sonra neden güldüğümü sormuyorsunuz, dedi. Yanında bulunanlar, Allahü teâlâ seni güldürsün, ey mü’minlerin emîri, gülmenizin sebebi nedir, dediler. Vâsık da o sohbet meclisinde yakın dostlarıyla oturuyordu. Halîfe, yakın adamlarına hitâben, Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olup olmaması husûsunda çok düşündüm. Bu hususda çok titiz davrandım. Halkı bu fikre da’vet etdim. Bir kısmı benim sâhib olduğum mâl ve mevkı’ye tama’ edip kabûl etdiler. Ba’zıları da dövülüp, habs edildikden ve çok zorlandıkdan sonra kabûl etdiler. Bir kısmı ise dinde ve vera’daki kuvvetleri sebebiyle kabûl etmediler. Bu hususda kalbime bir şübhe geldi. Bu i’tikâdı terk etmeği ve bu mes’ele ile uğraşmamayı istiyorum, dedi.
Kur’ân-ı kerîm mahlûkdur diye inanan ve bu mes’ele üzerinde çok duran İbni Ebî Dâvüd da orada idi. O, bu mes’elelerde çok ileri gitmişdi. Allah, Allah, ey mü’minlerin emîri, ihyâ etdiğin mes’eleyi söndürmek mi istiyorsun, dedi. Senden evvelkilerin yapmadığını sen yapdın. Bu mes’ele üzerinde durduğun için, Allahü teâlâ sana hayrlı karşılıklar versin, dedi ve bu mes’ele hakkında çok mübâlaga etdi. Vâsıkın bu mu’tezîle i’tikâdından dönmesinden korkdu. Sonra Vâsık, haydi bu husûsda Allahü teâlâya ahd edelim, dedi. Bunun üzerine İbni Ebû Dâvüd, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ beni ölmeden önce dünyâda felç etsin, dedi. Orada bulunanlardan biri de, Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, benim vücûduma demir çiviler batsın dedi. Bir başkası, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ benim bedenime fenâ koku versin. Tanıyan tanımayan benden bu kötü koku sebebiyle kaçsın, dedi. Bir diğeri, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allah beni karanlık bir yerde helâk etsin, dedi. Bir başkası, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ beni denizde boğsun, dedi. Vâsık ise, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ benim vücûdumu dünyâda da âhıretde de yaksın, dedi.
Hâlife Mütevekkil bunları anlatdıkdan sonra, bunları hâtırladım ve işte gülmemin sebebi budur, dedi.
Kur’ân-ı kerîm mahlûkdur diyerek, sapık inançlarında ısrâr eden ve Allahü teâlâ ile ahd edenlerin herbiri söyledikleri gibi oldu. Ahd etdikleri şey başlarına geldi. İbni Ebî Dâvüd felç oldu. Diğer kimsenin vücûdunu demir çiviler ile çivilediler. Biri ölüm hastalığında terledi. Bu ter öyle fenâ kokdu ki, hiç kimse yanına yaklaşamadı. Her ne kadar güzel koku ve buhûr yapdılar ise de, fâide vermedi. Birisine ise bir arşın yüksekliğinde bir yer yapdılar, onun içinde öldü. Bir diğeri Dicle nehrinde boğuldu. Vâsık ise hastalandı. Tabîbler onun hakkında şu karara vardılar. Vâsık için, zeytin ağaçlarıyla içi temâmen kor oluncaya kadar bir tandır yakmalı, sonra tandırı boşaltıp içini kepek ile doldurmalı ve Vâsık bu tandırda üç sâat yatmalıdır. Tandırdan çıkınca hava kendisine te’sîr edip ağrıları fazlalaşacağından, yine tandıra girmeyi isteyecekdir. Tandıra koymazlarsa ölebilir, dediler. Tabîblerin söylediği gibi, bir tandır hâzırlayıp, Vâsıkı içine yatırdılar. Onu tandırdan çıkardıkları zemân, sığır gibi feryâd ederek beni tandıra bırakın, dedi. Âilesi ve hizmetcileri ona acıyıp yine tandıra koydular. Sesi kesildi. Vücûdunda meydâna gelen kabarcıklar çatladı. Vücûdu kömür gibi oldu. Onu tandırdan bir dahâ dışarı çıkardıklarında derhâl öldü.
Biliniz ki islâmiyyete muhâlif olanların düşdükleri kötü akîbetler ve uğradıkları cezâlar o kadar çokdur ki, yazmakla ve anlatmakla bitmez. Her devrde, her diyârda nice kuvvetli fısk ve fücûr erbâbı, zâlim ve zorba olan ve sünnet-i nebeviyyeden, Muhammed aleyhisselâmın dîninden uzaklaşan (dinde reform yapmak isteyen) kimselerin uğradıkları şiddetli cezâlara ve felâketlere, avâm ve havâs şâhid olmuşlardır.
Kalbi îmân nûruyla nûrlanmış olan kimse, kendi hâlini biraz düşünse, tâat ve ibâdet yapmak ile, günâh işlemek ve isyân etmek arasındaki farkı görüp anlar. Çünki, ibâdetin netîcesi zevk, huzûr, güzel ahlâk ve iyi işlerdir. İsyânın ve ma’siyyetin netîcesi ise üzüntü, huzûrsuzluk, kötü ahlâk ve çirkin işlerdir. Şübhesiz ki ibâdetin ve iyi işlerin karşılığı sevâb kazanmakdır. Kötü işlerin ve günâhların karşılığı ise azâb ve ıkâbdır.
Allahü teâlâ bize ve bütün müslimânlara, netîcesi sevâblara kavuşmak olan ibâdetleri yapmak nasîb eylesin. Netîcesi ıkâb ve azâb olan kötülüklerden korusun!