TEVBE ETMEMEK

40 - Tevbe, haram işledikten sonra, pişman olup, Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya azm etmek, karar vermektir. Dünyada zarar hâsıl olmasından korkarak pişman olmak, tevbe olmaz. Çeşidli günah işliyenin bunlardan bazısında ısrâr ederken, bazısına tevbe etmesi, sahih olur. Tevbeden sonra, günahı tekrar işliyenin, tekrar tevbe etmesi sahih olur. Böylece, çok kere tevbe etmesi, sahih olur. Büyük günahın affolması için, tevbe etmek şarttır. Beş vakit namaz ve Cuma namazı, Ramazan-ı şerif orucu, hac etmek, istigfâr etmek, büyük günah işlemekten sakınmak gibi ibâdetler, küçük günahların affedilmesine sebep olur. Şartlarına uygun olarak tevbe edince, küfür ve günahlar muhakkak affolunur. Şartlarına uygun olarak ve ihlâs ile yapılan hacca, (Hacc-ı mebrûr) denir. Hacc-ı mebrûr, kazaya kalmış olan farzlardan ve kul haklarından başka günahların afvına sebep olur. Bu ikisinin affolması için, kazaların ve kul haklarının ödenmesi de lâzımdır. Hac ile, farzı yapmamanın günahı affedilmez ise de, vaktinde yapmamanın, vaktinden sonraya bırakmanın günahı affedilir. Hacdan sonra, farzları kaza etmeye hemen başlamazsa, geciktirme günahı tekrar başlar ve zamanla katkat artar. Geciktirmek, büyük günahtır. Bunu iyi anlamak lâzımdır. (Hacc-ı mebrûr yapanın günahları affolur. Dünyaya yeni gelmiş gibi olur) hadis-i şerifi, kaza ve kul hakkından başka günahların affolacağını göstermektedir. Resûlullahın arefe gecesinde ve Müzdelifede, hâcıların günahlarının affedilmesi için yaptığı duâların da, böyle olduğu bildirilmiştir. Kaza ve kul haklarının da, affa dahil olduğunu bildiren âlimler var ise de, bunlar, tevbe edip de kazadan ve ödemekten âciz olanlar içindir. Hûd sûresinin yüzonbeşinci âyet-i kerimesinde meâlen, (Hasenât, günahları yok eder) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeye, kazası yapılınca, affolurlar mânası verilmiştir. Gîbet olunan kimsenin işitmesinden sonra üzülmesi de, bu gîbeti yapan için, ayrıca büyük günah olur. Bu günahın afvına sebep olacak hasene, onunla helâllaşmaktır.

Günahtan sonra hemen tevbe etmek farzdır. Tevbeyi geciktirmek de, büyük günahtır. Bunun için de, ayrıca tevbe etmek lâzımdır. Farzı yapmamanın günahı ancak kaza etmekle affolur. Her günahın affı için, kalb ile tevbe etmek ve dil ile istigfâr etmek ve beden ile kaza etmek lâzımdır. Yüz kere tesbîh etmek, yâni (Sübhânallah-il-azîm ve bi-hamdihi) demek ve sadaka vermek ve bir gün oruç tutmak, çok iyi olur.

Nûr sûresinin otuzbirinci âyetinde meâlen, (Ey müminler! Allaha tevbe ediniz!) buyuruldu. Tahrîm sûresinde, sekizinci âyet-i kerimesinde meâlen, (Allaha tevbe-i nasûh yapınız!) buyuruldu. Nasûh kelimesine yirmiüç mâna verilmiştir. Bunlardan en meşhûru, pişman olup, dili ile istigfâr etmek ve bir daha işlememeye karar vermektir. Bekara sûresinde ikiyüzyirmiikinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever) buyuruldu.

Hadis-i şerifte, (En iyiniz, günahtan sonra hemen tevbe edeninizdir) buyuruldu. Günahların en büyüğü, küfürdür ve münâfıklıktır ve irtidâddır.

[Müslüman olmamış ve olmıyan kimseye, (Kâfir) denir. Müslümanları aldatmak için müslüman görünen kâfire, (Münâfık) ve (Zındık) denir. Müslüman iken kâfir olan kimseye, irtidâd etti denir. İrtidâd edene (Mürted) denir. Bu üçü, kalbinden inanarak hâlis îman ederse, muhakkak müslüman olur.

(Berîka) ve (Hadîka)da, dil âfetlerinde ve (Mecma'ul-enhür)de diyor ki, (Erkek veya kadın, bir müslüman, âlimlerin sözbirliği ile küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek, amden [yâni tehdîd edilmeden, istekle] veya başkalarını güldürmek için söyler, yaparsa, mânasını düşünmese dahî, îmanı gider. (Mürted) olur. Buna (Küfr-i inâdî) denir. Eğer bunun küfre sebep olduğunu bilmeyip, amden söyler, yaparsa, yine mürted olur. Buna (Küfr-i cehlî) denir. Çünkü, her müslümanın, bilmesi lâzım olan şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özr değil, büyük günahtır. Küfr-i inâdî ve küfr-i cehlî ile mürted olanın, nikâhı bozulur. Zevcesinden vekâlet alarak, iki şâhit yanında veya câmide cemaat ile (Tecdîd-i nikâh) yapması lâzım olur. İkiden fazla tecdîd için (Hulle) lâzım olmaz. Küfre sebep olan sözü, hatâ ederek [yâni amden olmayıp, yanılarak] veya tevilli olarak veya ikrâh [tehdîd] edilerek söylerse, mürted olmaz ve nikâhı bozulmaz. Küfre sebep olması, âlimler arasında ihtilâflı olan bir sözü amden söyleyen mürted olmaz ise de, bunun tevbe ve istigfâr etmesi ve tecdîd-i nikâh yapması ihtiyâtlı olur.) Câmilere giden müslümanın, küfr-i inâdî ve küfr-i cehlî ile mürted olması düşünülemez. Yalnız bu son şekilde, mürted olması düşünülebileceğinden, imam efendiler, cemaate, (Allahümme innî ürîdü en üceddidel-îmane vennikâha tecdîden bi-kavli lâ-ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) okutarak tevbe ve tecdîd-i nikâh yapılıyor. Böylece, (Lâ ilâhe illallah diyerek, tecdîd-i îman yapınız!) hadis-i şerifindeki emir yapılmış olmaktadır.

Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan inanışa (Bid'at) ve (Dalâlet) denir. Küfürden sonra en büyük günah bid'at sahibi olmaktır. Bunlardan, bid'atini yaymak için, müslümanlara bulaştırmak için çalışanların günahı katkat daha çoktur. Hükûmetin bunları ağır cezâya çarptırması, âlimlerin sözle ve yazı ile nasihat vermeleri, câhillerin de, bunlarla görüşmemeleri, kitaplarını ve mecmû'alarını okumamaları lâzımdır. Bunların yalanlarına, iftirâlarına, heyecanlı ve ateşli sözlerine aldanmamak için çok uyanık olmalıdır. Şimdi mezhepsizler, Mevdûdîciler, Seyyid Kutbcular ve (Cemaat-i teblîgıyye) denilen câhiller ve çeşidli ismler altında ortaya çıkmakta olan sahte tarîkatçılar, yalancı şeyhler, bozuk îtikatlarını, sapık inanışlarını yaymak için, her türlü vâsıtaya başvuruyorlar. Müslümanları aldatmak ve ehl-i sünneti ezmek, yok etmek için, nefslerinin ve şeytanın yardımı ile akla ve hayâle gelmiyecek tuzaklar, oyunlar hazırlıyorlar. Mâllarını, milyonlarını sarf ederek, ehl-i sünnete karşı soğuk harblerini sürdürüyorlar. Gençlerin, islâm dînini, hak yolunu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenmeleri lâzımdır. Öğrenmiyen, bid'at ve dalâlet sellerine yakalanıp boğulur. Dünya ve âhıret felaketlerine sürüklenir. Bid'at sahiplerinin liderleri, Kur'an-ı kerime yanlış, bozuk mânalar veriyorlar. Bu mânaları ileri sürerek, sapık düşüncelerini âyet ile, hadis ile isbât ettiklerini ileri sürüyorlar. Ancak, hakkı bilenler, bunlara aldanmaktan kurtulur. Hakkı bilmiyenlerin, bunların dalâlet girdâblarına, tuzaklarına düşmemeleri imkânsız gibidir. Bunların sapık inanışları, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan ve müctehid imamların sözbirliği ile bildirdikleri ve müslümanlar arasına yayılmış îman bilgilerine uygun olmazsa, kâfir olurlar. Küfrün bu türlüsüne (İlhâd) ve kendilerine (Mülhid) denir. Mülhidlerin müşrik oldukları, yâni Kitapsız kâfir sayıldıkları akâid kitaplarında yazılıdır.]

Bid'at sahiplerinin de, tevbeleri kabûl olur. Bunların tevbe etmeleri için, Ehl-i sünnet îtikatını kısaca öğrenip inanmaları, sapık îtikatlarına pişman olmaları lâzımdır.

Farzlara önem verip, tembellikle yapmıyan kimse, mürted olmaz. Îmanı gitmez. Fakat, bir farzı yapmıyan müslüman, iki büyük günaha girer. Birincisi, o farzın vaktini ibâdetsiz geçirmek yâni farzı geciktirmek günahıdır. Bunun affolması için tevbe etmek, yâni pişman olmak, üzülmek, bir daha geciktirmiyeceğine karar vermek ile olur. İkincisi, bu farzı terk etmek, yapmamak günahıdır. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek, yâni vaktinden sonra hemen yapmak lâzımdır. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur.

[Büyük islâm âlimi, ondördüncü asrın müceddidi, zâhirî ve bâtınî ilimlerin mütehassısı, medreset-ül-mütehassısîn müderrislerinden, tasavvuf kürsîsi profesörü Seyyid Abdülhakîm Efendi, derslerinde, câmilerde vaazlarında ve sohbetlerinde sık sık buyururdu ki, (Bir farzı, özürsüz olarak vaktinde yapmamak büyük günahtır). Vaktinden sonra hemen kaza etmemenin de, büyük günah olduğu, kitaplarda yazılıdır. Nitekim, yukarıdaki paragrafta da, böyle yazılıdır. Farzın vakti geçtikten sonra, bu farzı yapacak kadar zaman içinde bu farz özürsüz olarak kaza edilmezse, geciktirme günahı bir misli artar. Bundan sonra, yine bu kadar zaman içinde kaza etmezse, bir misli daha artar. Böylece, farzı yapacak kadar zamanların herbiri geçtikçe, günahlar, katkat artarak, sayılamıyacak ve düşünülemiyecek kadar çoğalır. Bir farzın kazası özürsüz olarak yapılmayınca, günahı böyle artıyor. Meselâ, beş vakit namaz için, bir günde, yukarıda bir farz için bildirilenin beş misli çoğalıyor. Aylarca, senelerce kılınmıyan namazların günahlarının ne kadar çok olacağı, buradan anlaşılabilir. Bu müdhiş, bu korkunç günahların altından kurtulabilmek için, her çâreye başvurmak lâzımdır. Îmanı olan ve aklı başında olan kimsenin, gece gündüz kaza namazı kılarak, Cehennemdeki namaz kılmamak azâbından kurtulması için çalışması lâzımdır. Çünkü, özürsüz olarak, tembellikle, üşenerek kılınmıyan bir namaz için, yetmişbin sene, Cehennemde azâb çekileceği bildirildi. Yukarda açıklanan sayısız namaz günahları için Cehennemde ne kadar çok azâb çekileceğini düşünen bir müslümanın uykusu kaçar, yemekten içmekten kesilir. Dünyası zindân olur. Evet, namaza önem vermiyen, vazîfe kabûl etmiyen kâfir olur, mürted olur. Mürted, Cehennemde sonsuz azâb çekecektir. O, zaten Cehenneme de, azâba da, namazın önemine de inanmamaktadır. Dünyada, hayvan gibi yaşamakta, zevkınden ve zevkıne vâsıta olan parayı, mâlı toplamaktan başka birşey düşünmemektedir. (Her ne olursa olsun, her kime ne zarar, ziyân olursa olsun, yalnız bana gelsin), onun prensibidir. Onun zevk ve safâsı için herşeyin, herkesin feda olması, umûru bile değildir. Îmanı ve aklı yoktur. Böyle kimsede, merhamet olmaz. Canavardan, en korkunç hayvândan daha zararlı olur. Onun insanlıktan, merhametten, iyilikten söylemesi, havaya yazı yazmak gibidir. Kendi menfaati, hayvânî, şehvânî arzularına kavuşması için birer tuzaktır.

Senelerce kılınmamış namazları kaza etmek, imkânsız gibi olmuştur. İnsanlar, şeriati terk ettikleri için, yâni Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymadıkları için ve islâm dîninin gösterdiği rahat ve huzur yolundan ayrıldıkları için, dünyada bereket kalmadı. Rızklar azaldı. Tâhâ sûresinde yüzyirmidördüncü âyet-i kerimesinde meâlen, (Beni unutursanız rızklarınızı kısarım) buyuruldu. Bunun için, îman rızkı, sıhhat rızkı, gıda rızkı, insanlık ve merhamet rızkı ve daha nice rızklar azaldı. (Hâşâ, zulmetmez kuluna hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezâsı) sözü Nahl sûresinin otuzüçüncü âyetinden alınmıştır. Bugünkü küfür karanlıkları ve Allahü teâlâyı, Peygamberi, islâmiyeti unutmanın bereketsizlikleri ve sıkıntıları içinde, insan gece gündüz, kadınlı erkekli çalışıp, bir âilenin nafakasını, rahat yaşamasını te'mîn edemez hâle gelmiştir. Allahü teâlâya inanmadıkca, Onun bildirdiği islâm dînine uymadıkca, Onun Peygamberinin güzel ahlâkı ile bezenilmedikce, dalâlet, felaket akıntısını durdurmak imkânsızdır. İşte bugünkü şartlar altında, namazların kazalarını ödeyebilmek için, hergün, sabah namazından başka, dört vakit namazın sünnetlerini kılarken, ilk kazaya kalmış namazı kaza etmeyi de, niyet etmelidir. Böylece hergün, bir günlük namaz kazası ödenmiş olur. Hem de, sünnet kılınmış olur. 404.cü sayfaya bakınız! Kazaların bu niyet ile nasıl kılınacağı ve kılınması lâzım olduğu, (Se'âdet-i Ebediyye) kitabında uzun bildirilmiştir.

Bundan yüzlerce sene önce, fıkh kitaplarının yazıldıkları zamanlarda, müslümanların îmanlarının kuvveti ve Allahü teâlâdan ve Cehennem azâbından korkuları çoktu. Namazı özürsüz terk etmek, hâtıra gelmezdi. Namazı terk edenin bulunabileceği düşünülemezdi. O zamanlar, özr ile ve pek az sayıda namaz, (Fevt) edilir, kaçırılırdı. Bu da, bir müslüman için, büyük mâtem, üzüntü olurdu. Namazın kazaya kalması için özr, uykuya dalmak, unutmak, muhârebede ve yolculukta, oturarak da kılmaya imkân bulamamaktır. Bu özürlerden birisinden dolayı namazın fevt edilmesi, günah olmaz. Fakat, özr bitince, bu namazı kaza etmek hemen farz olur. Özr ile fevt edilen namazların kazalarını, çoluk çocuğunun ihtiyacını kazanacak kadar, geciktirmek câiz olur. Özr ile kaçırılan namazların kazalarını, müekked sünnetler yerine kılmak lâzım olmaz. Fıkh kitaplarının (müekked sünnetler yerine kılmamak daha iyi olur) demesi, özr ile kılınamıyan namazlar içindir. Özrsüz terk edilen farzları, hemen kaza etmek farzdır. Bunları, sünnet yerine kılmak lâzımdır. İmâm-ı Rabbânî 123.  mektûbda buyuruyor ki, (Nâfile ibâdet, bir farzı terk etmeye sebep olursa, ibâdet olmaz. Mâ-lâ-yâni, zararlı olur.)]

[Büyük âlim, İbni Âbidîn buyuruyor ki, (Câmiye girince, iki rekât namaz kılmak sünnettir. Buna (Tehıyyetül-mescid) denir. Câmiye girince, farz, sünnet, kaza gibi herhangi bir namaz kılmak, tehıyyetül-mescid yerine geçer. Bunlara, ayrıca tehıyyetül-mescid diye niyet etmek lâzım değildir. Vaktin farzı ve sünneti diye iki niyet edilen bir namaz böyle değildir. Burada yalnız farz namaz sahih olur. Çünkü farz ile nâfile, başka cins iki namazdır. Herhangi bir namaz, tehıyyetül- mescid yerine de geçtiği için, tehıyyetül-mescid,bunlarla aynı cins namaz olur. Herhangi bir namaz kılarken, ayrıca niyet etmeden, bunlarla aynı cins olan namaz da kılınmış olur. Fakat, sevap hâsıl olması için, buna da niyet edilir. Çünkü, niyet edilmiyen ibâdete sevap verilmez). Sünnet namaz demek, farzdan başka kılınan namaz demektir. Farzdan evvel veya sonra kılınan kaza namazı da, sünnet namazın tarifine uyduğu için, kaza ile sünnet namazlar, aynı cins namazdır. İbni Âbidînin buyurduğuna göre, kaza kılınca, sünnet de kılınmış olmaktadır. Görülüyor ki, sünnet yerine kaza kılınca, sünnet terk edilmiş olmuyor. Hem kaza, hem de sünnet niyet edilince, sünnetin sevabı da hâsıl olmaktadır.]

Kazaları, yukarıda bildirilen şekilde ödemeye niyet eden ve başlıyan kimse, ağır hasta olursa, öldükten sonra namaz kefareti yapılması için (vasıyet) etmesi, Velîsinin de bu vasıyeti yerine getirmesi lâzımdır. Velî, vasıyet olunan kimse veya vârislerden birisi demektir. Namaz kılarken, vâciblerinden biri terk edilmiş veya mekruh işlenmiş ise, vaktinin içinde iâde edilmesi vâcib olur. Nâfile namazı dahî kılarken, fâsid olursa, yâni bozulacak bir şey olursa, iâde etmesi vâcib olur. Zekâtı, sadaka-i fıtrı, nezri ve kurbanı da, her zaman kaza etmek lâzım olur. Sonradan fakir olanın, (Hîle-i şer'ıyye) denilen kolaylıkla, bunları kaza etmeleri lâzımdır. Fakir olmazlarsa, hîle-i şer'ıyye yapmaları mekruh olur.

Allahü teâlâ ile kul arasında olan, yâni kul hakkı bulunmıyan günahların affolması için, gizlice tevbe etmek kâfîdir. Başkalarına haber vermek, imam efendiye bildirmek lâzım değildir. Para vererek, papaza günah affettirmek, hıristiyanlıkta yapılıyor. İslâmiyette böyle şey yoktur. Cünüb iken Kur'an-ı kerim okumak ve câmide oturmak ve câmide dünya işlerini konuşmak, yimek, içmek ve uyumak ve Kur'an-ı kerimi abdestsiz tutmak, çalgı çalmak, şarap içmek, zinâ etmek, kadınların başları, kolları, baldırları, saçları açık sokağa çıkmaları, kul hakkı bulunmıyan günahlardır. Hayvân hakkı bulunan günahları affettirmek, çok güçtür. Hayvânı haksız olarak öldürmek, dövmek, yüzüne vurmak, tâkatından fazla yürütmek, ağır yük vurmak, otunu, suyunu zamanında vermemek, günahtır. Bu günaha hem tevbe etmek, hem de, istigfâr ederek yalvarmak lâzımdır.

Kul hakkı beş türlüdür: Mâlî, nefsî, ırzî, mahremî ve dînî. Sirkat, gasb, aldatmak ile ve yalan söylemekle mâl satmak, kalp akça vermek, başkasının mâlına ziyân vermek, yalancı şâhitlikle veya zâlime haber vermekle veya rüşvet vermekle, mâlına zarar vermek, mâlî olan kul haklarıdır. Bir kuruş, bir habbe mâl için tevbe etmek ve sahibi ile helâllaşmak lâzımdır. Mâlî haklar için, çocukların da helâllaşması, ödemeleri lâzımdır. Dünyada helâllaşmazsa, âhırette sevapları ona verilerek helâllaştırılacaktır. Mâl sahibi ölmüş ise, vârisine ödenir. Vârisi yoksa veya mâl sahibi bilinmiyorsa, fakire hediye olarak verilip, sevabı sahibine gönderilir. Sâlih olan müslüman fakir yoksa, islâmiyete ve müslümanlara hizmet eden hayr cemiyetlerine, vakflara verilir. Kendi sâlih akrabâsına, fakir olan analarına, babalarına, çocuklarına hediye olarak vermesi de, câiz olur. Fakire, hediye diyerek verilen şey, sadaka olur. Sadaka sevabı hâsıl olur. Bunları yapmak imkânını bulamazsa, mâl sahibinin ve kendisinin affolunmaları için duâ eder. Kâfirin hakkı için de, onunla helâllaşmak lâzımdır. Gönlü alınmazsa, âhırette affolunması, çok güç olacaktır.

Nefsî, yâni hayatî günah, adam öldürmek, bir uzvunu telef etmektir. Önce tevbe etmek, sonra kendini onun Velîsine teslim etmek lâzımdır. Velîsi isterse affeder. İsterse mâl karşılığı sulh yapar. İsterse, mahkemeye verip, hâkimden cezâlandırılmasını ister. Kendisinin karşılık yapması, câiz değildir. [İslâmiyette kan davâsı yoktur.] Irza dokunan kul hakkı, gîbet, iftirâ, alay, sövmek gibi şeylerdir. Tevbe etmek ve helâllaşmak lâzımdır. Bunlarda vârisle helâllaşmak olmaz.

Mahremî olan hak, başkasının zevcesine, çocuğuna, hıyânet etmektir. Tevbe ve istigfâr eder. Fitne çıkmak ihtimali yoksa, sahibi ile helâllaşır. İhtimâli varsa helâllaşmak yerine, ona duâ eder ve onun için sadaka verir. Dînî hak, akrabâsına ve emri altında olanlara din bilgisi vermeyi terk etmektir. Bunların ve bütün insanların din bilgisi öğrenmelerine ve ibâdet yapmalarına mani olmaktır ve başkasına kâfir, fâsık demektir. Helâllaşırken günahı bildirmeyip, bendeki haklarını affet demek, câizdir.

Fakir olan borçluyu afetmek çok sevaptır.

Hadis-i şerifte, (Tevbe eden günah işlememiş gibi olur) ve (Günahına pişman olmayıp, dili ile istigfâr eden, günahında devam edicidir. Rabbi ile alay etmektedir) buyuruldu. İstigfâr etmek, (estagfirullah) demektir. Muhammed Osman Hindî (Fevâid-i Osmaniyye) kitabında, fârisî olarak diyor ki, (Şifâ için okunacak duâ yazmamı istiyorsunuz. Şifâ için, [Tevbe ve] istigfârı çok okuyunuz. [Yâni, Estagfirullâhel'azîm ve etûbü ileyh deyiniz!] Bütün derdlere, sıkıntılara karşı faydalıdır. Hûd sûresinde elliikinci âyetinde meâlen, (İstigfâr okuyunuz! İmdâdınıza yetişirim) buyuruldu. İstigfâr, insanı her murâda, âfiyete kavuşturur.) [Muhammed Osman 1314 [m. 1896] da vefât etti.]

Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, günah işleyip sonra pişman olan kulunu, istigfâr etmeden önce affeder) ve (Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, tevbe edince, Allahü teâlâ, tevbenizi kabûl eder) buyuruldu. Bu hadis-i şerifler, kul hakkı bulunmıyan günahlar içindir. Hadis-i şerifte, (Günah, üç türlüdür: Kıyâmette magfiret olunmıyan, terk edilmiyen ve Allahü teâlâ dilerse affedeceği günah). Kıyâmet günü muhakkak affolunmıyacak günah, şirktir. Şirk, burada her türlü küfür demektir. Terk edilmiyecek olan günah, kul hakkı bulunan günahtır. Allahü teâlânın dilerse affedeceği günah, kul hakkı bulunmıyan günahtır.

geri    ileri