SONSÖZ

Hulâsa, (Din) demek, Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri ve yapılması lâzım olan ibâdetleri ve dünyada ve âhirette saadete kavuşmağı öğretmek için, Allahü teâlâ tarafından Peygamberlere bildirilen ahkâm demektir. İnsanların, noksan akılları ile söyledikleri evhâm ve hayâllere din denmez. Akıl, dînin emir ve yasaklarını anlamaya ve bunlara uymaya yarar. emir ve yasaklardaki esrârı ve bunların hakîkatlerini, sebeplerini anlıyamaz. Bunların üzerinde fikir yürütemez. Bu hikmetler, Allahü teâlânın, Peygamberlere bildirmesi ile ve Evliyânın kalblerine ilhâm ve tecellî olunması ile öğrenilir. Bu da, ancak Allahü teâlâ tarafından ihsân olunur.

Şimdi, dünya ve âhiret saadetine kavuşmak ve Allahü teâlânın rızasını kazanmak için, müslüman olmak lâzımdır. Müslüman olmıyana (Kâfir) denir. (Müslüman olmak) için, (Îman etmek) [inanmak] ve (İbâdet etmek) lâzımdır. İbâdet, bütün sözlerini ve işlerini Muhammed aleyhisselâmın şeriatine uydurmak demektir. İbâdetleri hiçbir menfaat düşünmiyerek, yalnız Allahü teâlânın emri olduğu için, yapmak lâzımdır. (Ahkâm-ı islâmiyye), Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bildirilmiş olan (ahkâm) [emirler ve yasaklar] demek olup, fıkh, yâni ilm-i hâl kitaplarından öğrenilir. Şeriati yâni her müslümanın yapması ve sakınması emredilen ahkâmı, öğrenmek, erkeklere de, kadınlara da (Farz-ı ayn)dır. Bunlar, insânları, ruhî ve bedenî hastalıklardan muhâfaza eden devâlardır. Tıb, sanat, ticâret ve hukûk bilgilerini öğrenmek için, liselerde ve üniversitelerde, senelerce çalışıldığı gibi, (İlm-i hâl) kitaplarını ve arabî lisanını öğrenmek için de, senelerce çalışmak lâzımdır. Bunları öğrenmiyenler, ingiliz câsûslarının ve bunlara aldanmış ve satılmış olan din adamı şeklindeki münâfıkların ve zâlim, hâin devlet adamlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanarak, dünyada ve âhirette felaketlere, azâblara sürüklenirler.

(Kelime-i şehâdet)i söylemeye ve inanmaya (Îman) denir. Söyliyen ve mânasını bilip inanan kimseye (Mümin) denir. (Kelime-i şehâdet) (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh)dür. Mânası, (Allahdan başka ilah [mâbut] yoktur ve Muhammed aleyhisselâm, Onun kulu ve bütün insanlara gönderdiği resûlüdür). Ondan sonra hiç Peygamber gelmiyecektir, demektir. (Merâkıl-felâh) kitabının Tahtâvî hâşiyesinde, kaza namazları sonunda diyor ki, (Allahü teâlânın, yalnız var olduğuna inanmak kâfî değildir. Şerîki var diyen kâfirler de, var olduğuna inanıyor. Mümin olmak için, hem var olduğuna, hem de, [bir, diri, kâdir, âlim, irâde sahibi gibi] sıfatları olduğuna, herşeyi gördüğüne ve işittiğine ve Ondan başka yaratıcı olmadığına da inanmak lâzımdır). Muhammed aleyhisselâmın, (Resûl=Peygamber) olduğuna inanmak demek, her sözünün, Allahü teâlâ tarafından Ona bildirilmiş olduğuna inanmaktır. Allahü teâlâ, (İslâmiyet)i, yâni îman ve şeriat bilgilerini Kur'an-ı kerim vâsıtası ile, Ona bildirdi. Yapmak için olan emirlere (Farz) denir. Yasaklara (Haram) denir. İkisine birden (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Bir insan, müslüman olur olmaz, insanlar arasına yayılmış olan islâm bilgilerini öğrenmesi, ona hemen farz olur. Bunları öğrenmeye önem vermezse, öğrenmeye lüzûm yok derse, îmanı gider, (Kâfir) olur. Kâfir olarak ölen bir kimsenin, âhirette hiç affolunmıyacağı ve Cehennemde ebedî, sonsuz yanacağı âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde, açıkça bildirilmiştir. (Müjdeci Mektûblar) kitabımızdaki 266.  mektûbda da uzun yazılıdır. Îmanı gidene (Mürted) denir. Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere, doğru olarak inananlara (Ehl-i sünnet) denir. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, herşeyi açık olarak bildirmedi. Bazılarını kapalı olarak bildirdi. Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere inanıp da, bazı yerlerine, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi mâna vermiyenlere (Mezhepsiz) denir. Mezhepsizlerden, yalnız kapalı bildirilmiş olan îman bilgilerine yanlış mânalar verene (Bid'at ehli) veya (Sapık) müslüman denir. Açık bildirilmiş olanlara yanlış mâna verene (Mülhid) denir. Mülhid, kendini müslüman bilir ise de, kâfirdir. Bid'at sahibi kimse, kâfir değildir. Fakat, muhakkak Cehennemde çok azâb görecektir. Ehl-i sünnet âlimlerinin hak yolda olduklarını, üstünlüklerini bildiren kitaplar arasında, Sûdânlı, fazîletli Muhammed Süleymân efendinin (Mahzen-ül-fıkh-il-kübrâ) kitabı çok kıymetlidir. Müslüman olmadığı hâlde, müslüman görünerek, açık bildirilmiş olan bilgilere, kendi aklına, fen bilgilerine göre bozuk mânalar vererek, müslümanları aldatan kâfirlere (Zındık) denir.

Ehl-i sünnet âlimleri, şeriatin kapalı bildirilmiş olan kısmlarından, bazılarını, farklı anladılar. Böylece, amelde, yâni şeriate uymakta, dört ayrı mezhep meydana geldi. Bunlara, (Hanefî), (Mâlikî), (Şâfi'î) ve (Hanbelî) mezhepleri denir. Bu dört mezhebin îmanları aynıdır. İbâdet yapmakta biraz farklıdırlar. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Her müslüman, dilediği mezhebi seçerek, bunu taklîd eder. Her işini, seçtiği mezhebe göre yapar. Müslümanların, dört mezhebe ayrılmaları, Allahü teâlânın rahmetidir. Müslümanlara büyük merhametidir. Bir müslüman, kendi mezhebine göre ibâdet yaparken, bir zahmet, bir meşakkat hâsıl olursa, başka bir mezhebi taklîd ederek, bu işi kolayca yapar. Başka mezhebi taklîd edebilmek için lâzım olan şartlar (Saadet-i Ebediyye) kitabında yazılıdır.

İbâdetlerin en önemlisi namazdır. namaz kılanın, müslüman olduğu anlaşılır. Namaz kılmıyanın, müslüman olduğu şüphelidir. Bir kimse, namaza önem verir, fakat özrü olmadığı hâlde, tenbellikle terk ederse, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî mezheplerinde, mahkemece katlolunur. Hanefîde, namaza başlayıncaya kadar habs olunur ve acele kaza etmesi emrolunur. (Dürr-ül-müntekâ) ve (İbni Âbidîn)de ve Hakîkat Kitabevinin neşrettiği (Kitap-üs-salât)da diyor ki, (Beş vakit namazı, özürsüz terk etmek ve vaktinde kılmamak, birbirinden ayrı iki büyük günahtır. Terk ettiği için kaza etmek, vaktinde kılmadığı için, hac veya tevbe etmek lâzımdır). Kaza etmeyenin tevbesi zaten kabûl olmaz. Her gün, beş farz namazından evvel ve sonra kılınan (revâtib sünnetler) yerine de kaza kılıp, büyük günahtan kurtulmak lâzımdır. Farz borcu varken, hiçbir sünnetinin ve nâfile namazlarının, sahih olsalar bile, kabûl olmıyacağı, yâni, Allahü teâlânın vaat ettiği sevaplara, faydalı şeylere kavuşamıyacağı, mûteber kitaplarda yazılıdır. Bu yazılar, (Saadet-i Ebediyye) kitabımızda bildirilmiştir. namazı özr ile fevt etmek, kaçırmak, (günah) olmaz ise de, kılamadığı farzları da, acele kaza etmesi, dört mezhepte de lâzımdır. Ancak, Hanefîde, nafaka temîni için çalışacak zaman kadar ve revâtib sünnetleri ve hadis-i şeriflerde bildirilmiş olan nâfile namazları kılacak zaman kadar geciktirmesi câiz olur. Yâni, kazaları, bu sebeplerle geciktirmemesi, iyi olur. Özr ile fevt edilmiş farz borcu olanın, revâtib sünnetleri ve nâfileleri kılması, diğer üç mezhepte câiz değildir, haramdır. Özr ile fevt edilmiş namazlar ile özürsüz terk edilmiş namazları birbiri ile karıştırmamalıdır. Aynı olmadıkları, (Dürr-ül-muhtâr)da ve (İbni Âbidîn)de ve (Dürr-ül-müntekâ)da ve (Merâkıl-felâh)ın Tahtâvî şerhinde ve (Cevhere)de açık yazılıdır.

[Köyde, yolda, nemâz kılmak için kıble cihetini bilmek lâzımdır. Bunun için, güneş gören bir toprağa bir çubuk dikilir. Yâhud bir ipin ucuna anahtar, taş gibi bir şey bağlanıp sarkıtılır. Takvîm yaprağında yazılı (Kıble sâati) vaktinde, çubuğun ipin gölgesi kıble istikâmetini gösterir. Gölgenin güneşe karşı tarafı kıble ciheti olur.]

13 Eylül 1996 günü İstanbulda çıkan (Türkiye) gazetesinde diyor ki:

Batılı islâm düşmanları yeri geldiğinde, kaba kuvvet ile, yeri geldiğinde çeşidli oyunlarla elde etdikleri islâm devletlerini, islâm milletlerini asrlarca sömürdüler. Bu ülkelerin, yer üstü, yer altı ne kadar servetleri varsa bunları alıp götürdüler. Ayrıca ma’nevî yönden hem dinlerini, hem de dillerini, örf ve âdetlerini kaybetdirdiler. Bu islâm düşmanı sömürgeci devletlerin başını İngiltere çekiyordu.

İngiliz sömürgelerinin en önemlisi, Hindistan idi. İngilizlere dünyâ hâkimiyetini te’mîn eden, onun, nihâyetsiz tabîî servetleridir. Sâdece birinci dünyâ harbinde, ingiltere bu ülkeden, birbuçuk milyon asker ve bir milyar rupye nakdî para almışdır.

Bunların çoğunu Osmânlı Devletini parçalamak için kullanmışdır. Barış zemânında ise, İngilterenin muazzam sanâyı’ini yaşatan, ingiliz ekonomisini ve mâliyesini takviye eden Hindistandır.

Hindistanın diğer sömürgelerine nazâran çok önemli olmasının iki sebebi vardı: Birincisi, dünyâyı  sömürmelerine en büyük mâni’ olarak gördükleri İslâmiyyetin Hindistanda yayılması ve burada müslimânların hâkim olmasıdır. İkincisi, Hindistanın tabîî zenginlikleridir.Hindistanı elde tutabilmek için, Hindistan yolu üzerinde bulunan bütün İslâm ülkelerinesaldırmış, fitne ve fesâd tohumları ekerek, kardeşi kardeşe kırdırmış ve bu ülkelere hâkimolarak, bütün tabîî zenginliklerini ve millî servetlerini hep kendi memleketine taşımışdır.Osmânlı imperatorluğundaki hareketleri titizlikle tâkib etmek ve çeşidli siyâsî oyunlarla Osmânlıları Ruslarla harbe sokarak, Hindistana yardım elini uzatamıyacak hâle getirip, parçalamak ve yok edip, işgâl etmek, ingiliz siyâsetinin esâsı idi.

İngilizler, Osmânlı-Rus harbi sırasında, Hindistanı, İngiltere krallığına bağlı bir devlet i’lân etdiler. Meşhûr masonlardan Mithâd Pâşanın Osmânlı devletini harbe sokması, İslâmiyyete yapdığı zararların en büyüğü oldu. Sultân Abdül’azîz Hânın şehîd edilmesi de, İngilizlerin oyunu idi.

İngilizler, kendi yetişdirdikleri adamları Osmânlı devletinde önemli makâmlara getirmişlerdi. Bu devlet adamları, ismi Osmânlı, fikri ve zikri İngiliz idiler. Bunların en meşhûrlarından Mustafâ Reşîd Pâşa son sadra’zamlığında, altı günlük sadra’zam iken, 28.10.1857 de İngilizlerin Hindistan müslimânlarına yapdığı büyük Delhî katliâmını tebrîk etdi. Dahâ önce de, Hindistandaki İngiliz zulmüne karşı ayaklanan müslimânları basdırmak için, İngiltereden gelen yardımın Mısrdan geçirilmesi için Osmânlılardan izn istediler. Bu izn de, yine masonlar vâsıtası ile verildi.

Hindistanda İngilizler halkı dinden uzaklaşdırmak için İslâm dîninin temeli ve en bâriz vasfı olan bütün medrese ve çocuk mekteblerini kapatdılar. Halka liderlik yapabilecek bütün âlimleri ve din adamlarını şehîd etdiler.

İngilizler, hâkim oldukları bütün İslâm memleketlerinde yapdıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm kitâblarını, İslâm mekteblerini yok etdiler. Tam din câhili bir gençlik yetişdirdiler. Sömürdükleri yerleri idâre edenlerin adları, Ahmed, Mehmed, Mustafâ, Alî gibi müslimân ismleri idi. Fekat İslâmiyyet ile ilgileri sâdece bu ism benzerliğinden ileri gitmiyordu.     Bunların göstermelik parlamentoları olmuş, fekat hiçbir zemân bağımsız olmamışlar, hep ingilizlerin emri ile hareket etmişlerdir.

Bunların çoğunu Osmânlı Devletini parçalamak için kullanmışdır. Barış zemânında ise, İngilterenin muazzam sanâyı’ini yaşatan, ingiliz ekonomisini ve mâliyesini takviye eden Hindistandır.

Hindistanın diğer sömürgelerine nazâran çok önemli olmasının iki sebebi vardı: Birincisi, dünyâyı sömürmelerine en büyük mâni’ olarak gördükleri İslâmiyyetin Hindistanda yayılması ve burada müslimânların hâkim olmasıdır. İkincisi, Hindistanın tabîî zenginlikleridir. Hindistanı elde tutabilmek için, Hindistan yolu üzerinde bulunan bütün İslâm ülkelerine saldırmış, fitne ve fesâd tohumları ekerek, kardeşi kardeşe kırdırmış ve bu ülkelere hâkim olarak, bütün tabîî zenginliklerini ve millî servetlerini hep kendi memleketine taşımışdır. Osmânlı imperatorluğundaki hareketleri titizlikle tâkib etmek ve çeşidli siyâsî oyunlarla Osmânlıları Ruslarla harbe sokarak, Hindistana yardım elini uzatamıyacak hâle getirip, parçalamak ve yok edip, işgâl etmek, ingiliz siyâsetinin esâsı idi.

İngilizler, Osmânlı-Rus harbi sırasında, Hindistanı, İngiltere krallığına bağlı bir devlet i’lân etdiler. Meşhûr masonlardan Mithâd Pâşanın Osmânlı devletini harbe sokması, İslâmiyyete yapdığı zararların en büyüğü oldu. Sultân Abdül’azîz Hânın şehîd edilmesi de, İngilizlerin oyunu idi.

İngilizler, kendi yetişdirdikleri adamları Osmânlı devletinde önemli makâmlara getirmişlerdi.Bu devlet adamları, ismi Osmânlı, fikri ve zikri İngiliz idiler. Bunların en meşhûrlarından Mustafâ Reşîd Pâşa son sadra’zamlığında, altı günlük sadra’zam iken, 28.10.1857 de İngilizlerin Hindistan müslimânlarına yapdığı büyük Delhî katliâmını tebrîk etdi. Dahâ önce de, Hindistandaki İngiliz zulmüne karşı ayaklanan müslimânları basdırmak için, İngiltereden

gelen yardımın Mısrdan geçirilmesi için Osmânlılardan izn istediler. Bu izn de, yine masonlar vâsıtası ile verildi.

Hindistanda İngilizler halkı dinden uzaklaşdırmak için İslâm dîninin temeli ve en bâriz vasfı olan bütün medrese ve çocuk mekteblerini kapatdılar. Halka liderlik yapabilecek bütün âlimleri ve din adamlarını şehîd etdiler.

İngilizler, hâkim oldukları bütün İslâm memleketlerinde yapdıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm kitâblarını, İslâm mekteblerini yok etdiler. Tam din câhili bir gençlik yetişdirdiler. Sömürdükleri yerleri idâre edenlerin adları, Ahmed, Mehmed, Mustafâ, Alî gibi müslimân ismleri idi. Fekat İslâmiyyet ile ilgileri sâdece bu ism benzerliğinden ileri gitmiyordu. Bunların göstermelik parlamentoları olmuş, fekat hiçbir zemân bağımsız olmamışlar, hep ingilizlerin emri ile hareket etmişlerdir.