Üçüncü Kısm
HULÂSAT-ÜL-KELÂM RİSÂLESİ
Yûsüf Nebhânî, [Yûsüf Nebhânî, 1350 [m. 1932] de Beyrûtta vefât etti.] bu risâlesinde buyuruyor ki:
Allahü teâlâya hamd olsun! Dilediğini ihsân ederek, hidâyete kavuşturmakta, dilediğini dalâlette bırakmaktadır. [Dalâletten kurtulmak, saadet-i ebediyyeye kavuşmak isteyenlerin duâlarını, adaleti ile kabûl etmektedir.] Peygamberlerin ve seçilmişlerin en üstünü olan, efendimiz Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun! Onun, yer yüzünde, gökteki yıldızlar gibi parlayan Âline ve Eshâbının hepsine de hayrlı duâlar ederiz.
Bu risâlenin sayfaları az, fakat, içindeki ilimler çoktur. İlim ve akıl sahibi olanlar, insâf ederek okurlarsa, kabûl ederler. Allahü teâlânın hidâyetine, doğru yola kavuşanlar da, hemen inanırlar. Bu risâle, Allahü teâlânın müslümanlara ihsân ettiği (Sırât-ı müstakîm)i, düşmanlarını bıraktığı (Dalâlet yolu)ndan ayırmaktadır. Bu risâleye (Hulâsat-ül-kelâm fî tercîh-i dîn-il-islâm) yâni, (islâm dînini seçmeye yarayan sözlerin hulâsası) ismini verdim.
Ey, kendini, ebedî azâbdan kurtarmak ve sonsuz nîmetlere kavuşmak isteyen insan! Bu çok mühim, çok büyük hakîkati anlamak ve kendini sonsuz azâbdan kurtaracak sebebi bulmak için, her an, her yerde düşünsen ve son derece gayret ile çalışsan ve herkesten yardım istesen, insan gücünün yettiği kadar da uğraşsan, bu sebebin önemi yanında, bu yaptıkların, pek küçük kalır. Hattâ, bütün dünya servetini ele geçirmek için, bir kum dânesini vermeye benzer. Bu hakîkatin önemi, bu kısa yazımızla anlatılamaz. Bu yazımız, aklı olana bir işaret vermek gibidir. Aklı olan, bir işaretten maksadı anlar. Bunu tefekkür edebilmek için, ipucu olabilecek birkaç kelime söyliyeceğim:
İnsan, alıştığı âdetleri sever. Bunlardan ayrılmak istemez. Doğunca, süt emmeye alışır. Bundan ayrılmak istemez. Büyüdükçe, evine, mahallesine, şehrine alışır. Bunlardan ayrılması, çok güç olur. Sonra, dükkânına, sanatına, çalıştığı fen işlerine ve çoluk çocuğuna, diline, dînine alışır. Bunlardan ayrılmak istemez. Böylece, muhtelif cemaatler, kavmler, milletler hâsıl olur. Şu hâlde, bir milletin dinlerini sevmeleri, dinlerinin en hayrlı din olduğunu anladıkları için değildir. Aklı olan, kendi dînini ve başka dinleri incelemeli, dinler arasında hak olanı anlamalı, ona sarılmalıdır. Çünki, bâtıl dîne bağlanmak, insanı ebedî felaketlere, dâimî azâblara götürür. Ey insan, gaflet uykusundan uyan! (Hak dînin, hangi din olduğunu nasıl bileyim. Ben, alıştığım dînin hak din olduğuna inanıyorum. Bu dîni seviyorum) der isen, şunu bil ki, (Din, Rabbin Peygamberler vâsıtası ile gönderdiği emirlere ve yasaklara itaat etmek)dir. Bu emirler, insanın Rabbine karşı ve birbirlerine karşı vazîfeleridir.
Mevcut dinler arasında, Rabbin sıfatlarını, ibâdet şekillerini ve mahlûklar arasındaki muamelatı en faydalı olarak bildiren hangisidir? Akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvettir. Kötüyü terk etmek, iyiyi de tedkîk etmek lâzımdır. Dîni tedkîk, onun zuhûrunu [başlamasını], Peygamberlerini, Eshâbını ve Ümmetini ve din büyüklerini incelemektir. Bunları beğenirsen, o dîni seç! Aklına uy, nefsine uyma! Nefis, âileden, arkadaşlardan, bozuk, kötü din adamlarından utanmağı ve onlardan zarâr gelmesini ileri sürerek, seni aldatır. Fakat, bu zararlar, ebedî azâb yanında hiçtir. Bunu iyi anlıyan kimse, elbet (Dîn-i islâm)ı tercîh eder. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâma inanır. Zaten islâmiyet, bütün Peygamberlere îman etmeyi emretmektedir. Bunların dinlerinin, şeriatlerinin hak oldukları, her Resûl gelince, evvelki şeriatlerin hükmleri kalmadığı gibi, Muhammed aleyhisselâmın şeriati gelince de, bütün şeriatlerin hükmlerinin kalmadığını bildirmektedir. Bir insanın, tâbi olduğu dînin bâtıl olduğunu anlaması ve bu dîni terk ederek, Muhammed aleyhisselâma îman etmesi, nefsine çok güç gelir. Çünki nefis, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâma ve Onun şeriatine düşman olarak yaratılmıştır. Nefsin bu düşmanlığına (Hamiyyet-ül-câhiliyye) denir. Bâtıl dindeki analar, babalar, muallimler ve kötü arkadaşlar [onların radyoları ve televizyonları ve hükûmet adamları], nefsin bu düşmanlığını kuvvetlendirirler. Bunun için, (Çocuğa öğretmek, taşa yazmak gibidir) denilmiştir. Nefsin bu düşmanlığını izâle için çok çalışmak, nefis ile cihâd etmek ve nefsi akıl ile inandırmak lâzımdır. Aşağıdaki yazıları dikkat ile okumak, bu cihâdında sana yardımcı olacaktır:
Bir dîne tâbi olmak, ebedî saadete kavuşmak ve sonsuz felaketlerden kurtulmak içindir. Yoksa, anadan babadan kalma bir din ile öğünmek için değildir. Peygamber de, kendisinde peygamberlik şartları bulunan ve Allahü teâlânın emirlerini kullarına bildiren bir insandır. Böyle bir Peygambere tâbi olmak, Onun dînine girmek lâzımdır. Vesenî denilen, heykellere, putlara tapanlar ve Dehrî denilen tanrısızlar [ateistler ve masonlarla komünistler], hayvan gibidir. Nasrâniyyet ve yehûdiyyet dinleri de, aşağıdaki sebepler ile bâtıl olmuşlardır:
1- İslâm dîninde, Allahü teâlânın kemâl sıfatları vardır. Noksan sıfatları yoktur. İbâdetleri yapmak gayet kolaydır. İnsanların birbirleri ile muâmeleleri adalet iledir. Diğer dinlerin ibâdetleri ve birbirleri ile muâmeleleri, zamanla değişerek, akla uygun hâlleri kalmamıştır.
2- Muhammed, Îsâ ve Mûsâ aleyhimüsselâmın hayatları, tarihlerden incelenirse, Muhammed aleyhisselâmın, en necîb, asîl, en faydalı, daha âlim, en akıllı, en üstün, dünya ve âhiret bilgilerine en ârif olduğu görülür. Hâlbuki, kendisi ümmî idi. Yâni hiç kitap okumamış, kimseden birşey öğrenmemişti.
3- Muhammed aleyhisselâmın mucizeleri, diğerlerinin mucizeleri toplamından kat kat daha çoktur. Diğerlerinin mucizeleri geçmiş, bitmiştir. Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinin bir kısmı, bilhâssa Kur'an-ı kerim mucizesi kıyâmete kadar devam etmektedir. Ümmetinin Evliyâsının kerâmetleri de, her zaman ve her yerde görülmektedir.
4- Bu üç dîni bizlere ulaştıran haberler arasında, Muhammed aleyhisselâmı ve Onun dînini bildiren Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler daha çok, daha sahihdir. Hepsi kitaplara geçmiş ve dünyanın her tarafına yayılmıştır. Muhammed aleyhisselâm kırk yaşında iken, Peygamber olduğu kendisine bildirildi. Altmışüç yaşında iken vefât etti. Peygamberliği yirmiüç sene devam etti. Bütün arab yarımadası kendisine itaat ettikten ve dîni her tarafa yayılıp anlaşıldıktan ve dâveti şarkta ve garbda işitildikten ve Eshâbı, yüzellibin olduktan sonra vefât etti. Vedâ' haccını, yüzyirmibin Sahâbî ile yaptı. Bundan seksen gün sonra vefât etti. (Bugün dîninizi ikmâl ettim ve üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve dîninizin islâm olmasını beğendim) meâlindeki, Mâide sûresinin üçüncü âyet-i kerimesi, bu hacda nâzil oldu. Bu Sahâbîlerin hepsi, sâdık ve emîn idi. Çoğu dinde derin âlim ve hepsi Evliyâ idi. Resûlullahın dînini ve mucizelerini, yer yüzüne yaydılar. Çünki, cihâd için, memleketlere yayıldılar. Gittikleri yerlerdeki insanlara, din bilgilerini ve mucizeleri ulaştırdılar. Bunlar da, başkalarına bildirdiler. Böylece, her asrın âlimleri, sonraki tabakadaki, daha çok âlime bildirdi. Bunlar da, bu ilimleri ve bunları bildirenleri, binlerce kitaplara yazdılar. Öğrendikleri hadis-i şerifleri, sahih, hasen gibi, birçok kısmlara ayırdılar. Yalancıların [ve yahudilerin], hadis diyerek uydurdukları sözleri kitaplarına sokmadılar. Bu husûsta, çok dikkatli ve hassâs davrandılar. Bunların gayretleri ile, islâm dîni çok sağlam esaslar üzerine kuruldu ve hiç değiştirilmeden yayıldı. Diğer dinlerin hiçbiri böyle sıhhâtli nakledilemedi.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mucizeleri ve hak Peygamber olduğunun vesikaları, dînin temel ve zarûrî lâzım olan bilgileri, Allahü teâlânın var olduğu, bir olduğu ve kemâl sıfatları ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliği, sâdık ve emîn olduğu ve bütün Peygamberlerin en üstünü olduğu, insanların öldükten sonra tekrar dirilecekleri, hesaba çekilecekleri, sırât köprüsü, Cennet nîmetleri, Cehennem azâbları, her gün beş kere namaz kılmanın farz olduğu, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzlarının dört rekât oldukları, sabah namazının iki rekât ve akşam namazının farzının üç rekât olduğu ve semada Ramazan ayının hilâli görüldüğü zaman, oruca başlamak, Şevvâl ayının hilâli görülünce, fıtr bayramı yapmak, ömründe bir kere hacca gitmek farz olduğu, [kadınların, kızların, başları, saçları açık sokağa çıkmalarının ve livâta] zinâ yapmanın haram olduğu, şarapın [ve çok içilince serhoş eden alkollü içkilerin damlasının] içilmesinin ve cünüb kimsenin ve hayz hâlindeki kadınların namaz kılmalarının ve abdestsiz namaz kılmanın haram olduğu gibi zarûrî din bilgileri, âlim ve câhil, bütün müslümanlara, doğru olarak bildirildi. Bu bilgilerin hepsi, hiç değiştirilmeden, bizlere ulaştırıldı. Böyle olduğunu, insâf sahibi olan nasrânî ve yahudiler de bilmektedir. Kendi dinlerini öğrendikleri yolların böyle sağlam olmadığını kendileri de itiraf etmektedir. Muhammed aleyhisselâmın zamanının bize daha yakın olması ve islâm dînini bizlere ulaştıran âlimlerin pekçok olmaları, islâmiyete hurâfeler, iftirâlar karıştırılmasına mani olmuştur. Hıristiyan ve yahudi dinleri, bu iki nîmete mâlik değildir. Îsâ aleyhisselâmın bi'seti [zuhûru] ile Muhammed aleyhisselâmın bi'seti arasında [tarihçilere göre] altıyüz sene kadar zaman farkı vardır. Çünki, Îsâ aleyhisselâmın mevlidi ile Muhammed aleyhisselâmın Mekke şehrinden Medîneye hicreti arasında 621 sene fark vardır [diyorlar. Hâlbuki islâm âlimlerine göre, bu fark bin senedir]. Bu uzun zamanda, dünyanın her tarafına câhiliyyet yayıldı. Sahih [doğru] haberleri, yanlışlarından ayırmak da çok güçtü.
Îsâ aleyhisselâmın dâvet zamanı uzun sürmedi. Üç sene gibi kısa zamandan sonra, Allahü teâlâ, Onu otuzüç yaşında iken semaya çıkardı. Bu kısa zamanda da, kâfirler karşısında zayıf ve maglûb hâlde idi. Peygamberlik vazîfesini rahat yapamadı. Yahudiler ve Roma hükûmeti de mani oluyordu. Havârî denilen yardımcıları da, az idi. Kendisine inanmış olan Havârîler, ancak oniki avcı idi. Hepsi zayıf kimseler idi. Îsâ aleyhisselâm semaya çıkarıldıktan sonra, haberler, rivayetler toplanarak İncîl kitapları yazılıp, câhillerin ellerinde dolaştı. Terceme edilirken de değiştirildiler. Bu İncîllerde birbirlerine ve akla uymıyan çok bilgi vardı. Hattâ, birbirlerini nakz etmekte, çürütmektedirler. Bu hâl, aynı İncîlin muhtelif yazmalarında da mevcûddur. Bu farklar, muhâlefetler karşısında, her asırda papazlar toplanarak, İncîlleri tashîh etmek zorunda kalmışlar, birçok ilâveler, çıkarmalar yapmışlar, dinden olmıyan pek çok saçma şeyleri de karıştırmışlardır. İnsanları, bu kitaplara inanmaya zorlamışlardır. Bunlardaki yazıların çoğu, Îsâ aleyhisselâmın ve Havârîlerin sözleri değildir. Bunun için, muhtelif fırkalara ayrıldılar. Her asırda , yeni mezhepler meydana geldi. Çoğu, eskilerden ayrıldı. Hepsi de, ellerindeki İncîllerin Îsâ aleyhisselâmın getirdiği dînin kitabı olmadığını bilmektedirler.
Mûsâ aleyhisselâmın dînini ve mucizelerini bildiren yahudi kitapları da böyledir. Buradaki zaman farkı daha fazladır. Mûsâ aleyhisselâm, bir rivayette, Muhammed aleyhisselâmın hicretinden 2348 sene evvel vefât etti. Aradaki câhiliyyet asırlarında, mûsevî dîninin sahih olarak nakli imkânsız oldu. Buhtün-nasar gibi zâlimler de, yahudi din adamlarını öldürdü. Bir kısmını da, Beyt-ül-mukaddesten Bâbil şehrine esîr götürdü. Hattâ, Kudüste, Tevrât okuyacak kimse kalmadığı zamanlar oldu. Danyâl aleyhisselâm, Tevrâtı ezber okur ve yazdırırdı. Böylece, değişmekten kurtardı ise de, ondan sonra, onun yazdırdıkları da değiştirildi. Allahü teâlâya ve Peygamberlere yakışmayacak, çirkin yazılar karıştırıldı.
Muhammed aleyhisselâmın zamanından sonra, Onun ümmeti içinde câhilliğin yayılmadığını her millet biliyor. Hele müslümanlar arasında, ilim yükselmiş, büyük islâm devletleri teşekkül ederek, ilmi, fenni, adaleti, insan haklarını her tarafa yaymışlardır. Şimdi, aklı ve insâfı olan bir kimse, bu üç dîni tedkîk ederse, elbette islâmiyete tâbi olur. Çünki maksad, hak olan dîni bulmaktır. Yalan söylemek, iftirâ etmek, islâmiyette haramdır. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, ikisini de şiddet ile yasak etmiştir. Herhangi bir kimseye iftirâ etmek, büyük günah olunca, Resûlullaha iftirâ etmek, katkat daha fena, katkat daha haramdır. Bundan dolayı da, Muhammed aleyhisselâmı ve mucizelerini bildiren islâm kitaplarında, hiçbir yalan, hiçbir hatâ olamaz. Aklı olan, insâflı kimsenin, inâdı bırakıp, sonu felaket olan dîni terk etmesi ve hak ve saadet yolu olan dîne tâbi olması lâzımdır. Dünya hayatı çok kısadır. Her günü geçip hayâl olmaktadır. Her insanın sonu ölümdür. Bundan sonrası da, yâ dâimî azâb veya ebedî nîmetlerdir. Bunların vakitleri, herkese sür'at ile yaklaşmaktadır.
Ey insân! Kendine merhamet et! Aklından gaflet perdesini kaldır! Bâtılın bâtıl olduğunu görerek, ondan kurtulmaya çalış! Hakkın hak olduğunu da görerek, ona tâbi ol, sarıl! Vereceğin karar, çok büyük, çok mühimdir. Vakit ise, çok azdır. Muhakkak öleceksin! Öldüğün vakti düşün! Başına geleceklere hazırlan! Hakka tâbi olmadıkca, ebedî azâbdan kurtulamazsın! Son pişmanlık fayda vermez. Son nefeste hakkı tasdik etmek kabûl olmaz. Fakat, müslümanın günahlarına tevbe etmesi, kabûl olur. O gün, Allahü teâlâ, (Kulum! Sana akıl nûrunu vermiştim. Bunun ile, beni anlamanı, bana ve Peygamberim Muhammed aleyhisselâma ve Onun getirdiği islâm dînine îman etmeni emretmiştim. Bu Peygamberin geleceğini, Tevrâtta ve İncilde haber vermiştim. İsmini ve dînini her memlekete yaydım. İşitmedim diyemezsin. Gece gündüz, dünya kazancı için, dünya zevkleri için çalıştın. Âhirette başına gelecekleri hiç düşünmedin. Gaflet içinde iken, mevtin pençesine düştün) derse, ne cevap vereceksin?
Ey insan! Başına gelecekleri düşün! Ömrün tükenmeden, aklını başına topla! Etrâfında gördüğün, konuştuğun, sevdiğin, korktuğun kimselerin hepsi, birer birer öldüler. Birer hayâl gibi, gelip gittiler. İyi düşün! Ebedî ateşte yanmak, ne büyük azâbdır! Sonsuz nîmetler içinde yaşamak ise, ne büyük nîmettir. Bunlardan birini seçmek, şimdi senin elindedir. Herkesin sonu, bu ikisinden biri olacaktır. Bundan kurtulmak imkânsızdır. Bunu düşünmemek ve tedbîr almamak, büyük câhillik ve cinnettir. Allahü teâlâ, hepimizi akla tâbi olanlardan eylesin! Âmîn.
(Kavl-üs-sebt fî redd-i alâ deâvil-protestanet) kitabında diyor ki: Allâme Rahmetullah efendi, [Dipnot: Rahmetullah Hindî, 1306 [m. 1889] da Mekkede vefât etti.] (İzhâr-ül-hak) kitabında buyuruyor ki: İslâmiyet başlamadan evvel, hiçbir yerde, hakîkî Tevrât ve hakîkî İncîl yok idi. Şimdi mevcut olanlar, doğru ile yalan karışık haberlerden meydana getirilmiş tarih kitaplarıdır. Kur'an-ı kerimde bildirilen, Tevrât ve İncîl, şimdi mevcut olan Tevrât ve İncîl ismlerindeki kitaplar değildir. Bunlardaki bilgilerden, Kur'an-ı kerimin tasdik ettikleri doğrudur. Red ettikleri doğru değildir. Kur'an-ı kerimde bildirilmiyenleri hakkında, doğru ve yanlış demeyiz. Dört İncîlin, Allah kelâmı olduğunu bildiren, bir senet mevcut değildir. Hindistânda konuştuğu İngiliz papazı da, bunu kabûl etmiş ve mîlâdî 313 senesine kadar, dünyada meydana gelen, büyük karışıklıklarda, bu senetler gayb oldu demiştir. Horn, İncîl tefsîrinin ikinci cildinde ve tarihçi Mocheim, [Dipnot: Mocheim Johann Lorenz Von, Alman protestan papazı ve tarihçi. 1694 de Lübeckte doğdu. 1174 [m. 1755] de Göffindende öldü. En meşhûr eseri (Mukaddes İncîl tarihi)dir.] 1332 [m. 1913] baskılı tarihinin birinci cildi, 65. sayfasında ve Lardis, İncîl tefsîrinin beşinci cildi, 124. sayfasında, İncîllerde ilâveler, değişiklikler yapıldığı yazılıdır. Cîrum [Dipnot: Cîrum, Jerome Saint, İstanbulda üç sene kaldı. 382 de Romaya gitti. Papanın sekreteri oldu. Kitap-ı mukaddesi [İncîli] latinceye terceme etti. 30 Eylülde yortusu yapılır. Yaptığı terceme kiliselerin resmî kitabı oldu.] diyor ki, (İncîli [Kitap-ı mukaddesi] terceme edeceğim zaman, birbirlerine benzemediklerini gördüm). Adam Clarke, [Dipnot: Adam Clarke, 1179-1249 [m. 1760-1832] İrlandalı İncîl vâizi. Meşhûr eseri (Kitap-ı Mukaddes tefsîri)dir.] tefsîrinin birinci cildinde diyor ki, (İncîlin latinceye tercemeleri yapılırken, çok değişikliklere uğradı. Birbirine uymıyan ilâveler yapıldı). Katolik Ward, [Ward William George, 1228-1300 [m. 1812-1882], meşhûr katolik İngiliz papaz. En meşhûr eseri, (Hıristiyan kilisesinin ideali)dir.] 1841 baskılı kitabının onsekizinci sayfasında diyor ki, (Şarktaki mülhidler, İncîlin çok yerini değiştirdiler. Protestan papazları, kral birinci Jamese verdikleri raporda, duâ kitabımızdaki Zebûrlar, ibrânî olanlara benzemiyor. İlâve, çıkarma ve tebdîl olarak, ikiyüze yakın değişiklik vardır). Protestan papazları, bunu daha da değiştirdiler. Rahmetullah efendinin kelâmı burada tamam oldu. (İzhâr-ül-hak) kitabında, böyle nice misâller bildirilmektedir. İzzeddîn Muhammedînin (El-fâsılu-beynel-hak vel-bâtıl) ve Abdüllâh-i Tercümânın (Tuhfe-tül-erîb) kitaplarında da, İncîllerdeki değişikliklerin misâlleri yazılıdır.
Bütün papazlar biliyor ki, Îsâ aleyhisselâm, birşey yazmadı ve yazılı birşey bırakmadı, bir kimseye de yazdırmadı. Şeriatini yazılı olarak bildirmedi. Semaya çıkarıldıktan sonra, Îsevîler arasında ayrılıklar başladı. Birleşerek din bilgilerini tesbît etmediler. Sonradan, elliden fazla İncîl yazıldı. Bunlar arasından dördü seçildi. Îsâ aleyhisselâmdan sekiz veya oniki sene sonra, Filistinde süryânî lisanında (Matta) İncîli yazıldı. Bu İncîlin bu nüshası yoktur. Yunânî tercemesi denilen nüshası mevcûddur. (Markos) İncîli, otuz sene sonra, Romada yazıldı. (Luka) İncîli, yirmisekiz sene sonra, İskenderiyyede, yunânî olarak yazıldı. (Yuhannâ) İncîli, otuzsekiz veya altmışbeş sene sonra, Efsûs şehrinde yazıldı. Hepsinde, rivayetler ve hikâyeler ve Îsâ aleyhisselâmdan sonra hâsıl olan bazı şeyler yazılıdır. Luka ve Markos, Havârîlerden değildiler. Başkalarından işittiklerini yazdılar. Bunları yazanlar, kitaplarına İncîl demedi. Tarih kitabı dediler. Sonra terceme edenler, İncîl dediler.
İşbu (Kavl-üs-sebt) kitabı, bir protestan papazının, arabî olarak Mısrda yazıp bastırdığı (Ekavîl-ül-Kur'aniyye) kitabına cevap olarak, seyyid Abdülkâdir İskenderânî tarafından 1341 [m. 1923] senesinde yazılmış, 1990 senesinde (Hakîkat Kitabevi) tarafından, arabî (Es-sırât-ül-müstekîm) ve (Hulâsat-ül-kelâm) kitapları ile birlikte bastırılmıştır.
Türkçe (Îzâh-ul-merâm) kitabında diyor ki:
Asl İncîl, ibrânî lisanında idi ve yahudiler, Îsâ aleyhisselâmı idam etmek için, yakaladıklarında, onu imhâ ettiler. Îsâ aleyhisselâmın dâvet zamanı olan üç senede, bir sûreti yazılmamıştı. Hıristiyanlar, asl İncîli inkâr ediyorlar. Bunların İncîl dedikleri dört kitapta, hiçbir ibâdet mevcut değildir. Yalnız Îsâ aleyhisselâmın yahudilerle olan münâkaşaları yazılıdır. Hâlbuki, din kitabı, ibâdetleri bildiren kitap demektir. Tevrâta göre ibâdet ediyoruz derlerse, yevm-i septe [Cumartesi gününe] önem vermek, sünnet olmak, her sabah ve akşam ayakta duâ etmek, mâlûm günlerde oruç tutmak, kadını boşamak haklarına mâlik olmak ve hınzır eti yimemek gibi, Tevrâtın mühim emirlerini niçin yapmıyorlar? Bunların terk edilmesi için, İncîllerinde bir haber de yoktur. Hâlbuki, Kur'an-ı kerimde, her ibâdet, güzel ahlâk, hukûk, ticâret, zırâ'at ve fen bilgilerine teşvîk, uzun bildirilmiştir. Cismânî ve ruhanî her müşkilât hâl edilmiştir.
Şairler, edîbler, kâfirler, bindörtyüz seneden beri, çok çalıştıkları hâlde, Kur'an-ı kerimin bir âyetinin benzerini söyleyemediler. Kelimeleri arabî olup, her yerde kullanıldığı hâlde, bir âyetinin benzerinin söylenememesi, onun mucize olduğunu göstermektedir. Muhammed aleyhisselâmın diğer mucizeleri bitmiş, yalnız ismleri kalmış, Kur'an-ı kerim ise, her zaman ve her yerde, güneş gibi parlamaktadır. Her derde ilâc ve dermân olmaktadır. Allahü teâlâ, bütün kullarını mes'ûd etmek için, onu Habîb-i ekremine ikrâm ve inzâl buyurmuştur. Sonsuz lutf ve merhameti ile, tahrîf ve tebdîlden hıfz ve himâye eylemiştir. Diğer kütüb-i semaviyye için, böyle bir vaatte bulunmamıştır. [Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimi, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma, Cebrâîl ismindeki melek ile, parça parça, yirmiüç senede gönderdi. Birinci halîfe Ebû Bekr de, Allahü teâlânın gönderdiği bu âyetleri, bir araya cem' ettirip, yazdırdı. Böylece, (Mushaf) denilen büyük bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbî, bu Mushafın, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiğinin aynı olduğuna, sözbirliği ile karar verdi. (Rıyâd-un-nâsıhîn) 375. sayfasında diyor ki, (Kur'an-ı kerimde 6236 âyet vardır). Bazı büyük âyetler, küçük âyetlere ayrılınca, âyet adedi çoğalmaktadır. Böylece, âyet adedi 6366 olan Mushaflar mevcûddur. Muhammed aleyhisselâm, Kur'an-ı kerimin hepsini Eshâbına îzâh etti, açıkladı. İslâm âlimleri, Eshâb-ı kirâmdan işittiklerini yazdılar. Binlerce tefsîr kitapları meydana geldi ve her memlekete yayıldı. Şimdi, dünyanın her yerindeki Kur'an-ı kerimler, birbirlerinin aynıdır. Aralarında, bir harf, bir nokta bile fark yoktur.]
Bütün Peygamberlerin şeriatleri, kendi zamanlarının ihtiyaçlarına uygun olduğundan, birbirlerinden farklı idi. Fakat, hepsinde, îman edilecek şeyler aynı idi. Hepsi, Allahü teâlânın bir olduğunu, öldükten sonra, tekrar dirilmek olduğunu bildirdiler. Tesniyenin dördüncü faslının otuzdokuzuncu âyetinde (Yerlerin ve göklerin sahibi birdir, başka yoktur), altıncı faslında, (Ey İsrâîl dinle! Allahımız, Rabbimiz birdir) ve (Sıfr-ül-mülûk-i sâlis)de, Süleymân aleyhisselâm Beyt-ül-mukaddesi (Kudüsteki Mescid-i aksâyı) inşâ edince, (Ey İsrâîlin Allahı! Yerde ve göklerde, senin gibi Rab yoktur. Sen yerlere ve göklere sığmazsın. Nerde ki, bu yaptığım eve) dediği yazılıdır. (Sıfr-ül-mülûk-il-evvel)de (Samoil 1)in onbeşinci faslının 29.cu âyetinde, (Samoil) Peygamberin (İsrâîlin azîzi, yâni ilah ve mâbudu, yalan söylemez ve nedâmet etmez. Çünki O, insan değildir) dediği yazılıdır. (Eş'iyâ) Peygambere âid olduğu söylenen kitabın kırkbeşinci bâbında, (Benim Rab! Benden gayrı Allah yoktur. Nûru ve zulmeti yaratan, hayrı, şerri halk eden Ben'im) demektedir. Mattâ İncîlinin ondokuzuncu bâbında, (Bir kimse, ona dedi ki, ey iyi muallim! Ne iyilik yapayım ki, ebedî hayata nâil olayım? Ona cevap olarak, bana niçin iyi diyorsun? Birden gayrı iyi yoktur. O Allahdır. Ebedî hayata kavuşmak istersen, Onun nasihatlarını yap!) dediği yazılıdır. Markosun onikinci bâbında, (Kâtiblerden biri, birinci emir nedir) dedi. Îsâ aleyhisselâm, ona cevap olarak, (Emirlerin birincisi, Rabbimiz birdir. Bütün kalbin ile, bütün tâkatın ile, Rabbini sev!) demektedir. Muhammed aleyhisselâm da, böyle buyurdu.
Muhammed aleyhisselâmı tekzîb eden [inanmıyan] kimse, bütün Peygamberlere inanmamış olur. (Ekânîm-i selâse) denilen (Teslîs)e [üç Tanrıya] inanmak, bütün Peygamberleri tekzîb olmaktadır. Teslîs akîdesi, Îsâ aleyhisselâmın semaya urûcundan çok zaman sonra zuhûr etti. Bundan önce, (Nasârâ) da, (Tevhîd) akîdesinde idiler ve Tevrât ahkâmını icrâ ediyorlardı. Putperestlerden çoğu ve Yunan filozofları nasrânî olunca, eski îtikatlarından teslîsi de nasrânîliğe karıştırdılar. Nasârâ dînine, teslîs akîdesini ilk karıştıran, mîlâdın ikiyüz senesinde (Sebliyûş) isminde bir papaz olduğu ve bu sebeple, çok kan döküldüğü, fransızca (Kurret-ün-nüfus) kitabında ve arabî tercemesinde uzun yazılıdır. O zaman, birçok âlimler, tevhîdi müdâfea etti ve Îsâ aleyhisselâmın bir insan ve Peygamber olduğunu bildirdiler. Üçyüz senelerinde, İskenderiyyede, Aryüs, tevhîdi ilân ve teslîsin fâsid ve bâtıl olduğunu neşretti. 325 senesinde, büyük Kostantinin İznikte topladığı papazlar meclisinde, tevhîd red ve Aryüs tard [aforoz] edildi. Teslîsin üçüncü tanrısı dedikleri, (Ruh-ul-kuds)ün ne olduğunu kendileri de bilmiyorlar. Îsâ aleyhisselâm, annesi (Meryem-i azrâ)nın batnında, Ruh-ul-kudsten meydana geldi diyorlar. İslâmiyette Ruh-ul-kudsün, Cebrâîl isminde melek olduğu bildirildi. [(Îzâh-ul-merâm) kitabını, Manastırlı Abdüllah Abdî bin Destân Mustafâ beğ yazmıştır. Kendisi, 1303 [m. 1885] de vefât etmiştir. Kitap, 1288 [m. 1871] de İstanbul Edirnekapı hâricinde, Mustafâ pâşa tekkesi şeyhi Yahyâ efendi matbaasında tab' edilmiştir.]
Şemseddîn Sâmî beğ 1316 [m. 1898] tarihli [Kâmûs-ül-a'lâm) kitabında diyor ki: İslâm dîninin peygamberi, Muhammed aleyhisselâmdır. Babası Abdüllah, dedesi Abdülmuttalib bin Hâşim bin Abd-i Menâf bin Kusay bin Kilâbdır. Tarihçilere göre, mîlâdın 571. senesinde, Nisan ayının yirmisine rastlıyan, Rebî'ul-evvel ayının onikinci pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke şehrinde dünyaya gelmiştir. Annesi, Vehebin kızı Âmine, Âminenin babası da, Abd-i Menâf bin Zühre bin Kilâbdır. Kilâb, Peygamberimizin babası olan Abdüllahın büyük dedesidir. Abdüllah, ticâret için Şâma gidip, avdetinde Medîne civârında (Dar-ün-nâbiga)da vefât etti. Yirmibeş yaşında idi. Oğlunu göremedi. Beş sene, süt annesi Halîmenin kabîlesinde kaldı. Bu Benî Sa'd kabîlesi, Arabistânın en fasîh, en güzel konuşan kabîlesi idi. Bunun için, Muhammed aleyhisselâm pek fasîh konuşurdu. Altı yaşında iken, Âmine, oğlunu Medînedeki dayılarına götürüp, orada vefât etti. Dadısı, Ümm-i Eymen kendisini Mekkeye getirip, Abdülmuttalibe teslim etti. Sekiz yaşında iken Abdülmuttalib de vefât ederek, amcası Ebû Tâlibin evinde kaldı. Oniki yaşında iken, Ebû Tâlib ile, ticâret için Şâma gitti. Onyedi yaşında iken, amcası Zübeyr Yemene götürdü. Yirmibeş yaşında iken, Hadîcenin kervânı ile, ticâret için, Şâma gitti. Aklı, edebi, güzel ahlâkı ve çalışkanlığı ile meşhûr oldu. İki ay sonra, Hadîce ile izdivâç eyledi. Kırk yaşında iken, Cebrâîl isminde melek gelerek, peygamber olduğu bildirildi. En evvel Hadîce, sonra Ebû Bekr ve çocuk olan Ali ve Zeyd bin Hârise îman etti. Kırküç yaşında iken, herkesi dîne dâvet etmesi emrolundu. Müşrikler, ezâ, cefâ ettiler. Elliüç yaşında iken, Allahü teâlânın izni ile Medîne-i münevvereye hicret etti. Mîlâdın 622. senesi Eylül ayının yirminci ve Rebî'ul-evvelin sekizinci pazartesi günü, Medînenin Kubâ köyüne geldi. Hz. Ömer halîfe iken, bu senenin Muharrem ayının birinci günü, (Hicrî kamerî) sene başı kabûl edildi. Temmûz ayının onaltıncı cuma günü idi. Eylülün yirminci günü de, (Hicrî şemsî) sene başı oldu. 623. mîlâdî sene başı, hicrî şemsî ve kamerî senelerin birincisinde oldu. Kâfirlere karşı gazâ ve cihâd yapılması emredilince, hicretin ikinci senesinde (Bedr gazâsı) oldu. 950 kâfirden elli kişi katl ve 44 ü esîr edildi. Üçüncü senede (Uhud gazâsı) oldu. Kâfirler üç bin, müslümanlar 700 kişi idi. 75 Sahâbî şehit oldu. Bu senede, kadınların örtünmelerini emreden âyetler nâzil oldu. Dördüncü senede (Hendek gazâsı), beşinci senede (Benî Mustalak gazâsı) oldu. Altıncı senede (Hayber gazâsı) ve Hudeybiyede (Bî'at-ül-rıdvân) anlaşması oldu. Yedinci senede Bizans hükümdârı Kaysere ve Îrân şâhı Kisrâya islâma dâvet mektûbları gönderildi. Sekizinci senede Herakliyüsün rum ordusu ile (Mûte gazvesi) oldu ve (Mekke feth) edildi ve (Huneyn gazâsı) oldu. Dokuzuncu senede, (Tebük gazâsı)na gidildi. Onuncu senede (Vedâ' haccı) yapıldı. Onbirinci senesinde, onüç gün hummâ hastalığı olup, Rebî'ul-evvelin onikinci pazartesi günü, mescidine bitişik odasında, 63 yaşında vefât etti.
Resûlullah dâimâ güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Mübârek yüzünde nûr parlardı. Görenler, âşık olurdu. Hilmi, sabrı, güzel ahlâkı, binlerce kitapta yazılıdır. Hadîceden iki erkek, dört kız evladı oldu. Mısrlı Mâriyeden de bir oğlu oldu. Fâtımadan mâadâsı kendisi hayatta iken vefât ettiler. (Kâmûs-ul-a'lâm)ın yazısı burada tamam oldu.
İmâm-ı Gazâlî, (Kimyâ-yı seâdet) kitabında diyor ki, (Allahü teâlâ, kullarına, peygamberler gönderdi. Bu büyük insanlar vâsıtası ile, kullarına, saadete ve felakete sebep olan şeyleri bildirdi. Peygamberlerin en yükseği, en üstünü ve sonuncusu, (Muhammed) aleyhisselâmdır. Bütün insanlara, her millete peygamberdir. Dünyanın her yerinde, herkesin O yüce Peygambere inanması ve Ona tâbi olması lâzımdır).