İkinci Kısm
İNGİLİZLERİN İSLÂM DÜŞMANLIĞI
İngiliz câsûsunun, birinci kısmda bildirilmiş olan itiraflarını okuyanlar, İngilizlerin dünya müslümanları için neler düşündükleri hakkında, mâlûmat sahibi olurlar. Aşağıda, İngiliz Müstemlekeler nâzırlığının [sömürgeler bakanlığının], câsûslara verdiği emirlerin dünya müslümanları üzerinde nasıl tatbîk edildiğini ve misyonerlerin faaliyetlerini kısaca bildireceğiz.
İngilizler, mağrur ve kibrlidir. Onlar, kendi şahslarını ve vatanlarını ne kadar hurmete lâyık görürse, diğer insanları ve memleketleri de, o derece aşağı görürler.
İngilizlere göre insanlar üç kısma ayrılır: Birincisi, İngilizler olup, Allahın insân olarak yarattığı en mükemmel mahlûkun, kendileri olduğunu söylerler. İkincisi, beyaz renkli Avrupalı ve Amerikalılardır. Bunların da, hurmete lâyık olabileceklerini kabûl ediyorlar. Üçüncü kısm ise, birinci ve ikinci kısmın hâricinde kalan insânlardır. Bunlar, insân ile hayvan arasında bir mahlûktur. Bunlar, hurmete lâyık olmadıkları gibi, hürriyyet, istiklâl ve vatan bunlar için değildir. Bunlar, bilhâssa İngilizler tarafından idare edilmek için yaratılmışlardır.
İngilizler, bu gözle baktıkları müstemlekelerdeki yerli ehâli ile birlikte yaşamazlar. Müstemlekelerinin her yerinde, İngilizlere mahsûs kulüpler, gazinolar, lokantalar, hamamlar, hattâ mağazalar vardır. Yerli ehâli buralara giremez.
20. nci asır başlarında Hindistâna yapmış olduğu seferleri ile meşhûr, Fransız muharrir Marcelle Perneau (Hindistân seyâhatı notları)nda diyor ki:
(Avrupada şöhret bulmuş, hattâ bazı üniversitelerce kendisine profesörlük ünvânı verilmiş olan bir Hind âlimine, Hindistândaki bir İngiliz kulübünde buluşmak üzere söz vermiştim. Hindli gelmiş, fakat İngilizler, şöhretini bile hiçe sayarak onu içeri bırakmamışlar. Bundan haberdâr olunca, ısrârım üzerine Hindli ile kulübde görüşebildim.)
İngilizler, kendilerinden olmıyanlara hayvanlara bile lâyık olmayan muâmeleler yapmışlardır.
En büyük müstemlekeleri olup, senelerce vahşîce, sadistce zulmettikleri Hindistânın Amritsar şehrinde [m. 1919] bir gün âyin sebebi ile toplanan hindûlar, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine hurmet etmezler. Misyoner, İngiliz general Dyere şikâyette bulunur. General derhâl askerlerine emir vererek, mâbette âyinle meşgûl halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yediyüz kişi ölür. Binden ziyâde kişi de yaralanarak yerlere serilir. General bununla da iktifâ etmiyerek, ehâliyi üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Mes'ele Londraya şikâyet edilir. Hükûmet tahkîkât yapılmasını emreder.
Tahkîkât için Hindistâna gelen müfettiş, generale müdâfe'asız halka ateş açtırmasının sebebini sorunca, general, (Buranın kumandanı benim. Buradaki askerî bir icrâ'atı ben takdîr ederim. Öyle lüzûm gördüm ve emrettim.) cevabını verince, müfettiş, (Pekâlâ, ehâlinin yüz üstü sürünmesini emretmenizin sebebi nedir?) diye sorar. General, (Hindlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindû tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakâret değil, sürünmeleri Îcap ettiğini anlatmak istedim) der. Müfettiş, halkın, alış veriş için dışarı çıkmak mecbûriyetinde olduğunu söyleyince, general, (Bunlar insan olsalardı, sokakta yüzüstü sürünmezlerdi. Çünki, bunların evleri birbirine bitişik ve damları düzdür. Damlar üzerinde insan gibi yürürlerdi) cevabını verir. Generalin bu sözleri İngiliz basınında neşredilince, general kahraman ilân edilir. [Dyer, Reginald Edward Harry 1281 [m. 1864] de doğdu, 1346 [m. 1927] de İngilterede öldü. Dünya tarihine (13 Nisan 1919 da Amritsar şehrinde İngiliz zulmüne karşı meydana gelen olayları, şehri kan gölüne çevirerek bastıran meşhûr İngiliz general) diye geçti. Hindistânın her yerinde İngilizler aleyhine büyük gösteriler yapılması üzerine vazîfeden alınarak, emekliye sevk edildi. Fakat, İngiliz Lordlar kamarası Dyerin yaptıklarını medh-u senâ ile karşılayarak, ona yardım yapılmasını kararlaştırdı. İngiliz lordlarının, kontlarının diğer milletlere nasıl bir gözle baktıkları burada da açıkça görülmektedir.]
İngilizlerin, halkı beyaz renkli ve aslen Avrupalı olan müstemlekelerini idare şekli ile, halkı beyaz renkli olmıyan ve yerli ehâlînin bulunduğu müstemlekelerini idare şekli birbirinden farklıdır. Birincileri, imtiyazlı, hattâ kısmî muhtâriyete sahiptirler. İkincileri ise, zulüm altında inlemektedirler. (Dominyon) ismini verdikleri birinci kısm müstemlekeler, iç işlerinde muhtâr, dış işlerinde ise İngiltereye bağlıdırlar. Bu müstemlekelere misâl olarak, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda... v.s. gösterilebilir.
Müstemleke işleri iki nezârete tevdî edilmiştir. Bunlar, Müstemlekeler nezâreti ve Hindistân nezâretidir. Müstemlekeler nezâretinin başında, (Secretary of state for the Colonial department) (İngiliz müstemlekeler nâzırı) ünvânını taşıyan kimse bulunur. Bu nâzırın iki müsteşarı ve dört muâvini vardır. Müsteşarın biri avam kamarasından olur. Diğer müsteşar ve muâvinleri devamlıdır. İktidârın değişmesi ile bunlar değişmezler. Bu dört muâvinden biri, Kanada, Avustralya ve bazı adalar ile, ikincisi, Cenûbî Afrîka ile, üçüncüsü, şarkî ve garbî Afrika ile, dördüncüsü ise Hindistân ile meşgûl olur.
İslâm düşmanlığı, zulüm, istibdât, hîle ve hıyânet üzerine kurulan İngiliz imperatorluğu, kendisine (üzerinde güneş batmayan devlet) ünvânını vermişti. Kanada, Güney Afrika, Yeni Zelanda, Fiji, Pasifik adaları, Papua, Tonga, Avustralya, İngiliz Belucistanı, Birmanya, Aden, Somali, Borneo, Brunei, Sarawak, Hindistân, Pâkistân, Bengladeş, Malezya, Endonezya, Hong-Kong, Çinin bir kısmı, Kıbrıs, Malta, 1300 [m. 1882] de Mısr, Sûdan, Nijer, Nijerya, Kenya, Uganda, Zimbabve, Zambia, Malawi, Bahama, Greneda, Guyan, Bostwana, Gambia, Gana, Sierro Leone, Tanzanya, Singapur gibi devletler İngilizlerin hegemonyası içine alındı. Bu dünya devletleri, hem dinlerini, dillerini, örf ve âdetlerini gayb ettiler. Hem de yeraltı ve yerüstü zenginlikleri İngilizler tarafından sömürüldü.
19. yüzyıldaki isti'lâları sonunda, dünya topraklarının yaklaşık dörtte birine, dünya nüfusunun da, dörtte birinden ziyâdesine sahip ve mâlik oldu.
İngiliz müstemlekelerinin en mühimi, sertâcı, Hindistân idi. İngilizlere cihân hâkimiyetini te'mîn eden, onun, üçyüz milyondan ziyâde nüfusu [Bugün 700 milyondan ziyâdedir.] ve nihâyetsiz tabi'î servetleridir. Sâdece birinci cihân harbinde, İngiltere bu müstemlekeden, birbuçuk milyon asker ve bir milyar rupye naktî para almıştır. Bunların çoğunu Osmanlı devletini parçalamak için kullanmıştır. Sulh zamanında ise, İngilterenin muazzam sanayiini yaşatan, İngiliz iktisâdını [ekonomisini] ve mâliyesini takviye eden Hindistândır. Hindistânın diğer müstemlekelere nazaran çok önemli olmasının iki sebebi vardır. Birincisi, dünyayı sömürmelerine en büyük mani olarak gördükleri İslâmiyetin Hindistânda yayılması ve burada müslümanların hâkim olmasıdır. İkincisi, Hindistânın tabi'î zenginlikleridir.
Hindistânı muhâfaza edebilmek için, Hindistân yolu üzerinde bulunan bütün İslâm ülkelerine saldırmış, fitne ve fesat tohumları ekerek, kardeşi kardeşe kırdırmış ve bu ülkelere hâkim olarak, bütün tabî'î zenginliklerini ve millî servetlerini hep kendi memleketine taşımıştır.
Osmanlı imperatorluğundaki hareketleri titizlikle tâkîb etmek ve çeşidli siyâsî oyunlarla Osmanlıları Ruslarla harbe sokarak, Hindistâna yardım elini uzatamıyacak hâle getirip, parçalamak ve yok edip, işgâl etmek, hâin İngiliz siyâsetinin esası idi.
Hindistâna ilk ayak basan Avrupalılar Portekizlilerdir. 904 [m. 1498] senesinde Hindistânın Malabar sâhilindeki Kalküta şehrine gelen Portekizliler, ticâret ile uğraşmış ve Hindistân ticâretini ellerine geçirmişlerdi. Daha sonra, Hollandalılar Hindistân ticâretini Portekizlilerden almışlardır. Hollandalılardan da Fransızlar almışlar, fakat karşılarına İngilizler çıkmıştır.
Hindistândaki İslâm âlimlerinin büyüklerinden allâme Muhammed Fadl-ı Hak Hayrâbâdînin (Es-Sevret-ül-Hindiyye) yâni (Hindistân ihtilâli) kitabı ve bunun (El-yevâkît-ül-mihriyye) hâşiyesinde de zikrolunduğu üzere, İngilizler ilk olarak 1008 [m. 1600] de, Hindistânın Kalküta şehrinde ticârethâneler açmak için Ekber Şâhdan izin aldılar. Yine bu sene kraliçe Elizabet (East India) (Doğu Hindistân) kumpanyasının nizâmnâmesini tasdik etti. Buna göre kumpanya, İngilterede gönüllü asker toplıyarak, kendi hesabına silâhlandırmak, donanma tertîb ederek, Hindistâna askerî ve ticârî seferler yapmak imtiyazını aldı.
Ekber Şâh, bozuk îtikatlı bir kimse idi. Bütün dinleri aynı derecede tutardı. Hattâ, muhtelif dinlere mensûb âlimleri toplıyarak, bu dinlerin karışımı, umûma şâmil ve müşterek bir din kurmaya çalıştı. (Dîn-i ilâhî) ismini verdiği bu dîni 990 [m. 1582] de resmen ilân etti. Bu tarihten ölümüne kadar, bütün Hindistânda bilhâssa serâyda, İslâm âlimlerine îtibar azalmış ve Ekber Şâhın dînine temâyül edenler baştâcı yapılmıştır. İşte böyle bir zamanda, İngilizler Hindistâna girdiler. Birinci Şâh-ı Âlem Muhammed Behâdır Şâh bin Alemgîr zamanında Kalkütada arazi satın aldılar. [Dipnot: Birinci Şâh-ı âlem bin Âlemgîr 1124 [m. 1712] de vefât etti.] Bunları muhâfaza için asker getirdiler. 1126 [m. 1714] da Sultan Ferruh Sîr Şâhı tedâvî ettikleri için, bütün Hindistânda toprak satın almalarına izin verildi. 1174 [m. 1760) de tahta geçen, Şâh-ı Âlem-i Sânî, Bengâle eyâletini, ingiliz kumpanyasına kiraya verdi. Hâkimiyyetlerini Bengâlden, Orta Hindistân ve Racputânaya [Racistân] kadar genişlettiler. Hindistânın her yerinde, fitne ve karışıklıklar çıkardılar. 1218 [m. 1803] de İngilizler Şâh-ı Âlem-i Sânîyi hâkimiyyetleri altına aldılar. Delhîden teblîg ettikleri emirleri, Şâh adına çıkardılar. Bir müddet sonra, ilk defa, Şâh-ı Âlem-i Sânî ile İngiliz genel vâlîsi eşid duruma getirildi. Müslüman Hind hükümdârlarının ismlerini paralardan kaldırdılar. 1253 [m. 1837] de İkinci Behâdır Şâh hükümdâr oldu. İngilizlerin yaptıkları zulmlere dayanamayarak, 1274 [m. 1857] de, İngilizlere karşı askerlerin ve halkın teşvîki ile büyük bir ayaklanma başlattı. Böylece ismine para bastırmaya ve hutbe okutmaya muvaffak oldu ise de, buna karşı İngilizlerin tepkisi ve zulmü çok şiddetli oldu. İngiliz askerleri Delhî şehrine girince, evleri, dükkânları basıp, malları, paraları yağmaladılar. Genç, ihtiyâr, kadın erkek demeden bütün müslümanları, hattâ çocukları kılınçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunamaz oldu.
...............
İkinci Behâdır Şâhın komutanlarından Baht hân, Sultânı ordu ile birlikte çekilmeye râzı etti ise de, İngilizlerin gözüne girmek isteyen, Mirzâ İlâhî Bahş ismli başka bir komutan, Behâdır Şâha, ordudan ayrılıp teslim olursa, İngilizleri suçsuz olduğuna, zorla ayaklanmanın başına geçirilmiş bulunduğuna inandırabileceğini ve İngilizler tarafından affedileceğini söyleyerek, Behâdır Şâhı aldattı. Böylece Behâdır Şâh geri çekilen ordunun ana kısmından ayrılarak Delhînin içindeki Kal'a-i Muallâdan 10 kilometre uzaktaki Hümâyün Şâhın türbesine sığındı.
Ahlâksızlığı ve beceriksizliği ile meşhûr ve o sırada İngiliz ordusunda istihbârât subaylığı yapan meşhûr papaz Hudson, bunu Receb Ali adındaki bir hâinden öğrenerek, durumu ordu kumandanı general Wilsona bildirdi. Yakalamak için yardım istedi. Wilsonun verebileceği paralı askeri olmadığını bildirmesi üzerine, Hudson, kendisinin bu işi bir kaç kişi ile yapmasını teklîf ederek, sultanın teslim olması için canına ve âilesine dokunulmıyacağı te'mînâtının verilmesi gerektiğini bildirdi. Wilson bu teklîfi önce kabûl etmediyse de, sonradan kabûl etti. Bundan sonra 90 kişi ile Hümâyûn Şâhın türbesine giden Hudson, Sultana, oğullarına ve hânımına dokunulmayacağına dâir te'mînât verdi. Bu papaza aldanan Behâdır Şâh teslim oldu. Hudson, daha sonra sultanın iki oğlunu ve bir torununu yakalamaya çalıştı. Fakat, Sultanın iki oğlunun ve torununun kalabalık muhâfızları olduğu için, yakalayamadı. General Wilsondan, bunlara da canlarına dokunulmıyacağına dâir te'mînât aldı. Hâin Hudson, Sultanın iki oğluna ve torununa çeşidli vâsıtalarla haber göndererek, kendilerine bir zarar gelmeyeceğine dâir te'mînât verdi. Bunlar da, papazın yalanlarına aldanarak teslim oldular. Hudson, İngiliz siyâseti ve hîlesi ile kandırdığı, sultanın iki oğlu ve torununu ele geçirince, hemen zincire vurdu.
Şâhın iki oğlu ve bir torununu elleri bağlı olarak Delhîye getirirken yolda, Hudson genç şehzâdeleri soydurup, bizâtihi kendisi göğüslerine kurşun sıkarak şehit etti. Kanlarından içti. Bu genç şehitlerin cesedlerini, halkı korkutmak için kal'a kapısına astırdı. Bir gün sonra başlarını, İngiliz genel vâlisi Henri Bernarda gönderdi. Sonra, şehitlerin etinden çorba yaparak şâha ve hanımına gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına aldılar. Fakat, ne eti olduğunu bilmedikleri hâlde çiğneyemediler, yutamadılar. Kustular, çorba tabaklarını yere bıraktılar. Hudson hâini, (Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım) dedi.
1275 [m. 1858]de, tahtından zorla indirilen İkinci Behâdır Şâh, ayaklanmaya ve Avrupalıların öldürülmesine sebep olmak suçlarından muhâkeme edildi. 29 Martta ömür boyu hapse mahkûm edildi ve Hind-i Çine [Rangona] sürgüne gönderildi. 1279 [m. 1862] senesi Kasım ayında, vatanından uzak bir ülkede, Gürgânî İslâm İmperatorluğunun son sultânı Behâdır Şâh, zindanda hayata gözlerini yumdu. Allâme Fadl-ı Hak da, 1278 [m. 1861] de, Andoman adalarındaki bir zindanda İngilizler tarafından şehit edildi.
İngilizler 1294 [m. 1877] de, Osmanlı-Rus harbi sırasında, Hindistânı, İngiltere krallığına bağlı bir devlet ilân ettiler. Meşhûr İskoç mason locasına kaydlı Midhat Pâşanın Osmanlı devletini harbe sokması, İslâmiyete yaptığı zararların en büyüğü oldu. Sultan Abdülazîz Hânı şehit ettirmesi de, İngilizlere yaradı.
İngilizler, kendi yetiştirdikleri adamları Osmanlı devletinde kıymetli mevki'lere getirmişlerdi. Bu devlet adamları, ismi Osmanlı, fikri ve zikri İngiliz idiler. Bunların en meşhûrlarından Mustafâ Reşîd Pâşa son sadrâzamlığında, altı günlük sadrâzam iken, 28.10.1857 de İngilizlerin Hindistân müslümanlarına yaptığı büyük Delhî katliâmını tebrîk etti. Daha önce de, Hindistândaki İngiliz zulmüne karşı ayaklanan müslümanları bastırmak için, İngiltereden gelen yardımın Mısrdan geçirilmesi için Osmanlılardan izin istediler. Bu izin de, yine masonlar vâsıtası ile verildi.
Hindistânda İngilizler yeni mektepler açmadıkları gibi, İslâm şeriatinin temeli ve en bâriz vasfı olan bütün medrese ve sıbyan mekteplerini de kapatmışlar, halka liderlik yapabilecek bütün âlimleri ve din adamlarını şehit etmişlerdir. Hattâ, talebeleri bile katletmişlerdir. Burada 1391 [m. 1971] senesinde Hind ve Pâkistânı ziyâret eden bir ahbâbımızın anlattığı küçük bir hâtırâyı nakletmeyi uygun görüyoruz.
Hindistânda, Serhend şehrindeki İmâm-ı Rabbânînin ve diğer evliyânın “kaddesallahü sirreh” kabr-i şeriflerini ziyâretten sonra Pânipüt şehrine, oradan da Delhîye gittim. Pânipütün en büyük câmiinde Cuma namazını edâ ettikten sonra, imam bizi misafir edip, evine götürdü. Yolda kalın bir zincirle halkalarından kilitlenmiş gayet büyük bir kapı gördüm. Üzerindeki kitâbeyi okuyunca, buranın bir sübyân mektebi [ilkokul] olduğunu anladım ve imam efendiye, bu kapının niçin kilitli olduğunu sordum. İmâm efendi, 1367 [m. 1947] den beri kapalıdır. İngilizler hindûları kışkırtarak Pânipütteki bütün müslümanları, kadın-erkek, ihtiyar-çocuk demeden katlettirdiler. Bu mektep, o günden beri kapalıdır. Bu zincir ve kilit bize, İngiliz zulmünü hâtırlatır. Bizler buraya sonradan muhâcir olarak gelip yerleştik, dedi.
İngilizler, hâkim oldukları bütün İslâm memleketlerinde yaptıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm kitaplarını, İslâm mekteplerini yok ettiler. Tâm din câhili bir gençlik yetiştirdiler. 1834 de Kalkütaya gelen meşhûr ingiliz Lord Macauley, fârisî ve arabî her dürlü kitabın basılmasını ve yayılmasını, hattâ baskısına başlanılmış olanların bile baskısının durdurularak yasaklanmasını emretmiş ve İngilizler tarafından büyük destek görmüştür. Bu zulmleri de, müslümanların hâkim olduğu yerlerde, bilhâssa Bengalde titizlikle tatbîk edilmiştir.
İngilizler, Hindistânda islâm medreselerini kapatırken, sekiz adedi kızlara mahsûs olmak üzere, yüzaltmışbeş kolej açmışlardır. Bu kolejlerde yetiştirdikleri talebeleri, babalarının dinlerine ve ecdatlarına düşman etmişler, beyinlerini yıkamışlardır. Hindistânda zulüm ve vahşet yapan İngiliz ordusunun üçte ikisini, bu şekilde beyinleri yıkanmış, kendi milletine düşman edilmiş, hıristiyanlaştırılmış veya para ile satın alınmış yerli ehâlî teşkîl ediyordu.
1249 [m. 1833] kânûnları, misyonerlik faaliyetlerinin gelişmesini sağlamış ve protestan dînî teşkîlâtı Hindistânda kuvvetlenmişti. Misyonerlik faaliyetleri yayılmadan ve Hindistân tam olarak İngiliz hâkimiyyetine geçmeden evvel, İngilizler müslümanların îmanlarına saygılı davranmış, bayramlarda toplar attırmış, câmi ve mescidlerin tâmîrine yardımcı olmuş, hattâ câmi, tekke, türbe ve medreselere âid islâm vakflarında vazîfe almışlardı. 1833 ve 1838 de İngiltereden gelen emirlerle İngilizlerin bu faaliyetleri yasaklanmıştır. İngilizlerin islâm dînine hücûmlarında tatbîk ettikleri siyâsetin, evvelâ dost görünerek, yardım ederek, müslümanları sevdiklerini, islâmiyete hizmet ettiklerini, her memlekette yayıp, dünya müslümanlarını aldatmak, buna muvaffak olduktan sonra, islâmiyetin esaslarını, kitaplarını, mekteplerini, âlimlerini, yavaşca ve sinsice yok etmek olduğunu, bu faaliyetleri açıkça göstermektedir. Bu iki yüzlü siyâsetleri ile, müslümanlara en büyük düşmanlığı yapmakta, islâmiyetin kökünü kurutmaktadırlar. Daha sonra, İngilizceyi resmî lisan olarak kabûl etmek ve hıristiyanlaştırılmış yerli gençler yetiştirmek gayretleri arttı. Bu maksadlarla tamamen misyonerlerin kontrolünde olan mektepler açıldı. Hattâ, İngiliz başvekîli Lord Palmerston ve pek çok İngiliz lordları, Hindistân halkının hıristiyanlık nîmetlerinden faydalanmaları için Allahın Hindistânı, İngilizlere verdiğini söylediler.
Lord Macauley, Hindistânda kan ve renk bakımından Hindli, fakat zevk, düşünce, inanç, ahlâk ve zekâ bakımından İngiliz bir cemiyet yetiştirilmesi için çok çalıştı ve desteklendi. Böylece misyonerler tarafından açılan mekteplerde, İngiliz dil ve edebiyatı ve hıristiyanlık öğretilmesine önem verildi. Fen bilgilerine (matematik, fizik, kimyâ, v.s.) hiç önem verilmedi. Böylece İngilizce lisanından ve edebiyatından başka hiç bir şey bilmeyen hıristiyanlaştırılmış kimseler yetiştirildi. Bunlar memur olarak istihdâm edildi.
Müslüman iken dinden çıkan mürted olduğu için ve Hindûlarca, dinlerinden dönen dinsiz kabûl edildiği için, hıristiyanlaştırılan yerli gençler, âilelerinin mirasından bir hak alamıyorlardı. Misyonerler buna mani olmak için, 1832 de Bengal için, 1850 de de, umûm Hindistân için, bir kânûn çıkararak, hıristiyan olan yerli mürted ve dinsizlerin mirastan pay almasını te'mîn ettiler. Onun için Hindliler, Hindistândaki İngiliz mekteplerine, (Şeytanî Defter) ismini vermişlerdir. [Hindistânda ve Osmanlılarda resmî dâire ve kuruluşlara (Defter) denilmektedir.] 1344 [m. 1925] senesinde Hindistânı ziyâret eden Fransız muharrir Marcelle Perneau neşrettiği kitabında diyor ki: (Hindistânın birinci şehri olan Kalkütadaki sefâlet hakkında, Pâris ve Londranın civârındaki batakhâne mahalleleri aslâ bir fikir veremez. Kulübelerde insan ve hayvanlar birbirine karışmış, çocuklar ağlıyor, hastalar inliyor. Onların yanında ispirto ve esrar içmekten bîtâb kalmış insanların, ölü gibi yerlerde yattığını görürsünüz. İnsan bu kadar aç, sefîl, zayıf ve bîtâb vücûdları seyr ederken, ister istemez bunların ne iş yapabileceklerini kendi kendine soruyor.
Fabrikalara doğru koşan bunca insana, fabrikalar kazançlarının ne kadarını tediye ediyor? İhtiyâç, meşakkat, sârî hastalıklar, içki ve esrâr, zayıf, mukâvemetsiz ehâlîyi kırıyor, yok ediyor. Dünyanın hiç bir yerinde, insan hayatına karşı olan ilgisizlik, burada olduğu kadar hayâsızca olmamıştır. Hiç bir zahmet, hiç bir iş, ağır ve gayrı sıhhî kabûl edilmemektedir. İşçi ölecekmiş ne zararı var? Yarın yerine derhâl diğeri geçer. İngilizlerin burada düşündükleri yegâne şey, istihsâli çoğaltmak ve çok para kazanmaktır.)
A.B.D. eski hâriciyye nâzırı Williams Jennings Bryan, İngiliz hükûmetinin Rusyadan daha zâlim ve daha aşağı olduğunu delilleriyle zikretmekte ve (Hindistânda İngiliz Hâkimiyyeti) kitabının sonunda, (Hindistân ehâlîsinden, hayatta olanlara refâh ve saadet bahş ettiğini iddiâ eden İngilizler, milyonlarca Hindliyi mezara göndermişlerdir. Mahkemeler ve inzibât kuvvetleri te'sîs ettiklerini her yerde söyleyen bu millet, resmî bir yağmacılıkla Hindistânı tâ iliklerine kadar soymuştur. Soymak kelimesi biraz ağır ise de, İngiliz idaresinin mel'ânetini başka dürlü îzâh etmek mümkin değildir.
Hıristiyanlık iddiâ eden İngiliz kavminin vicdânı, esaret zinciri altında inleyen Hind müslümanlarının istimdâd nidâlarını duymak istemiyor.)
Mister Hodberk Keombtun (Hindlinin Hayatı) kitabında şöyle demektedir: (Efendileri [İngilizler] Hindliye zulmeder, o ise her şeyi yok oluncaya, ölünceye kadar çalışmaya, ona hizmete devam eder.) Bu sözler, insâflı hıristiyanların, İngiliz vahşetini bildiren yazılarından birkaçıdır.
İngilizlerin diğer müstemlekelerinde çalıştırılan Hindli müslüman işçilerin vaziyeti, daha da beterdi. 1834 senesinde İngiliz sanayicileri, Afrika yerlileri yerine Hind işçisi kullanmaya başladılar. Hindistândan Güney Afrika müstemlekelerine binlerce müslüman naklediliyordu. (Kuli) ismi verilen bu işçilerin vaziyeti, kölelerin vaziyetinden daha fena idi. Bunlar (İndentured Labour) (Sözleşmeli iş) denilen bir üsûle tâbi tutulur. Buna göre, (kuli) beş sene müddet ile te'ahhüt altına girmekte idi. Bu zaman içerisinde kuli, işini terk edemez, evlenemez, gece gündüz kırbaç altında çalışmak mecbûriyetindedir. Ayrıca senelik, üç İngiliz altını da vergi vermekle mükelleftir. (Bunlar (Labour in India), (Post-Lecturer in the University of New-York)un yazıları ile bütün dünyaya ilân edilmektedir.)
Meşhûr Gandi, tahsîlini İngilterede yaparak, Hindistâna dönmüştür. Hıristiyanlaştırılmış bir Hindlinin, hattâ Porbandar şehrinin baş papazının oğludur. 1311 [m. 1893] de, Hindistândaki bir İngiliz şirketi, onu Güney Afrikaya gönderdi. Oradaki Hindlilerin ne kadar ağır şartlar altında çalıştıklarını, ne kadar fena muâmele gördüklerini müşâhede edince, İngilizlerle mücâdeleye başladı. İngilizler tarafından yetiştirilmiş, hattâ hıristiyanlaştırılmış bir kimsenin oğlu olduğu hâlde, İngiliz zulmüne, vahşetine dayanamadı. İlk şöhretine de, burada kavuşmuştu.
İngilizlerin bütün İslâm âleminde tâkîb ettikleri siyâsetin temeli ve aslı şu üç kelimedir. (Parçala, hâkim ol ve dinlerini imhâ et.)
Bu siyâsetin Îcap ettirdiği hiç bir şeyi yapmaktan çekinmemişlerdir.
Hindistânda da ilk işleri, kendilerine hizmet edecek kimseler bulmak oldu. Bu kimseleri kullanmak sûreti ile fitne ateşini yavaş yavaş yaktılar. Bunun için, müslümanların hâkimiyyetinde yaşayan hindûları kullandılar. Müslümanların adaleti altında yaşayan hindûlara, Hindistânın hakîkî sahiplerinin hindûlar olduğunu, müslümanların hindû tanrılarını kurban ettiğini, buna mani olmak lâzım geldiğini telkîn ettiler. Hindûları kendi saflarına geçirdiler. Onlardan paralı askerler istihdâm ettiler. Böylece, Kraliçe Elizabetin emrettiği ordu kurmak işi teşekkül ederken, hindû cehâleti ile İngiliz İslâm düşmanlığı ve para hırsı da birleştirilmiş oluyordu. Müslüman vâlîlerle hindû mihrâcelerin araları açılarak harbler çıkarıldı. Müslümanlar içerisinde zayıf îtikatlı kimseler satın alındı.
Kendisi bir kaç kere kral nâibi ve (Hindistân teşkîlâtı) azası olan meşhûr İngiliz Sir John Strachey müslüman-hindû düşmanlığı husûsunda diyor ki: (Hâkim olmak ve tefrîka sokmak için, yapılacak her şey, hükûmetimizin siyâsetine uygundur. Hindistândaki siyâsetimizin en büyük yardımcısı, burada yan yana iki düşmanın bulunmasıdır). Bu düşmanlığı büyüten İngilizler, 1164 [m. 1750] senesinden 1287 [m. 1870] senesine kadar, devamlı hindûları desteklediler ve onlarla berâber büyük müslüman katl-i âmları yaptılar.
1858 senesinde başlayan müslüman hindû çarpışmaları büyüyerek devam etti. Hindûları müslümanların üzerine saldırtır, sonra da oturur neşe ile seyr ederlerdi. 1990 senesinde de, sırpları Bosnada müslümanlar üzerine saldırttılar. Sokaklarda müslüman çocukların, kızların, kanları akarken, ingilizler neşe ile, kahkaha ile seyr ediyorlar. Hindistânda hiç bir sene geçmemiştir ki, inek kurban etmek sebebi ile kanlı olaylar ve yüzlerce, binlerce müslümanın öldüğü fitneler zuhûr etmiş olmasın. Bu fitneyi körüklemek için, müslümanlar arasında bir taraftan inek kesmenin 7 tâne koyun kesmekten daha eftal olduğunu yaydılar. Diğer taraftan da, hindûlar arasına, inek tanrılarını ölümden kurtarmanın çok sevap olduğunu yaydılar. Bu fitneleri Hindistândan çekildikten sonra da devam etmiştir. Buna misâl olarak baş vekil Musaddık zamanında, Îrânda neşredilen (İttilâ'ât) mecmû'asında okuduğumuz bir hâdiseyi zikredelim:
(Bir kurban bayramı günü, sarıklı, sakallı, cübbeli iki müslüman, kurban etmek için bir inek alırlar. Hindû mahallesinden geçerlerken, bir hindû önlerine çıkarak, ineği ne yapacaklarını sorar. Kurban edeceklerini söylerler. Hindû, (Ey ehâlî! Yetişin tanrımızı kurban edecekler) diye bağırır. Müslümanlar da, (Ey müslümanlar, yetişin kurbânımızı elimizden alıyorlar) diye feryâd eder. Hindûlarla müslümanlar toplanırlar. Sopalarla, bıçaklarla birbirlerine saldırırlar. Yüzlerce müslüman katledilir. Fakat, ineği hindû mahallesinden geçiren iki kişinin, İngiliz sefâretine girdikleri görülür. Bu hâl gösteriyor ki, bu fitneyi çıkaranlar İngilizlerdir. Bunları yazan muharrir daha sonra, biz sizlerin bir kurban bayrâmını müslümanlara nasıl zehir ettiğinizi iyi biliyoruz demektedir.) Böyle sayısız fitneler ve zulmler ile, müslümanları imhâ etmeye çalıştılar.
Hindûların, kendilerine karşı yavaş yavaş baş kaldırdıklarını görünce, 1287 [m. 1870] den sonra da, müslümanları hindûlara karşı desteklemeye başladılar.
Kılıç ile cihâdın farz olmadığını söyleyen, İslâmiyetin haram kıldığı şeylere helâl diyen, dîni ve îmanı değiştirmeye çalışan, müslüman ismini taşıyan, Ehl-i sünnet düşmanları yetişti. Sir Seyyid Ahmed, Gulâm Ahmed Kâdıyânî, Abdüllah Gaznevî, İsmâ'îl-i Dehlevî, Nazîr Hüseyn Dehlevî, Sıddık Hasan hân Pehûpâlî, Reşîd Ahmed Kenkühî, Vahîd-üzzaman Haydar âbâdî, Eşref-Ali Tehânevî ve şâh Abdülazîzin torunu Muhammed İshak bunlardandır. Bunları destekleyerek, yeni yeni bozuk fırkaların zuhûrunu sağladılar. Müslümanların bu fırkalara uymaları için çalıştılar.
Bu fırkaların en meşhûru, 1296 [m. 1879] da kurulan (Kâdıyânîlik) olup, kurucusu olan Gulâm Ahmed; top, kılıç ile cihâdın farz olmadığını, farz olan cihâdın nasihat ile olduğunu, söyledi. İngiliz câsûsu Hempher de, Necdli Muhammede böyle söylüyordu.
Gulâm Ahmed, İsmâ'îlî fırkasından bir zındık idi. 1326 [m. 1908] de öldü. İngilizler bunu bol para ile satın aldılar. Önce (Müceddid) olduğunu, sonra, (Mehdî) olduğunu söyledi. Nihâyet, (Peygamber) olduğunu iddiâ ederek yeni bir din getirdiğini ilân etti. Aldattığı kimselere (ümmetim) dedi. Kur'an-ı kerimde, bir çok âyetlerin kendisini haber verdiğini, bütün Peygamberlerin mucizelerinden daha çok mucizesi olduğunu söyledi. Kendisine inanmayanlara kâfir dedi. Bunun fikirleri, Pencab ve Bombayda câhil halk arasında yayıldı. Bugün de, Avrupada ve Amerikada (Ahmediyye) ismi altında kâdıyânîliğin yayıldığı görülmektedir.
Sünnî müslümanlar, kâfirlere karşı silâh ile cihâdın farz olduğunu ve İngilizlere hizmetin küfür olduğunu söylüyorlardı. Bu husûsta vaaz eden, nasihat veren müslümanlara şiddetli cezâlar veriliyor, çoğu katlediliyordu. Ehl-i sünnet kitapları toplanıp imhâ edildi.
Satın alamadıkları ve kendi emellerine hizmet ettiremedikleri islâm âlimlerini, müslümanlardan uzaklaştırırlardı. Onlar idam edildikleri zaman kahraman olurlar korkusu ile, Andoman adasındaki meşhûr zindanlarda müebbed hapse mahkûm ederlerdi. Büyük ihtilâli sebep göstererek, Hindistânın her yerinden topladıkları islâm âlimlerini yine oraya göndermişlerdi. [Birinci cihân harbinden sonra İstanbulu işgâl ettikleri zaman da, Osmanlı pâşalarını ve âlimlerini Malta adasına sürgün etmişlerdi.]
İslâmiyete düşmanlıklarını, müslümanların anlamaması için, Hindistânın (dâr-ül-harb) değil, (dâr-ül-islâm) olduğuna dâir fetvâlar aldılar. Bu fetvâları her yere yaydılar.
Kendileri tarafından yetiştirilen âlim ismli münâfıklar, Osmanlı pâdişâhlarının halîfe olmadığı, halîfeliğin Kureyşlilerin hakkı olduğu, Osmanlı sultânları onu gasb ettikleri için onlara itaat edilmeyeceği fikrini yaydılar.
[(Halîfe, Kureyş kabîlesinden [onların evlatlarından] olacaktır) hadis-i şerifi, halîfe olmaya lâyık, halîfelik şartlarına mâlik olanlar arasında, Kureyşten [meselâ seyyid] de varsa, onu tercîh ediniz demektir. Bu yoksa, başkası intihâb olunur. Halîfe seçilemeyip veya seçilen halîfeyi kabûl etmeyip, kuvvet ile, şiddet ile, hükûmeti ele geçirene itaat edilir. Yeryüzünde, bir halîfe olur. Bütün müslümanların buna itaat etmeleri lâzımdır.]
Dînî tedrîsâtı yok ederek, İslâmiyeti içerden yıkabilmek için, Aligarhda İslâm bilgilerinin öğretildiği bir medrese ve Aligarh İslâm üniversitesini açtılar. Buradan din câhili ve İslâm düşmanı din adamları yetiştirdiler. Bunların İslâmiyete zararları pek büyük oldu. Burada tahsîl görenlerden seçtiklerini İngiltereye gönderirler, İslâmı içerden yıkacak bir hâle getirdikten sonra, müslümanların başına geçirirlerdi. Eyyüb hân bunlardan olup, M.Cinnahın yerine Pâkistân devlet başkanı yapılmıştır.
İngilizler, ikinci cihân harbinden gâlib çıkmış gibi görünüyorsa da, hakîkatte mağlup olmuşlardır. Çünki, kendilerinin (üzerinde güneş batmıyan ülke) ismini vermiş oldukları İngiltere, (üzerine güneşin pek doğmadığı bir ülke) hâline gelmiştir. Müstemlekelerinin çoğunu gayb etmiş, âdetâ tüyleri yolunmuş bir tavuk gibi olmuştur.
Pâkistâna devlet başkanı yaptıkları Ali Cinnâh şî'î ve İngiliz taraftârı idi. 1367 [m. 1948] de ölünce, yerine geçen Eyyûb hân mason idi. Darbe yaparak idareyi ele geçirdi. Bu kâfirin yerine gelen general Yahyâ hân da, koyu kızılbaş idi. 1392 [m. 1972] başında (Pâkistân-Hind) harbinde mağlup olup, doğu Pakistân elinden gidince, habs edildi. Yahyâ hândan sonra hükûmeti Zülfikâr Ali Butto devraldı. Bu da tahsîlini İngilterede yapmış, İngiliz ajanı olarak yetiştirilmişti. 1974 de muhâliflerinin öldürülmesini emrettiği için, idam edildi.
Zülfikâr Ali Buttoyu devirerek yerine geçen Ziyâ-ül-Hak, İslâm düşmanlarının müslümanlar için neler düşündüklerini, müslümanları ve İslâmiyeti yok etmeye çalıştıklarını anlayarak, onların arzu ettikleri şeyleri yapmadı. Vatanının fende ve teknikte, sanatta ilerlemesi için uğraştı. Ferd, âile, cemiyet ve milletin refâh ve saadetinin tek kaynağının İslâmiyet olduğunu iyi anladığı için, kânûnlarının şeriate uygun olmasını istedi. Bu istediğini Pâkistân milletine sordu. Yapılan referandumda Pâkistân ehâlîsi topyekûn müsbet rey kullandı.
İngilizlerin yetiştirdiği uşaklar, Ziyâ-ül-Hakkı bütün maiyeti ile berâber bir suikastta şehit ettiler. Sonra başbakan olan Ali Buttonun kızı Benâzir, devlet ve millet ve İslâmiyet aleyhine yaptıkları cürmlerden dolayı hapishânelere atılmış olan bütün hâinleri serbest bıraktı. Bunları devlet kademelerinin başına getirdi. Pâkistânda karışıklıklar, kavgalar başladı. İngilizlerin arzuları gerçekleşmiş oldu.
İngilizler, birinci ve ikinci cihân harbleri sonunda, birçok memleketlerde, kendi hâin plânlarını yerine getiren ve İngiliz menfaatlerini koruyan kimseleri iş başına getirdiler. Bu memleketlerin, millî marşları, bayrakları, devlet başkanları olmuş, fakat din hürriyyetine kavuşamamışlardır.
Son üç asırda , Türk ve İslâm âlemi, nerede bir ihânete uğramışsa, bunun altında mutlaka İngiltere vardır.
Osmanlı Devletini yıktılar. Osmanlı İmperatorluğu topraklarında 23 adet irili ufaklı devletler kurdular. Bunun sebebi müslümanların kuvvetli ve büyük bir devlet kurmalarına mani olmaktı.
İslâm ülkeleri diye ismlendirilen memleketler arasında devamlı birbirlerine düşmanlıkları ve harbleri kışkırttılar. Meselâ, sünnî müslümanların büyük ekseriyyeti teşkil ettikleri Sûriyede, % 9 olan nusayrîleri hâkim yaptılar. 1982 senesinde Hama ve Humus şehirlerine ordu birlikleriyle hücûm edilmiş, iki şehir yerle bir edilerek, silâhsız, müdâfe'asız sünnî müslümanlar bombalanmıştır.
Hakîkî Ehl-i sünnet âlimleri öldürüldü, İslâm kitapları hattâ, Kur'an-ı kerimler bile yok edildi. Bu İslâm âlimlerinin yerine, kendileri tarafından yetiştirilen din câhili mezhepsiz kimseleri getirdiler. Bunlardan:
(Cemâleddîn-i Efgânî) 1254 [m. 1838] de Efganistânda doğdu. Felsefe kitapları okudu. Efganistâna karşı Ruslar için câsûsluk yaptı. Mısra geldi. Mason ve mason locası reîsi oldu. Mısrlı Edip İshak, (Ed-dürer) kitabında, bunun Kâhire mason locası reîsi olduğunu yazmaktadır. 1960'da Fransada basılan, (Les franço-maçons) kitabının 127. sayfasında, (Mısrda kurulan mason localarının başına, Cemâleddîn-i Efgânî ve ondan sonra Muhammed Abduh getirildi. Bunlar, masonluğun müslümanlar arasında yayılmasına çok yardım ettiler) demektedir.
Sultan Abdülmecîd ve Sultan Abdülazîz hân zamanlarında beş defa sadr-ı a'zam olan AliPâşa, İngiliz locasına bağlı mason idi. Efgânîyi İstanbula getirdi. Vazîfe verdi. O zaman İstanbul (Dâr-ül-fünûn) yâni üniversite rektörü bulunan ve kâfir olduğuna fetvâ verilen, mason Hasen Tahsin tarafından Efgânîye bir çok konferanslar verdirildi. Hasen Tahsin de, yine İngiliz mason locasına kayıdlı sadr-ı a'zam Mustafâ Reşîd pâşa tarafından yetiştirilmişti. Sapık fikirlerini her yere yaymaya çalıştı. Zamanın şeyh-ul-islâmı Hasen Fehmi efendi, Cemâleddîni rezil etti. Câhilliğini ve zındıklığını ortaya koydu. AliPâşa, bunu İstanbuldan çıkarmaya mecbûr oldu. Mısrda ihtilâl ve dinde reform fikirleri aşılamaya çalıştı. (Arâbî Pâşa) vak'asını hazırlıyanlarla birlikte İngilizlere karşı göründü. Mısr müftîsi Muhammed Abduh ile dost oldu. Dinde reform fikirlerini ona aşıladı. Pâriste ve Londrada masonların yardımı ile mecmû'a [dergi] çıkardı. 1304 [m. 1886] de Îrâna geldi, orada da rahat durmadı. Zincirlere bağlanarak Osmanlı hudûduna bırakıldı. Bağdâda, Londraya gitti. Îrân aleyhine yazılar yazdı. Tekrar İstanbula geldi. Burada da Îrândaki Behâîler ile işbirliği yaparak, dîni siyâsete âlet etti.
Cemâleddîn-i Efgânînin, din adamı perdesi altında, İslâmı içerden yıkmak propagandalarına aldananların en meşhûru (Muhammed Abduh)dur. Abduh 1265 [m. 1849] de Mısrda tevellüd ve 1323 [m. 1905] de orada vefât etti. Bir müddet Beyrûtta bulundu. Oradan Pârise gitti. Orada Cemâleddîn-i Efgânînin, masonlar tarafından çizilen çalışmalarına katıldı. (El-urvet-ül-Vüskâ) mecmû'asını çıkardılar. Beyrûta ve Mısra gelerek Paristeki mason locasının kararlarını tatbîk etmeye çalıştı. İngilizlerin yardımı ile Kâhire müftîsi oldu. Ehl-i sünnete saldırmaya başladı. İlk iş olarak, Câmi-ül ezher medresesi ders programlarını bozmaya, gençlere kıymetli bilgilerin okutulmasını önlemeye başladı. Üniversite kısmındaki dersleri kaldırdı. Lise ve orta kısmdaki kitaplar, yüksek sınıflarda okutuldu. Bir taraftan ilmi kaldırırken, diğer taraftan İslâm âlimlerini kötüliyerek, bu âlimlerin fen bilgilerine mani olduklarını, bu bilgileri İslâma sokacağını iddiâ etti. (İslâmiyet ve nasrâniyyet) kitabında, (Bütün dinler birdir. Dış görünüşleri değişiktir) demiş, yahudi, hıristiyan ve müslümanların, birbirlerini desteklemelerini istemiştir. Londrada, bir papaza yazdığı mektûbda, (İslâmiyet ve hıristiyanlık gibi iki büyük dînin el ele vererek kucaklaşmasını beklerim. O zaman, Tevrât ve İncîl ve Kur'an birbirlerini destekleyen kitaplar olarak her yerde okunur ve her milletce saygı görür) demiştir. Müslümanların Tevrât ve İncîl okuyacakları zamanı beklemekte olduğunu ifâde etmiştir.
Câmi'ül-Ezherin müdîri (Şaltut) ile yaptığı Kur'an-ı kerim tefsîrinde, banka fâizinin meşru olduğuna fetvâ vermiştir. Daha sonra müslümanların ağır baskıları karşısında, bu fetvâsından rücû' eder görünmüştür.
Beyruttaki mason locasının başkanı Hannâ Ebû Râşid, 1381 [m. 1961] de yayınladığı (Dâire-tül-me'ârif-ül-masoniyye) kitabının 197. nci sayfasında, (Cemâleddîn-i Efgânî, Mısrda mason locası reîsi idi. Âlimlerden ve devlet adamlarından üçyüze yakın üyesi vardı. Ondan sonra, imam üstâd Muhammed Abduh reîs oldu. Abduh, büyük bir mason idi. Bunun, masonluk ruhunu arab memleketlerine yaydığını kimse inkâr edemez) demektedir.
İngilizlerin İslâm âlimi olarak Hindistânın her yerinde övdükleri kâfirlerin en meşhûrlarından biri Sir Seyyid Ahmed Hândır. 1234 [m. 1818] de Delhîde doğdu. Babası, Ekber şâh zamanında Hindistâna gelmişti. 1837 de Delhîde İngiliz mahkemesinde hâkim olan amcasının yanında kâtib olarak işe başladı. 1841 de hâkim, 1855 de ise yüksek hâkim yapıldı.
Hindistânda İngilizlerin yetiştirdiği din adamlarından biri de Hamîdullahdır. 1326 [m. 1908] de İsmâ'îli fırkasında olanların ekseriyyet olduğu Haydarâbâdda tevellüd etti. İsmâ'îli mezhebinde, koyu Ehl-i sünnet düşmanı olarak yetişti. Pâriste, CNRS ilmî araştırma azasıdır. Muhammed aleyhisselâmı, sâdece müslümanların peygamberi olarak tanıtmaya çalışmaktadır.
İngilizlerin islâmiyeti yok etme savaşında, vatanına, milletine dînine hizmet etmek isteyen müslümanları aldatmak için kullandıkları en te'sîrli silâhları, İslâmiyeti asra uydurmak, modernleştirmek, İslâmiyetin aslını ortaya çıkarmak propagandaları içinde, dinsizliği yerleştirmek idi. Büyük İslâm âlimi, Şeyh-ül-islâm Mustafâ Sabri efendi bunu çok iyi anlayanlardandı. Onun için, (Mezhepsizlik dinsizliğe kurulan bir köprüdür) buyurarak, İslâm düşmanlarının arzularını, gayelerinin ne olduğunu çok iyi anlatıyordu.
İngilizler ve islâm düşmanları, tekkeleri ve tesavvuf yollarını ifsâd etmek için de, çok çalıştılar. Şeriatin üçüncü kısmı olan ihlâsı yok etmeye uğraştılar. Tesavvuf büyükleri aslâ siyâset ile uğraşmaz, kimseden bir menfaat beklemezlerdi. Tesavvuf büyüklerinin çoğu, derin âlim ve müctehid idi. Çünki tesavvuf, Muhammed aleyhisselâmın yolunda, izinde yürümek demektir. Yâni her sözünde, her işinde, her şeyde şeriate yapışmaktır. Fakat, uzun zamandan beri, câhiller, fâsıklar, hattâ bir çok ajanlar, alçak maksadlarına kavuşmak için, tesavvuf büyüklerinin ismlerini âlet olarak kullanıp, çeşidli ocaklar kurmuş, şeriatin, dînin bozulmasına, yıkılmasına sebep olmuşlardır. Zikir, Allahü teâlâyı hâtırlamak demektir. Bu da kalb ile olur. Zikredince, kalb temizlenir. Yâni, kalbden dünya sevgisi, mahlûkat sevgisi çıkar. Allah sevgisi yerleşir. Bir çok kimselerin kadın, erkek, bir araya toplanarak hayhuy etmesi zikir değildir. Din büyüklerinin, Eshâb-ı kirâmın yolu unutuldu. Mezhepsiz ve tesavvuf düşmanı olan Ahmed İbni Teymiyye islâm âlimi ilân edildi. Bunun yolunda olarak (Vehhâbîlik) fırkası kuruldu. İngilizlerin yardımı ile, Vehhâbî kitapları bütün dünyadaki (Râbita-tül-âlem-il islâmî) dedikleri vehhâbî merkezleri vâsıtası ile her memlekete yayıldı. Her memlekette yaptıkları büyük binâlara (İbni Teymiyye medresesi) levhâları astılar. İbni Teymiyyenin kitaplarındaki sapık fikirlerle, ingiliz câsûsu Hempherin yalan ve iftirâlarının karışımına (Vehhâbîlik) denildi. Hakîkî müslüman olan (Ehl-i sünnet) âlimleri, İbni Teymiyyenin kitaplarının bozuk olduklarını bildiren çok kitap yazdılar. Bu kitaplardan biri, Somali âlimlerinden, şeyh Abdürrahmân Abdüllah bin Muhammed Herrînin (El-makâlâtüs-sünniyye fî keşfi-dalâlât-i Ahmed İbni Teymiyye) kitabıdır. Kendisi Somalide Herer şehrinde 1339 [m. 1920] senesinde tevellüd etmiştir. Kitabı 1414 [m. 1994] de Beyrutta bastırılmıştır. Bu kitapta, İbni Teymiyyeyi red eden âlimler ve bunların kıymetli kitapları uzun bildirilmektedir. İngilizler tarafından te'sîs edilen Vehhâbîlik, mezhepsizlik, reformculuk, selefiyyecilik, Kadıyânî, Mevdûdî ve Teblig-ı cemaat ismi altındaki bozuk yolların hepsinde tesavvuf düşmanlığı vardır.
İslâm düşmanları bilhâssa İngilizler, her dürlü vâsıtalar kullanarak müslümanları ilimde ve fende geri bıraktılar. Müslümanların ticâret ve sanatlarına mani olundu. İslâm ülkelerindeki güzel ahlâkı yıkmak, İslâm medeniyetini ortadan kaldırmak, gençlerin islâm ilimlerini öğrenmelerine mani olmak için içki, fuhuş, eğlence, kumar, top oyunları gibi illetler yaygınlaştırıldı. Ahlâkı bozmak için, rûm, ermeni ve diğer gayri müslim kadınlar birer ajan gibi çalıştırıldı. Bir debdebe içerisinde, moda evi, dans kursu, manken ve artist yetiştirmek gibi hîlelerle, genç kızları tuzağa düşürerek, kötü yollara sürüklediler. Bu husûsta müslüman anne ve babalara çok büyük vazîfeler düşmektedir. Yavrularını, bu kâfirlerin ellerine düşürmemek için çok uyanık olmalıdırlar.
Osmanlı devleti son zamanlarda, Avrupaya tahsîl için talebeler ve devlet adamları gönderdi. Bu talebeler ve devlet adamlarından bazıları aldatıldı, mason yapıldı. Fen ve teknik öğrenecek olanlara, İslâmiyeti ve Osmanlı imperatorluğunu yıkma teknikleri öğretildi. Bunlardan imperatorluğa ve müslümanlara en büyük zarârı dokunan kimse, Mustafâ Reşîd pâşa oldu. Londrada bulunduğu zaman azılı ve sinsi bir İslâm düşmanı olarak yetiştirildi. İskoç masonları ile el ele verdi. Sultan Mahmûd hân, mason Reşîd pâşanın ihânetlerini görerek idamını emretti ise de, ömrü vefâ etmedi. Sultanın vefâtından sonra, İstanbula dönen Reşîd pâşa ve arkadaşları, İslâmiyete ve müslümanlara en büyük zararı yaptılar.
1255 [m. 1839] de pâdişâh olan Abdülmecîd hân, henüz on sekiz yaşındaydı. Genç ve tecrübesizdi. Etrâfındaki âlimlerden, kendisini îkaz eden de olmadı. Bu hâl, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası olmuş, koca İslâm devletinde (Yok olma devri)ni başlatmıştır. Sâf, temiz kalbli pâdişah, azılı ve sinsi İslâm düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdikleri câhilleri işbaşına getirdi. Bunların devleti ve islâmiyeti içerden yıkmak siyâsetlerini hemen anlıyamadı. Bir anlatan da olmadı. İslâmiyeti yıkmak için İngilterede kurulmuş olan (İskoç mason teşkilâtı)nın kurnaz üyesi Lord Rading İstanbula, İngiliz sefîri olarak gönderildi. Mustafâ Reşîd pâşanın sadr-ı a'zam yapılması için, Lord Rading sultana çok dil döktü. (Bu aydın, kültürlü ve başarılı vezîri sadr-ı a'zam yaparsanız, İngiltere imperatorluğu ile Devlet-i aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal ve askerî sâhalarda ilerler) diyerek halîfeyi aldattı.
1262 [m. 1846] da sadr-ı a'zam olan mason Reşîd pâşa, iş başına gelir gelmez, 1253 de, hâriciyye nâzırı iken, Lord Rading ile el ele verip, hazırlamış olduğu ve 1255 de ilân ettiği (Tanzîmât) kânûnuna istinâd ederek, büyük vilâyetlerde mason locaları açtı. Câsûsluk ve hiyânet ocakları çalışmaya başladı. Gençler, din câhili olarak yetiştirildi. Londradan alınan plânlarla, bir yandan idârî, zirâî, askerî değişiklikler yaptılar. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da, İslâm ahlâkını, ecdat sevgisini, millî birliği parçalamaya başladılar. Yetiştirdikleri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupada, fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor. Yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor. Büyük fabrikalar, teknik üniversiteler, modern harb vâsıtaları kuruluyordu. Osmanlılarda bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ, Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, hesap, hendese, astronomi derslerini büsbütün kaldırdılar. Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir diyerek, bilgili âlimlerin yetişmelerine mani oldular. Sonradan gelen İslâm düşmanları da, din adamları fen bilmez, din adamları câhildir, gericidir diyerek müslüman yavrularını İslâmiyetten uzaklaştırmaya çalıştılar. İslâmiyete ve müslümanlara zararlı olan, islâmiyetin öğrenilmesine mani olan şeylere asrîlik, ilericilik dediler. Çıkardıkları her kânûn müslümanların, devletin aleyhine idi. Vatanın asl sahibi olan müslüman türkler, ikinci sınıf vatandaş hâline getirildi.
Askere gitmeyen müslümanlara, çok kimsenin ödeyemiyeceği büyük bir para cezâsı getirilmişken, gayri müslimlerden çok cüz'î bir para alındı. Bu vatanın evlatları, İngilizlerin tezgâhladıkları harblerde şehit olurken, Reşîd pâşanın ve yetiştirdiği masonların oyunları netîcesinde, memleketin sanayi ve ticâreti gayri müslimlerin ve masonların eline geçti.
İngilizler, Rus çarı birinci Nikolanın, Kudüste katoliklere karşı ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdenize inmesini istemeyen Fransa imperatoru üçüncü Bonapartı da, Türk-Rus Kırım Harbine sürüklediler. Kendi çıkarları için yaptıkları bu işbirliği, Türk milletine, mason Reşîd pâşanın diplomatik zaferleri olarak tanıtıldı. Düşmanların bu yaldızlı reklâmlar ve sahte dostluklarla örtmeye çalıştıkları imhâ hareketlerini, herkesten önce anlıyan sultan, çok zaman serâyında hüngür hüngür ağlardı. Memleketi, milleti kemiren düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Allahü teâlâya yalvarırdı. Bu sebeple, mason Reşîd pâşayı, bir kaç kere sadr-ı a'zamlıktan uzaklaştırdı ise de, kendisine (koca), (büyük) gibi ismler takan bu kurnaz adam, rakîblerini devirip, tekrar işbaşına gelmesini becerirdi. Ne yazık ki, sultan keder ve üzüntüsünden tüberküloza yakalanıp genç yaşında vefât etti. Sonraki senelerde, devlet koltuklarını kapışanlar ve üniversite hocalıklarına, mahkeme başkanlıklarına getirilenler, hep mason Reşîd pâşanın yetiştirmeleridir. Böylece (Kaht-ı ricâl) devri açılmasına ve Osmanlılara (Hasta adam) denilmesine sebep oldu.
İktisâd profesörlerinden Ömer Aksu, 22 Ocak 1989'da Türkiye gazetesinde neşredilen beyanatında, (Bizde batılılaşma hareketinin başlangıcı olarak 1839 Tanzîmât fermanı gösterilir. Biz batıdan almamız gereken şeyin teknoloji olduğunu, kültürün ise, millî olması gerektiğini görememişiz. Batılılaşma hareketine, hıristiyanlığı benimseme olarak bakmışız. Mustafâ Reşîd pâşanın İngilizlerle yaptığı ticâret anlaşması, sanayileşmemize en büyük darbeyi vurmuştur) demektedir.
Osmanlı imperatorluğunda, İskoç masonlarının hâkimiyyeti devam etti. Pâdişâhlar şehit edildi. Vatanın ve milletin hayrına olan her işe karşı çıkıldı. İsyânlar, ihtilâller birbirini tâkîb etti. Bu vatan hâinleri ile en büyük mücâdeleyi yapan Cennet mekân Sultan Abdülhamîd hân-ı sânî oldu. Bunun için, masonlar tarafından (Kızıl Sultan) ilân edildi. Sultan Abdülhamîd, imperatorluğu iktisâden yükseltiyor, pek çok mektepler ve üniversiteler açıyor, memleketi imâr ediyordu. Viyanadan başka bir eşi Avrupada bulunmıyan modern tıp fakültesi yaptırdı. 1293 [m. 1876] de Siyâsal bilgiler fakültesi yapıldı. 1297 de Hukuk fakültesi ve Sayıştayı kurdu. 1301 de yüksek mühendis mektebi ve yatılı kız lisesi kurdu. Avrupaya tahsîl için giden talebelerin masonlar tarafından aldatılmalarına mani olmak için, Avrupalı profesörler ve fen adamlarını, çok yüksek maaş vererek İstanbula getirtti. Bu üniversitelerde ders verdirdi. Kız talebelerin de, bu hocalardan fen dersleri okumasını te'mîn etti. Vatanına, milletine, dînine bağlı ilim ve fen adamları yetiştirdi. Terkos gölünün suyunu İstanbula getirtti. Bursada ipekcilik mektebini, İstanbulda Halkalı zirâat ve baytar mektebini açtırdı. Hamidiyye kâğıd fabrikası, Kadıköy havagazı fabrikası ve Beyrut limanı rıhtımını yaptırdı. Osmanlı sigorta şirketini kurdurdu. Ereğli, Zonguldak kömür ocaklarını te'sîs etti. Akıl hastahânesi ve Şişlide Hamidiyye Etfâl hastahânesi ve Dâr-ül-acezeyi yaptırdı. Orduyu yeniden kuvvetlendirdi. Zamanında dünyanın en büyük kara ordusunu te'sîs etti. Eski gemileri Halice çekip, Avrupada yeni yapılan üstün evsâflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. (İstanbul-Eskişehir-Ankara) ve (Eskişehir-Adana-Bağdat) ve (Adana-Şâm-Medîne) demiryollarını te'sîs etti. Osmanlı devletinde, dünyanın en büyük ve en uzun demiryolu şebekesi kuruldu. Cennet mekânın bu eserleri bugün bile ayaktadır. Bugün tren ile seyâhat edenler, bir baştan bir başa memleketteki bütün tren istasyonlarının Abdülhamîd hânın yaptırdığı istasyonlar olduğunu iftihâr ile görür.
Yahudiler, İngilizlerin himâyesi ve teşvîki ile Filistin topraklarında bir yahudi devleti kurmak istiyorlardı. Bu tehlikeyi ve siyonistlerin faaliyetlerini va arzularını da çok iyi bilen Abdülhamîd hân, Filistin toprağından yahudilere satılmamasını emretti. Dünya siyonizm teşkilâtının reîsi Theodor Herzl ve Haham Moşe Levi, sultan Abdülhamîdi ziyâret ederek, yahudiler için toprak satmasını istediler. Sultanın cevabı, (Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelseler ve bütün hazînelerini dökseler, size bir karış yer vermem. Ecdadımın kanlarıyla aldıkları ve bugüne kadar muhâfaza edilen bu vatan, para ile satılmaz), olmuştur.
Yahudiler, ittihât ve terakkî fırkası ile işbirliği yaptılar. Bütün şer güçler, sultana karşı birleştiler. 1327 [m. 1909] de tahttan indirilerek, bütün müslümanları öksüz bıraktılar. İttihât ve terakkînin başında bulunanlar, din düşmanlarını ve masonları devletin en yüksek mevkı'lerine getirdiler. Hattâ, Şeyh-ül-islâm yaptıkları Hayrullah ve Mûsâ Kâzım bile mason idi. Memleketi kana buladılar. Bu İngiliz uşaklarının sebep oldukları, Balkan, Çanakkale, Rus ve Filistin cephelerinde, hâince, alçakca hazırlanmış İngiliz plânları ile, Abdülhamîd hânın yetiştirmiş olduğu, dünyanın birinci kara ordusu yok edildi. Yüzbinlerce vatan evladı şehit edildi. İngilizlerin hîleleri ile, devletin başına geçen masonlar, vatanın en çok birliğe ve müdâfe'aya muhtaç olduğu bir zamanda, milleti sahipsiz bırakıp kaçtılar. Hâin olduklarını böylece de isbât ettiler.
Osmanlı imperatorluğunda açılan misyoner mekteplerinde ve kiliselerde aldatılan gayri müslim vatandaşlar, Osmanlıya karşı ayaklandırıldı. Mekteplere muallim ve kiliselere papaz ismi ile Avrupadan gelen siyah cübbeli câsûslar, gazeteciler, her geldikleri yere para, silâh ve fitne getirdiler. Büyük isyânlar oldu. Tarih sayfalarında, insanlık lekesi, vahşeti olarak duran, Ermeni, Bulgar ve Yunan mezâlimi yapıldı. Yunanlıları İzmire taşıyanlar da İngilizlerdi. Allahü teâlâ, Türk milletine merhamet buyurarak, büyük bir istiklâl mücâdelesi sonunda, bugünkü güzel vatanımız kurtarılabildi.
Osmanlı devleti parçalanınca, dünya birbirine girdi. Osmanlı imperatorluğu tampon gibi bir devletti. Müslümanlar için bir hâmî ve kâfirlerin birbirlerine girmemesi için de, bir mani idi. Sultan Abdülhamîd hândan sonra, hiç bir memlekette rahat ve huzur kalmadı. Avrupa devletlerinde, birinci cihân harbinde, sonra ikinci cihân harbinde, daha sonra da komünizm istîlâsı ve zulmü altında, kan ve katl-i âm hiç bitmedi.
İngilizlerle birleşip Osmanlıları arkadan vuranlar, hiç rahat yüzü görmediler. Sonra yaptıklarına pişman oldular. Hattâ, hutbeleri tekrar Osmanlı halîfesi adına okutmaya başladılar. İngilizler tarafından Filistine İsrâîl devleti kurulunca, Osmanlıların kıymeti anlaşıldı. Filistinlilerin İsrâîl zulmü altında hangi vahşetlere uğradıklarını gazeteler yazıyor, dünya televizyonları gösteriyor. 1990 senesinde, Mısr hâriciye nâzırı Ahmed Abdülmecîd, (Mısr en rahat ve huzurlu günlerini, Osmanlılar zamanında yaşadı) demiştir.
Hıristiyan Avrupa devletlerinin ve Amerikanın menfaatinin bulunduğu her yerde, hıristiyan misyonerleri bulunur. Misyonerler, hıristiyanlığı yaymak, hâşâ tanrı dedikleri Îsâ aleyhisselâma hizmet, huzur, sulh ve sevgi götürmek gibi sözler arkasına gizlenmiş, menfaat avcıları, huzur bozuculardır. Daha mühim vazîfeleri ise, gittikleri memleketleri hıristiyan devletlerine bağlamaktır. Misyonerler gidecekleri memleketin dillerini, örf ve âdetlerini gayet iyi öğrenirler. Her gittikleri devletin siyâsî, askerî, coğrâfî, iktisâdî ve dînî yapısını en ince teferruâtına kadar öğrenerek, hıristiyan devlete jurnal ederler. Her yerde, kendilerine dost olacak kimseleri bulur ve bunları satın alırlar. Bu kimseler, yerli ehâlînin ismlerini taşır, fakat yâ hıristiyanlaştırılmış bir câhil veya satın alınmış bir hâindir.
Misyoner olacak kimse, vazîfe göreceği memlekette yetiştirilir veya o memlekette yetişmiş bir misyoner tarafından yetiştirilir.
Mason Reşîd pâşanın hazırladığı, (Gülhâne Fermanı)ndan sonra, Osmanlı devletindeki misyoner faaliyetleri arttı. Anadolunun en güzel yerlerine kolejler açıldı. Fermandan yirmi bir sene sonra, Harputta, 1276 [m. 1859] da (Fırat Koleji) açıldı. Bu binâ yapılırken hiç bir masraftan kaçınılmadı. Bu arada misyonerler, Harput ovasında 62 merkez kurmuşlardı. 21 kilise yapılmıştı. Altmışaltı ermeni köyünden 62'sinde misyoner teşkilâtı kurulmuş ve her üç köy için bir kilise yapılmıştı. Yediden yetmişe, bütün ermeniler müslümanlara ve Osmanlıya karşı düşman edilmişti. Misyoner kadınlar da, ermeni kadınlarını ve kızlarını bu husûsta yetiştirmek için, büyük gayret sarf etmişlerdi. Meşhûr kadın misyoner Maria A.West, daha sonra neşrettiği (Romence of Missongn) kitabında, (Ermenilerin ruhuna girdik, hayatlarında ihtilâl yaptık) demektedir. Bu faaliyet ermenilerin bulunduğu her yerde yapıldı. Gâziantepte, (Antep Koleji) ve Merzifonda, (Anadolu Koleji), İstanbulda ise (Robert Koleji), bunların başlıcalarındandır. Meselâ Merzifon Kolejinde, hiç Türk talebe yoktu. 135 talebeden 108'i ermeni, 27'si de rumdu. Bunlar leylî [yatılı] olarak Anadolunun her yerinden toplanmış talebelerdi. Müdîri, diğerlerinde olduğu gibi, bir râhibdi. Bu arada, Anadolu kaynamaya başladı. Ermeni komiteciler, müslümanları insâfsızca katlediyor, müslüman köyleri yakıyor, vatanın bekçisi ve sahibi Osmanlıya hayat hakkı tanımıyordu. Bu ermenilerin tâkîbi sonucu, 1311 [m. 1893] senesinde yaptıkları büyük katl-i âmlarda komitacıların bu kolejde yuvalandıkları, bütün faaliyetlerinin hazırlığını burada yaptıkları ve reîslerinin Kayayan ve Tumayan adlı kolej muallimleri olduğu ortaya çıkarıldı. Bunun üzerine misyonerler, bütün dünyayı ayağa kaldırdılar. Bu iki hâin ermeniyi kurtarmak için, Amerikada ve İngilterede çok büyük nümâyişler tertîb ettiler. Bu sebep ile, İngiltere ile Osmanlı devletinin arası açıldı. İşin tuhafı, 1893 de, İngiliz misyonerlerin tertîb ettiği bu nümâyişlerde Merzifon Anadolu Kolejinin müdîri de, Londrada bunların içinde idi. Anadoluda, müslümanlara karşı yapılan katl-i âmlar, hıristiyan kitaplarında aksine çevrilerek, yazıldı. Bu yalanlardan biri, Beyrûtta hazırlanan (El-müncid) arabî lugat kitabında, Mer'aş kelimesinde yazılıdır.
Gâzî antebin sâbık defter-i hâkânî memuru Eyyüb Sabri efendinin 1978 de İstanbulda neşredilen (Esaret hâtıraları) kitabında diyor ki, (İngilizlere göre, müslümanlara zulüm ve hakâret etmek, millî bir vazîfedir. Yirmibinden fazla müslüman esîrin 1919 da, Mısrın Abbâsiyye hastahânesinde gözleri oyulmuş, kolları, ayakları kesilmiştir. Esîrleri anadan doğma soyarak, ingiliz binbaşının önünden geçirirlerdi. Esîrler arasından, hoca Abdüllah efendi, hiç olmazsa edeb yerlerimizi mendil ile örtmeye izin verin diyerek, çok yalvardı. İzn vermediler. Alay ettiler. Yafa belediye reîsi Ömer Baytar efendi ve Akkâ mebûsu ve dördüncü ordu müfettişi Es'ad Şâkir efendi ve bir çok âlim ve şerifler ve Nablüs idare meclîsi azasından Seyfeddîn efendi de aramızda idi. Geçmiş asırlardaki vahşetler ve Engizisyon zulmleri, ingilizlerden çektiğimiz işkenceler yanında hiç kalır. Dünyada hiçbir milletin yapamıyacağı zilleti, alçaklığı, ingilizler yaptılar).
Misyonerler 1893 senesinde ermeni vatandaşlara 3 milyon İncîl [Kitap-ı mukaddes] ve 4 milyon hıristiyanlığa âid diğer kitaplardan dağıttı. Buna göre, yeni doğan çocuklar da dahil, her ermeniye 7 kitap verilmiş demekti. Sâdece Amerikan misyonerleri senede 285.000 dolar harcıyorlardı.
Misyonerlerin bu muazzam parayı, din gayreti ile harcadıklarını düşünmek de saflık olur. Çünki, misyonerler için din bir ticârettir. Bu parayı Anadoluya, İslâmı yıkmak, Osmanlıyı ortadan kaldırmak için sarf eden misyonerler, Türkler, ermenileri katlediyor, onlara yardım edelim propagandaları ile, yüzlerce mislini toplamışlardı.
Yine o senelerde, kolejlerde, kiliselerde, misyonerlerin aldatması ve teşvîki ve ingiliz ordusunun muazzam yardımı ile, rum vatandaşlar da, Atinada ve Yeni-şehirde isyân ederek, yüzbinlerce müslümanı, çocuk, kadın demeden, vahşiyâne katlettiler. Bu isyân, Edhem pâşanın emrindeki kuvvetlerle, 1313 [m. 1895] senesinde tenkil [men ve izâle] edildi. Bu zafer, yalnız yunanlılara karşı değil, bunları kışkırtan ingilizlere karşı kazanıldı.
İngiltere devletini idare eden üç temel unsur, (Kral, Parlamento ve Kilise, yâni West Minister)dir. 918 [m. 1512] senesine kadar parlamento ve kralın serâyı, West Ministerin içerisinde idi. 1512 deki büyük yangından sonra kral (Buckingham Serâyına) taşınmış ve parlamento ile kilise aynı çatı altında kalmıştı. İngilterede kilise ile devlet iç içedir. Kral ve kraliçelere, kilisede baş papaz tarafından taç giydirilir.
İngiliz merkez istatistik bürosu tarafından yayınlanan (Cemiyet temâyülleri) ismli rapora göre, her yüz İngiliz bebekten yirmi üçü, gayri meşru ilişkiler sonucu dünyaya gelmektedir.
7 Mayıs 1990 tarihli bir İstanbul gazetesinin, İngiliz polis kurumu Scotland Yard tarafından neşredilen istatistiğe dayanarak verdiği haberde, Londrada can güvenliğinin kalmadığı, bilhâssa kadınlar için, çok tehlikeli bir şehir hâline geldiği bildirilmektedir. İngiliz polisinin raporuna göre, son on iki ayda, başta ırza tecâvüz ve soygun olmak üzere, bütün suçlarda artışlar olmuştur.
Bütün dünyada ve bütün dinlerde âile, meşru olarak kadın-erkek berâberliğidir. İki erkeğin livâta yapmasını, İngiliz kânûnları himâye etmektedir.
12 Kasım 1987 tarihli bir İstanbul gazetesinde, (İngiliz ordusunda skandal) başlıklı haberde, kraliçe ikinci Elizabethin muhâfız alayına yeni katılan erlerin ırzlarına, nâmuslarına tecâvüz edildiği ve sadistçe işkence yapıldığı yazılıdır.
28 Aralık 1990 tarihli Türkiye gazetesinde neşredilen bir araştırma yazısında, İngiltere kiliselerinde bile Lûtî sayısının % 15'i bulduğu, Lordlar ve Avam kamarasında ise, bu sayının, daha da yükseldiği bildirilmektedir. Ahlâksızlık, İngiliz kabinesine kadar sıçramış, Profümo skandalı gibi hâdiseler ortaya çıkmıştır. Avrupada Lûtîlerin teşkîlatlandığı ilk ülke, İngilteredir. Bu ahlâksızlıkların yapıldığı yerlerde bile, İngilizin İslâm düşmanlığı göze çarpar. Londranın arka sokaklarında fuhuş, livâta ve her dürlü rezâletin yapıldığı yerler, İslâmiyette mübârek olan yeşil renk ile boyandığı gibi, bu habâset yuvalarının kapısına (Mekke) levhası asılmıştır.
İngiliz (Guardian gazetesi), 200 bin kız çocuğunun büluğ çağına gelince, babası tarafından tecâvüz edildiği için, mahkemeye mürâce'at ederek, koruma istediğini yazmıştır. BBC televizyonu ise, haberinde, mahkemeye şikâyet etmiyenlerin 5 milyon olarak tahmîn edildiğini söylemiştir.
İngiltere, toprak dağılımı bakımından da, dünyanın en adaletsiz yapısına sahiptir. İngiliz köylüsünün, toprak reformları için, Lordlarla verdiği mücâdeleler, tarihlerde yazılıdır. Bugün bile, İngiltere toprağının % 80'inin imtiyazlı sınıf denilen azınlığın elinde olduğu bir hakîkattir.
31 Mayıs 1992 pazar tarihli Türkiye gazetesinde diyor ki, (İngilterede iktisâdî tahrîbât sebebi ile, hâsıl olan işsizlik ve sefâlet, intihârları artırmaktadır. İngiliz tıb mecmûası (British medical) deki, Oksford hastahânesi iki doktorunun tedkîkinde, her sene yüzbin ingilizin intihâra teşebbüs ettiği, bunlardan 4500 ünün öldüğü tesbît edilmiştir. Bunların yüzde 62 si genç kızdır). Jetleri, bombaları, füzeleri ile, her sene yüzbinlerce müslümanı şehit eden, yüzbin vatandaşını da, intihâra sevk eden, ingilizler gibi hâin, zâlim, vahşî bir devlet görülmemiştir.
İrlanda ise, İngilterenin başına belâ olmuştur. Kendi kazdıkları hıyânet çukurlarına, kendilerinin düştüğü günleri inşâallah hep berâber göreceğiz.
Kitabımızın ikinci kısmını, mübârek ismi ile bereketlenmek için, İngilizler hakkında, efrâdını câmi, ağyârına mani en güzel tarifi yapmış olan, Seyyid Abdülhakîm Arvâsînin şu sözleriyle bitiriyoruz:
(İslâmın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslâmiyeti bir ağaca benzetirsek, başka kâfirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslümanlar da, bunlara düşman olur. Fakat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder. Besler. Müslümanlar da, onu sever. Fakat, gece kimse anlamadan köküne zehir sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir daha süremez. Vah vah çok üzüldüm, diyerek müslümanları aldatır. İngilizin, İslâma böyle zehir salması demek, para, mevkı' ve kadın gibi, nefsânî arzular karşılığında satın aldığı yerli münâfıkların, soysuzların elleri ile, İslâm âlimlerini, İslâm kitaplarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır.)