MÛSEVÎ DÎNİ VE YahudİLER
Mukaddes kitaplar, tarihi vesikalar ve günümüze kadar gelmiş olan eserler incelenirse, (Tek Allah)a îmanı emreden din yâni islâmiyet, Âdem aleyhisselâm zamanından beri vardı. İnsanlar dünyaya geldikten sonra, Âdem aleyhisselâmdan İbrâhîm aleyhisselâma kadar geçen zaman içinde, birçok Peygamberler gelmişse de, bunlara büyük kitaplar gönderilmemişti. Allahü teâlâ bunlara küçük (Suhuf)lar [risâleler] göndermişti. Meşhûr yüz suhuftan onu İbrâhîm aleyhisselâma gönderilmiştir. Tarihçilere göre, İbrâhîm mîlâddan 2122 sene evvel Fırat ile Dicle arasında bulunan bir kasabada doğmuş ve bir rivayete göre de, 175 sene yaşadıktan sonra, Kudüs civârında (Halîlürrahman) kasabasında vefât etmiştir. Marston adlı yazarın yayınladığı, (La Bible a dit vrai = Mukaddes kitap doğruyu söyliyor) ismindeki kitabın anlattığına göre, son zamanlarda, bu yerlerde, İbrâhîm aleyhisselâma âid pekçok eşya bulunmuş ve Onun mezkür zamanlarda yaşadığı kat'î olarak meydana çıkmıştır. İbrâhîm aleyhisselâmın üvey babası (Âzer)dir. Kendisi çocuk iken ölmüş olan hakîkî babası (Târuh)dur. Âzer, put yapan bir sanatkâr idi. İbrâhîm aleyhisselâm daha çocuk iken, putlara ibâdet edilemiyeceğini anlamış, üvey babasının yaptığı putları parçalamış ve bulundukları memleketin, yâni Bâbilin hükümdârı olan Nemrûdu îmana dâvet etmeye başlamıştır. Nemrûd, zâlim ve gaddar bir hükümdârdı. Bir rivayete göre Nemrûd ismi, onun hakîkî ismi değil, [fir'avn gibi] bir ünvânı idi. Nemrûd, küçük bir çocukken burnuna bir yılan yavrusu kaçmış, bu yüzden son derecede çirkinleşmişti. Babası bile onun yüzünü görmeye tehammül edememiş ve öldürmeye karar vermişti. Fakat, annesinin yalvarması üzerine, onu bir çobana teslim etmiş, çoban da, onun çirkin yüzüne bakmaya dayanamadığından, onu dağ başında bırakmış, dağda Nemrûd isminde bir dişi kaplan, çocuğu emzirerek, onun yaşamasına sebep olmuştur. Nemrûd ismi, bu kaplandan gelmektedir. Babası öldükten sonra, hükümdârlığa geçen Nemrûd, kendisini ilah zannediyor ve bütün halkın kendisine tapmasını istiyordu. İbrâhîm, bu yüzü gülmez, azılı kâfiri hak dîne dâvet etti. Kavmini de putlara ve Nemrûda tapmaktan vazgeçirmeye çalıştı. Fakat îman etmediler. O zaman kavmi olan Keldânîler âdetleri üzere senede bir gün hepsi bir yere toplanır bayram yapar ve sonra puthâneye gider, putlara secde eder, sonra da evlerine dönerlerdi. Böyle bir bayram günü, İbrâhîm aleyhisselâm puthâneye girip, bir balta ile bütün küçük putları kırdı. Baltayı da, en büyük putun boynuna astı ve oradan uzaklaştı. Keldânîler puthâneye girince bütün putların kırıldığını gördüler ve bunu yapanı yakalayarak cezâlandırmak istediler. İbrâhîm aleyhisselâmı getirip, bu işi sen mi yaptın dediler. İbrâhîm, (Kendisi dururken küçük putlara tapınılmasını istemediği için, boynunda balta asılı duran büyük put yapmıştır. İnanmaz iseniz kendisine sorunuz) buyurdu. Kavmi, (Putlar konuşmaz ki, sen onlara sor diyorsun) dediler. Bunun üzerine İbrâhîm, (O hâlde konuşamıyan ve kendilerini kırılmaktan kurtaramıyan putlara niçin ibâdet edersiniz. Size ve taptığınız putlara yazıklar olsun) diyerek kavmini putlara tapınmaktan vazgeçirmeye çalıştı ise de, bir faydası olmadı. Bu hâl Enbiyâ sûresi 52. âyeti ve devamında beyan buyrulmuştur. Nemrûda haber verdiler. Nemrûd, İbrâhîm aleyhisselâmı görmek istedi. İbrâhîm aleyhisselâm Nemrûdun yanına girince secde etmedi. Nemrûd niçin secde etmediğini sorunca, (Beni yaratan Allahü teâlâdan başkasına secde etmem) buyurdu. Nemrûd İbrâhîm aleyhisselâmın delîllerine cevap veremeyip red etti. İbrâhîm, Allahü teâlânın bir, ebedî, ezelî, her şeye hâkim ve mâlik olduğunu, Nemrûdun ise âciz, zayıf bir insan ve mahlûk olduğunu söyledi. Buna çok kızan Nemrûd, yanındaki kimselerin de teşvîki ile, İbrâhîm aleyhisselâmı ateşe atmaya karar verdi.
Kur'an-ı kerimde İbrâhîm aleyhisselâmın Nemrûd ile konuşmaları haber verilmiştir. Bekara sûresinin 258. âyetinde meâlen, ([Ey habîbim] Allah, kendisine mülk, saltanat verdiği için azarak, İbrâhîm ile Rabbi hakkında cidâl eden, tartışan kimsenin [Nemrûdun] haberini işitmedin mi?İbrâhîm, benim rabbim hem öldürür hem diriltir deyince, [Nemrûd], ben de diriltir ve öldürürüm demişti. İbrâhîm, Allah güneşi şarktan getiriyor, sen de garbdan getir deyince kâfir şaşırıp kaldı. Allahü teâlâ zulmeden kimseleri doğru yola kavuşturmaz) buyurulmuştur.
Ateşe atılması Saffât sûresinde ve Enbiyâ sûresinde bildirilmiştir. Saffât sûresinin 97. âyetinde meâlen, (Kâfirler, İbrâhîm için bir binâ yapıp içine ateş yaktıktan sonra İbrâhîmi onun içine atın dediler) buyurulmuştur. Fakat, bir binâ yapılıp oradan İbrâhîm ateşe atılınca, ateş bir gül bahçesi oldu. Bir rivayete göre, ateş içi balık dolu bir havuz hâline geldi.Balıklar odunlardan meydana geldi. Kur'an-ı kerimde, Enbiyâ sûresi 68, 69 ve 70. âyetlerinde meâlen, (Kâfirler, şâyet bir iş yapacaksanız İbrâhîmi ateşte yakınız. Böylece ilahlarınıza yardım etmiş olursunuz dediler. Biz de, Ey ateş! İbrâhîme karşı serin ve selâmet ol dedik. İbrâhîme [böyle] bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz kendilerini daha ziyâde hüsrâna düşenlerden kıldık) buyuruldu. Kur'an-ı kerimde Nemrûd ismi geçmez. Fakat, bu ism Tevrâtta [Kitap-ı Mukaddesin “Eski ahd” kısmında] vardır. Bugün, Urfa vilâyetimizde (Ayn-ı Zelîka) veya (Halîlürrahman) isminde 50x30 metre ebatında bir havuz vardır. Buranın İbrâhîm aleyhisselâmın ateşe atıldığı yer olduğu, balıkların odunlardan meydana geldiği iddiâ olunmakta ve kimse bu balıklara dokunmamaktadır.
İbrâhîm aleyhisselâm iki defa evlendi. Birinci zevcesi Sâre (Sâra) 70 yaşına geldiği hâlde çocuk sahibi olamamıştı. Bunun üzerine, İbrâhîm Mısrda Fir'avnın hediye ettiği Hâcer isminde bir câriyeyi ikinci zevce olarak aldı. Bundan İsmâ'îl aleyhisselâm doğdu. Bunun üzerine Sâre, Allahü teâlâya kendisine de bir çocuk vermesi için duâ etti. Allahü teâlâ, ona da bir çocuk ihsân etti. Bu da, İshak aleyhisselâm idi. İsmâ'îl aleyhisselâm, Arabların, İshak aleyhisselâm da, İbrânîlerin ceddi oldu. Yâni, Arablarla İbrânîler [yahudiler], aynı babadan, fakat ayrı analardan gelme kardeştirler. İbrâhîm Muhammed aleyhisselâmın dedelerindendir.
İbrâhîme, 90 yaşında peygamber olduğu bildirildi. Onun dîni, Allahü teâlânın tek olduğunu bildiriyordu. Kur'an-ı kerimde Âl-i imrân sûresi 67. âyetinde meâlen, (İbrâhîm yahudi ve hıristiyan değildi. O Allahü teâlâya teveccüh etmiş [Hanîf] ve Ona teslim olmuş bir müslüman idi) buyurulmuştur.
Yahudi dîninin esasını teblîg eden [ortaya koyan] Mûsâdır. Mûsâ mîlâddan tahmînen 1705 sene evvel Mısrda Memfis (Memphis) şehrinde tevellüd etti. Asl tevellüd tarihi üzerinde muhtelif rivayetler olduğu için, o zaman Mısrda hangi Fir'avn hükm sürdüğü kat'î malûm değildir. Fir'avn rü'yâsında, o sene doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldüreceğini görmüş olduğundan, o sene doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmişti. Bunun için, Mûsâ aleyhisselâmın annesi, çocuğunu bir tabuta [tahta bir sandığa] koyarak, Nil nehrine bıraktı ve Allahü teâlâya emânet etti. Bu sandık, fir'avnın zevcesi tarafından bulundu. Fir'avn de çocuğu gördü. Fakat, sandık su üzerinde görüldüğü zaman, zevcesinin kendisine, (Bu sandıkta mal varsa, senin, can varsa, benim olsun) diye yaptığı teklîfi kabûl etmiş olduğundan, bir şey yapamadı.
Mûsâ ismi (Sudan kurtarılmış) mânasına gelmektedir. Hıristiyanlar (Moşe) ve (Möis) diyor.Mûsâ aleyhisselâmın annesi, kendisini süt anne olarak fir'avnın sarayına aldırttı ve çocuğunu büyüttü. Kırk yaşına gelince, akrabâlarını öğrenip, onların yanına gitti. Kendisinden üç yaş büyük olan Hârûn ile buluştu. Mûsâ, İbrânîlere karşı yapılan haksızlıklara isyân etti. Onları himâye etti. Bir gün, bir Mısrlı kâfirin [kıptînin] Benî İsrâîlden birine işkence ettiğini gördü.Kurtarırken kıptî öldü. Hâlbuki sâdece kıptînin zulmüne mani olmak istemişti. Bunun üzerine, Mısrdan hicret etmek zorunda kaldı. Medyen şehrine gitti. Orada, Şu'ayb aleyhisselâma, 10 sene hizmet etti. Kızı Safûrâ (Tsippore) ile evlendi. On sene sonra, tekrar Mısra döndü. Mısra dönerken, Tûr dağına uğradı. Orada, Allahü teâlânın kelâmını işitti. Bu esnâda kendisine risâlet [peygamberlik] verildi. (Allahü teâlânın bir olduğu, fir'avnın tanrı olmadığı) ve birçok şeyler bildirildi. Mısra, fir'avna geldi. Onu dîne dâvet etti. Onu, tek mâbuta inanmaya çağırdı. Benî İsrâîle serbestlik verilmesini istedi. Fir'avn kabûl etmedi. (Mûsâ büyük sihirbazdır. Bizi aldatıp, memleketimizi elimizden almak istiyor) dedi. Yanındaki vezîrlere sordu. Onlar da, (Sihirbazları topla, Onu mağlup etsinler) dediler. Sihirbazlar geldiler.Mısr halkının önünde iplerini yere attılar. Her ip yılan görünüp Mûsâ aleyhisselâma doğru yürüdü. Mûsâ aleyhisselâm elindeki asâyı yere atınca, büyük bir yılan olup, bütün ipleri yuttu. Bunun üzerine sihirbazlar, şaşırdılar, (Bu zat doğruyu söyliyor) diye Ona îman ettiler. Bu vak'a, Kur'an-ı kerimde, A'râf sûresinde, 111-123 üncü âyetlerde zikredilmektedir. Fir'avn, bunun üzerine, büsbütün kızdı. (O, sizin ustanız imiş. Ellerinizi, ayaklarınızı keseceğim. Hepinizi hurma dallarına asacağım) dedi. (Biz Mûsâya inandık. Onun Rabbine sığınıyoruz.Yalnız Onun af ve merhametini isteriz) dediler. Fir'avn, benî İsrâîlin Mısrdan ayrılmasına izin vermiyordu. Çünkü, benî İsrâîl Mısrdan ayrılınca kendinin ve kavminin kullanmakta oldukları bu hizmetcilerini, kölelerini kaybetmiş olacaklardı. Kâfirlerin suları kan oldu. Kurbağa yağdı. Cilt hastalıkları ve üç gün karanlık oldu. Fir'avn, bu mucizeleri görünce korktu. İzn verdi. Mûsâ aleyhisselâm, benî İsrâîl ile, Mısrdan çıkıp, Kudüse doğru giderken, fir'avn pişman oldu. Askerleri ile arkalarına düştü. Süveyş körfezi açılıp, müminler karşıya geçti. Fir'avn geçerken, deniz kapandı. Fir'avn askeri ile birlikte boğuldu. Mûsâ, bu büyük hicret esnâsında,Tûr dağında Allahü teâlâya çok yalvardı. Zat-ı ilâhiyyeyi görmek istedi. Allahü teâlâ, Onun yalvarmasını kabûl etmedi. Fakat, onunla, (Tûr-i Sînâ)'da tekrar konuştu. Mûsâ Tûr-i Sînâ'da 40 gün 40 gece kaldı ve oruç tuttu. Allahü teâlâ, Ona, Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile Tevrâtı levhalar üzerinde yazılmış olarak gönderdi. Kendisine îman edenlerin tâbi olmaları için ayrıca, on levha üzerinde yazılı, on emir verilmişti. Tâ o zamandan beri yahudi kitaplarında ve Tevrâtın Tesniye kitabı 5. bâbının 6. âyeti ve devamında ve Hurûcun [Çıkış] 20. bâbının başında zikredilen (Evâmir-i aşere) [On emr] aşağıda yazılıdır:
1 - Seni Mısr diyârından, esîrlik evinden çıkaran Allah benim.
2 - Benden başka tanrın olmıyacak. Ne gökte, ne yerde, ne de yer altında bulunan şeylerden hiçbirinin sûretini, oyma put yapmıyacaksın. Hiçbir sûrette onlara tapmıyacaksın.
3 - Allahın ismini boş yere ağzına almıyacaksın.
4 - Haftanın altı gününde çalışacak, yedinci günde istirâhat edeceksin. Cumartesi [Sebt] gününü dâimâ hâtırlayıp, onu kudsî kılacaksın.
5 - Anne ve babana hurmet edecek, itaat edeceksin.
6 - Adam öldürmiyeceksin.
7 - Zinâ [Allahü teâlânın yasak ettiği cinsî mukârenet] yapmıyacaksın.
8 - Kimsenin malını çalmıyacaksın.
9 - Komşuna yalan şehâdette bulunmıyacaksın.
10 - Komşunun zevcesine, evine, tarlasına, kölesine, câriyesine, öküzüne, eşeğine ve hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.
Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i Sînâdan geri döndüğü zaman, kardeşi Hârûn aleyhisselâma emânet ettiği kavmin hak yoldan ayrıldıklarını ve bir altın buzağı heykeli yaparak, buna tapmaya başladıklarını dehşet ile gördü.Mûsâ aleyhisselâm, gösterişli ve heybetli, keskin bakışlı bir zat idi. Kendisi ile karşılaşanlar üzerinde büyük bir te'sîr yapıyordu. Fakat bir yaşında iken, Fir'avnın incilerle süslü sakalını yolarak, kızdırmıştı. Zevcesi Âsiye hâtunun şefaati ile, öldürmeden önce, imtihan etmişti. İçinde altın ve ateş bulunan tepsiyi önüne koydukta, elini altına uzatırken, Cebrâîl aleyhisselâm ateş tarafına döndürmüş, ateşi ağzına götürünce, dilinin ucu yanarak, ateşi atmıştı. Bu sebep ile önceleri konuşması kusurlu idi. Onun için, halka hitâb etmek Îcap edince bu işi çok düzgün konuşan kardeşi Hârûn aleyhisselâma bırakırdı. Fakat, Peygamber olunca, bu kusuru zâil oldu. Kendisine Hârûn aleyhisselâmdan daha güzel konuşmak ihsân olundu. Kendisi Tûr-i Sînâda iken,Hârûnun güzel sözleri kavminin doğru yoldan çıkmasına mani olamamıştı. Mûsâ aleyhisselâm, tekrar Tûr dağına giderek, Allahü teâlâdan, ümmetini affetmesini diledi. Ümmeti de, tevbe ettiler. Bunları alarak, Allahü teâlânın vaat ettiği, (Arz-ı mev'ûdu) bulmak için, çöllere girdi. Tâm 40 sene Tîh sahrâsında kaldılar. Çölde Allahü teâlâ, onları kudret helvası (Men)ve bıldırcın eti (Selvâ) ile besledi.Mûsâ aleyhisselâm”, Arz-ı mev'ûdün görülebildiği Erîha şehri karşısında bulunan dağdaki Nebo tepesine kadar geldi ve orada, bir rivayete göre 120 yaşında vefât etti. Kardeşi Hârûn aleyhisselâm ise, ondan 3 sene evvel ölmüş bulunuyordu. Arz-ı mev'ûda ve Arz-ı mev'ûdda bulunan Erîha şehrine girmek kendisinden sonra gelen Yûşâ' Peygambere nasip oldu.
[Büyük islâm tarihçisi ve hukukcusu Ahmed Cevdet pâşa, (Kısas-ı Enbiyâ) kitabında diyor ki [Cevdet pâşa Lofcalıdır. 1312 [m. 1894] de İstanbulda vefât etti.]:
İbrâhîm aleyhisselâmın oğlu, İshakın oğlu, Ya'kûb idi. Bunun asl ismi (İsrâîl) idi. Bunun soyundan olanlara, (Benî İsrâîl)denildi ki, (İsrâîl oğulları) demektir.Ya'kûb aleyhisselâmın oniki oğlundan biri olan Yûsüf aleyhisselâm da peygamber idi. Yûsüf aleyhisselâmdan sonra, Benî İsrâîl, Ya'kûb ve Yûsüf aleyhimesselâmın şeriatlerine uyarak Mısrda yaşadılar.Mısrın eski ehâlisi olan (Kıbt) kavmi ise, yıldızlara ve putlara, yâni heykellere taparlardı. Benî isrâîli köle gibi kullanırlardı. Benî İsrâîl, Fir'avnların işkencelerinden kurtulup, dedelerinin yurdu olan (Ken'ân) diyârına gitmek isterlerdi. Fakat, Fir'avnlar müsâade etmezdi. Çünkü, Benî İsrâîle ağır işler yaptırıyor, yeni yeni şehirler ve binâlar inşâ ettiriyorlardı. İmrân oğlu Mûsâyı annesi sandığa koyup Nil nehrine attı. Fir'avnın zevcesi (Âsiye), bunu alıp oğul edindi. Mûsâ aleyhisselâm kaza ile bir kıbtîyi öldürünce, Mısrdan hicret edip (Medyen) şehrine geldi. Burada on sene kaldı. Şu'ayb aleyhisselâmın kızı ile Mısra döndü. Yolda (Tûr) dağına uğradı. Burada Allahü teâlâ ile konuşmak ile şereflendi. Kendisine Peygamberlik verildi. Fir'avnı dîne dâvet etmesi emrolundu. Îman etmedi. Mûsâ aleyhisselâm Benî İsrâîli toplayıp Mısrdan çıktılar. (Süveyş) denizinden geçerek (Erîha) beldesine doğru yürüdüler ise de, Benî-İsrâîl biz gidemeyiz, (Amâlika) ile harp edemeyiz dediler. Bunlara bedduâ etti. Kendinden üç yaş büyük olan kardeşi Hârûn aleyhisselâmı bunlarla bırakıp (Tûr-i Sînâ)ya gitti. Allahü teâlâ ile yine konuştu. Kendisine (Tevrât) kitabı verildi. Kavmi tevbe edip Lût gölünün cenûbuna geldiler.Şerîa nehrinin şark tarafına Erîha şehrine karşı yerleştiler. Yûşâ' aleyhisselâmı yerine vekîl bırakıp vefât etti.
(Mir'ât-ı Kâinât)da diyor ki, (Mûsâ üç kere Tûr dağına gitti. Birinci gidişinde, kendisine risâlet verildi. İkincisinde, (Tevrât-i şerif) ile (Evâmir-i aşere) nâzil oldu. Tevrât kırk cüz idi. Her cüzde bin sûre, her sûrede bin âyet vardı. Şimdi, elde bulunan Tevrâtlarda bu kadar âyet yok.Çünki, Tevrâtın ve İncîlin sonradan tahrîf edildiklerini, değiştirildiklerini Kur'an-ı kerim haber vermektedir. Cebrâîl aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma getirdiği Tevrâtı yalnız Mûsâ, Hârûn,Yûşa' ve Uzeyr ve Îsâ aleyhimüsselâm ezberlemiştir.)
(Kâmûs-ül-a'lâm)da diyor ki, (Âsûrî hükümdârı Buhtunnasar, Kudüsü alıp, Mescid-i aksâyı yıktığı zaman, Tevrât nüshalarını yaktı. Yetmişbin yahudi âlimini esîr edip. Bâbile gönderdi. Aralarında Danyâl ve Uzeyr aleyhimesselâm da vardı. [Uzeyr aleyhisselâma yahudilerin Azrâ dedikleri (Müncid)de yazılıdır. Ancak, bugünkü (Kitap-ı mukaddes)in ahd-i atîk kısmındaki (Azrâ) kitabını ve diğer bazı kitapları yazan, İbrânî haham ve din adamı Azrâdır. Uzeyr aleyhisselâm değildir.] Yahudiler Tevrâtı unuttular. Azdılar.Nasîhat için gönderilen Peygamberlere inanmadılar. Çoğunu şehit ettiler. Îrân şâhı Behmen Keyhusrev, Âsûrîleri bozguna uğrattı. Yahudi esîrleri ve Danyâl aleyhisselâmı serbest bıraktı.Mescîd-i aksâda ibâdet edenler çoğaldı. Büyük İskender Kudüsü alınca, yahudilere içlerindenHirodesi vâlî yaptı ise de, bu hâin yahudi Yahyâ aleyhisselâmı şehit etti. Çok zulüm yaptı. Bundan sonra Kudüs Romalıların eline geçti. Yahudiler isyân edince, mîlâdın 135. senesinde, Adriyan Kudüsü tahrîb ve yahudileri katleyledi. Kaçanlar her tarafa yayıldı. Gittikleri yerlerde, hıristiyanlardan çok zulüm ve cefâ gördüler. İslâmiyet zuhûr edince, huzura ve rahata kavuştular. Kudüs şehri Bizans imparatorları tarafından tâmîr edilip, (İlyâ) denildi. Şehri ve Mescid-i aksâyı Emevî halîfelerinin beşincisi Abdülmelik yeniden yaptırdı. Hıristiyanlar, haçlı seferlerinde tahrîb ettiler. Salâhaddîn-i Eyyûbî tecdîd eyledi. Osmanlı halîfeleri, tâmîr ve tezyîn ettiler).
Yahudilerin Tevrâttan sonra mukaddes kitapları (Talmûd)dur. Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i Sînâda, Allahü teâlâdan işittiklerini Hârûna, Yûşa'a ve El-iâzâra bildirmiş. Bunlar da, sonra gelen Peygamberlere ve nihâyet mukaddes Yehûdâya bildirmişler. Bu da, mîlâdın ikinci asrında, bunları kırk senede, bir kitap hâline getirmiş. Bu kitaba (Mişnâ) denilmiş. Mîlâdın üçüncü asrında Kudüste ve altıncı asrında Bâbilde, Mişnâya birer şerh yazılmış. Bu şerhlere (Gamâra) denilmiş, İki Gamâradan birini Mişnâ ile bir kitap hâline getirip, bu kitaba (Talmûd) demişlerdir. Kudüs Gamârâsından meydana gelene (Kudüs Talmûdu), Bâbil Gamârâsından meydana gelene (Bâbil Talmûdu) demişlerdir. Hıristiyanlar, bu üç kitaba düşmandırlar. Îsâ aleyhisselâmı asmak için hazırladıkları çarmıhı taşıyan ve çarmıha germe hâdisesine karışan Şem'ûn, Mişnâyı rivayet edenler arasındadır derler.Talmûdda mevcut olan insanlığa zararlı emirlerden bazıları, (Cevap Veremedi) kitabımızın sonunda yazılıdır. Yukarıda ismi geçen (El-iâzâr)ın, Şu'âyb aleyhisselâmın oğlu olduğu (Mir'ât-ı Kâinât)da yazılıdır.]
Hıristiyanların (Kitap-ı mukaddes) dedikleri kitap, (Ahd-i atîk) ve (Ahd-i cedîd) dedikleri iki kısmdan meydana gelmiştir.Yehûdîler, bunun yalnız Ahd-i atîk kısmına inanırlar ve buna (Kitap-ı mukaddes) derler. Buna ahd-i atîk denilmesini kabûl etmezler. Buna (Tanah) derler. Tanahı üçe ayırırlar.Bunun birinci kısmına (Tevrât) derler. Bunların (Tevrât) dedikleri kitap, beş kısmdan meydana gelmiştir:
1)Tekvin (Genesis),
2)Hurûc (Çıkış, Exodus),
3) Levililer (Leviticus),
4) A'dâd (Rakamlar, sayılar, Numeri),
5)Tesniye (Deuoronomium).
(Beş kitaba birden verilen ism:Pentateuch)
Kur'an-ı kerimin İsrâ sûresinin 2. âyetinde meâlen, (Biz Mûsâya kitap verdik) buyurulmaktadır. Bugün elimizde bulunan Tevrâtın içine birçok yabancı yazılar ilâve edilmiştir. Bunların, Mûsâ aleyhisselâma nâzil olan hakîkî Tevrât ile bir alâkası yoktur. [Daha fazla mâlûmat için (Kur'an-ı kerim ve İncîller) kısmına mürâce'at ediniz!]
Hakîkî Tevrâtta, Allahü teâlânın,Muhammed “” isminde bir son peygamber göndereceği yazılıdır. Mûsâ aleyhisselâmın, ikinci defa olarak Allahü teâlâya münâcâtında, dalâlete düşmüş kavmi için afftilediği A'râf sûresinin 155-157. âyetlerinde meâlen şöyle bildirilmiştir: (Mûsâ: Rabbim, şâyet dileseydin, daha önce beni ve onları helâk ederdin. Aramızdaki sefîh, aşağı kimselerin kötü amellerinden ötürü bizi helâk eder misin?Bu senin imtihanından başka bir şey değildir. Sen, onunla dilediğini dalâlette bırakırsın ve dilediğini hidâyete, doğru yola kavuşturursun. Bizim dostumuz sensin. Bizi affet! Bize merhamet et! Sen affedicilerin en iyisisin. Bizim için bu dünyada güzel bir itaat ve maişet, âhirette de, Cennetini ihsân et! Biz sana tevbe ve rucû' ettik!) dedi. Allahü teâlâ Ona, (Azâbıma dilediğim kimseyi uğratırım. Merhametim, her şeyi kaplamıştır.Bu rahmetim, [âhirette] mütekkîlere [küfürden ve günahlardan sakınanlara], zekâtlarını verenlere ve bizim âyetlerimize îman edenleredir. Onlar, ümmî bir Peygamber olan Resûle tâbi olurlar. O resûlün [ismini ve vasflarını] yanlarında bulunan Tevrât ve İncîlde yazılmış bulurlar. O Peygamber iyiliği, îmanı emreder ve kötülüğü, küfrü nehy eder. Temiz şeyleri helâl ve murdar şeyleri haram kılar. Onların yüklerini indirir ve ağır külfetleri hafîfletir.Bu Peygambere inanan, Ona tâzîm eden, Ona yardım eden, Onunla gönderilen nûra [Kur'an-ı kerime] uyanlar, işte onlar, sonsuz saadete kavuşacak olanlardır).
Yahudilerin son Peygambere îman ettikleri ve Onun gelmesini bekledikleri muhakkaktır.Hattâ, bazı tefsîrlerde, yahudilerin muhârebelerde, (Yâ Rabbî! Geleceğini bize vaat ettiğin son Peygamber “” hurmetine, bize yardım et) diye duâ ettikleri ve o muhârebelerde muzaffer oldukları yazılıdır.
Mûsâ aleyhisselâmdan sonra, İbrânîlere gelen Peygamberler arasında, Dâvüd ve Süleymân, hak dînin yayılmasına çok yardım etmişlerdir. Yahudi dîninin esasını şöylece hulâsa etmek kâbildir:
Îman: Bir tek Allah vardır.Kendiliğinden vardır.Doğmamıştır ve doğurmaz. Her şeyi görür ve bilir. Affetmek veya cezâlandırmak, ancak Onun kudretindedir.
Ahlâk: Ahlâk esasları on kudsî emr, yâni (Evâmir-i aşere)dir. İnsanların bu on emre harfi harfine uyması lâzımdır. İnsanın vücûdü ayrı, ruhu ayrıdır.Ruh kıyâmete kadar ölmez. Âhiret hayatına îman etmek lâzımdır.
Din esasları: Yahudi olmıyan milletler, putperest (puta tapan) sayılır. Bunlardan uzak durmalıdır. Onlardan, mümkün olduğu kadar, alâkayı kesmelidir. Kanlı veya kansız kurban kesilmelidir. [Yahudiler, her hayvanı, hattâ güvercini, fakat en çok koyun, keçi ve sığırı kurban ederlerdi. Zamanla tuzsuz ekmekten yapılan çöreklerle, hamursuz adı verilen pideler de kurban yerine geçti. Bunları dağıtmak da, kansız kurban kesmek sayıldı.] Kısâsa karşı kısâs yapılır. Bir fenalık yapana, aynı sûretle mukâbele edilir. Erkek çocuklar, haham [yahudi din adamı] tarafından sünnet edilir. Eti yinilecek hayvanların kesilmesi lâzımdır. Başka şekilde öldürülen hayvanın eti yinmez. [Bugün bile, Avrupa ve Amerikada, yahudi kasabların dükkânlarında (Kaşer) adı verilen bir işaret bulunur ki, bunun mânası, o dükkânda satılan etin, hahamların gösterdiği tarzda kesilen hayvanların eti olduğudur. Yahudiler, ancak bu tarzda hazırlanmış bir eti yiyebilirler.Müslimânlar da, ancak Allahü teâlânın ismi söylenerek kesilmiş olan hayvanın etini yirler.Domuz etini hiç yimezler.] Yahudi kadınları evlendikten sonra, saçlarını örtmeye mecbûrdur ki, bu işi bugün yahudi kadınları, Avrupada başlarına peruk takarak yerine getirmektedirler. Domuz eti yimek, yahudilere de, haramdır.
Yahudilerin ibâdet tarzı birçok üsûllere bağlıdır. Kudsî gün, Cumartesidir. Bu günde iş görülmez ve ateş yakılmaz. Yahudiler bugünü bayram kabûl eder ve ihyâ ederler. İsmi (Şabat)dır. Yahudilerin, ayrıca Pesah, Şavvot,Roş-ha-Şanah, Kipur, Suhkot,Purim,Hanuka ve daha birçok bayramları vardır. Pesah, yahudilerin Mısr esaretinden kurtuluşlarının hâtırasıdır. Şavvot, gül bayramıdır ki Tevrâtın ve evâmir-i aşerenin verilişinin hâtırasıdır.Kipur, büyük oruç günü olup yahudilerin tevbe edip affedilmelerinin hâtırasıdır. Suhkot, kamış bayramıdır. Çöldeki hayatın hâtırasıdır.
Hahamların, hıristiyan papazları gibi, günah afetmek yetkileri yoktur. Ancak, ibâdetleri idare ederler. Allahü teâlânın huzurunda, bütün yahudiler birdir ve aralarında hiçbir fark yoktur.
Dînî âyinleri ve hahamların ibâdeti idare tarzı, Mûsâ aleyhisselâmdan sonra gelen Peygamberler tarafından daha çoğaltılmış ve değiştirilmiş, yeni esaslar ilâve olunmuş,Dâvüd aleyhisselâmdan sonra, Ona gönderilen (Zebûr)un da âyînlerde okunması veya çalgı ile çalınması ibâdete eklenmiştir.
Dâvüd aleyhisselâm, mîlâddan tahmînen 1000 sene evvel dünyaya gelmiştir. [Avrupalı tarihçiler, Dâvüd aleyhisselâmın hükümdarlık tarihini M.Ö. 1015-975 olarak kayd etmişler ise de, kat'î değildir.] Evvelâ çobanlık yapan Dâvüd aleyhisselâmın çok güzel sesi olduğundan [bugün dahî, Dâvudî ses tabîrini kullanıyoruz.] bir müddet sonra, devlet reîsi olan Tâlûtun [milletlerarası ismi:Saul] huzuruna çıkarılmış ve onun rübâb (zither) çalıcısı olmuştur. Önceleri, aralarında büyük bir dostluk kurulmuşken ve Tâlût Onu kendine nedîm yapmışken, Dâvüd aleyhisselâmın gün geçtikçe büyük şöhret kazanması ve otuz yaşında iken muhârebede dev gibi Câlûtu [Goliath] bir sapan taşıyla öldürmesi ve böylece halkın Ona hayrân kalması, Tâlûtu korkutmuş ve Dâvüdü yanından uzaklaştırmıştır. Fakat, Tâlût ölünce, Dâvüd halkın arzusu üzerine onun yerine geçmiş ve ilk defa olarak, Kudüsü İsrâîllilerin merkezi yapmıştır. Dâvüd, 40 yıl hükümdârlık etmiştir. Kendisine (Zebûr) isminde bir kitap verildiği Kur'an-ı kerimin Nisâ sûresinin 163. âyetinde ve İsrâ sûresinin 55. âyetinde yazılıdır. Bunda, Dâvüd aleyhisselâmın Allahü teâlâya yalvarma ve Ondan af dilemelerinin bulunduğu muhakkaktır.Bugünkü Kitap-ı mukaddeste mevcut olan Zebûrda ise, bunların yanında, başkaları tarafından eklenmiş parçalar da bulunmakta olduğundan, Allahü teâlânın göndermiş olduğu şeklini tamamen gayb etmiştir. Allahü teâlâ, Dâvüd aleyhisselâma büyük ihsânlarda bulunmuştur.Sebe sûresinin 10. âyetinde meâlen, (Biz Dâvüde tarafımızdan [diğer insanlar ve peygamberler üzerine] fazîlet, [Peygamberlik, kitap, saltanat, güzel ses ve demire elinde şekil verme gibi] üstünlük verdik. Ey dağlar ve kuşlar, siz de Onunla berâber tesbîh edin dedik. Ona demiri [mum gibi] yumuşak kıldık) buyurulmuştur. Ve Sâd sûresinin 17-19. âyetlerinde meâlen, (Ey Muhammed! Kâfirlerin söylediklerine sabret. Kulumuz, kuvvet sahibi Dâvüdü hâtırla! O, her zaman, Allaha tevbe ederdi. Doğrusu biz akşam sabah onunla tesbîh eden dağları ve kuşları onun emrine vermiştik) ve Sâd sûresinin, 25. âyetinde de meâlen, (Katımızda Onun yüksek makamı ve güzel geleceği vardır) buyurulmuştur. Bugün elimizde bulunan Tevrât ve İncîlde, Dâvüd aleyhisselâmın maiyetinde bulunan Uria adlı bir subayın Batşeba [Bathseba] adlı zevcesi ile macerası diyerek, İkinci Samuelin 11. bâbında yazılı olan çirkin hikâye doğru değildir. [Ali, bu yanlış ve çirkin hikâyeyi anlatanlara yüzaltmış değnek vuracağını bildirmiştir. (Mevâkib) tefsîrinde, Sâd sûresinin yirmialtıncı âyetinin tefsîrinde diyor ki, (Uryâ, Teşâmu' isminde bir kızla evlenmek için, kıza haber gönderdi. O da kabûl etti ise de, kızın akrabâsı istemedi. Uryâyı kötülediler. O aralıkta, Dâvüd aleyhisselâm da, Teşâmu'a tâlib oldu. Uryâ muhârebede ölünce, kız Dâvüd aleyhisselâm ile evlendi. Sözleşmesi yapılmış olan kıza tâlib olmasına, Allahü teâlâ râzı olmadı. Dâvüd aleyhisselâm, hatâ ettiğini anlayınca, tevbe etti ve affolundu.).]
Kur'an-ı kerimde bu husûsta açık bir bilgi yoktur. Aksine Dâvüd aleyhisselâmın dâimâ Allahü teâlâdan çok korktuğu, kendisine ilim ve hakkı bâtıldan tefrîk eden kuvvet verildiği bildirilmiştir.Sâd sûresinde [âyet 24 de], bir koyun davâsında, haksızlık yapmaması için, secdeye kapandığı ve Allahdan af dilediği, çok duâ ettiği yazılıdır. Bu Uryâ efsânesinin Tevrâta ve İncîle sonradan ilâve edildiği husûsunda bütün islâm âlimleri müttefiktir. (İsrâîliyyât) denilen böyle uydurma hikâyeler, yahudilerden câhil müslümanlara da sirâyet etmiş ise de, islâm âlimleri bunların efsâne [uydurma] olduklarını bildirmişlerdir.
Dâvüd aleyhisselâmın oğlu Süleymân aleyhisselâm [hükümdârlık zamanı, tahmînen, M.Ö. 965-926] babasının yerine İsrâîl oğullarının Peygamberi ve hükümdârı oldu. Cin, vahşî hayvan ve kuşlarla konuşurdu. Süleymân aleyhisselâmın zamanı, İsrâîllilerin en parlak zamanlarıdır. Süleymân aleyhisselâm zamanına kadar İsrâîl hükümdârları saray nedir bilmezlerdi. Yukarıda ismi geçen Tâlûtun evi, en âdî bir köylü evinden farksızdı.Süleymân aleyhisselâm, ilk olarak Kudüs şehrini kurdu ve bir saray yaptı. Birçok binâlar, saraylar, bahçeler, havuzlar, kurban kesme yerleri, ibâdet yerleri yaptırdı. Kudüste yaptırdığı en ihtişâmlı mâbet, (Mescid-i Aksâ = Beyt-i Mukaddes = Kudsî ev) adını taşıyordu. Bu binâyı Finikeli mi'mârlara yaptırmıştı. Cinnîler de hizmet etmişti.Bu mescidin inşâasında çok kıymetli malzeme kullanılmıştı. Uzaktan bakılınca, bir altın parçası gibi pırıl pırıl parlıyor, görenleri hayrân bırakıyordu. Yapılması 7 sene sürmüştü. Ne yazık ki, bu güzel mescid, Âsûrî hükümdârlarından ikinci Buhtunnasar Kudüsü zabt ettiği zaman, onun tarafından yaktırıldı. Tevrât nüshaları da yanıp, hiç kalmadı. Keyhusrev tâmîr etti ise de, sonra Romalılar yaktı. (Kâmûs-ül-a'lâm)da diyor ki, (Bu tahrîb ile Kudüsün mûsevîlere âid mamûriyyeti hitâm bulup, daha sonra Kostantiniyye rum Bizans imparatorları, Mescid-i aksâyı tâmîr edip, Kudüse (İlyâ) ismini verdiler. Peygamberimiz, Mescîd-i aksâda namaz kılmıştır.Kudüs, hicretin 16. senesinde, Ömer zamanında müslümanlar tarafından feth edilmiştir. Abdülmelik zamanında şimdiki mescid yeniden binâ olunmuştur). Arta kalan temel duvarları, bugün yahudiler tarafından (Ağlama duvarı) adıyla anılmakta ve bu duvar önünde duâ etmektedirler.
Süleymân aleyhisselâm zamanında, Kudüs dünyanın en zengin, en güzel şehri olmuştu. Süleymân aleyhisselâmın yaptırdığı saraylar, bu sarayların içindeki dâireler, burada bulunan kıymetli eşyalar hakkında birçok hikâyeler vardır.Denebilir ki, dünyada şimdiye kadar hiçbir hükümdâr,Süleymân aleyhisselâm gibi muhteşem ve masallara benzeyen bir hayat sürmemiştir. Süleymân aleyhisselâmın müteaddid zevceleri ve câriyeleri vardı.Süleymân ticârete çok önem verdiğinden, zenginliği günden güne artmış ve sarayını yeni ve kıymetli güzel eşyalarla süslemiş, birçok kıymetli atlar, kuşlar ve sâir hayvanlar beslemiştir.Sarayda günde 30 sığır, 100 koyun, düzinelerle geyik ve ceylan kesilirdi. Süleymân dâimâ sulh arzu etmiş, komşularıyla iyi geçinmeye ve dostluk kurmaya çalışmıştır.Komşusu Mısr fir'avnının kızı ile evlenmiş, ayrıca Sabâ Melîkesi Belkîsi de hak dîne çağırmış ve onunla dostluk kurmuş, islâm tarihçilerinin rivayetine göre, onunla da evlenmiştir.Belkîsin Süleymân aleyhisselâmdan dâvet aldığı, Kur'an-ı kerimin Neml sûresinin 29-32. âyetlerinde zikrolunmaktadır.
Süleymân aleyhisselâm da, bütün Peygamberler gibi, son derece âdil bir hükümdârdı. (Süleymân adaleti), Ömerin adaleti gibi, bütün dünyada adalet misâli olarak kabûl edilmiştir. Süleymân aleyhisselâm, diğer inanışlara karşı da müsâmahalı davranmış, fanatik yahudilerin protestosuna rağmen, başka din mâbetlerini de yaptırmıştır. Bu yüzden dünyanın her tarafında büyük bir saygı ve sevgi kazanmış, âdetâ cihâna nümûne olmuştur. Babası Dâvüd aleyhisselâmın şeriatini devam ettirmiştir.
Süleymân aleyhisselâmın ahvâli Kur'an-ı kerimde yazılıdır. Sebe sûresinin 12. âyetinde meâlen, (Gündüz estiğinde bir aylık mesâfeye gidip, akşam bir aylık mesâfeden gelen rüzgârı Süleymânın emrine verdik.Onun için, su gibi erimiş, bakır akıttık. Rabbinin izni ile, iş gören bir takım cinleri de, Onun emri altına verdik ve bunların içinde emirlerimizden çıkan olursa, ona alevli ateşin azâbını tattırdık) buyurulmuştur.
Sâd sûresinin 30-39. âyetlerinde meâlen, (Dâvüda, Süleymânı bahş ettik. O, güzel bir kul idi. Çünkü O, dâimâ [zikir ile, tevbe ile] Allahü teâlâya teveccüh eder. Onu çok tesbîh ederdi. Ona bir akşam üstü çok hızlı giden, kıymetli cins koşu atları sunulmuştu.Süleymân:Ben bu iyi mallar ile meşgûl olarak Rabbimin zikrinden mahrum kaldım, akşam oldu demişti. Çok üzüldü. Onları bana geri verin! diyerek, bacaklarını ve boyunlarını kesti. [Etlerini fakirlere dağıttı.] Sonra, eski hâline döndü. Rabbim, beni bağışla. Bana benden sonra hiç kimsenin erişemiyeceği bir hükümrânlık ver. Sen, şüphesiz dâimâ ihsânda bulunansın! dedi. Biz de bunun üzerine istediği yere Onun emri ile giden rüzgârı, binâ kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları ve demir halkalarla bağlı olan diğerlerini, Onun emrine verdik. İşte bizim ihsânımız budur. İstersen, başkalarına da ver, istersen verme! Bizim ihsânlarımız hesapsızdır dedik. Doğrusu dünyada verdiğimiz bu nîmetler gibi, âhirette de yüksek bir makamı ve güzel geleceği vardır) buyurulmuştur.
Yahudi ve hıristiyan yayınları şimdi ellerinde bulunan Kitap-ı mukaddes, yâni Tevrât ve İncîl dedikleri kitabın üç kısmının Süleymân aleyhisselâmın kitabından alınmış olduğunu iddiâ ederler. Bunlar (Ahd-i atîk)in, (Süleymânın meselleri, vaiz ve Neşîdeler neşîdesi) kitaplarıdır.Tevrâtta, Süleymân aleyhisselâmın rüzgâra, kuşlara ve sâir hayvanlara emrettiği, onların dilini anladığı, kuş ve hayvanların da Onun emirlerini derhal yerine getirdiği, emri altında bulunan cinler sâyesinde yaptırdığı bütün binâların büyük bir sür'at ile meydana çıktığı, zikredilmektedir.
Süleymân aleyhisselâm zamanında, Dâvüd aleyhisselâm zamanındaki medenî haklar daha genişletildi.Yeni ahkâma göre, babaların çocukları üstünde sınırsız hakları vardı.Bir çocuk, kaç yaşında olursa olsun, babasının emirlerini yerine getirmekle mükellef idi. Büyük çocuk mirasta iki kat pay alıyordu. Nişanlanma, evlenme gibi husûslar, ancak âile büyükleri tarafından kararlaştırılmakta, evlenecekler kendileri için seçilen eşleri kabûle mecbûr bırakılmakta idiler.Boşanan kadın, zevcinden (Mehr) adında bir para alırdı. Çocuksuz veya çocuğu ölmüş bir dul kadın kaynı ile evlenmek zorunda idi. Bu evlenmeden sonra doğan ilk çocuk, ölen zevcin çocuğu sayılır, onun mirasını alırdı. Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine müsâ'ade olunuyordu.
Süleymân aleyhisselâmın vefâtından sonra,Benî İsrâîl, 12 kabîleye ayrılmış, birbirlerine düşmüşlerdir.Bu ayrılış, daha Süleymân aleyhisselâm hayatta iken başlamış, fakat Süleymân aleyhisselâm, Allahü teâlânın ihsânı ile, kabîleleri bir arada tutabilmişti.Süleymân aleyhisselâmın yerine oğlu Rehoboam geçti. 12 kabîleden yalnız ikisi ona sâdık kaldı. İsrâîl devleti ikiye ayrıldı. Bu devletlerden biri, (İsrâîl) olup 10 kabîleyi topladı. Geri kalan iki kabîleye (Yehûdâ) devleti denilir.Kudüste kaldı. Azdılar. Allahü teâlânın gadabına uğradılar. Bir müddet Âsûrî devletine bağlı olarak kaldılar. Âsûrî hükümdârı Buhtunnasar (Nebukadnezar), mîlâddan 587 sene evvel, Kudüsü yakıp yıktı. İsrâîloğullarını zorla Kudüsten çıkararak Bâbile sürdü. Ancak Îrân Şâhı Keyhusrev [Kirüs], Âsûrîleri mağlup edince, yahudilerin tekrar Kudüse dönmelerine izin verdi. Yahudiler Kudüse dönerek, yanmış olan bu şehri biraz tâmîr ettiler. Evvelâ Îrânlıların, sonra, Makedonyalıların idaresi altında yaşadılar.Mîlâddan önce 64 senesinde Romalılar Kudüse girdiler. Şehri yeni baştan yakıp yıktılar. Romalılar bir kere daha, mîlâddan 70 sene sonra, Kudüsü yerle bir ettiler. Roma İmparatörü Titüs, Kudüsü tamamen yaktı.
Yahudiler, Romalıların idaresi altında iken, Îsâ aleyhisselâm dünyaya geldi. Bu felaketler sırasında hakîkî Tevrât nüshaları yok edildi. Tevrât diye çeşidli kitaplar yazıldı. Bunlara birçok yabancı parçalar, hurâfeler ilâve edilmiştir. Bunun için Allahü teâlâ, yahudilere [ve sâir insanlara] doğru yolu göstermek için Îsâ aleyhisselâmı Peygamber olarak gönderdi. Yahudiler, Îsâ aleyhisselâmı Peygamber olarak tanımak istemediler.Hâlbuki onlar, Tevrâtta yazılı olduğu gibi, bir peygamber geleceğini biliyorlar ve bekliyorlardı. Fakat, bu Peygamberin gayet kudretli, cesûr, tuttuğunu koparan bir insan olmasını, onları Romalıların elinden kurtarmasını düşünüyorlardı. Çok yumuşak olan Îsâ aleyhisselâmı beğenmediler. Ona yalancı Peygamber dediler ve annesi Hz. Meryeme iftirâ ettiler. Bugün dünyada yahudi olarak kalmış 15 milyon kadar insan vardır. İçlerinde hakîkî Tevrâta tâbi olan hiç yoktur. Milletler arası bir istatistik olan (Britannica of the year) Almanağına göre, bunların hepsinin dinlerinin müşterek olduğundan şüphe edilmektedir. Çünkü, yahudilerin içinde çok çeşidli fırkalar vardır.