İkinci Bahs
MU’CİZE NE DEMEKDİR?
Bize göre, (Mu’cize), Peygamber olduğunu söyliyen
kimsenin, doğru söylediğini bildiren şeydir. Mu’cizenin şartları vardır:
1 — Allahın, mu’tâd sebebler olmadan yapmasıdır. Çünki, Onun Peygamberini
tasdîk etdirecekdir.
2 — Hârik-ul’âde olmalıdır. Âdet olan şeyler, meselâ güneşin hergün şarkdan
doğması, ilkbehârda çiçeklerin açması, mu’cize olmaz.
3 — Bunu, başkalarının yapamaması lâzımdır.
4 — Peygamber olduğunu bildiren kimsenin istediği zemân hâsıl olmalıdır.
5 — İstediğine uygun olmalıdır. Meselâ şu ölüyü dirilteceğim, deyince, başka
hârika hâsıl olursa, meselâ dağ ikiye ayrılırsa, mu’cize olmaz.
6 — İsteyip de hâsıl olan mu’cize, kendisini yalanlamamalıdır. Meselâ, şu
hayvan ile konuşacağım, deyince, hayvan (Bu yalancıdır) derse, mu’cize olmaz.
7 — Mu’cize, peygamber olduğunu söylemeden önce hâsıl olmamalıdır. Îsâ
aleyhisselâmın beşikde konuşması, kuru ağaçdan tâze hurma isteyince, eline hurma
gelmesi, Muhammed aleyhisselâm çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp
temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine
selâm vermeleri gibi, önceden hâsıl olan hârikalar, mu’cize değildi. Kerâmet
idiler. Bunlara (İrhâs) denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler.
Bu kerâmetlerin Evliyâda da hâsıl olmaları câizdir. Peygamberler,
peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce, Evliyâ derecesinden aşağıda
değildirler. Kerâmetleri görülür. Mu’cize, peygamber olduğunu bildirdikden az
zemân sonra hâsıl olabilir. Meselâ, bir ay sonra şöyle olur deyince, hâsıl
olduğu zemân mu’cize olur. Fekat, hâsıl olmadan önce, onun peygamber olduğuna
inanmak lâzım olmaz.
Mu’cizenin, Peygamberin doğru söylediğini göstermesi, yalnız
aklın îcâbı değildir. Ya’nî bir işin, bunu bir yapanın bulunduğunu belli etmesi
gibi değildir. Çünki, aklın birşeyi, başka şeyin delîli, alâmeti olduğunu
anlaması için, o iki şey arasında bir bağlantı bulunması lâzımdır. Delîl
görülünce, bağlantısı bulunan şeyin varlığı anlaşılır. Başka şeyin varlığı
anlaşılmaz. Mu’cize böyle değildir. Meselâ, göklerin parçalanması, yıldızların
dağılmaları, dağların dağılıp toz olmaları, dünyânın sonu geldiği, kıyâmet
kopacağı zemân olacakdır. O zemân Peygamber gönderilmek zemânı değildir. Bunlar,
her Peygamberin haber vermiş oldukları mu’cizelerdir. Fekat, işitenlerin,
bunların mu’cize olduklarını bilmeleri lâzım gelmez. Bir velîden hâsıl olan
kerâmetin, Peygamber olduğunu söyliyen diğer kimse ile bağlılığı olmadığı hâlde,
o Peygamber için mu’cize olması da böyledir. Buraya kadar bildirdiklerimizi,
Seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri (Şerh-ı mevâkıf) kitâbında uzun uzun
yazmakdadır.
Âlimlerin çoğuna göre, mu’cize gösterirken, açıkca (Tehaddî)
etmek, ya’nî, (Siz de yapınız! Yapamazsınız!) demek şart değil ise de,
mu’cizenin ma’nâsında tehaddî vardır. Kıyâmet hâllerinden ve ileride olacak
şeylerden haber vermekde tehaddî olamıyacağı için, bunlar kâfirlere karşı
mu’cize değildir. Mü’minler bu haberlerin mu’cize olduklarına inanırlar.
Evliyânın kerâmetleri de, peygamberlik iddi’â etmedikleri için ve tehaddî
bulunmadığı için, mu’cize olmazlar. Tehaddî bulunmıyan böyle hârika işlerin,
peygamberlik iddi’â eden kimsenin doğruluğunu göstermemeleri, mu’cizelerin de
göstermemesini îcâb etdirmez. Mu’cizeden beklenen de budur.
Süâl: Mu’cizelerin, peygamberlik iddi’â eden kimsenin doğru söylediğini isbât
etmesi, hârika şeyler oldukları içindir. Bunu isbât etmekde mu’cizenin husûsî
bir te’sîri var mıdır?
Cevâb: İşin içyüzü böyle değildir. Mu’cizenin peygamberlik iddi’âsının doğru
olduğunu isbât etmesi, başkalarının bunu yapamadıkları içindir. Bu da,
mu’cizenin husûsî te’sîri var demekdir. Hattâ asl isbât eden budur.
Süâl: Seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri, (Mevâkıf) kitâbını şerh ederken,
(Nakl, yalnız başına delîl olmaz. Çünki, Peygamber olduğunu söyliyenin doğru
olmasına inanmak da lâzımdır. Bu da, aklın kabûl etmesi ile olur. Akl, mu’cizeyi
görünce, Peygamberin doğru söylediğine inanır) diyor. Cürcânînin bu sözü,
mu’cizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğunu göstermesinin akl ile anlaşıldığını
bildiriyor. Hâlbuki, biraz önce, akl ile anlaşılmaz demişdi. Bu iki sözü
birbirini çürütmüyor mu?
Cevâb: Yukarıdaki söz, doğru sözlü olduğunu gösteren mu’cizeyi aklın
incelediğini bildiriyor. Mu’cizenin, doğru sözlü olmanın anlaşılmasını
göstermesinde aklın te’sîri olup olmadığını bildirmiyor. Aklın te’sîri olduğunu
söylediğini kabûl etsek bile, bu iş yalnız akl ile anlaşılır demiyor. Aklın bu
işde hiç te’sîri olmaz diyen kimse yokdur ki, sözlerin birbirlerini çürütmesi
düşünülsün. Seyyid hazretleri naklî mu’cizeyi anlatırken öyle söylemişdir ki,
orada böyle söylemek yakışır.
Mu’cizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğuna delâlet etmesi,
ya’nî göstermesi, işitmekle hâsıl olan inanmak da değildir. Tabî’î olan bir
delâletdir. Ya’nî mu’cize görülünce, Allahü teâlâ, bunu görende, Peygamber
olduğunu söyliyenin doğru sözlü olduğuna bilgi yaratmakdadır. Allahü teâlânın
âdeti böyledir. Çünki, yalancının mu’cize göstermesi mümkin ise de, vâkı’
değildir. Peygamber olduğunu bildiren kimse, bir dağı havaya kaldırsa, (Bana
inanırsanız, bu dağ yerine gider. İnanmazsanız, başınıza iner) dese, inanmak
istediklerinde, dağın yerine doğru gitdiğini, inanmamağı niyyet etdiklerinde,
üzerlerine doğru geldiğini görseler, bunun doğru sözlü olduğu âdet-i ilâhiyye
olarak anlaşılır. Evet, böyle kesin mu’cizenin yalancıdan zuhûru aklen mümkin
ise de, Allahü teâlânın âdeti değildir. Ya’nî hiç görülmemişdir. [Yalancının
mu’cize göstermesini akl kabûl eder. (Allah herşeye kâdirdir. Bunu da yapabilir)
der. Aklın âdete uygun olmıyan bu hükmü, hattâ bu hükme uygun olayların nâdiren
görülmesi, Allahü teâlânın âdeti olan olaylara olan bilgimize zarar vermez.
Meselâ Deccâlın öldürmesi, diriltmesi, onun yalancı olduğuna olan bilgimizi
değişdirmez. Nemrudun ateşinin İbrâhîm aleyhisselâmı yakmaması, Allahü teâlânın
ateşe yakıcılık vermesi âdetini değişdirmez. Hâlbuki, aklın delîl ile edindiği
bilgiye uymıyan olayın görülmesi, bu bilgiye zarar verir.] Buna misâl olarak
demişler ki, adamın biri, bir Pâdişâhın elçisi olduğunu söylemiş. Bana
inanmıyorsanız, bu mektûbumu sultâna götürün demiş. Mektûbda, (Senin elçin
olduğum doğru ise, tahtından in, yerde otur!) demiş. Mektûbu sultâna
götürmüşler. Okuyunca, inip yere oturmuş. Görenler, bunun doğru söylediğine
kesin olarak inanırlar. Bu inanış, bir şeyi görüp, bundan görmediği başka şeyi
anlamak ya’nî (Gâibi şâhide kıyâs etmek) gibi değildir. Çünki mu’cize, doğru
sözlü olmağı kesinlikle bildirmekdedir. Mu’tezile mezhebine göre, yalancının
mu’cize göstermesi mümkin değildir.
Sihr ve benzeri şeyler, ba’zı şeylerin sebeblerini yaparak, o
şeylerin meydâna gelmelerini sağlamakdır. Ba’zan da mevcûd olmıyan şeyi, varmış
gibi göstermekdir ki, dışarda yok olduğu hâlde, vehmde ve hayâlde var görünür.
Bunlar, hârika değildir.
[Hücre, canlıların, canlılık özelliğini taşıyan en küçük
parçasıdır ve cansızlardan ayrılan başlıca karakterdir. İnsan vücûdu, ortalama
30 trilyon hücreden meydâna gelmiş muazzam bir fabrikadır. Hücre, ışık
dalgalarından aldığı elektrikle çalışır.
Molekül, bir kimyâsal maddenin özelliğini taşıyan en küçük
parçasıdır ve bir veyâ çok atomdan meydâna gelmişdir. Maddenin en küçük yapı
taşı da atomdur. Moleküllerin büyüklüğü 3.3 x 10-20 gramdır. 10 milyar atom yan
yana konsa, bir milimetre uzunluğunda olur. Atomun yarı çapı 10-8 cm’dir.
Çekirdeğin yarı çapı da 10-13 cm’dir. İnsanın büyüklüğü ise 1028 atom, güneş de
1028 insan kadardır.
Atom çekirdeği, nötron ve proton parçalarından meydâna
gelmişdir. Protonlar 1.67 x 10-24 gr., nötronlar ise 1.675 x 10-24 gram
kadardır.
Elektronlar, atom çekirdeği etrâfında sâniyede 100.000 km hız
civârında dönerler. Bu hızla giden bir uçak, sâniyede dünyâyı 2 def’a râhat
râhat dolaşır.
Bu bilgiler, Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu ve
kudretinin sonsuz olduğunu ve Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğunu açıkca
göstermekdedir. Aklı ve insâfı olan, bunu hemen anlar. Nefsine, zevkıne düşkün
olan anlamak istemez. Anlıyan, dünyâda ve âhıretde râhat eder. Sonsuz se’âdete
kavuşur. Anlamıyan, dünyâda rezîl ve sefîl olur. Âhıretde de Cehennem ateşinde
sonsuz olarak yanar.]
BİRİNCİ MAKALE
Burada (Bi’set)i, ya’nî Peygamber gönderilmesini ve
bunun lâzım olduğunu bildireceğiz. İnsan, yaratılışında herşeyden habersizdir.
Hâlbuki, insanın dışındaki mahlûklar o kadar çokdur ki, Allahdan başka kimse
bilmez. Böyle olduğunu, (Müddessir) sûresinin otuzbirinci âyeti
bildirmekdedir. Çocuk, (İdrâk) âletleri ile âlemleri anlamağa başlar.
Mahlûkların her cinsine bir (Âlem) diyoruz. İnsanda ilk yaratılan idrâk
âleti (Lems), dokunma hâssasıdır. İnsan, bu hâssası ile, soğuğu, sıcağı,
yaşı, kuruyu, yumuşağı, katıyı ve benzerlerini idrâk eder, anlar. Lems hâssası
renkleri, sesleri anlıyamaz. Bunları yok sanır. Sonra görme hâssası yaratılır.
Bununla, renkler, şekller anlaşılır. Bu âlem, ya’nî görmekle anlaşılan şeyler,
lems âleminden, dahâ geniş, dahâ çokdur. Sonra, işitme hâssası açılır. Bu his
organı ile sesler, nağmeler anlaşılır. Sonra (Zevk), ya’nî tat duyma
hâssası yaratılır. Sonra, koku alma hâssası yaratılır. Böylece (His âlemi)ni
tanıtan beş duygu kuvveti temâmlanır. Yedi yaşına doğru (Temyîz) kuvveti
yaratılır. Bununla, his kuvvetleri ile anlaşılamıyan şeyler anlaşılır. Bu
kuvvet, his kuvvetleri ile idrâk olunan, anlaşılan şeyleri birbirlerinden
ayırır. Dahâ sonra akl yaratılır. Akl, temyîz kuvveti ile ayrılmış, başka başka
oldukları, fâideli, zararlı, iyi, fenâ oldukları anlaşılan şeylerden, lâzım,
câiz, mümkin, muhal ya’nî imkânsız olanları ayırır. Akl, temyîz ve his
kuvvetlerinin anlıyamadığı şeyleri anlar. Allahü teâlâ, ba’zı seçdiği
kullarında, akldan sonra başka bir kuvvet dahâ yaratır. Bununla, aklın
bilemediği, bulamadığı şeyler ve ilerde olacak şeyler anlaşılır. Buna
(Nübüvvet) ya’nî peygamberlik kuvveti denir. Temyîz kuvveti, akl ile
anlaşılan şeyleri anlıyamadığı için, bunlara inanmıyor. Akl da, peygamberlik
kuvveti ile anlaşılan şeyleri anlıyamadığı için, bunların var olduklarına
inanmıyor, inkâr ediyor. Anlamadığını inkâr etmek, anlamamanın, bilmemenin
ifâdesi oluyor. Bunun gibi, kör olarak dünyâya gelen kimse, renkleri, şeklleri
hiç işitmese, bunları bilmez. Varlıklarına inanmaz. Allahü teâlâ, Nübüvvet
kuvvetinin de bulunduğunu kullarına bildirmek için, bu kuvvetin benzeri olarak,
insanlarda rü’yâyı yaratdı. İnsan ilerde olacak şeyi, açıkca veyâ (Âlem-i
misâl)deki şekli ile ba’zı rü’yâda görmekdedir. Rü’yâyı bilmeyen birine,
(İnsan ölü gibi baygın düşüp, düşünce ve hislerinin hepsi gidince, aklın
ermediği, gayb olan şeyleri görüyor) denilse, inanmaz. Böyle şeyin olamıyacağını
isbâta kalkışarak, (İnsan etrâfını his kuvvetleri ile anlıyor. Bu kuvvetler
bozulursa, birşey idrâk edemiyor. Hele hiç işlemedikleri zemân, hiçbirşeyi
anlıyamaz) der. Böyle bozuk mantık yürütür. Akl ile bilinen şeyleri his
kuvvetleri anlıyamadıkları gibi, Nübüvvet kuvveti ile bilinen şeyleri akl
anlıyamıyor.
Peygamberlik kuvvetinin bulunduğunda şübhesi olanlar, bunun
mümkin olmasında veyâ mümkin ise de, vâkı’ olmasında şübhe ediyorlar. Bunun
mevcûd ve vâkı’ olması, mümkin olduğunu göstermekdedir. Bunun mevcûd olduğunu
da, Peygamberlerin, aklın ermediği bilgileri haber vermeleri göstermekdedir. Akl
ile, hesâb ile, tecribe ile anlaşılamıyan bu bilgiler, ancak Allahü teâlânın
(İlhâm) etmesi ile, ya’nî Peygamberlik kuvveti ile anlaşılmışdır.
Peygamberlik kuvvetinin bundan başka özellikleri de vardır. Bir özelliğinin
benzeri olan rü’yâ, insanlarda bulunduğu için, biz de, misâl olarak bunu
bildirdik. Başka özellikleri, tesavvuf yolunda çalışanlarda zevk yolu ile hâsıl
olur. Bildirdiğimiz bu özellik de, peygamberliğe inandırmak için vesîka olarak
yetişir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî de, (El-münkız-ü anid-dalâl) kitâbında
peygamberliğe inandırmak için, vesîka olarak bu özelliği yazmışdır.
Eski yunan felsefecilerine göre, peygamberliğe inanmak
fâidelidir. (Çünki, akla yardımcıdır. Allahın varlığını ve kuvvetini, ilmini
düşünmek böyledir. Aklın ermediği, nice fâideli şeyler de, Peygamberden
öğrenilir. Tekrâr dirilmek ve âhiret bilgileri ve ba’zı işlerin iyi olduklarının
bilinmesi ve ba’zılarının fenâ olarak bilinmesi, ba’zı gıdâların, ilâcların
zararlı olup olmadıklarının bilinmesi böyledir) derler.
Peygamberliğe inanmıyanlar diyorlar ki:
1 — Peygamber olarak gönderilen kimsenin, (Seni Peygamber olarak gönderdim.
Benim tarafımdan kullarıma söyle!) diyenin Allah olduğunu bilmesi lâzımdır.
Allahı tanımak, bilmek için ise, bir yol yokdur. Bu sözü söyliyen cin olabilir.
Din sâhiblerinin hepsi, cinnin varlığına inanmakdadır.
Cevâb: Gönderilen kimse, gönderilmiş olduğunu mu’cize ile
isbât etmekdedir. Mu’cizeyi yapan Allahdır. Cin yapamaz. Hiçbir mahlûk da
yapamaz.
2 — Peygambere (Vahy) getiren melek, cism ise, orada bulunanların
hepsine görünmesi lâzımdır. Görülmediğini siz de söylüyorsunuz. Cism değilse,
rûh ise, bunun söylemesi ve işitilmesi olamaz. Eğer cevâb olarak, (Peygambere
Allahü teâlâdan vahy getiren melek cismdir. Allahü teâlâ, bunun görünmemesini
istemekdedir. Göstermemeğe de kâdirdir) derseniz, önümüzdeki dağı görmememiz ve
yanımızda çalan davulun sesini işitmememiz lâzım gelir. Bu ise, safsatadır.
Cevâb: Vahyi getiren melekdir. Melek, latîf, şeffâf cismdir. Renksiz olan
şeffâf cismlerin görülmesi Allahü teâlânın âdeti değildir. Hava, cismdir. Fekat,
şeffâf ve renksiz olduğu için görülmemekdedir. Katı cismler görülmez deseydik, o
zemân safsata olurdu. Rûhların, görünür cism hâlini alarak söylemesi ve bunun
işitilmesi mümkindir ve çok vâkı’ olmuşdur.
3 — Peygambere inanmak için, Onun peygamber olduğunu anlamak lâzımdır. Bu
da, uzun zemân incelemekle olabilir. Peygamberi hemen tasdîk etmek mecbûriyyeti
abes olur.
Cevâb: Peygamberin hârikalarını, mu’cizelerini görüp de, doğru söylediğini
anlamamak olamaz. Bunları görenlerin ve işitenlerin, hemen anlayıp inanmaları
lâzımdır.
4 — Peygamberin, fâideli şeyleri emr etmesi, zararlı şeyleri yasak etmesi
vazîfesidir. Bu ise, doğru birşey değildir. Çünki, bu iş, kulları cebr etmek,
zorlamak olur. (Kulun işini Allah yaratır. Kulun bu işde te’sîri olmaz)
diyorsunuz. Kulu, elinde olmıyan bir işi yapmağa zorlamak olur.
Cevâb: Kulun kudreti, işin yaratılmasına te’sîr etmez ise de, yapılmasını
istemek ve işin sebeblerini hâzırlamak kulun elindedir. Buna (Kesb)
denir. Kula, kesb etmesi için emr olundu. Böyle emr olunması doğrudur.
5 — Kul, emri yapmak için yorulacakdır. Yapmazsa, kendisine azâb
yapılacakdır. Bunun ikisi de kula zararlıdır. Allahü teâlâ, hakîmdir. Zararlı iş
yapmaz.
Cevâb: Buna karşılık deriz ki, emrlerin hepsi dünyâ için ve âhıret için
fâidelidirler. Fâideleri, yapılmalarındaki yorgunlukdan katkat çokdur. Az bir
yorgunlukdan kurtulmak için, bu fâideleri elden kaçırmak akla uygun değildir.
6 — Emrin yapılmasındaki yorgunluk karşılığı bir fâide olmazsa, bu emri
vermek abes olur. Fâidesi varsa, fekat hepsi Allaha yararsa, Allahü teâlâ,
kullarına muhtâc demek olur. Bu da doğru değildir. Fâidesi insana ise, fâideli
şeyi emr edip, bunu yapmıyana azâb etmek de, akla uygun değildir. Çünki, bu emr,
kendine fâideli olan şeyi yap! Yapmazsan, sonsuz olarak canını yakarım demekdir.
Cevâb: Aklın güzel, çirkin, abes demesi, her zemân doğru olmaz. Allahü teâlânın
her işinin fâideli olması lâzımdır, demek de doğru değildir. Bunu ileride isbât
edeceğiz. Sonsuz azâb yapılması, fâide elde edilmediği için değildir. Sâhibinin,
yaratıcısının emrini yapmadığı içindir. Emrini yapmamak, ona ihânet, horlamak,
kıymet vermemek olur.
7 — Allahü teâlâ, kulunun yapamıyacağını, kendine fâideli olan şeyi yapmak
istemiyeceğini bildiği hâlde, niçin bunu yapmasını emr ediyor? Bu emr, kuluna
zararlı, çirkin olmaz mı?
Cevâb: Bu emr kuluna zarar olur desek bile, çok fâidelere kavuşmak için, ufak
zarara katlanmak lâzım olduğunu yukarıda bildirdik. Müslimânların, yetmişiki
sapık fırkasından (Mu’tezile) ismindeki fırkada olanlara göre, kâfire
yapılan teklîfde, ya’nî emr ve yasakları bildirmekde de fâide vardır. Bu fâide,
onu sevâb kazanmağa sevkdir. Çünki sevâb, teklîf olunan kimsenin emrleri
yapmasından hâsıl olan fâidedir. Teklîfin fâidesi değildir. Bir kimse,
gelmiyeceğini iyi bildiği hâlde, birini yemeğe da’vet eder. Böylece cömerd ve
iyilik sever olduğunu göstermek ister. Çağırmasa, bu arzûsunu gösterememiş olur.
Burada, müslimân fikr adamlarının sözlerini bildirmeği fâideli görüyorum:
Allahü teâlâ, insanları za’îf ve muhtâc yaratdı. Giyecek,
yiyecek, barınacak, düşmandan korunmak gibi ve dahâ nice şeylere muhtâcdırlar.
Bir kimse, kendi ihtiyâclarını yalnızca hâzırlıyamaz. Buna ömrü yetişmez.
İnsanların ortaklaşa çalışmaları, birlikde yaşamaları lâzımdır. Biri yapdığı
âleti başkasına verir. Ondan, kendine lâzım olan başka birşey alır. Bu ortaklık
ihtiyâcına, (İnsan medenî olarak yaratılmışdır) denir. Medenî, ya’nî birlikde
yaşayabilmek için, adâlet lâzımdır. Çünki herkes muhtâc olduğuna kavuşmak ister.
Bu arzûya, (Şehvet) denir. Arzû etdiğini başkası alırsa, alana kızar.
Aralarında çekişme, zulm, işkence başlar. Topluluk parçalanır. Toplulukda,
alışverişi düzenlemek, adâleti sağlamak için, çok şey bilmek lâzımdır. Bu
bilgiler, birer kanûndur. Bunların en âdil olarak bildirilmesi lâzımdır. Bunları
hâzırlamakda da anlaşamazlarsa, yine karışıklık olur. Bunun için, insanların
üstünde bir âdil varlığın hâzırlaması lâzımdır. Bunun teklîflerine uyulması
için, güçlü kuvvetli olması ve teklîflerin ondan geldiğinin anlaşılması
lâzımdır. Bunu anlatan, inandıran da, ancak mu’cizelerdir. Kendi zevklerine,
şehvetlerine düşkün olanlar ve kendilerini başkalarından üstün görenler,
islâmiyyetin ahkâmını beğenmezler. Bu ahkâma uymak istemezler. Başkalarının
haklarına saldırır, günâh işlerler. İslâmiyyete uyana sevâb, uymıyana azâb
olacağı bildirilince, islâmiyyetin düzeni kuvvetli olur. Bunun için, ahkâmı
koyanın, cezâyı verecek olanın tanınması lâzımdır. Bunun için de, ibâdet
yapılması emr olundu. Hergün ibâdet yaparak, O hâtırlanır. İbâdet, Onun
varlığını ve Peygamberini ve âhiretdeki ni’metleri ve azâbları tasdîk etmekle,
inanmakla başlar.
Bunlara inanmakla ve ibâdetleri yapmakla, üç şey hâsıl olur:
Birincisi, insan, şehvetine uymakdan kurtulur. Kalb, rûh temizlenir. Gazab
edilmez, ya’nî öfkelenilmez. Şehvet ve gazab, yaratanı hâtırlamağa mâni’
olurlar. İkincisi, insanda, maddeler üzerinde yapılan tecribeler ile ve his
organları ile hâsıl olan bilgilerle ilgisi olmıyan başka bilgiler, zevkler hâsıl
olur. Üçüncüsü, iyilere ni’metler, kötülük yapanlara azâb yapılacağı
düşünülünce, insanlar arasında adâlet hâsıl olur. Buraya kadar bildirdiğimiz,
müslimân fikr adamlarının bu sözleri, Mu’tezilenin (Teklîf yapılmasının lâzım
olduğu akla uygundur) sözlerine benzemekdedir.
8 — Allahü teâlâ, teklîf etdiği işin yapılmasını ezelde takdîr etdi ise, bu
teklîf, çirkin, abes olur. Akla uygun değildir. Yapılması mukadder, muhakkak
olan işin yapılmasını teklîf etmek, fâidesiz bir teklîf olur. Yapılması ezelde
takdîr edilmemiş işi yapmağı teklîf etmek ise, işkence olur. Olmıyacak şeyi yap
demek olur.
Cevâb: İnsanda işi yapmak gücü bulunduğu için, bunu emr etmek işkence olmaz.
Allahü teâlânın bütün teklîfleri, insanın gücünün yetdiği şeylerdir. Bu süâl,
Allahü teâlânın yaratması için sorulsaydı, Ona verilecek cevâb ne ise, insanlara
yapılan teklîf için vereceğimiz cevâb da öyledir. Ya’nî, Allahü teâlâ, ezelde
yaratılması takdîr edilen işi yaratmağa mecbûrdur denilemez. Yaratılması takdîr
edilmemiş işi yaratmakdan âcizdir de denilemez.
9 — Bedene güc gelen şeylerin teklîf edilmesi, insanın Allahü teâlânın
varlığını düşünmesine, anlamasına mâni’ olur. Birçok şeylerin yapılmasına da
vakt bırakmaz.
Cevâb: Teklîflerin fâidesi, Allahü teâlânın varlığını düşünmeği, bunu anlamağı
sağlamak ve hayâtı düzene koymakdır. Bunu yedinci cevâbda uzun bildirdik.
[Teklîflere inanmak, ya’nî emrlerin yapılması lâzım geldiğine
ve yasaklardan sakınmak lâzım geldiğine inanmak, îmânın şartıdır. Teklîflerin
çoğuna inanıp da, yalnız birine inanmıyan, buna uymak istemiyen, Muhammed
aleyhisselâma inanmamış olur. Kâfir olur. Müslimân olmak için, teklîflerin
hepsine inanmak lâzımdır. Bir müslimân, teklîflere inandığı hâlde, bunlara
uymazsa, meselâ, tenbellik ederek, nemâz kılmazsa; kötü arkadaşa ve nefsine
uyarak, alkollü içki içerse, kadın ve kız, kolu, başı açık sokağa çıkarsa, îmânı
gitmez, kâfir olmaz. Günâh işlemiş, âsî müslimândır. Teklîflerden birine bile
uymak istemezse, ya’nî beğenmez, vazîfe olduğuna ehemmiyyet vermez ise, hafîf
görürse, îmânı gider. (Mürted) olur. (Nemâz kılmıyorsam, açık geziyorsam
ne çıkar? Sen kalbe bak. Kalbim temizdir) demek. Yâhud, (önce ekmek parası
kazanmak, herkese iyilik etmek. Sonra nemâz) gibi sözler, teklîflerin bir
kısmını beğenip bir kısmını beğenmemekdir. Her müslimânın bu inceliğe dikkat
etmesi, teklîflere uymıyanların, îmânlarının gitmemesi için uyanık olmaları
lâzımdır. Teklîfe uymamak başkadır. Uymak istememek başkadır. Bu ikisini
karışdırmamalıdır!]
10 — Akl, fâideli olduğunu anladığı şeyi yapar. Zararlı bildiği şeyi yapmaz.
Fâideli veyâ zararlı olduğunu anlıyamadığını da, ihtiyâc olunca yapar. Aklın bu
hizmeti varken, Peygamber gönderilmesine lüzûm olmaz.
Cevâb: Aklın anlıyamadığı veyâ yanlış anladığı çok şey vardır
ki, bunları Peygamber bildirir. Peygamber, mütehassıs bir tabîb gibidir.
İlâcların te’sîrlerini iyi bilir. Halk arasında, akla dayanarak, uzun
tecribelerle ba’zı ilâcların te’sîri bilinirse de, akl sâhibi kimseler, bunu
bilinceye kadar tehlüke ve zararlara düşer. Bunları bilmeleri için, yorucu, uzun
zemân lâzım olur. Aklını, başka lüzûmlu işleri yapmak için kullanmağa vakt
kalmaz. Tabîbe az birşey vermekle ilâcların fâidelerine kavuşurlar. Hastalıkdan
kurtulurlar. Peygambere lüzûm yokdur demek, tabîbe lüzûm yokdur, demeğe benzer.
Peygamberin bildirdikleri teklîfler, Allahü teâlâdan vahy olduğu için, hepsi
doğrudur. Hepsi fâidelidir. Tabîbin bilgileri, düşünce ve tecrîbe ile olduğu
için, hepsinin doğru olduğu söylenilemez.
11 — Mu’cizenin varlığı kabûl edilemez. Âdetin dışında şaşılacak şey olduğu
için, aklın kabûl edeceği birşey değildir. Bunun için, peygamberlik de, akla
uygun birşey değildir.
Cevâb: Yerlerin, göklerin yokdan var edilmesi, mu’cizeden dahâ çok şaşılacak
şeydir. Ba’zı şeylerin tabî’at kanûnlarının dışında hâsıl olamaması, bu
kanûnların dışında, hârika şeylerin hâsıl olamıyacağını bildirmez.
Peygamberlerden ve Evliyâdan, asrlar boyunca hârikalar hâsıl olmuşdur. Aklı
olan, bu olayları inkâr edemez. Mu’cize, Peygamberin doğru söylediğini göstermek
içindir. Mu’cizenin hârika olması lâzımdır. Tabî’at kanûnlarına uygun olarak
yapılan şey, mu’cize olmaz.
12 — Mu’cize, Peygamberin doğru söylediğini gösteremez. Çünki, mu’cizeyi
Allah mı yaratıyor, yoksa Peygamber kendisi mi yapıyor, belli değildir. Sihr de,
hârika işdir. Sihre, tılsıma siz de inanıyorsunuz.
Cevâb: Aklın çeşidli ihtimâller ileri sürmesi, ya’nî hipotez [Faraziyye] ve
teori [Nazariyye]ler, his organları ile veyâ tecribe ile hâsıl olan bilgiyi
çürütmez. Belli bir cismin hâsıl olması, bunun yokluğunu düşünmemize mâni’
olmaz. Herşeyin var olmasına te’sîr eden yalnız Allahü teâlâdır. Bunu yukarıda
bildirdik. Ya’nî mu’cizeyi yaratan Allahü teâlâdır. Peygamber değildir. Sihr,
tılsım, başkaları yapamasa da, denizin yarılması, ölünün dirilmesi, körün
gözlerinin açılması, tabîbin ümmîd kalmadı dediği hastanın iyi olması gibi,
hârika şeyler değildirler. Bunun için, hârika olan mu’cize ile karışdırılmazlar.
13 — Mu’cizenin varlığı, yâ görmekle veyâ tevâtür hâlindeki haberleri, ya’nî
gören çok kimsenin söylediklerini işitmekle olur. Haber tevâtür olsa da, ilm
olamaz. Bunun için, mu’cizeyi görmiyenler, Peygamberi bilmezler. Çünki,
tevâtürle ya’nî çoğunlukla haber verenler arasında yalancı bulunabilir.
Cevâb: Dünyâ işlerinin çoğunda, tevâtür ile [ya’nî çok
kimsenin haber vermesi ile] gelen haberlere inanılmakdadır. Meselâ, herkes Delhi
şehrinin bulunduğuna, yer küresinin aydan büyük, güneşden küçük olduğuna ve
meselâ Fâtih sultân Muhammedin İstanbulu rumlardan aldığına, işitmekle
inanmakdadırlar.
14 — Dinleri inceledik. Akla ve fenne uymıyan şeyler bulduk. Bundan da, Allah
tarafından gönderilmiş olmadıklarını anladık. Meselâ hayvan kesmek, yimek için,
onun canını yakmanın câiz olması böyledir. Belli zemânlarda oruc tutmak, ya’nî
yimenin içmenin yasak edilmesi, ba’zı lezzetli gıdâları yimenin, içmenin yasak
edilmesi, ba’zı yerleri ziyâret için, sıkıntılı yolculukların emr edilmesi,
deliler ve çocuklar gibi sa’y ve tavâf yapılması, hedefsiz taş atılması,
kıymetsiz bir taşın öpülmesi, hür çirkin kadına bakmanın harâm, güzel câriyelere
bakmanın câiz olması bunlardandır.
Cevâb: Akl, iyiyi, kötüyü anlıyabilirse de ve Allahü teâlânın, kullarına
fâideli olan şeyleri emr etmesi lâzımdır desek bile, aklın süâlde bildirilen
şeylerin fâidelerini anlıyamadığı meydândadır. Aklın anlıyamaması, fâidesiz
olduğunu göstermez. Bu fâideleri, Allahü teâlâ bildiği için emr etmişdir. Aklın
anlıyamadığı çok şey vardır ki, bunların Peygamberlik kuvveti ile anlaşıldığı
yukarıda bildirildi. İkinci makalenin baş tarafında, bunu dahâ açıklıyacağız.
Hak tecellî eyleyince, her işi âsân eder.
Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsân eder.
ileri